Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 14 Kas 2018, 19:41

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 89 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 26 Şub 2018, 10:06 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


7. DERECE: Safa


Safa da velayetin derecelerinden birisidir. Ve muhakkikler safâyı şöyle tarif etmişlerdir: "Safa; keduret-i beşeriyyetten (beşerî endişe ve kederlerden) berî olmaktır. Sâlike lazım olan tefrikanın her türlü nakısından ve masivânın her türlü cilvesinden, gönlünü arındırmasıdır. Ne zamana kadar şu renklere bağlanıp kalacaksın? Göz ne zamana kadar renkleri görmeye kapalı kalacak?

Eğer renksizlik tarafına koşarsan
bütün renklerden haberdar olursun.

Ayna pastan bîzar olduğu için her bir renk onda görünmede.

Safâ'nın üç mertebesi vardır:

1 - Safâ-yı ilm.

2- Safâ-yı hal.

3- Safâ-yı ittisal.

1- Safâ-yı ilm: Sâlikin Peygamberî sülûke girdiğinin idrakinde olarak, Hz. Peygamber'in edebiyle edeplenmesidir. Sülûkun başlangıcında da sonunda da onun edebini ve ahlâkını tatbik etmesidir. Bundan dolayı Allah u Teâlâ bunlara nur-u basiret nasip eder. Ve sâlik bu sayede, nihâyet-i hakikatte olan sırları müşahede eder. Ve safâ-yı ilm ehli bu muslih ve müstakim kasıtlarıyla beraber himmetlerini kontrol edip, ehadiyyete, çeşitli mertebelerden geçerek vâsıl olurlar.

2- Safâ-yı Hâl: Hâl safî olduğunda Allah'a ulaşmanın delilleri daha kolay müşahede edilir. Ve Cenab-ı Allah'la mükâlemenin zevki bu makamda elde edilir.

Bu söyleyişi vasfetmek imkansızdır.

Ancak hâl sahibi olan, bunun nasıl bir hâl olduğunu bilir.

3- Safâ-yı ittisal: ittisalin mebdei fenadır. Fenâ-yı abd, abdin fiilinin, Hakk'ın fiilinde, kulun sıfatının Hakk'ın sıfatında ve kulun zâtının Hakk'ın zâtında fena bulmasıdır. Bu fena sebebiyle şuhüd-ü Hakk müyesser olur. Mademki o güneşin ışığını gördün, sen kalmadın artık.

Su suya kavuştu.

Bir katre idin. O sır denizinde kayboldun.

Bu damlayı şimdi bulamazsın artık.

Gerçi burada kaybolmak herkesin işi değildir, ama fenada benim gibi kaybolanlar çoktur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Mar 2018, 09:13 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


8. DERECE Sahv


Sahv, sarhoşluk halinin gidip, aklın normal haline erişmesi demektir.

Şeyh hazretleri de Fütûhât'ında aynı görüşü serdetmiştir. Sahv'ın makamı sekr'den daha yüksektir. Zira sekr, hayal âleminin tahakkümü demektir. Bu haldeki birisi hak ile bâtılı net olarak ayıramaz. Edebe gereği gibi riâyet edemez. Hak ve hukuku layıkıyla gözetemez. Bundan dolayı söyledikleri dahi tamı tamına makbul değildir. Şayet doğru olsa bile, ilâhi makamın halifesi durumundaki insanın tam ifadesini bulmaz. Onun için şüpheli olan sözler, asla doğru kabul edilmezler. Bu sözleri söyleyen velî olsa bile durum aynıdır.

Ta ki, aklı normal vaziyetine gelir. O zaman onun söyledikleriyle amel edilir veya sözü her ne mevzu üzere ise hüccet kabul edilir. Aksi takdirde keşf-ü kerametine itibar edilmez.

Şeyh hazretleri buyuruyor ki:

"Sekrden, sahve gelenin kelâmı makbuldür. Ve şahidliği muteberdir. Eğer, 'Allah aşkıyla sarhoş olmuşsa onun da sözü hak mıdır? diye soracak olursan, "evet haktır" derim. Ancak o mertebede olduğu müddetçe onun da şahitliği muteber değildir ve kabul edilmez. Çünkü bu mertebede nakıstır. Yalnızca Hakk'a taallûk eden meselelerde değil diğer meselelerde dahi sözüne itibar olunmaz. Mesela; hakikatin sırlarını şeriatte icraya kalkışmak ve vahidiyyetin güftarını tarikatte edaya kalkışmak mütekemmiline göre asla makbul değildir. Sekran (sarhoş) olan bu mertebeyi farketmez. Herşeyde Hakk'ı görüp, ahkâm-ı meriyyeyi (kişi haklarını) fark edemez. Bâtına ait sırları naehil olan kimselere söylese bu söyledikleri haktır. Ancak her doğru olan söz, Allah indinde makbuldür diye bir kaide de yoktur."

Şeyh hazretleri devamen şöyle buyuruyor:

"... Ey kardeşim! Sekr halinde tarikullahta sahv olmaz. Ancak sekrden önceki sahvede, sahv denmez. Sahvın olabilmesi için evvela sekr ve akabinde sahv olması lazımdır."

Yani sarhoşluğun tesiri dağıldığı an sahv başlar. Bir kimse sekri yaşamadan sahvı anlayamaz. Şeyh hazretleri sözlerine devam ederek şöyle dedi:

"Sonra şunu da bil ki, sâlikin sahvı sekri sebebiyledir. Sâlikin sekrden hakikî surette kurtulup sahve erişebilmesi için, Allah katında bir ilme sahip olması lazımdır. Ve o ilmin sahih ölçülerde olması gerekir. Eğer bir kimse sekrden sahve ilimsiz olarak geçtiğini iddia etse, bu doğru değildir. Ve o kimse hakkıyla sekre girmemiş demektir. Zira bu geçiş ilimsiz olmaz.Eğer bir kimsenin sekri haksa, zaten ona o sekrden sahve erişmesi için ilim verilir. Sahve gelen bir kimse ise, açıklanacak sırları açıklar, açıklanmaya layık olan sırları da izhar etmez bilakis saklar. Ve herşeyin yerli yerinde olması için çalışır çabalar."

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Mar 2018, 12:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


9. DERECE: Fasl


Faslın üç mertebesi vardır: Şeyhu'l-lslâm hazretlerine göre birincisi, dünya ve ahirete olan bakışı ve iltifatı birleştirmek ve bu sayede her ikisinden de sâf olup maksudun- biz-zata erişmektir. Fasl-ı ittisal, bu iki unsurdan (dünya ve ahiret sevgisinden) geçmeyene imkânsızdır. Fasl-ı ittisal ise, az önce yukarıda tarifini yaptığımız birleştirmedir. Zira Şiblî hazretlerine, "Kulun Hakk'a olan visaline ait mesafe ne kadardır?" diye sorulduğunda, o, "Çok uzun olmakla beraber, Allah'ın dışındaki bütün muradı terketmekle aşılabilir mahiyettedir" diye cevap vermiştir. Dedim ki: Bizim bizliğimiz, bize senden örtüdür Dedi ki: Sen bizde mahvol. O zaman kendinin biz olduğunu gör.

İnfisalin ikinci derecesi, infisâl-i mezkûrun rü'yetinden infisaldir. Yani dünya ve ahireti bir görmek, bakiyye-i vücudu işaret eder. Ve gönlün şuhudundan dünya ve ahireti aziz sayar bir vaziyeti ortaya çıkarır. İşte bu durumdan da fânî olup, hâlis bir vaziyette, aklın bile erişemeyeceği bir cihetle ona yönelmektir. İşte bu mânâya erişen hakikî mütehakkik olur.

Allah u Teâlânın hadis-i kudsîsinde işaret buyurduğu gibi: "Ben onların işiten kulağı, gören gözü olurum" hitabına muhatab olur. İttisalin üçüncü derecesi ise, ittisalin zahmetinden kurtulup infisale (kurtuluşa, saflaşmaya) ermektir. Ve ittisalden tamamıyla kurtulmaktır. Tefekkür edilecek karşılıklı mefhumların hepsinden fariğ olup, saf ve düşüncesiz olarak (harfsiz ve kelimesiz) Allah'a erişmektir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Mar 2018, 09:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


10. DERECE: Vasıl


Sâlik, sülûkun bidayetinde kendisini Hazreti ehadiyyetten ayrı olarak düşünür. Zira beşeriyyeti ona perdedir. Hz. ibrahim'in "Ben kaybolup gidenleri sevmem" dediği gibi; "Şüphesiz ki ben, Hakk'a eğilerek yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim" fehvasınca yönünü Hakk'a çevirmesi gibi yönünü Hakka çevirir. Ve Allah'ı müşahede ederek ona erişir, vuslata erer. İbnu'l Âtâ hazretleri şöyle buyuruyor:

"Allah u Teâlâ hiçbir şeye bitişmez ve hiçbir şeyden ayrılmaz. Ve birşeye ulaşmak için gayret sarfetmekten münezzehtir. O ezelî ve ebedîdir. Hiçbir şey ondan munfasıl olmaz. O herşeyle her an beraberdir. Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyuruyor: "Hak Teâlâ infisal ve vuslatını kabul etmez. Zira Hakk Teâlâ kevn (yaratılanlar) ile zaten vasıl halindedir. Ve bu ittisal daimidir. Zira her mümkünü'l-vücûdun kıyamı vacib'ül-vücud iledir. Eğer bir mevaid vacibü'l-vücudsuz düşünülürse bu yokluk demektir. Zira, Allah u Teâlâ, "Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" buyuruyor. Yani her ne halde olursanız olun, başıboş değilsiniz. Ve biliniz ki sizinle beraber bir olan Allah vardır." Cehil bahsine gelirsek, o, Allah'ın zindanıdır İlim bahsine gelirsek, onun bağı ve sayvanı Kızar, savaşırsak, bu, kahrının aksidir Barışır, özür serdedersek, muhabbetinin aksidir Arifin şuhûdu, marufun emri üzerine ittisaldir. Ey kardeşim! vuslattan kasıt aşağıdaki beyitlerin mânâsı üzeredir:

Şeyhu'l-lslâm hazretleri şöyle buyuruyor:

"İttisal-i vücud, kulun, vücud-u Hakk'ta fena bulmasıdır. Bu ittisalin kıymeti idrak olunamaz. Zira kıymetin takdiri övgüye bağlıdır. Makamı Vahdette övgüye muhtaç değildir. Bu ittisal, na'tla idrak olunmaz."

Bu mânânın keşfini istiyorsan,gel de Allah'tan gayrının başına "lâ" kılıcını vur.

Halkı nefyettikten sonra Hakk'ı isbat et de Hakk'ın zât denizi olasın.

Bu benlik, bizlik ortadan kalkınca şah da, zengin de

Hakk'ın huzurunda yoksul olur.

Ondan sana tevhîd âlemi görünür.

Dediğim şeylerin hepsine inanırsın.

Arifin sözü taklit ve zan değildir.

Bu söz tahkik ve yakînle söylenmiştir.

Allah doğruyu söyler ve hidayete eriştiren ancak odur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Nis 2018, 10:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


1. DERECE: Marifet


Meşâyih-i Kiram, marifeti şöyle tarif etmişlerdir: Marifet, birşeyin hakikatini, sıfatıyla beraber idrak etmeye denir. Yalnız bu idrak sureta ve geçici olan bir idrak değil, ilimden kaynaklanan bir idraktir. Diğer bir tarifle, birşeyin hakikatine bütün levazımatıyla beraber müdrik olmaktır. Allah'ın zâtını ve sıfatını kemâliyle kendisinden başkası bilemez. Şeyh hazretleri bu mevzuda şöyle demiştir: "Allah'ı kendisinden başkası hakkıyla bilemez. Ariflerin idrak ve bilgilerinin çıkacağı en son nokta ise, Allah'ın bilinmezliği karşısındaki acziyettir." Ebu Bekir es-Sıddîk(ra) bu hususta, "Acz, idraki idrak etmenin neticesidir" der. Nitekim Hz. Mevlânâ bu hususta şöyle buyurur: Akıl eğer senden bir vücud sezerse de hiçbir zaman onun künhüne yol bulamaz.

Acz, o hemşireden marifet sahibi oldu ki o ne vasfa gelir, ne de sıfata.

Kimse onda alâmetsizlikten başka alâmet bulamadı. Kimse can feda etmekten başka çare bulamadı. İster nûr olsun, ister karanlık, o olmadıkça onu tamamıyla bilemezsin.


Şeyhu'l-Ekber hazretleri şöyle buyuruyor: "Bizden bir taife vardır ki, Allah'ı idrak etmekle hayret içerisine girdiler. İdrak ile acze düştüler"

"Kim Allah'ı bilirse, onun dili konuşmaz olur." Yani şuuru tutulur. Hayret âleminde donar ve bu donukluğuyla acze düşer. Bu noktada bütün kelimeler, harfler ve sesler iflas eder. Arifin vücudu ve herşeyin vücudu, Allah'ın mevcudiyyetine bağlıdır. Bir kimsenin vücudu olmadan marifeti ve ilmi de olmaz. İşte bu hakikatten yola çıkacak olursak, Hakk'ı bilmek, ancak Hakk'la mümkündür. Zira ondan başka gerçek olan hiçbir şey yoktur.

Eğer yakîn nuruyla görüyorsan,
Arifle marufu ondan başkası olarak gör.


Bir kimse, arz ve semâya nazar kılsa ve eşyaya baksa göremez. Zira herşeyin mazharı esma ve sıfatını, Allah'ın nuruna gark olmuş envar-ı vücud-u mutlak olanlar görür. Nitekim bir kimse çölde kaybolsa ve "Sadece güneşi görüyorum, başka birşey görmüyorum" dese doğrudur. Bu cihetten de yine arif ve ma'ruf bir olur. Ondan başka maruf ve arif yoktur. Anla. Ama güneşin parlaması için toprak gerek.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Nis 2018, 12:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


2. DERECE Fena


Fenanın tarifi meşayih-i kirama göre çok çeşitlilik arzeder. Bazıları 'fenadan murad, fenaya muhalefettir' demişlerdir. Bunun levazımı ise tevbe-i nasuhtur demişlerdir. Bazıları fenadan kasıt, dünyevî hazlardır ve levazımı ise makam-ı zühd'dür demişlerdir. Bazıları fenanın, dünya ve ahirete ait hazlar olduğunu, levazımının ise sıdk ve muhabbet olduğunu savunmuşlardır.

Netice-i kelam: Avarif sahibi bu hususta şöyle buyurmuşlardır: "Fena demek, Hakk'ın varlığının, kulun varlığına üstün gelmesi demektir. Fena, zahirî ve bâtınî olmak üzere ikiye ayrılır.

Zahirî fena: Cenab-ı Hakk'ın kuluna kendi efaliyle tecelli etmesidir. Ve kulundan iradeyi ve ihtiyarı selbetmesidir. Bu mertebede kul, nefsinin ve başkasının fiilini ve ihtiyarını görmez. Ancak ve ancak Allah'ın kendisi hakkında takdir ettiği fiile tâbidir. Bundan sonra, kulun her fiili Hakk'la beraber olur. Ve bu oluş oranında da ulvîleşir. Ve artık Hak Teâlâ onun gören gözüdür, işiten kulağıdır v.s. işte kemal mertebesi budur.

Kendinden kurtulan kimsenin nurunun ışığı âleme vurmuştur.
Dünyada Bayezıd gibi olan kimse kendi elinden emniyette olur.
Kendi zannından kurtulur da dışarı çıkarsan,
içerde de dışarda da pek çok yâr görürsün.


İkincisi fenâ-yı bâtındır. Sıfat-ı Rabbanînin ve müşâhede-yi envarın, kula keşf olunmasıdır. Bu keşf sayesinde, kulun hevâ ve hevesi ve şekk-ü şübheleri hapsolunur. Beşeriyyetten sıyrılır, ari olur. Ve bil-külliyye evsaf-ı hakk'la mut-tasıf olur. Kendi benliğinden kurtulur, Hakk'a erer.

Nitekim, "Kul abdiyyetten münselib olup kurtulduğu zaman, Allah'ta bekaya erer" denmiştir. Hazret dahi bu mânâya muvafık şöyle buyurmuştur:

Birisi dedi ki: "Alemde derviş yok.
Olsa bile o derviş dervişlik makamına ermişse yok olmuş demektir."
Doğru, çünkü varlığı sureti bakımındandır.
Görünüşe göre vardır.
Fakat sıfatları Allah sıfatında yok olmuştur.
O, güneşe karşı yanmakta olan muma benzer.
Mumun alevi de var sayılır, ama güneşin önünde yoktur.


Sâhib-i Keşf-i Mahcub bu hususta şöyle der:
Fena şöyle olur: Ateş sultanına her ne düşse, onun sıfatı olur.
Çünkü ateş sultanı o şeyin vasfını değiştiriverir.
Ama Hak tecellîsinin sultanı ateş sultanından daha yücedir.
Ateşin bu tasarrufu ise demirin vasfındandır. Ama demir hiçbir zaman ateş
olmaz.


Nitekim Hz. Pir dahi şöyle buyurmuştur:
Demirin rengi ateşin renginde mahvolmuştur.
Sükût eder gibi görünmekle beraber
ateş olduğundan da dem vurmaktadır.
Madendeki altın gibi kızarınca sözü,
ağızsız, dudaksız "Ben ateşim" sözüdür.
Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki:
Ben ateşim, ben ateş.


Keşfü'l-Mahcûb'da şöyle buyurulmaktadır:
"Zünnûn'un müridlerinden biri Ebû Yezîd'i ziyarete gitti.
Onun savma'asından kapısına gelip çaldı kapıyı.
Ebû Yezîd "Kimsin, ne istiyorsun?" dedi.
Kapıdaki "Ebu Yezid'i istiyorum" dedi.
Ebu Yezid de "Ebû Yezîd kim oluyor? Nerdedir? Nedir? Ben bir süredir Ebû
Yezîd'i aradım ve bulamadım" dedi.
Kapıda duran kimse geri dönüp durumu Zünnûn'a söyledi.
Zünnûn da "Ebû Yezîd gidenlerle birlikte Allah'a gitti ve fenâfillah oldu" dedi.


Dostu bulmak istiyorsan kendini kaybet. Çünkü onun için böyle kaybolmak fen sayesindedir.

Cüneyd'in şöyle dediği nakledilir: Birkaç zamandır yer ve gök ehli benim hayretimde ağladırlar. Yine zaman oldu, ben onların gaybetinde ağladım. Şimdi ise ne onlardan haberim var ne kendimden. O halde ben şimdi ben değilim.

Ben, ben veya o olduğumu bilmiyorum
Acayip bir haldeyim ben.
Ben değilim.
Aşığım, maşuğum ve aşkım.
Ben ben değilim.
Ben vahdet kadehinin sarhoşuyum.
Ben ben değilim.
Ben neyim? Adsız alâmetsiz bir ankâ kuşu.
Ben kurbetin kâfiyim; ben ben değilim.
Ben candan fânî, cananla bakîyim.
Ben rifatın en yücesiyim. Ben ben değilim.


Fena hakkında söylenecek söz çoktur. Asıl fena şudur: Mâsivâ hükmünde olan eşyadan sâlike önce ilmen sonra Hakken fena gelmesi ve Hakk'ın baki kalmasıdır. Şeyhu'l-islâm "Fena, mâsivânın önce ilmen sonra Hakken telâşi ve yok olmasıdır" der. Yani sâlik önce hakikatte Allah'tan başka mevcut olmadığını bilmelidir. Kul bu fenayı ilmen bildikten sonra hakikaten de kendini ve bütün eşyayı fânî görüp bakî olan Hakk'ı bulmalı, Hak'la kâim olmalı ve bekâbillah nedir, bilmelidir.

Şiir
Kendimizden fâni ve aynı zamanda onunla bakîyiz
Bütün mevcudatın vücûdu biziz
Sonsuz rahmet denizi olduğumuz için
ölü cihanı her an zinde kılarız.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 May 2018, 16:58 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


3. DERECE: Beka


Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyuruyor: "Ey talib şunu iyi bil ki, bazılarına göre beka, bekâyı taat ve muvafakattir. Nitekim fena bunların katında, fenâ-yı muhalefet idi. Merğubü'l—Kulûb adlı eserinde Hz. Şems, bu mânâya muvafık olarak şöyle buyurmuştur.

Heva hevesi terketmeye fena dediler.
Beka deyince de, bütün sıfatlarını saydılar.


Bazılarına göre ise beka, kulun herşeyini, Allah'la kaim görmesi ve bitmesidir. Abd (kul) Allah ile kaim olduğu için kendi fiilini görmez. Yani tevhid-i efalde fena bulup kendini ve fiilini Hakk'ta görmektir. Bu mertebeye münasip olarak Şems hazretleri şöyle buyurmuştur:

Eğer tevhidde fânî olduysan, Hak'la hayat bekâsını bulursun.
Mademki o seninledir, sen de onunla ol Gönlünü dünyadan uzak tut


Bazılarına göre ise beka, Allah'ın ezelî ve ebedîliği ile, ebediyyete ermektir. Ve sıfatlarıyla muttasıf olmaktır.

Cümlede gördüğüm yokluk fenadır.
Beka içinde beka onunla dâimdir.
Evliya, saf kişiler ve takva sahiplerine
hiçbir zaman ölüm olmaz.


Kaşani hazretleri, Menazilü's-Sairin'de şöyle der:
"Yani, kul, Allah'ın Hayy sıfatıyla hayat-ı bakî, âlim sıfatıyla ebedî ilim sahibi olur. Gönül aynasının paslarından temizlenir ve Allah'ı müşahedeye erer."

Bizim bizliğimiz yok olunca kadem denizi dalgalandı An be an zamanın Mansûr'uyum ve "Ene'l-Hak" derim

Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyuruyor:

"Ey talib! Şunu iyi bil ki, şu evliyada olan bekanın sâlike olan nisbeti bizim katımızda nisbet-i fenadan daha şereflidir. Zira fena; senin "şu şöyledir" dediğin şeyden fena kılar. Ve bekayı Hakk'a nisbet ve izafet eder. Ve fena senin kevne nisbetindir. Zira sen, "Ben şu kevinden fani oldum" dersen, senin Hakk'a nisbetin, kevne nisbetinden daha şerefli ve daha yüksek olur. Bu tarik-i evliyada, kendisinden fânî olmayan bakî olamaz. Beşeriyyetten sıyrılamayan fânî olamaz. Hâl-i beka, hâl-i fenadan üstündür."

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 May 2018, 15:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


4. DERECE: Tahkik


Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyuruyor:"Tahkik, hiçbir şüphenin kabul edilemeyeceği bir makamdır. Bu makam sahibine ise, muhakkik denir. Tahkik asıl manâsıyla, herşeyin vacip olanını, Hakk'ın idrakine erişinceye
kadar yapmak ve bilmektir."

Muhakkik olmanın şartı, Hak Teâlâ bu yolda gayret sarfedenin işiten kulağı, söyleyen dili
oluncaya kadar çalışması ve fenaya erişmesidir. Tasarruflarının bütünüyle Allah'a ait olmasıdır. Mahbub-u Hak olunmadan muhakkik olunmaz. Nafile ve farzları hakkıyla yerine getirmeden de bu mütehakkiklik sahih olmaz.


Şayet Hak Teâlâ bir kimsenin işiten kulağı olursa, söyleyen dili, tutan eli olursa, o kimse ne işittiğinden, ne söylediğinden, ne de tuttuğu şeyden şüpheye düşer. Şüphenin izalesi ancak ve ancak Hakk'ta fenaya ermekle mümkündür. İşte bu halde, onun işittiği hak, söylediği hak ve tuttuğu haktır. Ve bütün bunlara göre rahatlıkla amel eder. Böylece hatadan da emin olur.

Hz. Pir bu mevzuda şöyle buyurmuştur:
Akıllı ona derler ki elinde meşalesi vardır.
Kafilenin önünde gider, onlara kılavuzluk eder.
O önde giden, kendi nuruna uymuş,
onun ardına düşmüştür.
O kendinden geçmiş bir hâlde yola düşüp giden, kendisine tabidir.
O kendisine inanmıştır.
Siz de onun canının yayıldığı nura, o nûr alemine inanın.
Yarım akıllı da kendisine bir akıllıyı göz etmiş,
göz diye bu akıllıyı bilmiş, tanımıştır.
Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıştır.
Bu suretle onunla göz sahibi olmuş, çevikleşmiş, ululaşmıştır.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 May 2018, 09:32 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


5. DERECE: Telbis


Telbis, elbise giymeye denir. Meşâyih-i Kirâm'a göre ise, müteceili, mütecelli fih ile elbiselenip, mütecelli fih olan kulun, mütecellinin sıfatıyla, sıfatlanması demektir. Yani kulun Allah'ın tecelli elbisesini giyerek onun sıfatlarını temsile çalışmasıdır. Bu elbise Kur'an-ı azimüşşandır. Bu elbise sünnet-i Resuldür.

Kur'an ve sünnet elbisesini giydikten sonra, kulun bu elbiseye ait şartları yerine getirmesinden ibarettir. O zaman kul fiilinde ve kavlinde Hakk'a erişir.

Nitekim âyet-i kerimede Hz. Peygamber'e hitaben şöyle buyruldu: "Attığında sen atmadın, ancak ve ancak Allah attı", "O kafirleri öldürdüğünüzde siz öldürmediniz, onları ancak ve ancak Allah öldürdü".

Şeyhu'l-islâm hazretleri bu âyete istinaden şöyle buyurdu; "Muhakkak ki, Hz. Nebinin vücudu, Allah'ın varlığıyla kaimdir."
O zât "Attığın vakit sen atmadın, Allah attı" sırrına mazhar olmuştur.
Onun görüşü Allah görüşüdür. O nur bu topraktan çıkıp parlarken artık ben ne diye başımı göğe kaldırayım?
İki deme, iki bilme, iki çağırma.
Kulu, efendisinde yok olmuş bil.


Bu mânâya muvafık olarak da Hz. Musa'ya nâr tecelli eyledi. Bu husus Kur'an'da şöyle anlatılır: "Ey Muhammedi Musa'nın kıssası sana ulaştı mı? O, bir zaman Medyen'den Mısır'a giderken bir ateş gördü. Ailesine "Siz burada durun, ben bir ateş gördüm, belki size ondan bir kor getiririm. Veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum" dedi. Ateşin yanına gelince şöyle nida edildi: "Ey Musa! Şüphesiz ki ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi, Tuvâ'dasın." (Tâhâ, 9-10-11-12) Bu ateşin Musa'ya tecelli etmesi, bila keyfiyet Hz. Musa'nın o libası giymesine işarettir.
Bir ağaçtan Ene'l-Hak reva oluyor da
iyi talihli birinden nasıl reva olmuyor?


Bir kimse Hakk'ın libâsını giyerse, Allah onun gözü (bakışı) olur, o O'nunla görür. Onun kulağı olur Hakk'la işitir vs.. Bu mertebede olanın kendini sevmesi Hakk'ı sevmesi demektir. Ve böylesi kimseleri dost edinmek Hakk'ı dost edinmektir.

Ondan sonra kendisini severse o,
güneşi sevmektir civanım
Bu iki sevgide zaten fark yoktur
Her iki tarafta da doğu ışığından başka birşey yoktur ki.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Haz 2018, 14:04 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


6. DERECE: Cûd


Cûd; sıfat-ı beşeriyetten necat bulduktan sonra, sıfat-ı ilâhî ile mütelebbis olup vücud-u hakkaniyle mevcud olmaktır. Yani, mertebeyi hakikatte zafere erişmektir. Zira meşâyih cûdu, birşeyin hakikatine erişmek olarak tarif etmişlerdir.

Şeyhu'l-islâm'a göre, birşeyin hakikatine erişmek, mertebelerin en yükseğidir.

Kâşânî bu hususta şöyle der: "Cûd'un sahip olduğu derecenin kıymeti anlatılmakla bitmez. Ve onun asıl mânâsı, "la mevcûde illallahtır". Allah'tan başka, ilah yoktur. Ve yegâne varolan odur. Allah'ı Allah'tan başkası bilemez.

Vücûdun üç mânâsı vardır. Birincisi, vücud mertebesi olup Allah katında bilavasıta hasıl olan ilmin vücududur. Ve bu ilim, istidlale muhtaç olan ilimlerle bir değildir. Onun için, delile muhtaç olan ilim, delillerin doğrultusunda gaib olanı bilmeye çalışmaktır. Bu ilim, ma'luma hicabedir. Ama keşfî ilim bunun zıddıdır. Zira ilm-i ledünninin delile ihtiyacı yoktur.

İkincisi ise, Hakk'ın vücududur. Ve işarete ihtiyacı olmayıp, işaretin kendisinden kesildiği vücuddur. Üçüncü derecesi ise, vücud-u mutlaktır. Herşey fânîdir. Ezelî ve ebedî olan mutlak varlık yani Allah'tır.

Sâlik olan, vücud-u mutlakı müşahedeyle kemâle erebilir. Ve ondan başka şuhûda itibar etmemesi lazımdır.

Arifin gönlü varlık sırrını bilir, mutlak varlığı görür.
Senin varlığın dikenden, çerden çöpten ibarettir.
Bunların tümünü at gönlünden.
O evden sen çıktın mı o gelir.
Sana yüzünü sensiz gösterir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Haz 2018, 14:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


7. DERECE: Tecrid


Allah u Teala âyet-i kerimesinde Musa(as)'a "ayakkabılarını çıkar" buyurdu. Ki o zaman Musa(as) mukaddes vadi olan Tuvâ'daydı. Ve arkasından ona; "Ben senin Rabbinim" dendi. Kaşani hazretleri: "Hz. Musa(as)'nın ayakkabısını çıkarması, tecrid-i hakikîden ibarettir" buyurmuştur. Yani, mertebe-i hakikat-i kevniyyeden mücerred kılmaktır. Buradaki Musa'nın
(as) iki ayakkabısından kasıt bizce, dünya ve ahirettir. Bu ikisinden de pak olup fenaya ermek tecrittir.

Ağyarın düşüncesinden mücerret olmadıkça
dostun hareminde mahrem olamazsın.


Şeyhu'l-islâm hazretleri tecridi şöyle tarif eder: "Tecrid; hakikatin şuhûdundan başka sair şuhûddan arınmak ve ona yüz çevirmektir." Hakikati şahitsiz ve delilsiz, müşahede kılmaktır.

Şeyhu'l-lslâm sözlerine şöyle devam ediyor: "Tecridin üçüncü ve en kuvvetli derecesi, tecridin şuhûdundan tecrit olmaktır." Zira bir sâlik mevcudattan nazarını tecrid etse ve vahdet-i mutlakayı kendi kendine bulsa, kendi bakiyye-i vücuduyla müşahede kılmış olur.
Sâlik olana lazım olan, mâsivâyı terkedip, makam-ı tefride ererek herşeyin vahdaniyyetten olduğunu bilmesidir.

Bu yolda er olana tevhîd kapısının açılması için tecrîd ve tefrîd lazımdır.
Gönül erine önce tecrîd gerekir;
Kah'tan gönlüne tefrîd gerekir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Tem 2018, 09:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


8. DERECE: Teferrüd


Ebu Hureyre (ra) rivayet ettiği bir hadiste, Resûlullah efendimiz(sav) şöyle buyurdular:"Şunu sır tutunuz ki, müferridûn olanlar sizi geçtiler." Sahabi sordu, 'Kimdir bu müferridûn ya Resulallah!" Resulallah, "Allah'ı çok zikreden zâkir ve zâkirelerdir."

Müferridûn, birşeyi ferd kılıcı (kabul edici) demektir. Yani Allah'ı birleyen demektir.

Şeyhu'l-islâm hazretleri bu mevzuda şöyle dediler: "Teferrüd, sâlikin maksudunu bir yöne tevcih etmesidir. Zira Cenab-ı Hak, "İnsan için bir kalp yarattığını ve iki kalp yaratmadığını ifade buyurmaktadır. Öyleyse sâlike lazım olan, bu tek olan kalbini onun vahdaniyyetiyle yıkamasıdır."

Ey yüzü vefa kıblesine dönük olan kimse!
Kabuğun (dışın) niçin özüne perde oldu?
Gönlünü ona buna kaptırman senin için iyi değildir.
Tek gönüllü ol. Bir dost sana yeter.


Bundan sonra sâlike lazım olan, Allah'ın vahdaniyyetini müşahedeyle fenaya ermesidir.
Eğer Allah'ı istiyorsan kendinden geç.
Beka istiyorsan, kendinden fâni ol.
Gerçekten visal lazımsa sana, mahv ol.
Çünkü Allah en iyi bilendir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Ağu 2018, 14:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


9. DERECE: Cemi ve Cemü'l-Cemi nedir?


Cemiî; halkın vesilesiyle Hakk'tan perdelenmek demektir. Diğer bir görüşe göre bu alemi halk görüp, Hakk'ı perdelemeğe denir. Cem ise Hakk'ı halk olmasına rağmen müşahede edebilmektir. Cem'ül-cem de, halkı Hakk'la kaim bulmaya denir.

Şu beyitler bu mânâyı işaret ederler:
Fark nedir? Ayn'ı gayr tasavvur etmek.
Cem' ise gayriyi yok tasavvur etmek.
Ta'til sahibini fark ehli bil.
Çünkü o bu âlemde Hak'tan alamet görmedi.
Ondan başkası yoktur diyenin yakîninde mescidle kilise birdir.
Cem sahibidir; önünde fark yoktur.
Onun canı vahdet denizine dalmıştır.


Cemiî sâlikin fenası mertebesidir. Cem-i cem ise, sâlikin beka billaha (Allah'ta bakî olmaya) ermesidir. Ve onun bekasıyla muttasıf olmasıdır. Ve cemi mahlukatta vahdeti müşahede etmesidir. Kesreti vahdette, vahdeti de kesrette müşahede etmesidir.

Hak, cân, cümle âlem de ten gibidir
Bu, kâinattaki güneş gibi aydınlıktır.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Ağu 2018, 14:52 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 980
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


10. DERECE: Tevhid


Şeyhu'l-İslâm hazretleri şöyle buyuruyor: "Tevhid Allah'ı hâdis olandan tenzih etmektir." İlim ehli evvela Allah'ı tenzih için, hâdis olanın isbatına yönelirler. Oysa ki bizde hadisi isbat etmek tevhide mânidir. Ve aynı zamanda şuhud-u tevhide de mânidir.

Ariflere göre hadis, Allah'ın çeşitli aynalardan tecellisidir. Onun için hadisin var olduğunu isbat etmezler.

Tevhidin üç derecesi vardır:
1- Tevhid-i âmme; âvâmın tevhididir. Bu avamın, Allah'ın sanatına ve yaratıklarına bakarak onu birleme ve herşeyden münezzeh kılmasıdır. Bu birleme istidlale (delile) bağlı olan birlemedir. Buna tevhid-i imanî de denir. Bu tevhidin sahipleri ancak şirkten halâs
olabilirler.

2- Tevhid-i hassa; bu, havasın tevhidi olup, bütün işlerde ve fiillerde Allah'ı görmektir. Bu mertebede olanlar, hayır ve şerri yalnız ve yalnız Allah'tan bilirler. Bu makamın tezahürlerinden birisi de tevekküldür. Diğer bir semeresi ise, halktan şikayeti terketmektir.

Kadîm olan Allah'ın sıfatları tecelli edince hadisin sıfatlarını yakar, mahveder.

Bu mertebede olan kimse şirk-i hâfîden kurtulur ve tevhid denizinde müstağrak olur.

Bu taayyün dostun yüzüne perde oldu.
Taayyün ortadan kalkınca herşey O'dur.
Gece—gündüz aradığın şey, sende gizlidir.
Ey şaşkın! Gönlün şüpheden ve gururdan temizlenince
ben, sen perdesi ortadan kalkar.
Yüksek, alçak sureti yok olur ve
Hakk'ı olduğu gibi görürsün.


3- Tevhid-i ehassü'l-havas: Meşâyih-i kiram buna tevhid-i ilâhî demişlerdir. Ve bu tevhid Cenab-ı Hakk'ın kendine has kıldığı tevhiddir. Ondan başkasının bu mertebeden nasibi yoktur. Zira bu tevhîd, cemian halkın fenası ve Hakk'ın bekasıyla sabit olur. Fenâfillah'a erenler bile bunu müşahede etmeden ve görmeden acizdirler.

Biz gönül Tûr'unda Musa gibiyiz.
Tecellîde bîhuş olup düşmüşüz.
Ukbâda verilen vade ile burada bize cemâlini gösterdi.
Görünüşte her ne kadar yüzünü gösterdiyse de,
kör değilsen, yüzüne iyi bak.


Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyurmuşlardır: "Tevhîd, hakikatte zahirin ve bâtının sükûtu demektir."
Yani Allah'ın olduğu yerde ve zamanda ve mekanda mevcudat yokluktan ve gölgelerden ibarettir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)


Not:Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe yazarı İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s) Hazretlerinden ALLAH (celle celâlihu) razı olsun.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 89 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye