Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 09:36

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 97 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 10 Tem 2017, 09:02 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim


ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

DOĞRU ve GEÇERLİ İMAN

Büyük âlimlerden biri demiştir ki:

"İlim bir nurdur; bu nur kalbe indiği zaman, ışığını bilinecek şeylere ulaştırır ve onunla bir irtibat kurar. Gözün nurunun görülen şeyle irtibat kurup görmeyi temin ettiği gibi, ilim de ulaştığı şeyi bilmeyi sağlar.

Sahih (doğru) ve Hak katında geçerli itikad, şu anlayışlardan uzak olmalıdır: Ta'tîl, ilhâd, teşbih, tecsîm, tekyif, nakz, hulul, ittihâd, ibâha ve diğerleri.

Ta'tîl, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını varlığını inkâr eden görüştür.

İlhâd, hak ile bâtılı karıştırıp bozuk inanca sahip olmaktır.


Teşbih, Allahu Teâlâ'yı varlıklara, varlıkları da Allah'a benzetmektir.

Tecsîm, Allahu Teâlâ'nın cisim olduğunu söylemektir.

Tekyif, Allahu Teâlâ'nın nasıl ve nice olduğunu bilmenin akıl ve araştırma yoluyla mümkün olduğunu söylemektir.

Nakz, doğru inanca ters görüşlere sahip, olmaktır.

Hulul, Allahu Teâlâ'nın varlıkların içine girdiğine inanmaktır.

İttihâd, Allahu Teâlâ'nın varlıklar ile birleşip bütünleştiğine inanmaktır.


İbâha, belirli bir dereceye yükselen kula her türlü haram işlerin serbest olduğuna, onun mükellefiyet bağından kurtulduğuna inanmaktır.

Sahih bir imanda, Allahu Teâlâ'yı her türlü ayıp ve kusurlardan, varlıklara benzeme hallerinden uzak tutma, O'nu yüceltme ve akılla idrak edilemeyecek bir ululuğa sahip olduğu inancı bulunmalıdır; Sahâbe-i Kiramın (r. anhüm) sahip olduğu iman böyleydi."

Bu imanın delili, Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakıdır.

Sonra bu âlim şöyle demiştir: "Kulun şunu bilmesi gerekir: Allahu Teâlâ zâtı ve sıfatlarıyla birdir, tektir, hiç kimseye bir ihtiyacı yoktur; her şey O'na muhtaçtır.

O'nun zâtında ve sıfatlarında kendisine benzeyen, ortak olan hiçbir varlık yoktur. O'nun mülkünde kendisine ortak olan bir varlık da mevcut değildir.


Sıfatları, sonradan yaratılmamıştır.

Varlığının bir evveli yoktur; O, ezelîdir. Varlığının bir sonu olmayıp, ebedîdir. O'nun için bir son düşünülemez.

Bütün varlıkları hayatta ve ayakta tutan O'dur.

O, ezelî ve ebedî olarak celâl (yücelik) ve cemâl (güzellik), kemâl sıfatlarına sahiptir. O'nun ululuğunun, yüceliğinin, bir sonu ve bitiş noktası yoktur.

Yüce Allah cisim, cisme bağlı, cisimle irtibatlı bir varlık değildir.

O, ruh ve onunla irtibatlı bir varlık da değildir.


Yüce Allah, şekil ve ölçüsü belirli bir cevher olmadığı gibi, cevherler O'nun vücuduna girmiş de değildir; O, bütün varlıkları yoktan yaratandır.

Yüce Allah, tektir, hiçbir varlığa muhtaç değildir, kimseyi evlat edinmemiş ve kimse tarafından da doğrulmamıştır.

Hiçbir varlık, O'nun dengi ve benzeri değildir.

Yüce Allah hareket etmekten, bir yerden bir yere intikalden, yönden, bir mekânda bulunmaktan uzak ve yücedir. Bununla birlikte O, bütün varlıklara yakındır; kuluna can damarından daha yakındır. O'nun yarattığı varlıklara yakınlığı, varlıkların birbirlerine olan yakınlığı gibi değildir. O, bütün varlıklara, yüce zâtına uygun bir şekilde yakındır."


Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "Allahu Teâlâ'nın yakınlığının nasıl olduğu?" sorulunca şöyle demiştir:

"O, kullarına bir bitişme olmadan yakındır; onlardan bir ayrılma olmadan uzaktır. O'nun yakınlığının ve beraberliğinin nasıl olduğunu akılla bilmek, dille ifade etmek mümkün değildir.

Hiçbir şey O'nun benzeri ve dengi olmadığı gibi, O'nun yakınlığı ve beraberliği de hiç kimsenin beraberliği ve yakınlığına benzemez. Yüce Allah, var iken, O'nunla birlikte hiçbir varlık yoktu; O şu anda da ezelde olduğu haldedir."

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2017, 09:40 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

BAZI SIFATLARIN YORUMLANMASI

Şunu bil ki, bir kimse, "Allah arşa istiva etti"(el-A'râf 7/54; Yûnus 10/3.) âyetindeki istivayı, kelimenin zahirî mânasına göre yorumlasa, Allahu Teâlâ'yı cisme benzetmiş olur; çünkü istiva, bir şeyin üzerine yükselmek ve yerleşmek mânasındadır.

Bunda şek ve şüpheye düşse, yine Allahu Teâlâ'yı cisme benzetme düşüncesinde olur.

Eğer, Allahu Teâlâ'nın kesin olarak arşa yerleşmesinin imkânsız olduğunu, bunun başka bir mânada olduğunu söylerse, zahirî mânayı yorumlamış olur. Hak üzere gidenlerin itikadı budur.


Âyet ve hadislerde geçen Allahu Teâlâ'nın nüzulü/inmesi de böyledir. Nüzul, zahirî mânasına göre alınırsa, yine Allahu Teâlâ'yı cisimlere benzetme olur; çünkü nüzül,kelime olarak hareket etmek ve bir yerden bir yere intikal etmektir.

Eğer böyle bir durumun Allahu Teâlâ için mümkün olmadığı söylenirse, nüzul kelimesi Allahu Teâlâ'ya uygun mânada tevil edilmiş ve yorumlanmış olur. Hak yolda gidenlerin görüşü budur.


Bil ki, sakıncalı bir inanca düşme korkusu ile, müteşâbih (mânası kapalı ve gizli) âyetleri, uygun şekilde tevil edip yorumlamaktan yüz çevirmek, kişiyi, şüpheye, bozuk görüşlere, avam halkın ayağının kaymasına, dinin temelleri hakkında şüphelere ve yüce Allah'ın kitabındaki bazı âyetleri tehlikeli düşüncelere arzetmeye sebep olur.

Bütün hamdler sadece yüce Allah'a aittir.


Bu anlattığımız doğru ve sahih itikad, kalbi selim hale gelen kimselere aittir. Onların kalbi, bid'atlardan (bâtıl düşünce ve haram işlerden), şeytanın vesveselerinden ve nefsin kötü arzularından temizlenmiş; takva (Allah korkusu) ile süslenmiş, hidayet nuru ile desteklenmiş, vera' ile (şüpheli şeylerden çekinerek) terbiye olup saflaşmış ve zikir ile kuvvetlenmiştir.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Tem 2017, 09:57 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ALLAHU TEÂLÂ'NIN SIFATLARI

Allahu Teâlâ'nın sübûtî sıfatları yedi tanedir.(Bu, Eşârî'lerin görüşüdür. Mâturîdî'lerde subûtî sıfatlar sekiz tane olup, sekizincisi tekvin (yaratma) sıfatıdır. ) Bunlar hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme ve kelâm (konuşma) sıfatlarıdır.

Bu sıfatların her birinin taalluk ettiği (özellikle hükmünü icra ettiği) bazı alanlar vardır; ancak hayat sıfatı böyle değildir, o bütün kemâlâtların (olgunluk, yücelik ve şerefli hallerin) kaynağıdır.

İlim sıfatı vacip, caiz ve varlığı imkânsız olan bütün varlıkları içerir.

Vacip (olması zaruri olan); Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatlarıdır.

Caiz (olması ile olmaması eşit olan), yaratılan bütün mümkin varlıklardır.


Müstehil, var olması mümkün olmayan şeydir.

İrade sıfatı, özel olarak tahsis edilen şeylerle ilgilidir. Tahsis, yaratılması mümkün varlıklardan birinin, ilâhî iradeye uygun şekilde yokluktan varlık âlemine çıkmasını tercih etmektir.


Kudret sıfatının tecellisi, varlıklarda tesir etmek, hükmünü icra etmektir. Tesir, yok olan bir şeyi var etmek; var olanı yok etmektir.

İlim, iradeden öncedir; eğer önce ilim olmasaydı, irade bir şeyi tercih etmezdi. Bir şey tercih edilmeseydi, onda kudret tecelli etmezdi.

İşitme sıfatı, önce ve sonradan meydana gelen her şeyi kapsar.

Kelâm sıfatı, ilim sıfatının kapsamına giren her şeyi içerir.

Bu sıfatların hepsi, Allahu Teâlâ'nın zâtı ile kaim ve mevcuttur.


Bu sıfatlar, iki kısma ayrılır. Bir kısmının, diğer varaklarla ilgisi keşf (gizli hakikatleri ortaya çıkarmak) içindir; ilim, işitme ve görme gibi. Bazılarının diğer varlıklara ilgisi keşf ve tesir için değildir, kelâm gibi.

Bu sıfatların en umumi olanları, ilim ve kelamdır; en hususi olanı işitme; orta durumda olanı ise görmedir.


Beka, varlığın devamlı olmasıdır. Bu sıfat, zâttan ayrı bir sıfat değildir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Ağu 2017, 09:38 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

SIFATLAR KONUSUNDA MEZHEPLERİN GÖRÜŞLERİ

Eş'arîler sıfatlar konusunda şöyle der: "Allahu Teâlâ, kendisine has bir hayat sıfatı ile diridir; ilim sıfatı ile alimdir, kudret sıfatı ile kadirdir, irade sıfatı ile dileyendir; O, kendisine has bir işitme sıfatı ile işitendir; görme sıfatı ile görendir, kelam sıfatı ile konuşandır."

Kaderiyye'nin (kaderi inkâr edenlerin) mezhebi şudur: "Allah, zâtı ile diri, zâtı ile kadir, zâtı ile irade eden, zâtı ile işiten, zâtı ile gören ve zâtı ile kelam edendir."

Tabiatçıların görüşü şudur: "Ateş, kendi tabiatıyla yakar; su kendi tabiatında bulunan bir özellikle susuz kimsenin susuzluğunu giderir; ekmek veya yiyecekler, tabiatındaki bir özellikle karın doyurucudur. Felekler ve yıldızlar, tabiatlarındaki özellik sayesinde kendi başlarına varlıklar üzerinde etki yaparlar. Diğer bütün varlıklar da böyledir."

Hak mezhep sahipleri der ki: "Varlıkların kendi başına bir tesir etme ve iş yapma kuvveti yoktur; asıl tesir eden ve iş yapan Allahu Teâlâ'dır.

Yüce Allah, en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Ağu 2017, 08:45 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

SÜBÛTÎ SIFATLARIN DURUMU

Bil ki; Eş'arîler'e göre, bu yedi sıfat, zâtla birlikte bulunan sıfatlardır; onlar bizzat mevcuttur ve her birinin kendisine has hükümleri vardır. Bu sıfatlar, yüce zâtın aynısı olmadığı gibi; O'dan hariçte müstakil, ayrı şeyler de değildir.

Eş'arîlerin dışındaki tahkik ehli âlimler ise şöyle der: "Bu sıfatlar, yüce zâta nisbet edilen, kendilerine ait hükümleri olan fakat zâttan ayrı kendi başlarına vücutları bulunmayan şeylerdir; yani zâttan ayrı değillerdir."

Onların dışındaki bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "Bil ki, ilâhî isim ve sıfatlar, Allahu Teâlâ'nm zâtına nisbet edilen ve O'na ait olan şeylerdir. Hepsi, tek zâta aittir. Allahu Teâlâ'nm zâtını tanımayan bazı görüş sahiplerinin zannettiği gibi, Allahu Teâlâ için bu sıfatlar kabul edilince, O'ndan ayrı olarak birçok ilâh meydana gelmez."

Eğer bu sıfatlar ayrı birer varlık olsaydı, onların yüce ilâhta bulunması gerekirdi; çünkü bu sıfatlara sahip olmayan bir varlık ilâh olmaz; bu durumda zâtın varlığı onlara bağlı olurdu.


Bu sıfatlar zâtın aynısı olsa, bu da uygun değil; çünkü bir şey kendisinin varlık sebebi olamaz. Eğer bu sıfatlar zâtın gayrisi olsa, bu durumda bir ilâhın varlığı başka bir sebebe bağlı olurdu ki, bu da olmaz; çünkü bu, onun muhtaç olmasını gerektirir; ilahın muhtaç olması imkansız bir şeydir.

Bu durumda Allahu Teâlâ'nm isim ve sıfatlarının zâtından ayrı müstakil birer varlık olmaları imkânsızdır. Bunu iyi anla!


Hamd, ancak yüce Allah'a aittir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Ağu 2017, 09:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON BEŞİNCİ BÖLÜM

İHLÂS VE RİYA

Bil ki, âlimlere göre ihlâs iki kısımdır. Birisi amelde ihlâs, diğeri ise, yaptığı amele sevap istemede ihlâstır.

Amelde ihlâs, onunla Allahu Teâlâ'ya yaklaşmayı, O'nun emrini yüceltmeyi ve davetine icabet etmeyi irade etmek ve istemektir. Kulu buna sevkeden, sahih ve güzel itikaddır. Bu İhlasın zıddı, nifaktır (münafıklık). Nifak, yaptığı amel ile yüce Allah'a değil, O'nun dışındaki kimselere yakın olmayı istemektir.


Sevap istemede ihlâs ise; yaptığı hayır amel ile âhirette bir fayda görmeyi istemektir. Bu İhlasın zıddı riyadır (gösteriştir). Riya, âhiret ameli ile dünya menfaatini istemektir. Bunu Allahu Teâlâ'dan veya insanlardan istemesi arasında bir fark yoktur; çünkü riyada dikkate alınacak husus, kulun yaptığı amel ile neyi istediğidir; kimden istediği değildir.

İhlasın sonuçlarına gelince; amelde ihlâs, onu Allah'a bir yakınlık vesilesi yapar; sevap istediğindeki ihlâs ise, ameli makbul ve sevabını çok yapar.

Nifaka gelince o, amelin sevabını yok eder ve onu Allah'a bir yakınlık vesilesi olmaktan çıkarır; riya (gösteriş) ise, amelin geri çevrilmesini gerektirir.

"İhlasın yeri neresidir, hangi amelde ihlâs gerekli olur?" denirse, şu cevap verilir:


Bil ki, bazı âlimlere göre ameller üç kısımdır:

Bir kısım amel vardır ki onda, her iki ihlâs da bulunur; bunlar temelde zahirî ibadetlerdir.

Bir kısım ameller vardır ki, onlarda sevap isteme ihlâsı bulunmaz; fakat ameldeki ihlâs bulunur. Bunlar, ibadetlere hazırlık için yapılan mubah amellerdir.

Şeyhimiz Ebû Tâlib el-Mekkî (rah) demiştir ki: "Temel ibadetler içinde Allahu Teâlâ'dan başkası için de yapılma ihtimali bulanan ibadetlerde, ameldeki ihlâs geçerlidir. Bâtınî ibadetlerin çoğunda da ameldeki ihlâs bulunur.


Amele karşılık yani sevap istemedeki ihlâsa gelince, şeyhimiz bu konuda şöyle demektedir: "Eğer amel eden kimse, bâtınî (kalple yapılacak) bir amelde Allahu Teâlâ'dan dünya menfati isterse, bu da riyadır. Ben derim ki: Durum böyle olunca, pek çok bâtınî (kalbî) ibadette de iki çeşit ihlâs bulunur; nafile ibadetler de böyledir. Onlarda da işe başlarken iki çeşit İhlasın bulunması gerekir."

Bir ibadete hazırlık için yapılan mubah amellere gelince, onlarda ameldeki ihlâs değil, karşılık beklemedeki ihlâs bulunur. Çünkü bu tür ameller, kendi başına Allah'a bir yakınlık olacak amel değildir; onlar ancak Allah’a yakınlık olacak amellere bir hazırlık vazifesi görürler. İhlasın bulunacağı yerler buralardır.

İhlasın vaktine gelince, ameldeki ihlâs, kesin olarak amelle birlikte bulunmalıdır; bazan amelden sonra olduğu da olur. Karşılık/sevap beklemedeki ihlâs ise, çoğu kez amelden sonra bulunur. Bazı âlimlere göre, bu tür ihlâs için, amelin bittiği ana itibar edilir. Kul ameli bitirdiğinde, İhlasın yanında riya (gösteriş) de bulunsa, iş bozulur; bundan sonra onu telafi imkanı da olmaz.

Allah en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Ağu 2017, 08:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON BEŞİNCİ BÖLÜM

AMELİN KORUNMASI GEREKEN ŞEYLER

Bil ki, kulun hayırlı bir amelini şu on şeyden koruması gerekir. Bunlar nifak, riya, bozukluk, başa kakma, eziyet, yaptığına pişman olma, ucub (kendini beğenme), hasret, hafife alma, insanların kınamasından korkma.

Sonra şeyhimiz (üstadımız) Ebû Tâlib el-Mekkî (rah), bütün bu kötü hasletlerin zıddı olan güzel amelleri ve bu kötü hasletlerin zararlarını zikretmiştir.


Nifağın zıddı, ameli Allahu Teâlâ için ihlâsla yapmaktır.

Riyanın zıddı, yaptığı ameli karşılığını âhirette Allah'tan bekleyerek yapmaktır.

Bozuk amelin zıddı, takvadır.


Başa kakmanın zıddı, ameli Allah için yapıp bitirmektir.

Eziyetin zıddı, ameli, sevabını zayi edecek her türlü söz ve davranıştan korumaktır.

Pişmanlığın zıddı, nefsi hak yolda sabit tutmaktır.


Amelini beğenmenin zıddı, o amelde yüce Allah'ın ihsan ve nimetini görmektir.

Hasretin (kötülüğü özlemenin) zıddı, hayırlı işleri bir ganimet bilmektir.

Ameli hafife almanın ve gevşekliğin zıddı, yüce Allah'ın yardım ve inayetini gözünde büyütmektir.

İnsanların kınamasından korkmanın zıddı, Allahu Teâlâ'dan korkmak ve kalbi ilâhî haşyet ile doldurmaktır.

Sonra bil ki, nifak ameli yok eder; riya ise reddini gerektirir. Yaptığı hayrı başa kakmak ve iyilik yaptığı kimseye söz ve davranışı ile eziyet etmek, o anda kalpte bulunması gereken sıdkı ve samimiyeti yok eder. Bazı âlimlere göre bu iki şey, amele verilecek daha fazla sevabı yok eder.

Yaptığı iyiliğe pişman olmak, bütün âlimlerin sözüne göre, amelin sevabını yok eder.


Amelde kendini beğenme, amele verilecek fazla sevabı yok eder.

Başka şeye özenme ve amele önem vermeme, amelin değerini hafifletir. Senin bu tehlikeli ve korkunç engelleri geçmen gerekir.


Hayırlarda muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Ağu 2017, 09:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

PEYGAMBERLERİN BÜTÜN GÜNAHLARDAN KORUNMASI

Kadî İyâz (rah), eş-Şifâ adlı eserinde bu konuda şöyle demiştir:

"Bil ki, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) küçük günah işlemesinin caiz olduğunu söyleyen bazı fakih, muhaddis ve kelâmcılar, bu görüşlerine, Kur'an ve sünnetten birçok delili zahirine göre yorumlayarak delil göstermişlerdir. Eğer onlar, bu tür delillerin zahirî mânasına yapışacak olurlarsa, bu onları, peygamberlerin büyük günah işlemesinin caiz olduğunu söylemeye, ümmetin icmasının aksine görüş bildirmeye ve hiçbir müslümanın söylemediği şeyleri ileri sürmeye de götürür. Bu olacak iş mi?

Bu kimselerin, müfessirlerin mânasında ihtilaf ettiği ve hükmü itibariyle birçok mânaya gelme ihtimali olan âyetlerden çıkarttıkları sonuçlar ve ileri sürdükleri bütün şeyler, önceki selefin tuttuğu yola ve görüşe ters şeylerdir.

Bu iddiada olanların görüşü icma olmayınca, onların delillerinin ihtilaflı olduğu açıktır. Diğer deliller onların sözünün hatalı olduğunu, doğrunun bunun dışında bulunduğunu, onların görüşünün terkedilip doğru görüşe dönmenin vacip olduğunu ortaya koymaktadır.

Allahu Teâlâ, en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Ağu 2017, 11:34 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) KARŞI VAZİFELERİMİZ

İnsanlığın son peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a.v) karşı bir insanın ilk vazifesi, onun getirdiği ve söylediği bütün şeyleri tasdik etmektir. Kalbinin yaptığı bu tasdike dili de katılıp onun bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylemelidir.

Sonra, bu insana düşen onun emrettiği ve yasakladığı bütün hususlarda kendisine uymaktır. Aynı şekilde, onu sevmek, ona karşı samimi olmak, onu yüceltmek, ona iyi davranmak ve kendisine salât etmek (Allah'tan rahmet istemek) de her insana vaciptir. Bunlar, onun getirip tebliğ ettiği İslâm dininin emrettiği vazifelerdir.


Bil ki, ümmet, Hz. Peygamberin (s.a.v) şeytandan korunduğu ve ona karşı himaye edildiği konusunda görüş birliği içindedir. Şeytan ona zahirinden ulaşıp hiçbir eziyet veremediği gibi batınına (iç âlemine) ulaşıp herhangi bir vesvese de veremez.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) aynı şekilde Allahu Teâlâ'yı ve sıfatlarını bilmemekten yahut bütün bu konularda ilme ters bir halde olmaktan korunmuştur. Bu korunmanın peygamberlikten sonra mevcut olduğu aklen ve ümmetin icmasıyla sabittir; peygamberlikten önce olduğu ise haber ve nakil yoluyla sabittir.


Hz. Peygamber (s.a.v), dine ait bir hükme ve yüce rabbinden naklettiği vahye ters düşecek bütün hallerden, korunmuştur. Bu, aklen ve dinen kesin olarak sabit olan bir durumdur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v), yalan söylemekten ve verdiği söze ters hareket etmekten de korunmuştur. O, Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği günden beri, kasıtlı veya kasıtsız böyle bir şey yapmamıştır. Onun yalan söylemesi aklen ve icma ile imkansızdır; çünkü bu, mucizeye (Allah tarafından özel olarak desteklenip insanlığa örnek numune yapılmasına) terstir. Onun peygamber gönderilmeden önce de hiç yalan söylemediği kesin olarak bilinmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v), bütün ümmetin icmasıyla büyük günah işlemekten uzak kalmıştır. Hayat-ı saadetleri iyi incelendiğinde görülecektir ki o, küçük günahlara ve sevimsiz işlere de bulaşmamıştır. Hatta onun şerefli gönlü, mubah olan şeylere de ancak onun mubah olduğunu göstermek ve onunla yüce rabbinin taatine bir destek bulmak için yönelmiştir.

Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) hoşnutluk, kızgınlık, ciddiyet, şaka, sıhhat ve hastalık gibi bütün hallerinde kusur işlemekten muhafaza edilmiştir. Onun, yüce Allah'tan verdiği haberlerde ve tebliğ ettiği sözlerde yanılması, unutması, gaflete düşmesi ve hata etmesi de ümmetin icmasıyla imkânsızdır. Çünkü böyle bir hal, onun mucize sahibi olmasıyla çelişir. Tebliği ilgilendiren fiillerinde yanılmasının caiz olması ise, o halde bırakılmayıp hemen uyarılması şartıyla olabilir. Bunun hikmeti ve faydası, böyle bir durumda hükmün ne olduğunu göstermek ve koyduğu hükümde ümmetin kendisine uymasını temin etmektir.

Âlimler, Hz. Peygamberin (s.a.v) dinle ilgili işleriyle, tebliği ilgilendiren sözlerinde yanılmasını birbirinden ayrı tutmuşlardır. Onun sözlerinde bir yanılma olmayacağını, bunun mucizeye ters düşeceğini söylemişlerdir. Fiillerindeki yanılmaya gelince bu, mucizeye ters olmadığı gibi onun peygamberliğini de zedelemez; aksine böyle bir durumda bir ilim beyan etmesine ve bir hüküm ortaya koymasına sebep olur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Ben ancak, bu konuda da bana uyulsun ve nasıl davranılacağı bilinsin diye bazan unutturulurum."(Malik, el-Muvatta, "Sehv", 2.)

Bu durum, noksanlık ve kusurdan uzak bir haldir; aksine o, tebliğde daha fazla etkili olmakta ve bu sayede din nimeti tamamlanmış olmaktadır.

Hz. Peygamberin (s.a.v), dini tebliğe ve dinin hükümlerini açıklamaya girmeyen, kendisine has dinî işlerine ve kalbî zikirlerine gelince, sûfîlerden bir grup ve kalp ilimlerine sahip kimseler, bütün bu işlerde Resûlullah'ın (s.a.v) yanılmasının, unutmasının, gaflete düşmesinin ve kusur etmesinin imkânsız olduğunu söylemişlerdir.


Ümmetin âlimlerinden pek çoğu, onun dini tebliğ ve hükümleri tatbik görevi dışındaki işlerde yanılmasını caiz görmüşlerdir. Bu işler, ümmetin yöneltilmesi, halkın mallarının paylaştırılması, aile işlerinin düzenlenmesi ve düşmanlara karşı tutumlarla ilgilidir. Fakat bu tür işlerdeki yanılması da sık ve devamlı değildir; belki çok az meydana gelmiştir. Bunda da onu şerefli mertebesinden düşürecek ve mucizesine ters düşecek bir durum yoktur.

Bil ki, Hz. Peygamberin (s.a.v) bir insan olduğunu göstermek için, saadetli vücudunun dışına, hastalığın, acı ve elemlerin gelmesi caizdir; fakat bu şeyler asla onun iç âlemine ve kalb-i şeriflerine ulaşmaz. Çünkü onun kalb-i şerifi sürekli Yüce Rabbini müşahede etmekte ve O'nunla üns (özel muhabbet) halindedir.

Şunu da bil ki, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) hakkında söylediğimiz bu şeyler, bütün peygamberler ve melekler için de geçerlidir; onlar da büyük ve küçük günah işlemekten korunmuşlardır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Eyl 2017, 10:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) AİT AMEL VE DURUMLAR

Hz. Peygamber'e (s.a.v) farz olan işler:

Bazı ameller vardır ki, onlar Hz. Peygamber'e (s.a.v) vaciptir.(Buradaki vacip, farz mânasındadır.) Bunlar teheccüd, vitir ve kuşluk namazları, kurban kesmek, gerektiği zaman ashabıyla istişare etmek, hanımlarını istedikleri takdirde kendisiyle kalma veya kalmama konusunda serbest bırakmak, misvak kullanmak, sayı olarak çok da olsalar düşmanlara karşı sabretmek ve gördüğü bir kötü işi değiştirip düzeltmektir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Eyl 2017, 15:21 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) AİT AMEL VE DURUMLAR

Hz. Peygamber'e (s.a.v) haram olan işler:

Bazı işler vardır ki, diğer insanlara helâl olmakla birlikte Hz. Peygamber'e (s.a.v) haramdır. Bunlar şiirle uğraşmak, sadaka ve zekat almak, dünya nimetlerine sahip kimselere göz dikip imrenmek, harpte hile yapmak, istemeyen kadını zorla nikâhında tutmak, kendisine razı ve rağbet eden kadını boşamak; pırasa, sarımsak ve soğan yemek, yaslanarak yemek yemek; bu konu ihtilaflıdır. Sahih olan görüş bunun haram değil, mekruh olmasıdır.

Hz. Peygamber'e (s.a.v) yasak olan diğer işler şunlardır: Ehl-i kitabın hür kadınları ile evlenmek, müslüman câriye ile nikahlanmak. Borçlu kimsenin cenaze namazını kılmak; bu konu da ihtilaflıdır. Sahih olan görüşe göre, Resûlullah Efendimiz (s.a.v) ölen bir müslümanın borcunu üstlendikten sonra, namazını kılmıştır.

Kendileriyle harp edilmesi gereken kimselerle harp etmeden onlardan elini çekmek de Hz. Peygamber'e (s.a.v) yasaktır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Eyl 2017, 09:17 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) AİT AMEL VE DURUMLAR

Hz. Peygamber'e (s.a.v) mubah (serbest) olan işler

Şu işler Hz. Peygamber (s.a.v) için mubah kılınmıştır:

Onun kendisi ve ailesi hakkında hüküm vermesi. Kendisi ve ailesi hakkında şahitlikte bulunması ve şahitliğinin kabul edilmesi.

Ganimetlerin beşte birinin kendisine ait olması ve ganimetlerin helâl olması.

İstediği kadınlarla mihirsiz nikânlanması. Hibe lafzı ile nikâhının geçerli olması.


Muhtaç kimselerin yiyeceğini alıp darda kalmışlara vermesi.

İstediği zaman ölüleri diriltmesi. Devamlı ilmi ile hüküm vermesi.

Sahih olan görüşe göre, uykuyla ve mahremine dokunmakla abdestinin bozulmaması.

Onun malına vâris olunmaz.

Onun kadının velisi ve şahitler olmadan evlenmesi geçerlidir.

Sahih olan görüşe göre onun dörtten, hatta dokuzdan fazla evlenme hakkı vardır.

O, ihramda iken bir kadın ile nikâhlanabilir. Onun kendi adına ve istediği kimseler adına nikâh kıyması sahihtir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Eyl 2017, 10:12 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) AİT AMEL VE DURUMLAR

Hz. Peygamber'e (s.a.v) has olan faziletler:

Resûlullah'ın (s.a.v) vefatından sonra geride kalan hanımları ile bir kimsenin evlenmesi kesin olarak haramdır. Sahih olan görüşe göre, Hz. Peygamberin (s.a.v) kendisiyle beraber olup boşadığı hanımları ile evlenmek de haramdır; çünkü onların hepsi, müminlerin anneleridir.

Hz. Peygamber'in (s.a.v) getirdiği din, önceki dinlerin amelî hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. İslâmiyet, kıyamete kadar devam edecektir.

Onun mucize kitabı Kur'ân-ı Kerîm, değişme ve bozulmadan korunmuş olarak kıyamete kadar devam edecektir. O, Allahu Teâlâ'nın kulları üzerinde onları sorumlu tuttuğu bir delilidir.


Yeryüzü onun zâtı ve ümmeti için her yerinde namaz kılınabilecek bir mescid yapılmış, yeryüzünün toprağı teyemmüm ve taharet için temiz kılınmıştır.

Hz. Peygamber'e (s.a.v) beş türlü şefaat etme yetkisi verilmiş (Âlimlerimiz şefaati beş kısma ayırmışlardır: 1-Şefaat-i uzma. Bu, bütün halkın mahşerin dehşetinden kurtulması için yapılacak şefaattir. 2- Müminlerden bir grubun hesapsız cennete girmesi için yapılacak şefaat. Bunların ikisi sadece Hz. Peygamber'e (s.a.v) aittir. 3- Bazı cennetlik kimselerin derecelerinin yükselmesi için yapılan şefaat. 4- Azabı hak etmiş bazı kimselerin affedilip azaptan kurtulması için yapılan şefaat. 5- Cehenneme giren günahkâr müminlerin, hak ettikleri azabı tam olarak çekmeden ateşten çıkarılması için yapılan şefaat (Mütercim). ve özellikle bütün insanlık için kullanacağı en büyük şefaat yetkisi (şefaat-i uzmâ) kendisine tahsis edilmiştir.)

Cennetin kapısını ilk olarak açıp girecek olan Hz. Peygamber'dir (s.a.v).

Onun ümmeti, ümmetlerin en hayırlısı olup sapık fikir ve yol üzerinde birleşmezler.

Mahşerde ilk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek odur.


Kabrinden ilk kalkacak odur.

Kıyamet günü onun ümmetinin yarısı melekler gibi manevî güzellikler içinde olacaktır.

Hz. Peygamber'in (s.a.v) saadetli vücudundan atılan her şey temizdir. Onun kanı, tükürüğü, teri ile bereketlenilir, şifa bulunur.

Hz. Peygamber'e (s.a.v) ait bir özellik de o, ön tarafından gördüğü gibi arka tarafından da görür.

Onu evinin arkasından yüksek sesle çağırmak helâl değildir.

Onun oturarak kıldığı nafile namazlarının sevabı, ayakta durarak kıldığı nafile namazın sevabı gibidir.


Ona, uzaktan ismi ile çağırmak caiz değildir.

Kendisine az kelime ile çok mâna ifade etme gücü verilmiştir. Buna "cevâmiu'i-kelim" denir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Eyl 2017, 10:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON ALTINCI BÖLÜM

Hz. PEYGAMBER'E (s.a.v) HÜRMETSİZLİĞİN HÜKMÜ

Bil ki, Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, Hz. Peygamber'e (s.a.v) eziyet etmeyi haram kılmış ve ona eziyet edene lanet etmiştir.(Bk. et-Tevbe 9/61; el-Ahzâb 33/53, 57.)

Bütün ümmet, açıkça veya dolaylı olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v) şerefini düşürecek şeyler söyleyen ve kendisini kötüleyen bir müslümanın öldürüleceği konusunda görüş birliği içindedir.

Bil ki, kim onun hakkında kötü şeyler söyler, kendisini ayıplar, onun yaratılışında, ahlâkında yahut sıfatlarında bir noksanlık ve kusur olduğunu ileri sürerse yahut bu yolla onun hakkında şüpheler yayar, onu hafife alır ve dili ile küçük düşürürse, bu kimse Hz. Peygamber'e (s.a.v) hakaret etmiş, hakkında kötü konuşmuş biridir. Böyle bir kimse öldürülür.


Bir insan olarak başına gelmesi caiz olan hastalık, sıkıntı ve imtihanları yanlış değerlendirerek, onları Hz. Peygamber (s.a.v) için bir kusur, noksanlık ve ayıp olarak sunan kimseler de bu hükümdedir. Bütün bunlar, sahâbe-i kiramdan günümüze kadar gelen âlimlerin üzerinde ittifak ettikleri hükümlerdir.

İbnu'l-Münzir (rah) demiştir ki: "Bütün ilim ehli, Hz. Peygamber'e (s.a.v) küfreden ve hakkında kötü konuşan kimselerin öldürüleceği hakkında görüş birliği içindedir, imam Malik, Leys, Ahmed, İshak ve Şafii'nin görüşü budur. Ebû Bekir es-Sıddık'ın (r.a) görüşü de bu yöndedir. Onlara göre, bu kimsenin tövbesi kabul edilmez. Ebu Hanife ve ashabı, Süfyân es-Sevrî, Küfe âlimleri ve Evzâî Hz. Peygamber'e (s.a.v) küfreden bir müslüman hakkında aynı görüştedirler, fakat onlar bunun dinden çıkmak (riddet) olduğunu söylemişlerdir."

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Eyl 2017, 09:20 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON YEDİNCİ BÖLÜM

KALBE GELEN DÜŞÜNCE ÇEŞİTLERİ

Kalbe gelen düşüncelerin bir kısmı şeytandandır. Onları tanımak ve zararını kalpten uzaklaştırmak için önce Allahu Teâlâ'ya sığınmalı, sonra şu üç yolla onu defetmeye çalışmalıdır.

1-Şeytanın tuzak, hile ve oyunlarını tanımalıdır.

2-Şeytandan gelen vesvese ve çağrıyı basite alıp kalbi ona bağlamamalıdır.

3-Kalp ve dil ile Allahu Teâlâ'yı zikretmeye devam etmelidir. Hiç şüphesiz yüce Allah'ı zikir, insanı şeytana karşı kuvvetlendirip koruyacak en güzel gıdadır.

Şeytanın hile ve tuzaklarını tanımaya gelince, kalbe gelen düşünceleri ve çeşitlerini iyi tanıdığında hangisinin şeytana ait olduğunu farkedebilirsin.

Kalbe Gelen Düşünce Çeşitleri

Bil ki, havâtır dediğimiz düşünceler, kulun kalbinde meydana gelen birtakım etkilerdir. Bunlar, kalpte birtakım işleri yapmaya veya terketmeye sebep olur. Bütün
bu düşüncelerin kalpte oluşması Allahu Teâlâ'dandır; çünkü her şeyin yaratıcısı O'dur. Bu düşünceler temelde dört kısımdır:


1- Bazı düşünceler vardır ki, başlangıcı itibariyle onları kalpte Allahu Teâlâ var eder; buna sadece "hatır (düşünce)" denir.

2- Bazı düşünceler, insanın tabiatına uygun olarak kalpte oluşur. Buna nefisten gelen düşünce (hevâ) denir.

3- Bazı düşünceler şeytanın çağrısından sonra meydana gelir, ona nisbet edilir, buna "vesvese" denir.

4- Bazı düşünceler doğrudan yüce Allah tarafından kalpte yaratılır, buna "ilham" denir.

Başlangıcı itibariyle Allahu Teâlâ'dan gelen düşünceler bazan hayır, ilâhî bir ikram ve kulu sorumlu eden bir delil olur. Bu düşünce, bazan kul için imtihan maksaadıyla şer olarak da gelebilir.

Yüce Allah tarafından gelen ilham ise ancak hayırdır, çünkü o, kulu hayra ve doğruya sevk için gönderilmiştir.

Şeytan tarafından kalbe atılan düşünceye gelince; o, ancak aldatma yoluyla kötülük getirir. Çoğu zaman bu düşünce bir tuzak ve istidrâc olarak hayır şeklinde gelir.

Nefsin hevâsı (kötü arzuları) tarafından kalbe gelen düşünce, ancak kötülüktür. Bunun içinde bazan hayırlı olan düşünce de mevcuttur; fakat bu hayır, gelen düşüncenin kendisinden değil, kulu daha hayırlı bir işten alıkoymaya yönelik bir hayırdır.


İşte bunlar, kalbe gelen düşünce çeşitleridir. Sonra senin, şu üç konuyu bilmeye ihtiyacın vardır:

Birinci konu: Allah hepsinden razı olsun, âlimler demişlerdir ki:

"Kalbe gelen düşünceleri tanımak ve iyisini kötüsünden seçmek istersen; onları şu üç ölçüye vur ki, düşüncenin hangi türden olduğunu anlayasın:

1-Kalbine gelen düşünceyi, dinin ölçü ve hükümlerine arzet; eğer din onun hayırlı olduğunu söylerse, o hayırlıdır; tersini söylerse o kötüdür. Gelen düşünce ruhsat veya şüpheli şeylere giriyorsa, o da kötüdür.

Eğer bu ölçüyle düşünceyi tam tanıyamadıysaan, onu salihlerin gidişatına arzet; şayet gelen düşünce onların güzel hallerine uyuyorsa o, hayırlıdır, yoksa kötüdür.

Eğer bu ölçü ile de düşüncenin iç yüzü anlaşılmadı ise, onu nefsine ve arzularına arzet; şayet nefis ona tabii meyli ile meylediyorsa, o kötüdür; ancak nefis ona yüce Allah'ın rahmetini ümit ederek meylediyorsa, bu düşünce hayırlıdır.

İkinci konu: Kalbe gelen düşüncenin ilk olarak şeytandan mı, nefisten mi yoksa yüce Allah'tan mı geldiğini bilmek istersen; onu şu yönleriyle değerlendir:

1 - Eğer düşünce ısrarlı bir şekilde aynı hal üzere geliyor ve kalpte sabit duruyorsa, o Allahu Teâlâ'dan veya nefistendir. Şayet gelen düşünce kötü, kararsız ve tereddütlü ise, o şeytandandır.

2- Kalbindeki düşünce, yeni yaptığın bir günahın peşinden oluşmuşsa, o, Allahu Teâlâ'dan olup senin için önceki günahının bir cezasıdır. Eğer kötü düşünce bir günahın peşinden gelmeyip senden kaynaklanıyorsa, o, şeytandandır.

3- Şayet kalbe gelen kötü düşünce zayıflamıyor, Allahu Teâlâ'nın zikri ile azalmıyor ve sürekli duruyorsa, o nefsin hevasından (kötü arzusundan) ileri gelmektedir. Eğer kötü düşünce, yüce Allah'ın zikri ile azalıyorsa, o şeytandandır.

Üçüncü konu: Hayırlı bir düşüncenin Allahu Teâlâ'dan mı yoksa melekten mi geldiğini bilmek istersen, bu konuda şu üç duruma bak:

1- Gelen hayır düşünce, kesin bir hal üzere geliyorsa, o Allahu Teâlâ'dandır; eğer hayır düşünce sabit olmayıp kalpte gidip geliyorsa, o melektendir.

2-Kalbe gelen hayır düşünce, senin bir gayretin sonucu ve yaptığın taatin peşinden oluşmuşsa, o Allahu Teâlâ'dandır; değilse melektendir.

3-Kalbe gelen hayır düşünce, temel inanç esasları ve kalbin bâtınî amelleriyle ilgiliyse, o Allahu Teâlâ'dandır; eğer temel esasların dışındaki meseleler ve zahirdeki amellerle ilgiliyse, o çoğunlukla melektendir. Çünkü ekseri âlimlerin görüşüne göre melek, kulun iç âlemini bilmeye imkân bulamaz.

Bazan şeytan tarafından kalbe hayır düşünce atılır; bu, kulu o hayrın üzerinde yavaş yavaş kötülüğe yaklaştırmak için olur. Bu durumda bak; kalbine gelen iş konusunda nefsini nasıl buluyorsun. Eğer nefsinde ilâhî haşyet olmadan işe karşı bir heves varsa, nefsin hiç düşünmeden işte acele ediyorsa, korku halinden uzak bir halde emniyet içinde ise, işin sonunu görmeden basîretsiz bir şekilde içine dalıyorsa, bil ki o düşünce şeytandandır; ondan sakın. Eğer nefsini bu saydıklarımızın aksi bir halde buluyorsan, bil ki o düşünce, Allahu Teâlâ'dan veya melektendir.

Bu konuda derim ki: Aşırı arzu, insanda sevdiği işe karşı bir heyecan ve hareket meydana getirir; insan iyice incelemeden ve bir sevap düşünmeden o işe dalar.

Teennî (yavaş ve ihtiyatlı hareket) etmeye gelince; bu, övülmüş bir haldir; ancak bazı durumlarda iyi değildir.

Korkuya gelince; bu, ya ameli tamamlamada, ya onu hakkı ile yerine getirmede veya Allahu Teâlâ'nın onu kabul etmesinde olur.

İşin sonunu görmeye gelince; bu, kalbe gelen düşünceyi iyice araştırıp onun kesin bir şekilde doğru ve hayır olduğunu tesbit etmektir.

Bir işin, âhirette sevap kazanmak ve ilâhî rahmete ulaşmak için yapılması da ihtimal dahilindedir.

Senin detaylarını da bilmen gereken bu üç konu, gizli ilimlerden ve bu işin iç yüzünü ortaya koyan kıymetli sırlardandır.

Muvaffakiyet (hayırda başarıya ulaşmak) ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.

Kulunu hidayete ulaştıran O'dur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2017, 09:08 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

DİLİN ÂFETLERİ

Dilin âfetleri özetle yirmi tane olup şunlardır:

Mâlâyâni (kendisini ilgilendirmeyen söz), fazla konuşma, bâtıl ve boş konulara dalma, tartışma ve mücadele, birbiriyle çekişme, konuşmada yapmacık sözlerle edebiyat yapma, çirkin söz, küfür ve kötü konuşma, lanet okuma, faydasız şiir, boş şaka, alay etme, eğlenme, başkasının gizli hallerini yayma, yalandan söz verme, yalan konuşma, yalan yere yemin etme, gıybet, nemîme (laf getirip götürme), iki tarafa farklı konuşma, yağcılıkla övme, söylenen sözü anlamada hata edip meramı yanlış nakletme, Allahu Teâlâ'nın sıfatları hakkında insanların akıllarının ermeyeceği konularda soru sorma.

Şimdi bunları kısaca açıklayalım:

Mâlâyâni (kendisini ilgilendirmeyen söz), insanın konuşmadığı zaman herhangi bir günaha girmeyeceği, şimdi ve ileride bir zarar görmeyeceği sözlerdir.

Fazla konuşma, ihtiyaç dışı fazla konuşmalardır.

Bâtıl ve boş konulara dalma, günah olan konulardaki konuşmalardır; cima hallerini, içki âlemlerini, zalimlerin zulümlerini anlatma gibi. Nefsin hevasına (kötü arzularına) uyan bozuk mezheplerin görüşlerini anlatmak da bu kısma girer. Aynı şekilde, sahâbe-i kiram (r.anhüm) arasında cereyan eden olayları, onların derecesini düşürecek bir şekilde anlatmak da bâtıl konuşmaya girer.


Tartışma, bir başkasının sözündeki ve niyetindeki bozuklukları ortaya koyarak ona itiraz etmektir.

Mücadele, mezhep ve görüşlerle alâkalı tartışmaya girip ü görüşleri çürütmeye çalışmaktır.

Çekişme, karşı tarafa eziyet etme kastıyla yüksek sesle münakaşa etmek, sözü uzatmak, bir hacet ve faydası olmadığı halde eziyet verici sözlerle düşmanlığı körüklemektir.

Konuşmada edebiyat yapma, lafı ağzında dolaştırarak yapmacık hareketlerle güzel konuşmaya çalışmaktır.

Çirkin söz, çirkin işleri açıkça anlatmaktır.

Lanet okuma, ya cansız varlıklara ya hayvanlara ya da insana olur. Bütün bunlar yasaklanmıştır; çünkü lanet, Allah'tan uzaklaştırmaktır. Bu da ancak, kulu Allahu Teâlâ'dan uzaklaştıran sıfatlara sahip kimseler için caiz olur.

Laneti gerektiren sıfatlar üç tane olup bunlar; yüce Allah'ı inkâr, dine bid'at (haram uygulama) sokmak ve açıktan günah işlemektir.

Bu üç sıfata sahip kimselere lanet okumak caizdir.


Bu gruplardan birinden olan bir şahsın şahsına lanet okumaya gelince, Firavun, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi, küfür üzere öldükleri bilinenler hariç, diğerlerine lanet okumak yine caiz değildir; çünkü o kimsenin İslâm üzere ölme ihtimali mevcuttur.

Şiire gelince; normal konuşmada olduğu gibi, onun güzeli güzel, kötüsü de kötüdür.

Şakaya ve takılmaya gelince, içinde yalan ve eziyet bulunmayan az bir kısmı hariç, diğer şakalar yasaktır.

Alay etmek, insanları güldürerek bir kimsenin ilim ve ameldeki kusurlarını ortaya koymaktır. Bu, karşı tarafa eziyet verdiğinde haram olur; yoksa olmaz.

Gizli halleri yaymak, bunda halleri anlatılan kimseye bir zarar varsa, haram olur; yoksa, bu işi yapan kimse kınanır.

Yalan yere söz vermek, münafıklık alâmetidir. Eğer söz veren kimse söz verirken içinden onu yerine getirmeyeceğine karar vererek söz verir ve sözüne ters hareket ederse, bu münafıklık alâmetidir. Ama sözünü yerine getirmeye kesin karar verdiği halde, başına gelen bir durumdan dolayı sözünü yerine getirememesi, münafıklık değildir; fakat nifağa benzeyen şeylerden de sakınmak gerekir.

Yalan konuşmak ve yalan yere yemin etmeye gelince bunlar günahların en kötülerindendir; ancak bazı durumlarda yalana izin verilmiştir. Bu konuda şunu bilmek gerekir:

Söz, insanı maksadına götüren bir vesiledir. Güzel bir maksada doğru sözle ulaşıldığı gibi yalan sözle de ulaşılsa, bu durumda yalan söylemek haramdır. Güzel bir sonuca, doğru sözle değil de ancak yalan ile ulaşılabilse, bu durumda yalan mubah (serbest) olur. Eğer ulaşılmak istenen sonuç, hayırlı ve gerekli ise hüküm budur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Eki 2017, 13:13 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

GIYBET

Gıybete gelince; bu, Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakıyla haramdır; ancak bazı durumlarda helâl olur.

Gıybet, müslüman kardeşindeki bir kusuru arkasından söylemektir. Bu kusurlar, kişinin haberi olduğunda hoş karşılamayacağı kusurlardır. Anlatılan kusurun, onun dini, dünyası, sözü, işi, yaratılışı, huyu, giyim kuşamı, kazancı, nesebi, evi, bineği konusunda olması farketmez, hüküm aynıdır. Kusuru anlatmada söz, fiil, kaş göz hareketi, rumuzlu anlatım, işaret, ima, ta'riz, kinaye türü anlatımın bir farkı yoktur; bir yolla kusur ortaya konuyor ve bunu karşı taraf anlıyorsa, bütün bunlar haramdır.

İnsanı gıybete iten sebeplere gelince, bunu iki gruba ayırırız: Biri avam halkı gıybete sevkeden sebepler, diğeri de dindar ve özellikle âlimleri gıybete sevkeden sebeplerdir.

Halkı gıybete sevkeden sebepler; kızgınlık, düşmanlık ve haset başta gelir. Bunların yanında, oyun, eğlence, insanları küçük düşürme, hafife alma, yapmacık hareketlerde bulunma, kendini övme ve böbürlenme gibi işlerde arkadaşlarına uymak, kendisine nisbet edilen ayıplardan temize çıkmaya çalışmak, büyüklerin ve ileri gelen zâtların yanında kendisini kötülemekten çekindiği kimseleri kötülemek gibi şeyler, halkı gıybete sevk sebeplerdir.

Dindarları ve âlimleri gıybete iten sebepler ise; kötülük edene Allahu Teâlâ için kızmak, birinin fiilinden hoşlanmak, ona şefkat ve merhamet etmek gibi görünüşte güzel olan şeylerdir. Bunlar, insanı gıybete sevkeden en kapalı ve gizli yollardır. Şeytan, bu yolları bilmeyen âlimleri aldatır ve ona Allahu Teâlâ için kızılan kimsenin gıybetini yapmaya ruhsat vardır diye düşündürür.

Ancak bazı özel durumlarda birilerinin kötü durumunu anlatmaya ihtiyaç vardır; bu gıybetin içine girmez.

Meselâ, hâkimin önünde kendisine zulüm yapan kimsenin yaptığı zulümleri ve kötülükleri anlatılır. Yine bir konuda fetva alınırken, lâzım olduğu kadar o konuda kusur işleyenlerin kusurları anlatılır.

Bir kötülüğü ortadan kaldırmak, insanları ondan sakındırmak ve nasihat için, başkasının açıktan yaptığı kötü işler anlatılır.

Bir kimse tanıtılırken, normal ismi ile tanınmıyorsa, meşhur lakabı ile tanıtılabilir. Bu üç konuda dinimiz, zaruret olduğu için gıybete izin vermiştir.


Gıybet hastalığının tedavisi: Bu hastalıktan kurtulmak için şunu bilmen gerekir: Sen müslüman kardeşinin gıybetini yapmakla kendini Allahu Teâlâ'nın gazabına atmaktasın ve iyiliklerini gıybetini yaptığın kimsenin amel defterine naklederek yok etmektesin.

Gıybetten tövbe etmenin temel şartları şunlardır: Gıybetin haram olduğunu bilmek, yaptığı gıybete pişman olmak, gıybet düşüncesini içinden söküp atmak, bir daha yapmamaya kesin karar vermek, yaptığın gıybeti söyleyerek gıybet ettiğin kimseden helâllik almak. Ancak bu mümkün olmazsa, onun için hayır dua etmek.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Eki 2017, 08:50 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

NEMÎME (LAF TAŞIMA)

Bil ki, nemîme de Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakı ile haramdır.

Nemîme, iki kişinin arasını bozmak için birinden değerine laf taşımaktır. Onu, kendisinden laf taşınan, kendisine laf götürülen ve bir başkasının kötü görüp görmemesi bir şey değiştirmez, yapılan iş haramdır.

Laf taşımanın sebebi, kendisinden laf taşınan kimseye kötülük etmek, laf götürülen kimseye sevilmek ve boş işlere dalmaktır.

Bunun ilâcı, zararından çekinerek ondan dilini tutmaktır.

Laf taşımadan tövbenin temel şartları şunlardır: Ara bozmak için laf taşımanın haram olduğunu bilmek, yaptığına pişman olmak, böyle bir iş düşüncesini içinden söküp atmak, onu bir daha yapmamaya kesin karar vermek.

Ara bozmak için kendisine laf getirilen kimseye altı vazife düşer:

1- Kendisine geleni tasdik etmemeli.

2- Laf getirene bu işi yapmamasının söylemeli.

3- Ona Allahu Teâlâ için kızmalıdır; çünkü bu yaptığı yüce Allah katında kızılacak bir iştir. Allahu Teâlâ'nın kızdığına kızmak farzdır.

4- Ona destek vermemeli, kendisine itibar etmemeli.

5- Kendisinden laf getirilen kimse hakkında hemen bir araştırmaya girmemeli.

6- Ona karşı kötü düşünceye kapılmamalı.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Eki 2017, 15:23 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

KÖTÜ ZAN

Bil ki, bir müslüman hakkında kötü konuşmak haram olduğu gibi, kötü zanna kapılmak da haramdır.

Kötü zan, bilmediğin bir konuda müslüman kardeşin hakkında kötü diye hüküm vermendir.

iki dilli olmaya gelince, bu, birbirine düşman olan iki kimsenin arasını bozmak için arada laf taşımaktır. Bu kimse, iki taraf arasında laf taşımasa fakat her birinin yanında iken onun yaptığı düşmanlığı güzel bulsa yahut her ikisine yardım etme sözü verse veya her ikisini yaptığı düşmanlıktan dolayı övse ya birini övse de yanından çıkınca onu kötülese, bütün bu durumlarda o kimse iki dilli, iki yüzlü bir insandır. Halbuki bu durumda ona uygun olan; susması ve ya onlardan haklı olan kimseyi huzurunda, arkasında ve düşmanının yanında hayırla anıp övmesidir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Eki 2017, 09:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

ÖVME

Bir kimseyi yüzüne karşı övme, bazı durumlarda yasaklanmıştır. Övmede altı tehlike vardır; dördü övene kimseye, ikisi de övülen kimseye aittir.

Öven kimseye ait tehlikeler:

1 - Övmede ileri gidip yalana kadar varmak.

2- Bazan övmeye gösteriş girer; çünkü öven kimse, övdüğü kimseye sevgisini açıklar, ama onu söylediği kadar sevmez. Yahut öven kimse, söylediği şeylerin hiçbirine inanmamaktadır; bu durumda iki yüzlü bir riyakâr olur.

3- Bazan öven kimsenin söyledikleri karşı tarafta bulunmaz; bu durumda o, Allah katında temiz olmayan birini temize çıkarmış olur ki bu, bir helak sebebidir.

4- Bazan övülen kimse zalim veya fâsık bir kimse olduğu halde , övüldü zaman bundan hoşlanır; bu ise caiz değildir; çünkü fâsık bir kimse övüldüğü zaman Allahu Teâlâ gazap eder.

Övülen kimseye gelince o, övülme ile iki yönden zarar eder:

1- Övülme insanda kibir ve kendini beğenme meydana getirir, bunlar insanı helak eden şeylerdir.

2- İnsan hayırla övüldüğü zaman sevinir, gevşer, nefsinin mevcut halinden razı olur, âhiret işlerine gayreti azalır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v) birini öven kimseye, "Kardeşinin boynunu kırdın (onu helake attın)"(Buhârî, "Şehâdât", 16; Müslim, "Zühd", 65-66; Ebû Dâvûd, "Edeb", 9; İbn Mâce, "Edeb", 36; Müsned, VI, 41, 46.) buyurmuştur.

Eğer övme, bu anlatılan tehlikelerden uzaksa bir sakıncası yoktur, hatta çok defa ona teşvik edilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v), sahâbe-i kiramı (r.anhüm) övmüştür. Öyle ki, Hz. Ebû Bekir (r.a) için şöyle buyurmuştur:

"Eğer Ebû Bekir'in imanı diğer bütün insanların imanı ile tartılsaydı, onlardan ağır gelirdi."(ibn Adi, el-Kâmil, IV, 201; Sehâvî, el-Makâsıd, nr. 908. Bu lafızlarla Hz. Ömer'e ait bir söz için bk. Beyhakî, Şuabü'l-îmân, nr. 36; Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 5188; ibnu Râhûye, Müsned, III, 671-672 (Medine 1410/1990). Aynı konudaki bir hadis için bkz: Müsned, V, 259; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 7923; Heyse-mî, ez-Zevaîd, IX, 59.)

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Ömer için de şöyle buyurmuştur:

"Eğer ben peygamber gönderilmeseydim, ey Ömer sen peygamber gönderilirdin." ( Bkz. Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, nr. 12472; Heysemî, ez-Zevâ-id, IX, 68-69. Hadisin meşhur rivayeti şöyledir: "Eğer benden sonra bir peygamber gönderilseydi o, Ömerb. Hattâb olurdu."Bk. Tirmizî, "Menâkıb", 52; Müsned, IV, 154; Hâkim, Müstedrek, III, 58.)

Bundan daha büyük hangi övgü olur? Fakat Hz. Peygamber (s.a.v) bu övgüyü onların gerçek durumuna uygun olarak ve basiretle hallerini görerek yapmıştır. Onlar, bu övgü ile kibirlenme ve kendini beğenme hallerinden çok yüksek bir makamdadırlar.

İnsanın, içinde kibir ve övünme bulunduğu zaman, kendini övmesi daha çirkindir; ancak bu durumlar olmadığı zaman, bir sakıncası yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), kendisi için, "Ben âdemoğlunun (bütün insanların) efendisiyim; bunda övünme yoktur" (Tirmizî, "Menakıb", 1; İbn Mâce, "Zühd", 38; Müsned, I, 5, 281; V, 137.) buyurmuştur. Yani ben bunu, insanların yaptığı gibi övünmek için söylemiyorum demek istemiştir. Çünkü onun övüncü ancak Allahu Teâlâ ve sevinci O'nun yakınlığı iledir, yoksa insanlardan önde olmasından değildir.

Sözün gerçek mânasını anlamada hata ve gaflete gelince bunlar, "Şu bulut sayesinde yağmura kavuştuk"(Bu sözde, yağmurun asıl sebebini bulut görüp ona inanma tehlikesi vardır; bunun için yasaklanmıştır. Bk. Buhârî, "Ezan", 154; Müslim, "îmân", 32; Ebû Dâvûd, "Tıb", 22; Nesâî, istiska, 16.) "Üzüm kerm çok cömerttir"(Bu sözle Araplar, üzümden sıkılarak elde edilen içkiyi içen kimsenin çok cömert olduğunu anlatmak isterlerdi; bunun için yasaklanmıştır. Bk. Müslim, "Elfâz mine'l-edeb", 2; Ebû Dâvûd, "Edeb", 82.) gibi söylenmesi yasaklanmış sözleri söylemektir.

Halka, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarıyla ilgili, akıllarının almadığı konularda sorular sormaya gelince bu, onlara, Allahu Teâlâ'nın bir kısım sıfatlarını, kelamını yahut bazı harfleri gündeme alıp, "Bunlar sonradan mı var olmuştur, yoksa ezelde mi mevcuttu?" gibi sorular sormaktır. Bütün bunlar, sorulması kınanmış, yasaklanmış sorulardır; çünkü insanların aklı bunu kavrayıp cevaplamaktan âcizdir. İnsanlar hak ile bâtıl birbirine karıştırmasın diye bu tür sorular yasaklanmıştır.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 Eki 2017, 09:58 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


ON DOKUZUNCU BÖLÜM

MİDEYİ HARAMDAN KORUMAK

Mide, vücudun gıda menbaıdır. Vücut âzalarındaki iyi veya kötü işlerin ilk hareket noktası orasıdır. Bu sebeple mideni haramdan koruman gerekir. Aynı şekilde mideyi şüpheli yiyeceklerden de koruman lâzımdır. Şunu da ilâve edelim: Eğer sende Allahu Teâlâ'ya güzel ibadet etme azmi varsa, yiyeceğin helâlden de olsa fazla yemekten sakınman gerekir.

Haram ve şüpheli yiyeceklere gelince; şu üç sebepten dolayı bu ikisinden uzak kalman lâzımdır:

1- Cehennem ateşinden korunmak için.

2- Gerçekten haram ve şüpheli şeyler yiyen kimse, hak kapısından kovulmuştur. Bu halde o kimse, ibadette muvaffak olamaz; çünkü yüce Allah'ın hizmetine ancak kalbi temiz kimseler uygun olur.

Düşünsene, Allahu Teâlâ cünüp kimsenin evine/mescide, camiye, Kabe'ye girmesini menetmiş; aynı şekilde abdestsiz kimsenin de Kur'an'a dokunmasını yasaklamıştır. Halbuki bu iki hal, mubah durumlardır. Acaba haram ve şüphe pisliğine dalmış bir kimse, Allah'ın hizmetine ve şerefli zikrine çağrıldığında durumu nasıl olur? Elbette böyle bir kimsenin, ilâhî huzura alınması hiç mümkün olmaz.

3- Haram ve şüpheli şeyler yiyen kimse, rahmetten mahrumdur. O bu durumda bir hayır yapacak olsa, hayrı kabul edilmez; ona ancak zahmet ve yorgunluk kalır.

Haram ve şüpheli şeyin tarifi ve tanınması şöyledir: Kesin olarak başkasının mülkü olduğunu bildiğin bir şeyi, izinsiz ve usule aykırı almak dinde yasaklanmıştır; galip zannına göre başkasına ati olan şeyler de haramdır. Haram mı helâl mi olduğu tam bilinmeyip her iki kısımda olması muhtemel olan şeyler şüphelidir.

Kesin haram olan şeylerden kaçırmak farzdır; şüpheli olan şeylerden sakınmak ise takva ve verâ'dır.

Bunun hükmüne gelince, bizim bu kitapta konu ettiğimiz şeyler temelde iki şeydir: Birincisi, dinin hükmüne ve işin zahirine bakmak. İkincisi ise, vera'ın (takvanın) hükmü ve onun gereğini dikkate almak.

Dinin hükmü, zahiren alınması uygun olan şeylerden Allahu Teâlâ'nın sana verdiği şeyleri alman ve gerisini sormamandır. Ancak aldığın şeyin gasp ve bizzat kendisi haram olduğu ortaya çıkarsa, o zaman alınmaz

Vera'a göre hüküm iyice araştırıp hiçbir şüpheli durumun bulunmadığını kesin anlayıncaya kadar, kimseden bir şey almaman, eğer onda bir şüphe varsa geri ver-mendir. Eğer, "Vera'a göre yapılan şeyler, dinin hükmüne göre yapılan şeylerden ayrı duruyor; bu nasıl oluyor?" dersen, bil ki, vera' da dinin bir parçasıdır. İkisi temelde birdir; fakat dinde iki türlü hüküm vardır: Biri cevaz (mubah) olan hüküm, diğeri daha faziletli ve ihtiyatlı olan hüküm. Buna göre biz, yapılması caiz ve serbest olan şeylere dinin hükmü, en faziletli ve ihtiyatlı olan şeylere de vera'ın (takvanın) hükmü diyoruz. En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

Helalin fazlasına gelince, bil ki, mubah olan şeylerde kulların halleri birkaç kısma ayrılır:

1- Bazıları mubah olan yiyecek, giyecek veya eşyaları övünmek, kenarda yığıp biriktirmek ve insanlara gösteriş yapmak için elde eder. Onun bu davranışı, zahirdeki işine göre kınanmayı, kalbindeki niyete göre ise azabı gerektirir; çünkü onun bundan maksadı günahtır. Günaha niyetlenen kimseye azap tehdidi gelmiştir.

2- Bazıları, helâl şeyleri sadece nefsinin arzularını tatmin için yer içer; bu onun ilâhî huzurda durdurulup hesaba çekilmesini gerektirir.

3- Bazıları da helal yiyeceklerden zaruret anında, kendisine Allahu Teâiâ'nın ibadetinde kuvvet ve destek olacak miktarda yer ve bu kadarıyla yetinir. Bu davranış onun iyiliği ve güzel edebidir; ona yediklerinden ve içtiklerinden bir hesap ve kınama yoktur; bilakis bu davranışı ona sevap kazandırır ve hak katında övülmesine sebep olur.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Kas 2017, 09:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


YİRMİNCİ BÖLÜM

ŞEYTANIN HİLE ve TUZAKLARI

Şeytanın insana ibadetlerde kurduğu hile ve tuzaklar yedi şekilde olur:

Şeytan önce insanı ibadet ve taatten uzaklaştırmak ister.

Allahu Teâlâ kulunu bu tehlikeden korursa, şeytan ikinci hile olarak kula, "sonra yaparım" düşüncesini telkin eder.

Allahu Teâlâ, kulunu bundan da korursa; şeytan ona üçüncü hile olarak ibadeti acele ile yapıp bitirmesini ister.

Allahu Teâlâ kulunu ondan da korursa, şeytan dördüncü olarak ondan, ibadetine gösteriş katarak tamamlatmayı ister.

Allahu Teâlâ kulunu ondan da korursa, şeytan kulun kalbine yaptığı ibadeti beğenme duygusunu atar.

Şeytan bu konuda da Allahu Teâlâ'nın kula rahmet ve desteğini görürse, onun içini bozmaya çalışır ve ona, "Allahu Teâlâ senin amelini ortaya çıkaracak!" diyerek, onda gösteriş duygusunu yerleştirmek ister. Kul, amelini Allahu Teâlâ'nın bilmesi ile yetinirse, ondan kurtulur. Kul, bunların hiçbirinde şeytana uymaz ve şeytan âciz kalırsa, bu defa kula şu vesveseyi vermeye çalışır:

"Senin bu amele ihtiyacın yok; çünkü eğer sen, Allah'ın takdirinde saîd (cennetlik) olarak yaratılmışsan, ameli terketmen sana bir zarar vermez, nasıl olsa Allah'ın takdiri yerini bulur, sen cennete girersin. Şayet sen ilâhî takdirde şakî (cehennemlik) olarak yaratılmışsan, bu durumda amelin sana bir faydası olmaz; sen ne yapsan sonuçta cehenneme girersin."

Allahu Teâlâ kulunu bu vesveseden korur, kul da, "Ben bir kulum; kula, efendisinin emrini yerine getirmek düşer. Efendi istediğini yapar, dilediği hükmü verir" derse, Allahu Teâlâ'nın yadım ve desteği ile bu tehlikeden de kurtulur; yoksa ameli ve taati terkederek helak olur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Kas 2017, 11:17 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


YİRMİNCİ BÖLÜM

NEFSİN TEHLİKESİ

İnsanın hak yolunda dördüncü engeli nefsidir. Senin nefsinden sakınman gerekir. Hiç şüphesiz nefis, düşmanların en zararlısıdır. Onu tedavi etmek en zor şeydir; çünkü o, içerdeki bir düşmandır. Hırsız ev halkından biri olunca, ona karşı çare bulmak çok güçtür ve onun zararı çok büyüktür. Bir de şu var ki, nefis sevilen bir düşmandır, insanın, sevdiği kimsenin ayıplarına karşı gözü kördür; nerdeyse onun hiçbir ayıbını görmez, kusurunu farketmez.

Nefsin tehlikesinden kurtulmanın yolu, onu takva ve vera' bağı ile bağlamaktır. Ancak bu yolla ilâhî emirlere uymanın ve günahları terketmenin faydasını görürsün.

Bil ki, nefsi ancak şu üç yolla zelil edip kötü arzularını engelleyebilirsin:

1- Onu aşırı arzularından men ederek,

2- Üzerine ağır ibadet yükleri yükleyerek,

3- Ona karşı Allahu Teâlâ'ya yalvarıp yardım isteyerek. Böyle yapmadan nefsin kötülüğünden kurtulamazsın.

Nefsin kötülüğünden ancak yüce Allah'ın yardımı ve koruması ile kurtulmak mümkündür.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Kas 2017, 09:27 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


YİRMİNCİ BÖLÜM

SORUMLU OLDUĞUMUZ KALP AMELLERİ

Bil ki, azalar ile bir işi yapmadan önce, kalpte dört türlü hal vardır:

1-Hatır dediğimiz düşünce safhası. Buna, hadisü'n-nefs yani nefsin fısıltı ve vesvesesi denir.

2-Bunu meyil takip eder, peşinden inanma ve karar gelir, en son işe yönelme olur.

Nefsin kalbe attığı düşünceden insan sorumlu olmaz, çünkü bu düşünce iradeye bağlı değildir. Tabii meyil ve nefsin aşırı arzusu da böyledir, zira onlarda insanın iradesiyle değildir. Bunlar, Hz. Peygamber'in (s.a.v) şu hadisinde bahsettiği düşünce çeşitleridir:

"Allah, ümmetimden nefsinin vesvese yoluyla kalbine attığı düşünceleri affetti." (Buhârî, "Eyman", 15; Müslim, "îmân", 58; Ebû Dâvûd, Talak, 15; İbn Mâce, "Talâk", 14; Ahmed, Müsned, II, 393.)

Nefsin fısıltısı, nefiste oluşan ve peşinden o işe herhangi bir azim bulunmayan düşüncedir. İrade ile işe yönelme ve azme gelince, bunlara "hadisü'n-nefs" denmez.

3-Kalbin üçüncü hali, kalbin işe inanıp onu yapması gerektiğine hüküm vermesidir. Bunda kalbe gelen düşüncenin, irade dışı olmasıyla kulun iradesine bağlı olması arasında bir tereddüt mevcuttur. Bu konuda kalbin halleri değişiktir. Kalbin kararı kulun iradesiyle olmuşsa kul ondan sorumludur, iradesi dışında oluşmuşsa sorumlu değildir.

4-Dördüncü durum, kalbin işe yönelme halidir. Kul bundan sorumludur, ancak kul yöneldiği işi yapmazsa duruma bakılır. Şayet kul, yöneldiği kötü bir işi Allahu Teâlâ'dan korkarak ve ona yönelmesine pişman olarak terkederse, kendisi için bir sevap yazılır. Şayet iş, bir engel çıktığı için yapılamaz yahut kul onu Allahu Teâlâ'dan korkmanın dışında bir sebeple terkederse, kendisine bir günah yazılır. Çünkü bu yönelme, kalbin iradeyle yapılan bir amelidir. Bu konudaki kesin delil şu hadistir. Hz. Resûlullah Efendimiz'den (s.a.v) rivayet edildiğine göre, o şöyle buyurmuştur:

"İki müslüman kılıçlarını çekip birbiri ile vuruşmaya girdiklerinde, öldüren de ölen de ateştedir."

Bunu işitenler, "Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, peki ölen niçin ateşe giriyor?" diye sordular. Efendimiz (s.a.v),

"Çünkü o da karşısındaki kimseyi öldürmek istiyordu!"buyurdu.(Buhârî, "îmân", 21; Müslim, "Fiten", 4; Ebû Dâvûd, "Fiten", 5; ibn Mâce, "Fiten", 14; Ahmed, Müsned, IV, 401; Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, VIII, 190.)

Bu hadis, öldürülen kimse mazlum olarak öldürülmekle birlikte, onun da karşısındakini sadece öldürme niyetinden dolayı ateşe girdiğini gösteren kesin bir delildir. Artık kulun, kalbinin iradesiyle bir işe niyet edip yöneldiğinde ondan sorumlu olmaması nasıl düşünülür.

Hiç şüphesiz bu durumda kul sorumludur; ancak niyetlendiği kötü işi temizleyecek iyi bir iş yapar yahut onu yapma niyet ve azmini terkederse, bu onun için bir iyilik olur ve amel defterine bir sevap yazılır. Ama, kulun o işi yapma isteği başka engellerle ortadan kalkarsa, bundan dolayı bir sevap yazılmaz.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Kas 2017, 13:11 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


YİRMİNCİ BÖLÜM

YÜCE ALLAH'A KARŞI GÖREVLERİMİZ

Yüce Allah'a karşı korumamız gereken haklar iki çeşittir:

1-Farzları yapmak. 2-Haramları terketmek.

Bütün farzları yapmak bir takva olduğu gibi, her türlü haramı terketmek de bir takvadır. Kim farzları yapar ve haramlardan kaçınırsa, dünya ve âhiretin kötülüğünden nefsini kurtarmış, ayrıca takva ile elde edilecek cennet nimetlerini ve yüce Allah'ın rızasını kazanmış olur.

Bil ki, Allahu Teâlâ'ya ancak taat ile yaklaşılır. Allah'ın taatı; farz ve teşvik edilen amelleri yapmak, haram ve mekruh işleri terketmektir.

Allahu Teâlâ'nın öncelik verdiği farzlara öncelik vermek ve onlardan sonra mendup (teşvik edilen) diğer amelleri yapmak, kulun takvasının bir gereğidir. Aynı şekilde, öncelikle yüce Allah'ın haram kıldığı şeyleri terketmek ve sonra mekruhlardan sakınmak da kulun takvâsındandır.

Kendilerinin yüce Allah'a yakın olduğunu düşünen fakat aslında O'ndan uzak olan bazı cahiller ise bunun tersini yaparlar. Onlardan biri, bir mendubu korumakla uğraşır, ancak öbür yandan farzları terkeder. Yine, bu cahillerden biri bir mekruhtan sakınmaya özen gösterir, fakat öbür yandan haramları işler. Çok insan vardır ki, şekil olarak ibadet ve taat içindedir; ancak kalbi gösteriş, aldatma, haset, kibir, amelini beğenme, yaptığı taatlerle yüce Allah'a karşı nazlanma ve bir şey yaptım havasıyla doludur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 97 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 13 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye