Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 13 Ara 2019, 06:50

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 20 Ağu 2016, 10:40 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

GÜNÜMÜZ İNSANININ KUR'ÂN-ı KERÎM’e OLAN İHTİYACI

Doç. Dr. Ali AKPINAR
C.Ü. İlahiyât Fakültesi Öğretim Üyesi.


Bu yazının amacı, ‘Kur’ân’a Dönüş Söylemleri’nin sıkça gündeme taşındığı bir dönemde, bu söylemin Kur’ân’a muhatap olan her seviyedeki insanın hayatında pratiğe dönüşebilmesini sağlamaya katkıda bulunmaktır. Biz bu söylemi, bunalım, çıkmaz ve arayış içerisinde olan insanımızın samimi bir dileği olarak algılıyoruz. İstiyoruz ki dilekler söylemlerde kalmasın, sloganlaşarak buharlaşıp gitmesin. Zira ne kadar içten olurlarsa olsunlar dilek ve temenniler, içleri doğru bir biçimde doldurulduktan sonra, hayata geçirilmekle anlamlı hale gelir. İşte bunu için bu çalışmamızda önce “Kur’ân nedir ve ne değildir?” sorusuna Kur’ân ve sünnetten cevâplar aramaya çalışacağız; sonra da Kur’ân’ın içeriğine deyinip onun iniş gayesinin ne olduğuna dikkatleri çekeceğiz.


KuR'ÂN NEdir?.:

Kur'ân, Yüce ALLAH’ın kelâmı, O’nun sözüdür. Biz ise ALLAH'ın kullarıyız. Yüce ALLAH, biz kulları ile iletişim kurmak için, bizim dilimizde kitablar indirmiş, son olarak da Kur'ân'ı indirmiştir. Kur'ân Arapça’dır. Arapça ise insan dilidir. Cenab-ı Hak, bize kendisini ve isteklerini tanıtabilmek için bizim dilimizle bizlere seslenmiştir. Ama Kur'ân'da insan dili Arapça, sıradan bir kul dili olmanın ötesinde ilahî bir kullanıma bürünmüştür. Nasıl ki, bir edebiyâtçının yahut bir büyük düşünürün elinde dil, sıradan insanların konuştukları dilden öte bir kalıba giriyorsa; Kur'ân dili Arapça da, Yüce Yaratanın elinde apayrı bir kılığa bürünmüştür. Kur'ân dili Arapça’nın bu ayrıcalığı, onun anlaşılmazlığı anlamına gelmez elbette. Fakat anlaşılabilmesi için biraz çaba sarf etmeyi, bir alt yapı kazanmayı gerekli kılar.

ALLAH Kelâmı Kur'ân-ı Kerim hakkında, kul olarak söz söylemek zorlu bir iştir. Ne ki, eğer ALLAH kelâmı, kullar için gönderilmişse, elbette kullar onu tanımalı ve tanımlamaya çalışmalıdır. Ama Kur'ân tanımlanırken ilk referans, o kelâmın kendisi, onun ilk muhatabı olan ve onu en iyi anlayıp insanlara ulaştıran Peygamberin sözleri olmalıdır.

İşte bu gerçekten hareketle biz de, bir Kur'ân tanımı elde edebilmek için önce Kur'ân'ın bize kendisini nasıl tanımladığına baktık. Onu tanıtan âyetlerin yanında, ona verilen isim ve sıfatlar üzerinde durduk. Ardından Kur'ân ile ilgili hadislere başvurarak ALLAH Rasûlü’nün Kur'ân tanımını ortaya koymaya çalıştık. Daha sonra da çeşitli sahalarda otorite olan ilim adamlarımız tarafından yapılan tanımlara yer verdik.

Burada şunu hemen söyleyelim ki, çok yönlü bir kitab olması, kullara gönderilmiş olsa bile ilahî bir kitab olması, onu tanıtan âyet ve hadislerde onun pek çok özelliklerine dikkat çekilmiş olması, "efradını cami, ağyarına mani" bir tanım ortaya koyarken zorlanmamıza sebep oldu. Zaten yapılan Kur'ân tanımlarında da, onun bir ya da bir kaç yönünün öne çıkarıldığı gözlemlenmektedir.


a-) KuR'ÂN'a Göre KuR'ÂN NEdir?.:

Bize Kur’ân’ı tanıtan âyetlerden bir kaçı şöyledir:

الرَّحْمَنُ
"Er rahmân (rahmânu).: (O) Rahman’dır.”
(Rahmân 55/1)

عَلَّمَ الْقُرْآنَ
"Alleme’l- kur’ân (kur’âne).: Kur’ân’ı, O öğretti.”
(Rahmân 55/2)

خَلَقَ الْإِنسَانَ
“Halaka’l- insân (insâne).: İnsanı, O yarattı.”
(Rahmân 55/3)

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
“Allemehu’l- beyân (beyâne).: Ona, beyanı (idrak edip ifade etmeyi ve açıklamayı) O öğretti.”
(Rahmân 55/4)

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا
"İnnâ enzelnâ ileyke’l- kitâbe bi’l- hakkı li tahkume beynen nâsi bimâ erâkallâh (erâkallâhu). Ve lâ tekun li’l- hâinîne hasîmâ (hasîmen).: Muhakkak ki insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmetmen için Biz, sana Kitab'ı hak olarak indirdik. Ve ihanet edenlere taraftar olma.”
(Nisâ 4/105)

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
"İnnâ nahnu nezzelnâ’z- zikre ve innâ lehu le hâfizûn (hâfizûne).: Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.”
(Hıcr 15/9)

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ
"Kul nezzelehu rûhu’l- kudusi min rabbike bi’l- hakkı li yusebbitellezîne âmenû ve huden ve buşrâ li’l- muslimîn (muslimîne).: De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir."
(Nahl 16/102)

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ
"Nezele bihi’r- rûhu’l- emîn (emînu).: O’nu, Ruh’ûl Emin (Cebrail A.S) indirdi.”
(Şuara 26/193)

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
"İnnehu le kavlu resûlun kerîmin.: Muhakkak ki o, gerçekten Kerim Resûl’ün sözüdür.”
(Hâkka 69/40)

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
"İnnehu le kavlu resûlin kerimin.: Muhakkak ki O (Kur’ân), gerçekten Kerim Resûl’ün sözüdür.”
(Tekvir 81/19)

قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
"Kul le inictemeati’l- insu ve’l- cinnu alâ en ye’tû bi misli hâzâ’l- kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ (zahîren).: De ki: “Eğer ins ve cin (insanlar ve cinler) bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için içtima etseler (biraraya gelseler); onların bir kısmı, bir kısmına yardımcı olsa bile onun bir benzerini getiremezler.”
(İsrâ 17/88)

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ
"İnnâ enzelnâhu fî leyletin mubâraketin innâ kunnâ munzirîn (munzirîne).: Muhakkak ki Biz onu, mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, uyaranlarız.”
(Dühân 44/ 3)

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
"İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l- kadr (kadri).: Muhakkak ki Biz, O’nu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde Biz indirdik.”
(Kadir 97/1)

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ
"Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzira umme’l- kurâ ve men havlehâ ve tunzira yevme’l- cem’i lâ raybe fîhi, ferîkun fî’l- cenneti ve ferîkun fî’s- saîr (saîri).: İşte böylece sana, Arapça Kur’ân’ı vahyettik, şehirlerin anasını (Mekke halkını) ve onun etrafındakileri, hakkında şüphe olmayan toplanma günü (kıyâmet günü) ile uyarman için. Onların bir kısmı cennette ve bir kısmı alevli ateştedir (cehennemde)dir.”
(Şurâ 42/7)

وَبِالْحَقِّ أَنزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
"Ve bi’l- hakkı enzelnâhu ve bi’l- hakkı nezele, ve mâ erselnâke illâ mubeşşiren ve nezîrâ (nezîren).: Ve Hakk’ı (Kur’ân’ı), O’nu, Biz indirdik. Ve Hakk ile indi. Seni, müjdeleyici ve uyarıcı olmandan başka bir şey için göndermedik.”
(İsrâ 17/105)

وَقُرْآناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلاً
"Ve kur’ânen faraknâhu li takraehu alân nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ (tenzîlen).: Ve Kur’ân-ı Kerim; onu kısımlara (sure sure ve âyet âyet) ayırdık. İnsanlara, onu muksin olarak (uzun sürede) okuman için tenzîlen (kısımlara ayırıp, uzun sürede okunabilecek şekilde), bir indirişle indirdik.”
(İsrâ 17/106)

قُلْ آمِنُواْ بِهِ أَوْ لاَ تُؤْمِنُواْ إِنَّ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ مِن قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا
"Kul âminû bihî ev lâ tu’minû, innellezîne ûtû’l- ilme min kablihî izâ yutlâ aleyhim yahırrûne li’l- ezkâni succedâ (succeden). (Secde Âyeti): De ki: “O’na inanılsın veya inanılmasın, O’ndan önce kendilerine ilim verilen kimseler, onlara (Kur’ân’ın secde âyetleri) okunduğu zaman, secde ederek çeneleri (alınları) üstüne kapanırlar.”
(İsrâ 17/107)

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
"Allâhu nezzele ahsene’l- hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâhi, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd (hâdin).:
Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur.”
(Zümer 39/23)

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
"Bil beyyinâti vez zuburi, ve enzelnâ ileyke’z- zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî kitaplarla (resûller gönderdik) onlara indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman) için sana da zikri (Kur’ân-ı Kerim’i) indirdik. Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler.”
(Nahl 16/44)

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
"Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ulû’l- elbâb (elbâbi).: Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, âyetleri ile tedbir alsınlar ve ulûl’elbab tezekkür etsin diye.”
(Sad 38/29)

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا
"İnne hâzâl kur’âne yehdî lilletî hiye akvemu ve yubeşşiru’l- mu’minînellezîne ya’melûne’s- sâlihâti enne lehum ecren kebîrâ (kebîren).: Muhakkak ki Bu Kur’ân, en kuvvetli olanı hidayete erdirir (Allah’a ulaştırır). Ve amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller) yapan mü’minlere, onlar için büyük ecir olduğunu müjdeler.”
(İsrâ 17/9)

وأَنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا
"Ve ennellezîne lâ yu’minûne bil âhırati a’tednâ lehum azâben elîmâ (elîmen).: Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acı bir azab hazırlamışızdır.”
(İsrâ 17/10)

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
"Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin mine’l- hudâ ve’l- furkân (furkâni), fe men şehide minkumu’ş şehra fe’l- yesumh (yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar (uhara) yurîdullâhu bikumu’l- yusra ve lâ yurîdu bikumu’l- usra, ve li tukmilû’l- iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn (teşkurûne).: Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.”
(Bakara 2/185)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا
"Ve nunezzilu mine’l- kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun li’l- mu’minîne ve lâ yezîdu’z- zâlimîne illâ hasârâ (hasâran).: Kur’ân’dan indirdiğimiz şeyler, mü’minler için şifadır ve rahmettir. Ve zalimlerin sadece hüsranını (kaybettiği dereceleri) arttırır.”
(İsrâ 17/82)

وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ
"Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâ bike şehîden alâ hâulâi, ve nezzelnâ aleyke’l- kitâbe tibyânen li kulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ li’l- muslimîn (muslimîne).: Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl 16/89)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Eyl 2016, 16:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907

Kur'ân ile ilgili olarak buraya aldığımız ve burada zikretmediğimiz[20] daha pek çok âyete göre Kur'ân'ın şu özelliklere sahib bir kitab olduğu ortaya çıkmaktadır: (Bkz. Bakırcı Saffet, Kur'ân Kendisini Nasıl Târif Ediyor? Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İst, 1986.)

Kur'ÂN-ı Kerîm;
ALLAH celle celâlihu kelâmıdır.
Cebrail aleyhisselâm aracılığı ile inmiştir.
Peygamberimiz Hz.MuhaMMed aleyhisselâm’a inmiştir.
Hak ile inmiştir. Kaynağı haktır, indirilişi haktır ve muhtevâsı haktır.
İnerken ve indikten sonra tahrif ve değişiklikten korunmuştur.
Arapça olarak inmiştir.
Ramazan ayında mübarek bir gece olan Kadir gecesinde inmiştir/inmeye başlamıştır.
Bölüm bölüm inmiştir.
Mekke merkezli tüm yeryüzü insanına inmiştir.
İnsanları uyarmak ve müjdelemek, onlara bir şifâ kaynağı olmak, onları doğru yola ulaştıran, onların mutluluğu için gerekli her şeyi açıklayan eşsiz bir hidâyet rehberi olmak üzere inmiştir.



b-) Kur'ân'ın İsimleri:

Kur'ân'ı tanıyabilmek, onunla tanışabilmek için bu âyetlerden sonra, onun Kur'ân'da ve hadislerde geçen isim / sıfatlarını gözden geçirmemiz yararlı olacaktır. Çünkü Yüce ALLAH ve O'nun Peygamberi tarafından Kur'ân'a verilmiş bu isim ve sıfatların her biri, onun bir yönünü, bir özelliğini ve güzelliğini ortaya koymaktadır. Belki bunların hepsini birden değerlendirmek, kapsamlı bir Kur'ân tanımını da ortaya çıkaracaktır.
Kur'ân'ın isim ve sıfatları ve bu konuda zikredilenlerin hangisinin isim, hangisinin sıfat olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kur'ân'ın büyük çoğunluğu ile Kur'ân'da geçen isimlerini yüzün üzerine çıkaranlar olmuştur.
(Bkz. Zerkeşî, el-Bürhân, I, 273-276; Suyûtî, el-İtkân, I, 67; Fîruzabâdî, Besâir, I, 88-95. Kur’ân’ın 109 ismi için bkz. Akpınar Ali, Kur’ân Niçin ve Nasıl Okunmalı? Konya 2000, s, 15-30.)

Biz bunların en meşhur olanlarını burada vermekle yetineceğiz:
Ahsenü'l-Hadîs (Sözlerin en güzeli): "ALLAH, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli (ahsene'l-hadis) olarak indirmiştir."

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
"Allâhu nezzele ahsene’l- hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâhi, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd (hâdin).: Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur.” (Zümer 39/23)



el-Beşîr ve en-Nezîr (Müjdeleyen ve Uyaran):


إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلاَ تُسْأَلُ عَنْ أَصْحَابِ الْجَحِيمِ
"İnnâ erselnâke bi’l- hakkı beşîren ve nezîren, ve lâ tus’elu an ashâbi’l- cahîm (cahîmi).: Muhakkak ki Biz seni, hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ashabı cehîmden (cehennemliklerden) sana sorulmaz (sen cehenneme gideceklerden sorumlu tutulmazsın ).” (Bakara 2/119)

Kur'ân içeriğinin en belirgin özelliğini belirten iki isimdir.



el-Beyyine (Apaçık belge):


أَوْ تَقُولُواْ لَوْ أَنَّا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّا أَهْدَى مِنْهُمْ فَقَدْ جَاءكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَّبَ بِآيَاتِ اللّهِ وَصَدَفَ عَنْهَا سَنَجْزِي الَّذِينَ يَصْدِفُونَ عَنْ آيَاتِنَا سُوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يَصْدِفُونَ
"Ev tekûlû lev ennâ unzile aleynâ’l- kitâbu le kunnâ ehdâ minhum, fe kad câekum beyyinetun min rabbikum ve huden ve rahmetun, fe men azlemu mimmen kezzebe bi âyâtillâhi ve sadefe anhâ, se neczîllezîne yasdifûne an âyâtinâ sûe’l- azâbi bimâ kânû yasdifûn (yasdifûne).: Veya “Eğer bize de bir kitap indirilseydi, elbette onlardan daha çok hidayete ererdik.” dersiniz. İşte size Rabbinizden hidayet (hidayete erdiren), beyyine (delil) ve rahmet gelmiştir. Öyleyse kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayandan ve O’ndan yüz çeviren kimseden daha zalimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmiş olmalarından dolayı ağır (kötü) bir azapla cezalandıracağız.” (En’âm 6/157)



el-Burhân (Açık, net ve kesin delil):



يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا
"Yâ eyyuhân nâsû kad câekum burhânun min rabbikum ve enzelnâ ileykum nûran mubîn (mubînen).: Ey insanlar! Rabbinizden size bir burhan (kesin delil) gelmiştir. Ve size, apaçık bir nur indirdik.” (Nisâ 4/174)



el-Furkân (Hak ile bâtılı, iyi ile kötüyü. Hayırla şerri ayırt eden):


تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا
"Tebârakellezî nezzele’l- furkâne alâ abdihî li yekûne li’l- âlemîne nezîrâ (nezîren).: Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Furkan’ı indiren (Allah), mübarek’tir.” (Furkân 25/1)
Parça parça indiği için, hak ile bâtılı birbirinden ayırt ettiği için, içerisinde din ve dindarlara yardım va’dleri bulunduğundan, okuyanı şek ve şüpheden kurtardığından, karanlıktan aydınlığa çıkarıp doğru yola götürdüğü ve mânen kişileri desteklediği için bu isim verilmiştir.[27] [27] (Fîruzabâdî, Besâir, I, 83)



Hablüllah el-Metîn (ALLAH’ın kopmayan ipi):


وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ (ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufratin mine’n- nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn (tehtedûne).: Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.” (Âl-i İmrân 3/103)

Hadis-i Şerifte de;

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "O ALLAH'ın sağlam ipidir"[29] buyurulmuştur.
[i](Tirmizî, Fadâilü'l-Kur'ân 14; Dârimî, Fadâilü'l-Kur'ân 1)[/i]

Kur'ân'da da "hablüllah" isminin geçtiğini söylemiştik.



el-Hakîm (Hikmet kaynağı, hikmetli söz):


وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ
"Vel kur’âni’l- hakîm (hakîmi).: Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) Kur’ân’a andolsun.” (Yâsîn 36/2)

Aynı kökten türetilen el-Hıkme, el-Hukm, el-Muhkem ve el-Muhkeme isimleri, Kur'ân'ın Hakîm olan ALLAH kelâmı olduğunu, hikmetlerle dolu olduğunu, açık ve anlaşılır mânâda olduğunu vurgulamaktadırlar.



el-Hüdâ (Doğru yola götüren):


ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
"Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh (fîhi), huden li’l- muttekîn (muttekîne).: İşte bu Kitap ki, O’nda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara 2/2)

Aynı kökten el-Hâdî de denmiştir.



el-Kelâm (ALLAH’ın sözü):


وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ
"Ve in ehadun mine’l- muşrikînestecâreke fe ecirhu hattâ yesmea kelâmallâhi summe eblighu me'menehu, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya'lemûn (ya'lemûne).: Ve eğer müşriklerden birisi senden yardım isterse, o taktirde, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar onu himaye et. Sonra onu emin olduğu yere ulaştır. İşte bu, onların bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.” (Tevbe 9/6)

Kur'ân'ın ALLAH kelâmı olduğunu, bir takım kelimelerden meydana geldiğini vurgulayan bir isimdir.


el-Kitâb (Yazılı olan):


وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
" Vel kitâbi’l- mubîn (mubîni).: Kitab-ı Mübîn’e (Apaçık Kitab’a) andolsun.” (Duhân 44/2)

Kur'ân'ın yazılan, yazıyla korunan ve içerisinde harf-kelime-âyet ve sûreleri toplayan bir mecmua olduğunu vurgulayan bir isimdir.



el-Kur'ân (Okunan):


الرَّحْمَنُ
" Er rahmân (rahmânu).: Rahman’dır.” (Rahmân 55/1)

عَلَّمَ الْقُرْآنَ
" Alleme’l- kur’ân (kur’âne).: Kur’ân’ı, O öğretti.” (Rahmân 55/2)

Bu isim, Yüce kitabın okunan ve ezbere okunarak korunan, içerisinde pek çok hikmetli mânâları barındıran bir kitab olduğunu vurgulamaktadır. Kelimenin kökünün ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi Kur'ân ismi, onun özel ismi olup herhangi bir kökten türememiştir derken; kimi, okuma anlamına KaRaE kökünden; kimi, toplama anlamına Kar' kökünden; kimi ziyâfet anlamına Kırâ kökünden; eşsiz fes^ıh anlamına Kırn kökünden; kimi, birbirini destekleyen ve birbirine benzeyen delil anlamına Karîne kelimesinden; kimi de, birbirine yakın KaRaNe kökünden türetildiğini söylemiştir. (Bkz. Fîruzabâdî, Besâir, I, 84; Zerkeşî, el-Bürhân, I,277-279.)

Gerçekten de Kur'ân bu anlamların hepsini bağrında barındırmaktadır. O, hem eşi benzeri olmayan özel bir kitabtır. Hem okunan bir kitab, hem içerisinde sayısız mânâ ve hikmeti toplayan bir kitab, hem ALLAH'ın mü’min kullarına sunduğu ilahî bir ziyâfet sofrası, hem delil ve belgelerle dolu bir kitab, hem eşsiz güzellikte fasîh bir lafız, hem de birbirine yakın dizili kelimelerde oluşan ve kulları Yaratana yaklaştıran bir kitabtır. Kur'ân'a 'okunan, okunmuş' anlamına, aynı kökten el-Makru', eş anlamlısı olan TeLâ kökünden el-Metlüv ve RaTeLe kökünden el-Mürattel isimleri de verilmiştir.

el-Mev’ıza (En güzel ve en etkili öğüt): "Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt (mevıza) ve kalplerde olana şifâ, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir."

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
"Yâ eyyuhân nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fî’s- sudûri ve huden ve rahmetun li’l- mu'minîn (mu'minîne).: Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus 10/57)



en-Nûr (Işık ve aydınlık kaynağı):



الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyye’l- ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti ve’l- incîli ye’muruhum bi’l- ma’rûfi ve yenhâhum ani’l- munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimu’l- habâise ve yedau anhum ısrahum ve’l- aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.” (A’râf 7/157)



er-Rahmet (Rahmet menbaı):


وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
" Ve innehu le huden ve rahmetun li’l- mu’minîn (mu’minîne).: Ve muhakkak ki O, mü’minler için mutlaka Hidayet ve Rahmet’tir” (Neml 27/77)



es-Sırâtu'l-Müstekîm (Dostdoğru yol):


وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
"Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiû’s- subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn (tettekûne).: Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.” (En’âm 6/153)



eş-Şifâ (Şifâ veren, şifâ kaynağı):


يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
"Yâ eyyuhân nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fî’s- sudûri ve huden ve rahmetun li’l- mu'minîn (mu'minîne).: Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus 10/57)

Onun şifâ oluşu ilerde incelenecektir.



el-Urvetü'l-Vüskâ (Kopmayan sağlam kulp/tutamak):


لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
"Lâ ikrâhe fî’d- dîni kad tebeyyener ruşdu mine’l- gayy (gayyi), fe men yekfur bi’t- tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bi’l- urveti’l- vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm (alîmun).: Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.” (Bakara 2/256)

وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ
"Ve men yuslim vechehu ilâllâhi ve huve muhsinun fe kadistemseke bi’l- urvetil vuskâ, ve ilâllâhi âkibetu’l- umûr (umûri).: Ve kim muhsin olarak vechini Allah’a teslim ederse, o taktirde sağlam bir kulba tutunmuş olur. Ve işlerin sonucu Allah’a (ulaşır).” (Lokman 31/22)



el-Vahy:


قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ
" Kul innemâ unzirukum bil vahyi ve lâ yesmeu’s- summu’d- duâe izâ mâ yunzerûn (yunzerûne).: De ki: “Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” Ve sağırlar, uyarıldıkları zaman (uyarıldıkları) şeye daveti işitmezler.” (Enbiyâ 21/45)



ez-Zikr (En etkili öğüt):


وَهَذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَاهُ أَفَأَنتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ
"Ve hâzâ zikrun mubârakun enzelnâhu, e fe entum lehu munkirûn (munkirûne).: Ve bu, Bizim indirdiğimiz Mübarek Bir Zikir’dir. Siz, hâlâ O’nu inkâr edenler misiniz?” (Enbiyâ 21/50)

Sayılan bu kelimelerin bir kısmı Kur'ân'ın ismi olarak, bir kısmı da onun muhtevâsını, bölümlerini ve diğer özelliklerini açıklayan niteliği olarak zikredilmiştir. Yine bu kelimelerin büyük bir kısmı, zikredildiği şekilde âyetlerde geçmekte, bir kısmı da âyet yahut hadiste geçen köklerden türetilmiştir. Bu sayılan isimlerin bir çoğu, aynı zamanda ALLAH Teâlâ ve Peygamberimizin isimleri arasında sayılmıştır.

Özetleyecek olursak, sayılan tüm bu isimler Kur'ân'ın en belirgin yanlarını öne çıkaran kapsamlı mânâları olan kelimelerdir. Kur'ân sayılan tüm bu isimlerdeki derin mânâları kuşatan bir kitabtır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Kas 2016, 03:57 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
c-) Hadislere Göre Kur'ân Nedir?

Kur'ân-ı Kerimi tanıtan, onun niçin indiğini, nasıl okunması gerektiğini, gereklerini yerine getirmenin gereğini, okuyup amel edenlerin kazanacakları mükafatları anlatan pek çok hadis vardır. Biz bu hadislerden sadece Kur'ân'ı tanıtıcı olanlarını buraya almak istiyoruz. İşte Kur’ân’ın ilk muhatabı olan ve onu en iyi ve doğru bir şekilde anlayan insanın Kur’ân tanımları ve Kur’ân’a bakışı:

1-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:"Ben size iki şey bıraktım, onlara tutunduğunuz sürece sapmazsınız. Onlar ALLAH'ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir." Ve o, sıradan bir söz değildir.” buyurmuştur.
(Malik, Muvatta', Kader 3.)

2-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Dikkat edin, ilerde bir takım fitneler olacaktır." buyurmuştur.
“Onlardan kurtuluş nedir, yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem?” diye sorulunca şöyle buyurdu:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "ALLAH'ın kitabıdır. Onda sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberleri vardır. Aranızda nasıl hükmedeceğiniz onda açıklanmıştır. O, oyun eğlence değil, hak ile bâtılı kesin hatlarıyla birbirinden ayırandır.
Aynı mânâda Kur'ânda şöyle buyurulmuştur:

إِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ
"İnnehu le kavlun faslun.: Muhakkak ki o, gerçekten (hakkı bâtıldan) ayıran bir sözdür.” (Târık 86/13)
وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ
"Ve mâ huve bil hezli.: Ve o, sıradan bir söz değildir.” (Târık 86/14)

Onu büyüklenerek terk edenin ALLAH belini kırar. Ondan başkasında hidâyet arayanı ALLAH saptırır. O, ALLAH'ın kopmaz sağlam ipidir. O, hikmet dolu zikirdir. O, dosdoğru yoldur. O, kendisiyle arzuların kayıp sapmadığı, onunla konuşan dillerin yalan yanlışa bulaşmadığı, ilim adamlarının kendisine doyup kanmadığı, çok okumakla eskimeyen, eşsizliği bitip tükenmeyen bir kitabtır. Onu dinleyen cinler şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: 'Doğrusu biz, doğru yola ileten eşsiz güzellikte bir Kur'ãn dinledik ve ona iman ettik.

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا
"Kul ûhıye ileyye ennehustemea neferun mine’l- cinni fe kâlû innâ semi’nâ kur’ânen acebâ (aceben).: De ki: “Cinlerden bir topluluğun (Kur’ân) dinlediği, sonra: “Biz gerçekten harika, güzel bir Kur’ân işittik.” dedikleri bana vahyedildi.” (Cin 72/1)
Onunla konuşan doğru söylemiş olur. Onunla amel eden ödüllendirilir. Onunla hükmeden, adaletli davranmış olur. Ona çağıran, doğru yola çağırmış olur. Al bu sözleri, kulağına küpe olsun!" buyurmuştur.
(Tirmizî, Fadâilü'l-Kur'ân 14; Dârimî, Fadâilü'l-Kur'ân 1)

3-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân emir, nehiy, helâl, haram, muhkem, müteşabih ve meseller olarak indi. Siz onun helâlini helâl, haramını haram kabul edin. Ondaki emrolunduğunuz şeyleri yerine getirin, sakındırıldığınız şeylerden vazgeçin. Onun muhkemleriyle amel edin, müteşabihlerine 'inandık ona, hepsi Rabbimiz katındandır”
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
"Huvellezî enzele aleyke’l- kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu’l- kitâbi ve uharu muteşâbihât (muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâe’l- fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh (illâllâhu), ver râsihûne fî’l- ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulû’l- elbâb (elbâbi).: Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalblerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).” (Âl-i İmrân 3/7) diyerek olduğu gibi onlara iman edin." buyurmuştur.
(Ali el- Müttakî el-Hindî’nin Kenzü’l-ummâl, I, 529)

4-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Öncekilerin ve sonrakilerin ilmini isteyen Kur'ân'ı harmanlasın." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 548.)

5-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân zenginliktir, ondan sonra fakirlik yoktur. Ondan öte başka zenginlik de yoktur." buyurmuştur.
(Münâvî, Feyzü'l-Kadir Şerhu'l-Camii's-Sağir:, IV, 535; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 94.)

6-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân apaçık bir nur, hikmet dolu bir zikir ve dosdoğru yoldur." buyurmuştur.
(Münâvî, age, IV, 536)

7-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân devâdır." buyurmuştur.
(Münâvî, age,IV, 536; Aclûnî, age, II, 95.)

8-.) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Doğrusu bu kalbler de, tıpkı demirin paslandığı gibi paslanır. Onun cilası Kur'ân okumaktır." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 445)

9-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân kuru kuru okumak, ilim de körü körüne nakilcilik değildir. Ama Kur'ân hidâyet, ilim dirâyettir." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 550)

10-) "Kur'ân avam dili uydurma lehçelerle, bozulmuş kelimelerle inmemiştir. Ama o, apaçık bir Arapça olarak inmiştir." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 550.)

11-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Siz Kur’ân’dan daha üstün bir şeyle ALLAH'a dönemezsiniz." buyurmuştur.
(Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân 17)

12-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân göklerde, yerde ve orada bulunanlardan ALLAH'a en sevimli gelen şeydir." buyurmuştur.
(Dârimî, Fedâilü'l-Kur'ân 6.)

13-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Doğrusu bu Kur'ân ALLAH'ın kullarına sunduğu bir ziyâfet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince O'nun ziyâfetini kabul ediniz." "Her ziyâfet sahibi, davetine gelinmesini ister. ALLAH'ın ziyâfeti ise Kur'ân'dır. O halde onu bırakmayın." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 513-514)

14-) "Oruç ve Kur'ân kula şefaat ederler. Oruç der ki: 'Rabbim, ben bunu gün boyu yemeden içmeden alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl.' Kur'ân da şöyle der: 'Rabbim, ben onu geceleri uykusuz bıraktım, ne olur beni ona şefaatçi kıl'. Sonunda ikisi de sahiblerine şefaat ederler." buyurmuştur.
(Ahmed b. Hanbel,Müsned, II, 174.)

15-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Doğrusu Kur'ân şefaatçi ve şefaati makbul olandır. Yine o, savunucu ve savunması makbul olandır. Onu önder kabul edeni o, cennete götürür. Onu arkasına atanı ise cehenneme sürükler." buyurmuştur.
(Münâvî, age, IV, 535)

16-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Doğrusu bu Kur'ân, ondan hoşlanmayan kimseye zor ve çetin gelir. Ona uyana ise, gâyet kolay gelir." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 550; Gümüşhanevî, Râmuzü'l-Ehâdîs, I, 133/6, 227/11.)

17-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân (okuyup gereklerini yerine getirirsen) lehine yahut (okumaz ve gereklerini yerine getirmezsen) aleyhine delildir." buyurmuştur.
(Müslim, Tahâra 1; Tirmîzî, Deavât 85; Nesâî, Zekat 1; İbn Mace, Tahara 5; Dârimî, Vudû' 2; Ahmed, V, 342, 343.)

18-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân okumaya devâm et. Zira o, senin için dünyada nurdur, yolunu aydınlatır. Gökte de bir azıktır, sana faydası dokunur." buyurmuştur.
(Münâvî, age, IV, 332.)

19-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân'a sarılın, onu rehber ve önder edinin. Çünkü o, alemlerin Rabbinin kelâmıdır. O, O'ndan gelmiş ve O'na döner. Onun müteşabihlerine inanın, örneklerinden ders alın." buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, age, I, 515.)

20- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: Peygamberimize en sevimli amelin ne olduğu soruldu, O şöyle cevâp verdi: "Yolculuğu bitirince tekrar yolculuğa başlayan kimse." O kimdir diye sorulunca, şöyle buyurdu: "O kimse, Kur'ân'ı başından sonuna kadar okur, bitirince tekrar başa döner." buyurmuştur.
(Tirmîzî, Kur'ân 11; Dârimî, Fedâilü'l-Kurân 33.)

21-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân'ı okuyup gereğini yerine getiren kimseye âhirette şöyle denir: 'Oku ve yüksel. Dünyada nasıl ağır ağır okuduysan öyle oku. Çünkü senin makamın, okuyacağın en son âyetin yanıdır." buyurmuştur.
(Tirmîzî, Sevâbü'l-Kur'ân 18; Ahmed, II, 192, 471.)

22-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân'ı taşiyân, İslamın bayrağını taşiyân gibidir. Ona ikram eden, ALLAH'a ikram etmiş olur. Ona ihanet edene ise, ALLAH lanet etsin!" buyurmuştur.
(Gümüşhanevî, age I, 272/10 (Deylemî'den).)

23-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Şüphesiz Yüce ALLAH bu kitabla kimi toplumları yüceltir, kimilerini de alçaltır." buyurmuştur.
(Müslim, Müsafirûn 269; İbn Mace, Mukaddime 16.)

24-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenidir." buyurmuştur.
(Ahmed, I, 58; Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân 21; Ebû Davut, Vitr 14; Tirmizî, Sevâbü'l-Kurân 15; İbn Mace, Mukaddime 16.)

25-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur'ân ehli, ALLAH'ın ehli ve O'nun has adamlarıdır." buyurmuştur.
(Ahmed, III, 1228, 242.)

Buraya derlediğimiz bu bir demet hadise göre Kur’ân’ın öne çıkan özellikleri şunlardır:
Kur’ân, insanları fitne, kargaşa ve sapıklıktan koruyan; onlara mutlu bir hayatın yöntemini gösteren bir ilâhî rehberdir.
Kur’ân, insan ve cinlere gelmiş, gerçek bilgi ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, insanlığın iç dünyasını, ufkunu, yolunu aydınlatan bir ışık kaynağı; maddî ve manevî hastalıklar için bir devâ hazinesidir.
Kur’ân, insanın pek çok alandaki ihtiyâcını karşılayan, açlığını gideren ilâhî bir ziyâfet sofrasıdır. O, bir şefaatçi ve azıktır.
Kur’ân, okunması, anlaşılması, ezberlenmesi ve gereklerinin yaşanması inanan insanlara kolay ve tatlı gelen bir kitabtır.
Kur’ân, dünya ve âhirette insanı yücelten bir kitabtır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Mar 2017, 12:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
d-) Kur'ân'ın Diğer Tanımları:

İndiği günden beri, en çok okunan ve üzerinde en çok çalışılan kitab olma özelliğini sürdüren Kur'ân'ın ilim adamlarınca çeşitli tanımları yapılmıştır. Yukarda Kur'ân'ın isimlerini verirken de söylediğimiz gibi, yapılan her tanım, Kur'ân'ın bir kaç yönünü ön plana çıkarmakta, tanımı yapanın önemsediği, yahut yaşadığı ortam itibarıyla önemsemek zorunda kaldığı özellikleri bir kısım çevrelere cevâp olsun diye, savunmacı bir mantıkla vurgulanarak yapılmıştır.

Sözgelimi Kelâmullah’ın mahluk olup olmadığının tartışıldığı Kelâm ilminde Kur’ân şöyle tanımlanmıştır:
“Kur’ân, Mushaflarda yazılı, ezberlenerek kalblerde korunmuş, dillerimizle okunan, kulaklarımızla duyulan ve mahluk olmayan ALLAH kelâmıdır.”
(İ. A’zam, Fıkh-ı Ekber, i. Azam’ın Beş Eseri, s, 67; Ömer Nesefî, Metn-i Akaid, s, 108.)

Hukukçular ise, delil olma yönünü öne çıkararak Kur’ân’ı şöyle tanımlamışlardır:
“Kur’ân, Peygamberimize indirilmiş ve tevâtür yoluyla bize gelmiş kitabtır.”
(Molla Husrev, Mirâtü’l-Usûl, s, 28-29.)

Bu konuda küçük nüans farklarıyla kaynaklarımızda yer alan, en yaygın tanım şöyledir:
"Arapça olarak ALLAH katından Hz. MuhaMMed aleyhisselâm vahyedilip bize kadar tevâtüren nakledilmiş olan, okunmasıyla ibadet olunan eşsiz kelâmdır."
(Zerkânî, Menahil, I, 19-21; Sâbûnî, et-Tibyan, s, 6; Menna el-Kattân, Mebahıs, s, 21; Pezdevî, Usûlü Pezdevî, I, 67-72; Cerrahoğlu İsmail, Tefsîr Usulü, s, 34; Sofuoğlu Mehmet, Tefsîre Giriş, s, 9; Ramazan el-Bûtî, Min Ravâiı'l-Kur'ân, s, 25.)

Dikkat edilirse tanımda Kur'ân'ın şu bir kaç temel özelliğine işaret edilmektedir:
Kur'ân ALLAH kelâmıdır. Hz. MuhaMMed aleyhisselâm inmiştir. Bize kadar gelişinde hiçbir şek şüphe yoktur. Araççadır. Hem lafzı, hem de mânâsıyla eşsiz bir kelâmdır. İbadetlerde okunan bir kitabtır.

Biz bu konuda şunları söylemekle konuyu bağlamak istiyoruz: Bu tanımlar Kur'ân'ın bir kısım özelliklerini vurgulasa bile, Kur'ân bu tanımlarla sınırlandırılamayacak kadar kapsamlı bir kitabtır. O, ALLAH kelâmıdır. Yüce ALLAH son kez onunla kullarına seslenmiştir. O, meleklerin şahı Cebrail tarafından, insanların efendisi Hz.MuhaMMed aleyhisselâm getirilmiş eşsiz bir kitabtır. Kur'ân, kendisini tanıtan ve yukarda sayılan yüz küsür isimde vurgulanan tüm mânâları kuşatan bir kitabtır. Kur'ân, Kur'ân'dır. Onu tanımak, onunla olmak ve onu kuşanmaktır.

Kur’ân, insanı değerlendiren ve insana değer kazandıran bir kitabtır. Şöyle ki, Yüce Yaratıcı, Kur’ân’ı insana indirerek onu muhatap kabul etmiş, onun problemleriyle ilgilenmiş ve böylece ona değer vermiştir. Bu yönüyle Kur’ân, bize ALLAH’ı tanıtan ve bizi O’na yaklaştıran kitabtır. Aynı şekilde Kur’ân, insan davranışlarını değerlendiren bir kitabtır. O, hem yanlışları düzelten, davranış bozukluklarını tashih eden; hem de birincil çözümler üreten ve öneren bir kitabtır. Niyeti, düşüncesi, konuşması ve davranışlarıyla sürekli bir şeyler yapan, hareket halinde olan insanın, tüm eylemlerinin Kur’ân’a göre bir adı ve değerlendirmesi vardır. Kur’ân’a göre o yapılanlar ya helâldir, ya haram; ya iyidir, ya kötü; ya güzeldir, ya çirkin; ya yararlıdır, ya yararsız; ya uygundur, ya uygunsuz. Yine yapılan davranışlar Kur’ân ile anlamlı ve değerli hale gelir. Sözgelimi Kur’ân’a inanıp onun ölçülerini dikkate almayan birinin yaptığı işin, dünyada ve insanların yanında bir değeri ve kazanımı olabilir, ama âhirette ALLAH katında bir değeri olmayacaktır. Çünkü inkarcıların tüm amellerinin boşa gideceğini bizzat Kur’ân deklare eder.

Başka bir deyişle Kur’ân insanı hayata hazırlayan bir kitabtır. Tabi ki Kur’ân’a göre hayattan kasıt, hem dünya hem de âhiret hayatıdır. Kur’ân, muhataplarını öncelikle sağlıklı ve mutlu bir dünya hayatına; sonra da cennet yurdundaki hoş ve mutlu hayata hazırlar.

Kısaca Kur’ân, insan için olan, insana seslenen, insanın maslahat ve yararını gözeten, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu hedefleyen çok yönlü ve kapsamlı bir kitaptır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Mar 2017, 20:06 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
e-) Kur'ân Ne Değildir?

Söz buraya gelmişken kısaca Kur'ân'ın ne olmadığını vurgulayarak Kur'ân'ı yanlış yahut eksik taniyânları uyarmak istiyoruz:

1-) Kur'ân, sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, dahi insan peygamber sözü de değildir. Kur'ân, Yüce ALLAH'ın kelâmıdır.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورًا
"Ve kâlellezîne keferû in hâzâ illâ ifkunifterâhu ve eânehu aleyhi kavmun âharûn (âharûne), fe kad câû zulmen ve zûrâ (zûran).: Ve kâfirler: “Bu (Kur’ân), sadece onun uydurduğu bir yalandır. Ona bu konuda diğer kavimler de yardım etti.” dediler. Böylece onlar, bâtılla ve zulümle gelmiş oldular.” (Furkân 25/4)

2-) O, şeytan, cin, kahin, azgın, sapık, şair ve deli sözü de değildir. Bir rüya, hayal yahut hevâsından konuşan bir insan sözü de değildir.

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
"Ve mâ huve bi kavli şeytânin racîm ( racîmin).: Ve O (Kur’ân), taşlanmış şeytanın sözü değildir.” (Tekvir 81/25)

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ
"Ve mâ tenezzelet bihi’ş- şeyâtîn (şeyâtînu).: Ve O’nu (Kur’ân’ı), şeytanlar indirmedi.” (Şuara 26/210)

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ
"Ve lâ bi kavli kâhinin, kalîlen mâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Ve bir kâhinin de sözü değildir. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.” (Hakka 69/42)

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
"Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ.: Sahibiniz dalâlete düşmedi ve azmadı.” (Necm 53/2)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
"Ve mâ yentıku ani’l- hevâ.: Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.” (Necm 53/3)

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
"İn huve illâ vahyun yûhâ.: (O’nun söyledikleri), sadece O’na vahyolunan vahiydir.” (Necm 53/4)

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ
"Ve mâ huve bi kavli şâirin, kalîlin mâ tu’minûn (tu’minûne).: O bir şairin sözü değildir. Ne kadar az îmân ediyorsunuz?” (Hakka 69/41)

مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
"Mâ ente bi ni’meti rabbike bi mecnun (mecnûnin).: Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin.” (Kalem 68/2)

3-) Eskilerin masalları, günü geçmiş, miadını doldurmuş bir kitab da değildir. Onun içerdiği hükümler ve prensipler kıyamete kadar geçerlidir. O, tüm insanlığa gelmiş ilâhî bir mesajdır.

وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
"Ve kâlû esâtîrul evvelînektetebehâ fe hiye tumlâ aleyhi bukraten ve asîlâ (asîlen).: Ve “O (Kur’ân), O’nun (önceden) yazdırdığı ve sabah akşam ona okunan evvelkilerin efsaneleridir.” dediler.” (Furkân 25/5)

قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا
"Kul enzelehullezî ya’lemu’s- sırre fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), innehu kâne gafûran rahîmâ (rahîmen).: De ki: “O’nu, göklerin ve yeryüzünün sırrını bilen indirdi. Muhakkak ki O, Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli edendir).” (Furkân 25/6)

وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا حَتَّى إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ
"Ve minhum men yestemiu ileyke, ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ (vakran), ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minû bihâ, hattâ izâ câuke yucâdilûneke yekûlullezîne keferû in hâzâ illâ esâtîru’l- evvelîn (evvelîne).: Ve onlardan kim seni dinlerse, onu anlamalarına karşı (anlamamaları için) kalplerinin üzerine ekinnet koyduk ve kulaklarında vakra (ağırlık) vardır. Ve onlar bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Hatta sana geldikleri zaman, seninle tartışırlar (mücâdele ederler). Kâfir olanlar: “Bu ancak evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir.” derler.” (En’âm 6/25)

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا قَالُواْ قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا إِنْ هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ
"Ve iza tutlâ aleyhim âyâtunâ kâlû kad semi'nâ lev neşâu le kulnâ misle hâzâ in hâzâ illâ esâtîru’l- evvelîn (evvelîne).: Ve âyetlerimiz onlara okunduğu zaman, “Biz işittik. Şâyet biz dileseydik, bunun gibisini elbette biz de söylerdik. Bu ise ancak evvelkilerin masalıdır.” dediler.” (Enfâl 8/31)

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ
"Ve izâ kîle lehum mâzâ enzele rabbukum, kâlû esâtîru’l- evvelîn (evvelîne).: Ve onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Evvelkilerin masallarını.” dediler.” (Nahl 16/24)

4-) O, bir şaka ve eğlence sözü değildir.

وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ
"Ve mâ huve bi’l- hezli.: Ve o, sıradan bir söz değildir.” (Târık 86/14)

5-) Kur'ân ibadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitab değildir.

6-) Aynı şekilde Kur'ân mezarlıklarda ölülere okunan bir kitab da değildir. Üstelik o, dirileri uyarmak için gelmiş bir kitabtır.

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ
"Ve mâ allemnâhu’ş- şi’re ve mâ yenbagî lehu, in huve illâ zikrun ve kur’ânun mubîn (mubînun).: Ve Biz, O’na (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Ve (bu), O’na yakışmaz. O (O’na indirilen), sadece zikir ve apaçık Kur’ân’dır.” (Yâsîn 36/69)

لِيُنذِرَ مَن كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ
"Li yunzira men kâne hayyen ve yehıkka’l- kavlu alâ’l- kâfirîn (kâfirîne).: (Kur’ân’ın indirilmesi), hayy olanları inzar etmek (uyarmak) ve (azap) sözünün kâfirlerin üzerine hak olması içindir.” (Yâsîn 36/70)

7-) Kur'ân, büyü-sihir-fal yapma için okunan bir kitab hiç değildir.

8-.) Kur'ân kendisiyle olağanüstü bir takım olayların gerçekleştirildiği bir kitab da değildir.

وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى بَل لِّلّهِ الأَمْرُ جَمِيعًا أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَن لَّوْ يَشَاء اللّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلاَ يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بِمَا صَنَعُواْ قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِّن دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
"Ve lev enne kur’ânen suyyirat bihi’l- cibâlu ev kuttıat bihi’l- ardu ev kullime bihi’l- mevtâ, bel lillâhi’l- emru cemîâ (cemîan), e fe lem yey’esillezîne âmenû en lev yeşâullâhu le hedân nâse cemîâ (cemîan),ve lâ yezâlullezîne keferû tusîbuhum bi mâ sanaû kâriatun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye’tiye va’dullâh (va’dullâhi), innallâhe lâ yuhlifu’l- mîâd (mîâde).: Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah'ın va'di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)” (Ra'd 13/31)

9-) Kur'ân, bir tarih, hukuk, astronomi, fizik, müzik.. kitabı da değildir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Haz 2017, 14:31 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
Resim

f-) Kur’ÂN-ı Kerîm Nelerden Bahseder?

Kur’ÂN-ı Kerîm, kulların dosdoğru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı yaşamak ve sonuçta âhiret mutluluğunu kazanmak için gerekli tüm temel prensipleri ihtiva eder. Onda tevhidi esaslar, hak din ve diğer dinler, bâtıl inançlar, ibadetler, ahlâk ilkeleri, sosyal ilişkiler, aile hukuku, cezâ hukuku, devletler hukukuna dâir ilkeler vardır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı, meşhur peygamberler ve melekler, cinler, geçmiş toplumların hayat hikayeleri, insanın yaratılışı ve ölümü, ölüm sonrası hayat, bilgi, bilgi kaynakları, bilgi edinme yolları, bilginin getirdiği yükümlülükler, ALLAH'ın güzel isimleri, peygamberler ve son peygamber Hz. MuhaMMed aleyhisselâm ile ilgili bilgiler, sevâblar, günahlara dâir bilgiler vardır. Onda iyiliklerin dünya ve âhiret kazanımları, kötülüklerin dünya ve âhiret kaybettirdikleri açıklanmıştır. Onda sosyal, siyâsal ve ekonomik hayatla ilgili sağlam ve evrensel ilkeler vardır. O, bir ilimler hazinesidir. Onda, İslam bilimlerinin temel ilkeleri yanında, felsefe, ahlâk, belâgat, mantık, astronomi, matematik, tabiat bilgisi, sosyoloji, psikoloji gibi bilimlerle ilgili bilgiler vardır.[86] Kur’ÂN-ı Kerîm, kural koyuculuğu yanında, yanlışları düzelten ve alternatif çözümler getiren bir kitabtır.
(Bkz. Kırca Celâl, Kur’ÂN-ı Kerîm ve İnsan, s, 44)


Kur’ÂN-ı Kerîm, sayılan bu alanlar için müstakil bir kitab değildir. Onu bir hukuk kitabı, yahut bir astronomi kitabı veya bir müzik kitabı olarak görmek son derece yanlıştır. O, sayılan bu dallarla ilgili, bugünkü modern ilmin öngördüğü şekilde sistematik bilgiler içermez. Kur’ÂN-ı Kerîm, adı geçen bu alanlarla ilgili bilgileri, yalın olarak değil, madde-mânâ, dünya-âhiret örgüsü içerisinde ve insanlığın hidâyetine vesile olacak şekilde, kendine has uslübü ile verir. O, bu konuda eşi benzeri olmayan bir kitabtır. Sözgelimi Kur’ÂN-ı Kerîm’de, hukukî bir hüküm, onun dünyadaki yansımaları yanında, vicdanî ve uhrevî yansımaları ile birlikte verilir. Kısaca Kur'ãn, hikaye, roman, makale ve benzeri edebî metin türlerinden hiçbirine benzemeyen; Arap dilini kullanışıyla, uslübüyle, muhtevâsıyla nevi şahsına münhasır ilahî bir kelâmdır.

Kur’ÂN-ı Kerîm’de bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu, Kur’ÂN-ı Kerîm’de geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’ÂN-ı Kerîm’de geçen her konu önemlidir ve insanlık için ana konulardır. Kur’ÂN-ı Kerîm’in ağırlıklı olarak işlediği konuları öne çıkaran “Kur’ÂN-ı Kerîm’de Ana Konular” adlı çalışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kur’ÂN-ı Kerîm’in işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyâç duyduğu konulardır; onun önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir.
Kur’ÂN-ı Kerîm’deki konuları ve âyetlerdeki geçiş yoğunluğunu şu yedi maddede özetleyebiliriz:
(Bkz. Mehdi Bâzergan, Kur’ÂN-ı Kerîm’in Nüzûl Süreci, Ankara, 1998, s, 163-173. Bir âyet içerisinde birden fazla konuya deyinilebildiğinden verilen rakamlar, yaklaşık toplamlardır.)

1-) Kiyâmet ve Âhirete Yönelik Âyetler: 1643 âyet, Altı bin küsür Kur’ÂN-ı Kerîm âyeti içerisinde geçmektedir.
2-) Geçmiş Peygamberlerin Tevhid Mücâdelesi: 1500 âyet içerisinde geçmektedir.
3-) Son Peygamberin Tevhid Mücâdelesi: 1920 âyet içerisinde geçmektedir.
4-) Son Peygamberin Çağdaşları ve Ümmetiyle Olan İlişkileri: 736 âyet içerisinde geçmektedir. (Kitab ehli: 280, Müslümanlar: 456)
5-) Cihad: 260 âyet içerisinde geçmektedir.
6-) Hükümler (Terbiye, Ahlâkî ve Fıkhî bağlamda): 436 âyet içerisinde geçmektedir.
7-) Diğer Konular (İnsanın yaratılışı, şeytan, cin, Hz. Peygamberin ailelerine ilişkin hükümler): 203 âyet içerisinde geçmektedir.

Verilen bu rakamlardan hareketle şu tespitleri yapabiliriz: Kıyamet ve Âhiret ahvaline yönelik âyetler, Kur’ÂN-ı Kerîm’in beşte birini oluşturuyor ki, bu Âhiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberleri tevhid mücâdelesini anlatan âyetler, Kur’ÂN-ı Kerîm’in neredeyse yarısına tekabül ediyor. Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücâdelelerinden alacağımız pek çok şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamızın gereğini ortaya koymaktadır. İnsanları gerçekle tanıştırma mücâdelesi olan cihâd ile ilgili âyetler, Kur’ÂN-ı Kerîm’in yirmide birine; muamelât dediğimiz hükümlerle ilgili âyetler ise, Kur’ÂN-ı Kerîm’in onda birine tekabül etmektedir. Dolayısıyla Kur’ÂN-ı Kerîm’in mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’ÂN-ı Kerîm’deki hiçbir konuyu gözardı etmeden, Yüce ALLAH’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Maddeler halinde sunmaya çalıştığımız Kur’ÂN-ı Kerîm’in bu içeriği doğrultusunda, eğer insanlık Kur’ÂN-ı Kerîm’den yararlanma isteğinde samimi ise Kur’ÂN-ı Kerîm’in deyindiği tüm bu konuları doğru bir şekilde anlamak ve gereğini yerine getirmek borcundadır. Sözgelimi insanlık, içerisinde yüzdüğü boşluk, bunalım, stres ve buhrandan kurtulmak istiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in ruh sağlığını düzenleyen esaslarına başvurmalıdır.

Tüm bireyleriyle huzurlu, güçlü ve dinamik bir aile ve toplum özlemi çekiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in herkes için belirlediği hak ve görevleri titizlikle gözetmelidir.

Terörden kurtulma isteğinde samimi ise, barışı esas alan Kur’ÂN-ı Kerîm prensiplerine sarılmak borcundadır.

Yalan, sahtekârlık, güvensizlik, tembellik gibi ahlâkî dejenereden sızlanıyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in doğruluk, dürüstlük, güven, çalışkanlık ve üretkenlik gibi evrensel ahlâk yasalarına yönelmelidir.

Kötülerden ve kötülüklerden kurtulmak istiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in hedeflediği herkese karşı iyi ve herkese faydalı olan insan tipini yetiştirmek zorundadır.

Sosyal, siyâsal ve ekonomik alanlardaki ölçüsüzlüklerden bîzar ise; Kur’ÂN-ı Kerîm’in her alan için ısrarla önerdiği ölçülü, adaletli ve dengeli olma prensibine işlerlik kazandırmalıdır.

Bozulan ekolojik denge ve çevre kirliliğinden kurtulmak istiyorsa; evreni ALLAH’ın emaneti olarak değerlendiren Kur’ÂN-ı Kerîm âyetlerine kulak vermelidir.

Fiziksel hastalıklardan kurtulmak ve hatta onlara hiç yakalanmamak istiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in öngördüğü temizlik başta olmak üzere, sağlığa zararlı yiyecek, içecek ve davranışlarla ilgili hükümlerin gereğini yapmalıdır.

Vicdanî bir kontrol mekanizmasını çalıştırarak, bireyin her zaman ve her şartta güzel, yararlı bir insan olmasını istiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durduğu ALLAH ve Âhiret inancını sürekli gündemde ve zinde tutmak zorundadır.

Tarih boyunca insanların içerisine düştükleri sapıklık ve yanlışlara tekrar düşmek istemiyorsa; Kur’ÂN-ı Kerîm kıssalarını ve peygamberlerin tevhid mücâdelelerini ibretle ve dikkatle okumalıdır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Ağu 2017, 22:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
Şimdi bir fikir verebilmek için Kur’ÂN-ı Kerîm’in şu evrensel ilkelerine bir bakalım. Bu âyetler her Müslüman’ın ilk etapta bilmesi, ezberlemesi ve sürekli gündemde tutması gereken cümlelerdir.:

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
"Ikra’ bismi rabbikellezî halak (halaka).: Yaratan Rabbinin İsmi ile oku.” (Alak 96/1) (İlk inen âyet)

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Bismillâhi’r- rahmâni’r- rahîm.: Rahmân ve rahîm olan Allah'ın ismi ile.” (Fâtiha 1/1)

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
"El hamdu lillâhi rabbi’l- âlemîn (âlemîne).: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Fâtiha 1/2)

الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ"
"Er rahmâni’r- rahîm (rahîmi).: Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Fâtiha 1/3)

مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
"Mâliki yevmi’d- dîn (dîne).: Din gününün malikidir.” (Fâtiha 1/4)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
"Yâ eyyuhân nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârafû, inne ekramekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr (habîrun).: Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi milletler ve kabileler kıldık ki, birbirinizi (soyunuzu, babalarınızı) tanıyasınız. Muhakkak ki Allah’ın indinde en çok kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır. Muhakkak ki Allah, en iyi bilen ve haberdâr olandır.” (Hucurât 49/13)

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلاَدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ لاَ تُكَلَّفُ نَفْسٌ إِلاَّ وُسْعَهَا لاَ تُضَآرَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلاَ مَوْلُودٌ لَّهُ بِوَلَدِهِ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذَلِكَ فَإِنْ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ مِّنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا وَإِنْ أَرَدتُّمْ أَن تَسْتَرْضِعُواْ أَوْلاَدَكُمْ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُم مَّآ آتَيْتُم بِالْمَعْرُوفِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
"Ve’l- vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimme’r- radâah (radâate), ve ale’l- mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bi’l-ma’rûf(ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve ale’l- vârisi mislu zâlik (zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bi’l-ma’rûf (ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr (basîrun).: Anneler, (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) çocuklarını tam iki sene emzirirler. (Bu hüküm) süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. (Annelerin) yiyecekleri ve giyecekleri marufla (örf ve adete uygun olarak) kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. (Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın. Ne bir anne çocuğu ile, ne de kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu ile zarara uğratılmasın. Ve mirasçının üzerindeki (sorumluluk) da bunun gibidir. Fakat eğer (ana ile baba) müşavere ederek (görüşerek) rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse, o taktirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi (taktir ettiğiniz emzirme ücretini), marufla (örf ve adete uygun olarak süt anneye) teslim ettiğiniz zaman artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gördüğünü bilin!” (Bakara 2/233)

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
"Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmi’l-aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih (bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ ale’l- kavmi’l-kâfirîn (kâfirîne).: Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)

وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ وَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُواْ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى وَبِعَهْدِ اللّهِ أَوْفُواْ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
"Ve lâ takrabû mâle’l- yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle ve’l- mîzâne bi’l-kıst (kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn (tezekkerûne).: Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.” (En’âm 6/152)

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
"Vellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vus'ahâ ulâike ashâbu’l- cenneh (cenneti), hum fîhâ hâlidûn (hâlidûne).: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.” (A’râf 7/42)

لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا
"Li yunfık zû seatin min seatihî, ve men kudira aleyhi rızkuhu felyunfik mimmâ âtâhullâhu, lâ yukellifullâhu nefsen illâ mâ âtâhâ, se yec’alullâhu ba’de usrin yusrâ ( yusran).: Geniş imkân sahibi olan, geniş imkânlarından infâk etsin (nafaka versin). Ve kim, üzerindeki rızkı az ise, o taktirde Allah’ın ona verdiğinden infâk etsin. Allah kimseyi, ona verdiğinden fazlası ile mükellef (sorumlu) tutmaz. Allah, zorluktan sonra kolaylık verecektir.” (Talak 65/7)

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
"Şehru ramadânellezî unzile fîhi’l-kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin mine’l- hudâ ve’l- furkân (furkâni), fe men şehide minkumu’ş- şehra fe’l- yesumh (yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar (uhara) yurîdullâhu bikumu’l- yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn (teşkurûne).: Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.” (Bakara 2/185)

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
"Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmi’l-aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih (bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ ale’l- kavmi’l-kâfirîn (kâfirîne).: Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
"Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun.: Ve (hayattayken, ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyip) âmenû olan, zürriyetleri de kendilerine îmân ile tâbî olanların zürriyetlerini de kendilerine ilhak ettik (yanlarına kattık). Ve onların amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığına (dereceler) karşılık bır rehindir.” (Tûr 52/21)

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ
"Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.: Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).” (Müddessir 74/38)
“İyilik yaparsanız, kendi yararınızadır; kötülük yaparsanız o da kendi zararınızadır.”[96] [96] 17

إِنْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيرًا
"İn ahsentum ahsentum li enfusikum ve in ese’tum fe lehâ, fe izâ câe va’dul âhırati li yesûû vucûhekum ve li yedhulû’l- mescide kemâ dehalûhu evvele merratin ve li yutebbirû mâ alev tetbîrâ (tetbîren).: Eğer ahsen davranırsanız, kendi nefsiniz için en iyisi olur. Eğer kötü davranırsanız, artık (o da) ona (nefsinize) aittir. Böylece sonrakinin (ikinci fesadınızın) vadesi geldiği zaman yüzünüzü karartsınlar ve mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler. Ve üstünlük sağladığınız şeyleri mahvedip, helâk etsinler (yok etsinler).” (İsrâ 17/7)

أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى
"Ellâ teziru vâziratun vizra uhrâ.: Gerçekten (hiç)bir günahkâr, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez.” (Necm 53/38)

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
"Ve en leyse li’l-insâni illâ mâ seâ.: Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm 53/39)

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Veltekun minkum ummetun yed’ûne ile’l- hayri ve ye’murûne bi’l-ma’rûfi ve yenhevne ani’l-munker (munkeri), ve ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Âl-i İmrân 3/104)

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
"Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikû’l- hayrât (hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ (cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: (Ümmetlerin) hepsinin döndükleri (yöneldikleri) bir yönü vardır. Artık hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi biraraya getirir. Muhakkak ki Allah herşeye kaadirdir.” (Bakara 2/148)

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَآ آتَاكُم فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ إِلَى الله مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
"Ve enzelnâ ileyke’l- kitâbe bi’l-hakkı musaddıkan limâ beyne yedeyhi mine’l- kitâbi ve muheyminen aleyhi fahkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi’ ehvâehum ammâ câeke mine’l- hakk (hakkı) li kullin cealnâ minkum şir’aten ve minhâcâ (minhâcen) ve lev şâallâhu le cealekum ummeten vâhıdeten ve lâkin li yebluvekum fî mâ âtâkum festebikû’l- hayrât (hayrâti) ilâllâhi merciukum cemîan fe yunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn (tahtelifûne).: Ve (Ey Muhammed) sana ellerindeki kitapları tasdik edici (doğrulayıcı) ve onu koruyucu olarak bu Kitab’ı hakk ile indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana Hakk’tan gelenden ayrılıp da onların hevâlarına uyma. Sizden hepiniz için (tek) bir şeriat, ve açık bir yol belirlemiştik. Ve Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak bu sizi, verdikleri ile denemek içindir. O halde hayırlarda yarışın! Sizin hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri, size haber verecek.” (Mâide 5/48)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tuhıllû şeâirallâhi ve lâş şehral harâme ve lâ’l- hedye ve lâ’l- kalâide ve lâ âmmîne’l- beyte’l- harâme yebtegûne fadlan min rabbihim ve rıdvânâ (rıdvânen) ve izâ haleltum fastâdû ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin en saddûkum ani’l-mescidi’l-harâmi en ta’tedû, ve teâvenû alâl birri ve’t- takva ve lâ teâvenû alâ’l- ismi ve’l- udvâni vettekullâh (vettekullâhe) innallâhe şedîdu’l- ıkâb (ıkâbi).: Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Mâide 5/2)

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
"Fe men ya’me’l- miskâle zerratin hayran yerahu.: Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/7)

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
"Ve men ya’me’l- miskâle zerratin şerran yerahu.: Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/8)

Bu âyet, Kur’ÂN-ı Kerîm’in en kapsamlı âyeti olarak nitelendirilmiştir.
(Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 438-448; Suyûtî, el-İtkân, II, 204-208)

“Sen Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et..”[102] [102] 16
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
"Ud’u ilâ sebîli rabbike bi’l-hikmeti ve’l- mev’ızati’l-haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsenu, inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi’l-muhtedîn (muhtedîne).: Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl 16/125)

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
"Huzi’l-afve ve’mur bi’l-urfi ve a’rıd ani’l-câhilîn (câhilîne).: Affı ahzet (affı kendine usül edin) ve irfanla emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’râf 7/199)

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
"İnnallâhe ye’murukum en tueddû’l- emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bi’l-adl (adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ (basîran).: Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.” (Nisâ 4/58)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû kavvamîne bi’l-kıstı şuhedâe lillâhi ve lev alâ enfusıkum evi’l-vâlideyni ve’l- akrabîn (akrabîne), in yekun ganiyyen ev fakîran fallâhu evlâ bihimâ fe lâ tettebiûl hevâ en ta’dilû, ve in telvû ev tu’rıdû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ (habîran).: Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisâ 4/135)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ اعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû kavvâmîne lillâhi şuhedâe bi’l-kıstı ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin alâ ellâ ta’dilû. I’dilû, huve akrabu lit takva vettekûllâh (vettekûllâhe) innallâhe habîrun bimâ ta’melûn (ta’melûne).: Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Mâide 5/8)

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
"İnnallâhe ye’muru bi’l-adli ve’l- ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ ani’l-fahşâi ve’l- munkeri ve’l- bagyi, yeizukum leallekum tezekkerûn (tezekkerûne).: Muhakkak ki Allah, adaletli olmayı ve ihsanı ve akrabalara vermeyi emreder. Ve fuhuştan, münkerden (Allah’ın yasakladığı şeylerden) ve azgınlıktan (hakka tecavüzden) sizi nehyeder. Böylece umulur ki siz, tezekkür edersiniz diye size öğüt veriyor.” (Nahl 16/90)

Bu Âyet-i celîle, Kur’ÂN-ı Kerîm’in en muhkem, en kapsamlı âyeti olarak nitelendirilmiştir.
(Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 438-448; Suyûtî, el-İtkân, II, 204-208.)

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
"Ve kezâlike ahzu rabbike izâ ehaze’l- kurâ ve hiye zâlimetun, inne ahzehû elîmun şedîd (şedîdun).: Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.” (Hûd 11/112)

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
"Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn (tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm (alîmun).: Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe (Allah için vermedikçe), asla Birr'e nail olamazsınız. (Allah'ın size verdiklerinden, Allah için) bir şey infâk ettiğiniz zaman muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.” (Âl-i İmrân 3/92)

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
"Mâ efâallâhu alâ resûlihî min ehli’l-kurâ fe lillâhi ve li’r- resûli ve li zîl kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîni vebni’s- sebîli key lâ yekûne dûleten beyne’l- agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh (vettekûllâhe), innallâhe şedîdu’l- ikâb (ikâbi).: Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü'ne verdiği fey, Allah'a, Resûl'e, (ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (Haşr 59/7)

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ تُقَاتِلُوهُمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتَّى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ فَإِن قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ كَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ
"Vaktulûhum haysu sekıftumûhum ve ahricûhum min haysu ahracûkum ve’l- fitnetu eşeddu mine’l- katli, ve lâ tukâtilûhum inde’l- mescidi’l-harâmi hattâ yukâtilûkum fîh (fîhî), fe in kâtelûkum faktulûhum kezâlike cezâu’l- kâfirîn (kâfirîne).: Onları (size savaş açanları), bulduğunuz (yakaladığınız) yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne (çıkarmak), (adam) öldürmekten daha şiddetlidir (kötüdür). Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat eğer (orada) sizinle savaşırlarsa (sizi öldürmeye kalkarlarsa), o taktirde (siz de) onlarla savaşın (onları öldürün). Kâfirlerin cezası işte böyledir.” (Bakara 2/191)

يُرِيدُ اللّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ وَخُلِقَ الإِنسَانُ ضَعِيفًا
"Yurîdullâhu en yuhaffife ankum, ve hulika’l- insânu daîfâ (daîfen).: Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisâ 4/128)

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
"Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyeke’l- yakîn (yakînu).: Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 15/99)

Bakara 2/126; Âl-i İmrân 3/28; Mâide 5/18; Nûr 24/42; Lokmân 31/14; Fâtır 35/18; Ğâfir 40/3; Şûrâ 42/15; Kâf 50/43; Mümtehıne 60/4; Teğâbün 64/3 (Masîr); 3 Âl-i İmrân 3/55; Mâide 5/48, 105; Enâm 6/60,108,164; Yûnus 10/4,23,46,70; Hûd 114; Ankebût 29/8; Lokmân 31/15,23; Zümer 39/7 (merci’); Ra’d 13/36 (meâb).

Bunlardan başka, Rabbinize döndürüleceksiniz, meâlinde onlarca âyet var.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
"Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâhi, innallâhe yagfiru’z- zunûbe cemîâ (cemîan), innehu huve’l- gafûrur rahîm (rahîmu).: De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)." (Zümer 39 /53)

Bu Âyet-i celîle, Kur’ÂN-ı Kerîm’in en ümit verici âyeti olarak nitelendirilmiştir.
(Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 438-448; Suyûtî, el-İtkân, II, 204-208.)

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
"Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâ’s- semâvâtu ve’l- ardu, uiddet li’l-muttekîn (muttekîne).: Ve Rabbiniz'den olan mağfirete ve genişliği yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için hazırlanmış olan cennete koşun!” (Âl-i İmrân 3/133)

وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ
"Vettekû yevmen turceûne fîhî ilâllâhi summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn (yuzlemûne).: Ve Allah’a döndürüleceğiniz ve sonra herkese kazandığının (iktisap ettiği derecelerin karşılığının) tam olarak ödeneceği günden sakının. Ve onlar zulmedilmezler (haksızlığa uğramazlar).” (Bakara 2/281) (Son inen âyet)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Eki 2017, 17:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
Resim g-) Kur’ÂN-ı Kerîm’in İniş Gayesi:

ALLAH Teâlâ, kullarını imtihan etmek için gönderdiği dünyada onları başıboş bırakmamıştır. Yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilahî hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkansızlığına delâlet etmektedir. Meleklerle birlikte tabi tutulduğu sınavı başaran, ALLAH'ın her şeyi kendisine öğrettiği ve cennet kültürü ile dopdolu üstün bir zeka ile dünyaya gelen Hz.Âdem de vahye muhtaçtı. Akıl, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir.
Hz.Âdem'den sonra da kulların Rabb ile irtibâtları sürdü. Yüz dört kitabın sonuncusu olan Kur’ÂN-ı Kerîm’in gelişine kadar da devâm etti bu durum. Geçerliliği kiyâmete kadar devâm edecek olan Kur’ÂN-ı Kerîm ile insanlığın Rabb ile olan bu irtibâtı yenilendi ve pekişti. Sahib olduğu üstün zeka (fetanet) sıfatıyla Hz. Peygamber@ de, Kur’ÂN-ı Kerîm ile hayatını programlamakla yükümlü tutuldu. Üstün zekası, soyunun asil oluşu, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibârı dahi O'nu vahye/Kur’ÂN-ı Kerîm’e muhtaç olmaktan kurtaramadı.

اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ
"İttebi’ mâ uhıye ileyke min rabbike, lâ ilâhe illâ huve, ve a’rıd ani’l- muşrikîn (muşrikîne).: Rabbinden sana vahyolunana tâbî ol. O’ndan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.” (En’âm 6/106)

وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّىَ يَحْكُمَ اللّهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
"Vettebi’ mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkumallâhu, ve huve hayru’l- hâkimîn (hâkimîne).: Ve sana vahyolunan şeye tâbî ol! Ve Allah, hükmedinceye (hüküm verene) kadar sabret! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Yûnus 10/109)

وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
"Vettebi’ mâ yûhâ ileyke min rabbike, innallâhe kâne bimâ ta’melûne habîrâ (habîran).: Ve sana Rabbinden vahyedilene tâbî ol. Muhakkak ki Allah, yaptığınız şeylerden haberdardır.” (AhzÂb 33/2)

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
"Summe cealnâke alâ şerîatin mine’l- emri fettebi’hâ ve lâ tettebi’ ehvâellezîne lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: Sonra seni, emirde (Allah’ın emrinde) şeriat üzere kıldık. Öyleyse ona (o şeriate) tâbî ol! Ve bilmeyenlerin hevalarına uyma!” (Câsiye 45/18)

Kur’ÂN-ı Kerîm’e uymakla yükümlü olan sadece Hz. Peygamber aleyhisselâm değildi elbet. Diğer bütün insanlar da Kur’ÂN-ı Kerîm’e uymakla yükümlü tutulmuşlardı. Bu, onların dünya ve âhiret mutlulukları için kaçınılmazdır. İnsan kaynaklı hayat programları, o programı hazırlayan bir kesimi mutlu etse bile tüm insanlığı mutlu etmeye yetmemektedir. Bunlar evrensel olamamış ve çoğu da hedeflendiği gibi uygulanamamış, sonuçta o programları hazırlayan insanları bile tatmin edememiştir. Bugün insanlık, beşer kaynaklı fikir, ideoloji, menfaat çatışmalarından kaynaklanan ihtilaf ve huzursuzluklar içerisinde kıvranmaktadır. Halbuki Kur’ÂN-ı Kerîm, insanlığı onlara hayat verecek, gerçek hayat denilebilecek bir

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beyne’l- mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).: Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resûlü'ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız.” (Enfâl 8/24)

وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
"Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun fettebiûhu vettekû leallekum turhamûn (turhamûne).: Ve indirdiğimiz bu kitap mübarektir. Öyleyse ona tâbî olun. Ve takva sahibi olun. Böylece siz rahmet olunursunuz (rahmete ulaşırsınız).” (En’âm 6/155)

Kur’ÂN-ı Kerîm’in inişindeki temel amaçları üç maddede özetleyebiliriz:

1-) İnsan ve cin topluluğuna hidâyet vesilesi olması:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا
"İnne hâzâ’l- kur’âne yehdî lilletî hiye akvemu ve yubeşşiru’l- mu’minînellezîne ya’melûne’s- sâlihâti enne lehum ecren kebîrâ (kebîren).: Şüphesiz, bu Kur'an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.” (İsrâ 17/9)

ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
"Zâlike’l- kitâbu lâ reybe fîh (fîhi), huden li’l- muttekîn (muttekîne).: İşte bu Kitap ki, O’nda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara 2/2)

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
"Şehru ramadânellezî unzile fîhi’l- kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin mine’l- hudâ ve’l- furkân (furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fe’l- yesumh (yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar (uhara) yurîdullâhu bikumu’l- yusra ve lâ yurîdu bikumu’l- usra, ve li tukmilû’l- iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn (teşkurûne).: Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.” (Bakara 2/185)

2-) Hz. Peygamberin nübüvvetini teyit eden bir mu’cize olması:

Kur’ÂN-ı Kerîm, bir tek âyeti ile, bir tek sûresi ile bile belâgat, fesahat, uslüp, uyum, ahenk, ilim ve benzeri yönlerden tüm insanlığa meydan okuyan muciz bir kitabdır. O'nun bu özelliği Kur’ÂN-ı Kerîm’in ALLAH kelâmı ve O'nu bize ulaştıran Hz. Peygamberin de ALLAH'ın elçisi olduğunun açık bir belgesidir.:

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
"Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn (sâdıkîne).: Ve eğer kulumuza indirdiğimiz şeyden (Kur’ân’dan) şüphe içindeyseniz, o zaman o’nun mislinden bir sure getirin ve Allah’tan başka şahitlerinizi de davet edin, eğer siz sadıklarsanız.” (Bakara 2/23)

فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
"Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu ve’l- hicâratu, uiddet li’l- kâfirîn (kâfirîne).: Fakat, eğer yapamazsanız ki asla yapamazsınız, o taktirde kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.” (Bakara 2/24)

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
"Em yekûlûnefterâhu, kul fe'tû bi sûretin mislihî ved'û menisteta'tum min dûnillâhi in kuntum sâdikîn (sâdikîne).: Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, o taktirde Allah’tan başka gücünüzün yettiği kimseleri çağırın ve onun gibi bir sure getirin!” (Yûnus 10/38)

بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ
"Bel kezzebû bimâ lem yuhîtû bi ilmihî ve lemmâ ye'tihim te'vîluhu, kezâlike kezzebellezîne min kablihim fanzur keyfe kâne âkibetu’z- zâlimîn (zâlimîne).: Hayır onlara tevîl gelmedikçe (gelmediği için) ilmini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar. Bunun gibi ondan öncekiler de yalanladılar. Artık bak, zalimlerin akıbeti (sonu) nasıl oldu.” (Yûnus 10/39)

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
"Em yekûlûnefterâhu, kul fe'tû bi aşri suverin mislihî mufterayâtin ved'û menisteta'tum min dûnillâhi in kuntum sâdikîn (sâdikîne).: Yoksa: “Onu uydurdu mu?” diyorlar. “Öyleyse onun gibi uydurulmuş olan 10 sure getirin. Ve eğer siz, doğru söyleyenlerseniz, Allah’tan başka gücünüzün yettiği kişileri de çağırın!” de” (Hûd 11/13)

فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أُنزِلِ بِعِلْمِ اللّهِ وَأَن لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
"Fe illem yestecîbû lekum fa'lemû ennemâ unzile bi ilmillâhi ve en lâ ilâhe huve, fe hel entum muslimûn (muslimûne).: O zaman (eğer) size icabet edemezlerse o taktirde (O’nun) Allah’ın ilmi ile indirilmiş olduğunu ve O’ndan başka ilâh olmadığını bilin! Artık siz müslüman oldunuz mu (İslâm’a girdiniz mi)?” (Hûd 11/14)

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِن كَانُوا صَادِقِينَ
"Felye’tû bi hadîsin mislihî in kânû sâdikîn (sâdikîne).: Öyleyse onun gibi bir söz (Kur’ân âyeti) getirsinler, eğer (sözlerinde) sadıksalar.” (Tûr 52/34)

3-) Tilâveti ile ibâdet (teabbüd) edilebilmesi için indirilmiş olması.
(Bkz. Zerkânî, Menâhil, II, 124-134)

Sayılan bu temel gayelerin gerçekleşmesi elbette Kur’ÂN-ı Kerîm’in anlaşılmasına bağlıdır. O'nun hidâyet rehberi olabilmesi, mu’cize olduğunun anlaşılabilmesi, Onunla gerektiği gibi ibâdet edilebilmesi için, O'nu doğru bir biçimde anlamak kaçınılmazdır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 Oca 2018, 10:52 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 907
h-) Kur’ÂN-ı Kerîm’i Anlamanın Gerekliliği.:

Kur’ÂN-ı Kerîm’in kendisi, O'nu anlayarak okumanın gerekliliğini bildiren âyetlerle doludur:
Biz Kur’ÂN-ı Kerîm’i öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan?.:
Kamer 54/17, 22, 32, 40;


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍَ
Resim---"Ve lekad yessernâl kur’âne li’z- zikri fe hel min muddekir (muddekirin).: Ve andolsun ki Biz, Kur’ân’ı, zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden (ibret alan) var mı?” (Kamer 54/17)

Bak anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz..:
Bakara 2/118, 230, 266; Enam 6/65, 97, 98, 126;
Araf 7/32; Tevbe 9/11; Yunus 10/5,24.


وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
Resim---"Ve kâlellezîne lâ ya’lemûne lev lâ yukellimunâllâhu ev te’tînâ âyeh (âyetun), kezâlike kâlellezîne min kablihim misle kavlihim, teşâbehet kulûbuhum, kad beyyennal âyâti li kavmin yûkınûn (yûkınûne).: Ve (gerçeği) bilmeyenler: “Keşke Allah bizimle konuşsa” veya “Bize de bir âyet gelse” dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de, onların sözlerine benzer (sözler) söyledi. Onların kalpleri birbirine benzedi. Âyetlerimizi, yakîn hasıl eden bir kavim için beyân etmiştik/ apaçık gösterdik.” (Bakara 2/118)

Hâlâ Kur’ÂN-ı Kerîm üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi?.:
Nisâ 4/82; Mü’minun 23/68; MuhaMMed 47/24.


أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
Resim---"E fe lâ yetedebberûne’l- kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ.: Hâlâ Kur’ân’ı tefekkür etmezler mi/ iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” (MuhaMMed 47/24)

Sana bu mübarek kitabı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik..:

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Resim---"Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ulû’l- elbâb (elbâbi).: Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, âyetleri ile tedbir alsınlar ve ulûl’elbab tezekkür etsin/ öğüt alsın diye.” (Sâd 38/29)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i tertil üzere oku..:

أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
Resim---"Ev zid aleyhi ve rettili’l- kur’âne tertîlâ (tertilen).: Yahut o yarının üzerine ilâve et. Kur’an’ı da yavaş ve açık olarak güzelce oku.” (Müzzemmil 73/3)

Âyeti, tane tane, ağır ağır okumak; düşüne düşüne, açıklayarak, tefsîr ederek oku, şeklinde anlaşılmıştır.
(Bkz. Taberî, Tefsir, XXIX, 126; Kurtubî, Tefsir, I, 17; Suyutî, Tefsir, VIII, 314; Zerkeşî, el-Bürhân, I, 456.)

ALLAH Teâlâ'nın "O Kur’ÂN-ı Kerîm’i, dura dura insanlara oku..:

وَقُرْآناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلاً
Resim---"Ve kur’ânen faraknâhu li takraehu alân nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ (tenzîlen).: Ve Kur’ân-ı Kerim; onu kısımlara (sure sure ve âyet âyet) ayırdık. İnsanlara, onu muksin olarak (uzun sürede) okuman için tenzîlen (kısımlara ayırıp, uzun sürede okunabilecek şekilde), bir indirişle indirdik.” (İsrâ 17/106)

Emrini yerine getiren Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın okuyuşu "kıraat'i müfessere" denilen ağır ağır, üstünde dura dura bir okuyuştu.
(Bkz. Tirmizî, Sevâbü'l-Kur’ÂN-ı Kerîm 23; Kur’ÂN-ı Kerîm 1; Ebû Dâvûd, Vitir 20,22; Nesâî, İftidâh 83; Kıyâmü'l-Leyl 13; Ahmed, VI,294, 300, 323; İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, I, 482.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i okumayan, anlamayan ve gereği ile amel etmeyen kimselerin, aşağıdaki âyette belirtildiği üzere Peygamberin aleyhisselâm ALLAH'a şikâyet edeceği kimselerden sayılacağı, haber verilmiştir:

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا
Resim---"Ve kâle’r- resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâ’l- kur’âne mehcûrâ (mehcûran).: Ve Resu dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitab) olarak bıraktılar." (Furkan 25/30)

(Bkz. İbn Kesir, Tefsir, III, 317; Kâsımî, Tefsir, XII, 575.)

Hadiste ise, gerekleri yerine getirilmeden Kur’ÂN-ı Kerîm okumak, ellerinde bulunan Tevrat ve İncili okudukları halde sapıtan kitab ehlinin durumuna benzetilerek meselenin önemi vurgulanmak istenmiştir.
(Bkz. İbn Kesir, Tefsir, II, 76; Canan İbrahim, Kütüb-i Sitte, XVII, 548.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamadan gereklerini yerine getirmenin imkansızlığı ise ortadadır.
Doğru tespit edilsin ve iyice anlaşılsın diye harfleri tane tane okuyan Hz. Peygamber aleyhisselâm, üç günden daha az bir zamanda okunan hatimden sahibinin hiçbir şey anlayamayacağını söylerken de Kur’ÂN-ı Kerîm okumaktan asıl maksadın onu anlamak olduğunu vurgulamıştır.

(Bkz. Tirmizî, Kıraat 12; ebû Davud, Ramazan 8-9; ibn Mâce, İkamet 178; Dârimî, salat 173; Ahmed, II, 164-165.)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir başka hadisinde Kur’ÂN-ı Kerîm’i, ona yabancı kalmadan okumanın gereğine dikkat çekmiştir.

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Sizden biriniz gece kalktığında, eğer Kur’ÂN-ı Kerîm okumak ne dediğini bilmeyecek şekilde onun diline ağır gelirse, okumayı bırakıp birazcık uzanıversin" buyurmuştur.
(Nesâî, Fedâilü'l-Kur’ÂN-ı Kerîm, 107; Müslim, Müsafirûn 223; Ebû Dâvûd, Tetavvu' 18; İbn Mâce, İkame 184; Ahmed, II, 318; İbn Esir, en-Nihâye, III, 187.)

Başka bir hadiste, Kur’ÂN-ı Kerîm’i okuyan ve Onunla amel eden kişi, tadı ve kokusu güzel turunç meyvesine benzetilerek Kur’ÂN-ı Kerîm’i okuma, anlama ve gereğini yerine getirmeye teşvik edilmiştir.
(Bkz. Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 168; Kurtubî, Tezkâr, 66-67.)

Yönlendirici bir diğer hadiste, Kur’ÂN-ı Kerîm’i okumak ve aralarında O'nu tedris etmek için bir araya gelenlerin üzerine sekinenin ineceği, rahmete gark olacakları, melekler tarafından kuşatılacakları ve ALLAH katında anılmaya değer kişiler olacakları müjdeleri verilerek Kur’ÂN-ı Kerîm üzerinde çalışmaya (tedris) açık bir biçimde teşvik edilmiştir.
(Bkz. Münâvî, Feyzu'l-Kadir, V, 409.)

Ashab da, Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlayarak okumak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, bunun için gereken her türlü tedbiri almış ve bunu gerçekleştirebilmek için hiç bir fedakârlıktan kaçınmamıştır:
Bir gün Hz.Ömer, Bakara sûresi 266. âyetinin ne hakkında indiğini yanında bulunanlara sorar. Onlar: "ALLAH en iyi bilir"cevâbını verince Ömer , kızar ve şöyle der: "Ya biliyoruz deyin, ya da bilmiyoruz." Bunun üzerine İbn Abbas: "Ey Ömer, o âyet hakkında ben bazı şeyler biliyorum" deyince ona da: "Yeğenim! Bildiklerini söyle, çekinme", der.

(Bkz. Buhari, Tefsiru'l-Kur’ÂN-ı Kerîm II, 48.)

Bu rivâyet ashabın Kur’ÂN-ı Kerîm âyetleri hakkında yanlış bir şey söyleme endişesi taşımalarının yanında, Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamak için ne kadar gayret gösterdiklerinin ve özellikle Hz.Ömer'in Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamanın gerekliliği konusundaki gayretkeşliğinin çarpıcı bir örneğidir.
Nitekim Hz.Ömer, Kur’ÂN-ı Kerîm ezberleyen hafızlar için maddî yardım isteyen Basra valisi Ebu Musa el-Eşari'ye yazdığı mektubunda şöyle diyerek Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlama işini ihmal edenleri tasvip etmediğini ortaya koyuyordu: "Onları kendi hallerine bırak. Korkarım ki, insanlar kendilerini Kur’ÂN-ı Kerîm’i ezberleme işine kaptırırlar da, O'nu anlama işini ihmal ederler".

(Bkz. Şimşek Said, Asr-ı Saadette Kur’ÂN-ı Kerîm’in Anlaşılması, I, 213.)

Bakara sûresi üzerinde sekiz veya on iki sene çalışan kimse de aynı Ömer'den başkası değildi.
(Bkz. Kurtubî, Tefsir, I, 39.)

Abdurrahman Ebu Leyla, Hûd Sûresini okurken yanına giren bir kadının kendisine şunları dediğini bize haber vermektedir: "Ey Abdurrahman! Sen Hûd Sûresini böyle mi okuyorsun? VALLAHi ben altı aydır onu okuyorum, ama hâlâ bitiremedim".
(İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, I, 340.)

Peygamberimiz aleyhisselâm’ın bir tek âyeti okuyarak sabahlaması.
(Bkz. İ. Ahmed, Müsened, V, 149.)

Yine bir tek âyeti tekrarlayarak sabahlayan, o bir tek âyeti tedebbür ederek onun üzerinde gece boyu çalışan pek çok alimin kaynaklarımızda yer almış olması.
(Bkz. Nevevî, el-Ezkâr, 99.)

Bizden öncekilerin Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamaya ne kadar önem verdiklerinin açık belgeleridir. Onlar Kur’ÂN-ı Kerîm’i ilahî bir mektup olarak görüyor ve ona sahib çıkıyorlardı. Tıpkı Hasen Basri'nin dediği gibi: "Sizden öncekiler bu Kur’ÂN-ı Kerîm’i Rablerinden kendilerine gönderilmiş bir mektup olarak görüyorlar, geceleri onu tedebbür ederek üzerinde çalışıyorlar, gündüzleri de O'nun gereklerini yerine getiriyorlardı".
(Abdullah Sirâcüddin, Tilâvetü'l-Kur’ÂN-ı Kerîmi'l-Mecîd, 76.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamamızın gerekliliğini ve bu konudaki günümüz insanının vurdumduymazlığını Muhammed İkbal de çarpıcı ifâdeleriyle şöyle vurgulamaktadır: "Ey Müslüman! Senin hayat nizamın olan ve sana hayat vermek için indirilen Kur’ÂN-ı Kerîm ile daha tanışmamışsın bile! O'ndan ve O'nun yasalarından henüz haberîn bile yok! Belki de Onunla ölüm döşeğinde tanışacaksın. Ne hazin ki, sana kuvvet ve hayat bahşetmek için indirilen Kur’ÂN-ı Kerîm, şimdi kolay ölesin diye sana okunuyor.
(Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, 159; Abdüsselâm, Kur’ÂN-ı Kerîm Niçin İndirildi? 18; Ad koyma, fal, muska, nazar, kurşun dökme, demra ve benzeri hastalıklar için Kur’ÂN-ı Kerîm okuma gibi, Kur’ÂN-ı Kerîm’e folklorik yaklaşım örnekleri için bkz. Duman Zeki, Nüzulünden Günümüze Kur’ÂN-ı Kerîm, 247-258.)

Aynı konudaki duygularını Mehmet Akif ise şöyle dile getirir:

"Çünkü biz bilmiyoruz dini, evet, bilseydik,
Çare yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik..
Böyle gördük dedemizden! diye izmihlali
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hali..
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?.
Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’ÂN-ı Kerîm’in,
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın..
Ya açar nazm-ı celilin, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz, bir ölünün toprağına!.
İnmemiştir hele Kur’ÂN-ı Kerîm, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezârlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!."

(Mehmet Akif, Safahât, 141.)

1-) Kur’ÂN-ı Kerîm’i Anlamada Amaç Nedir?.:

Bu konuda Kur’ÂN Kerîm buyruğu:


إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا
Resim---"İnnâ enzelnâ ileyke’l- kitâbe bi’l- hakkı li tahkume beynen nâsi bimâ erâkallâh (erâkallâhu). Ve lâ tekun li’l- hâinîne hasîmâ (hasîmen).: Muhakkak ki insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmetmen için Biz, sana Kitab'ı hak olarak indirdik. Ve ihanet edenlere taraftar olma.” (Nisâ 4/105)

Âyette istenen Kur’ÂN-ı Kerîm ile hükmedebilmek için, önce O'nun anlaşılması gerekir. Hem de ALLAH'ın gösterdiği bir şekilde doğru anlamak gerekir. Biz Müslümanlar Kur’ÂN-ı Kerîm’i hayata hakim kılma işinden önce, Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamak ile görevliyiz. Başka bir deyişle, Kur’ÂN-ı Kerîm’i hayata hakim kılmak için ondan önceki işimiz Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamaktır. Bugün bazılarının yaptığı gibi Kur’ÂN-ı Kerîm’i doğru dürüst anlamadan Kur’ÂN-ı Kerîm’i hakim kılmayı savunmak hem anlamsız, hem de sonuçsuz kalacaktır.
Öte yandan, ALLAH'ın Peygamberine gösterdiği gibi Kur’ÂN-ı Kerîm ile hükmetmek, ya ALLAH'ın vahiyle bildirdiği şeriat kanunlarıyla, yahut vahiy doğrultusunda işletilecek bir ictihad müessesesiyle olacaktır.

(Bkz. Kurtubî, Tefsir, V, 376; İbn Cevzi, Tefsir, II, 191.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamak da, aynı şekilde vahiy bütünlüğü içerisinde O'nu ele alıp vahiy doğrultusunda gerçekleştirilecek bir ictihad ile mümkün olacaktır.
Kur’ÂN-ı Kerîm’in anlaşılması sadece bilgilenmek için olmamalıdır. Dünyevi makam, mevki, şan, şöhret kazanmak için hiç olmamalıdır. Böyle bir bilgilenmek Belâm ve oryantalistçe bir anlayış olup Kur’ÂN-ı Kerîm’de kınanmıştır:


(Burada bir hususa açıklık getirmek yerinde olacaktır: Bu gün bâtılıların Kur’ÂN-ı Kerîm ve diğer ilimler üzerinde geniş çalışmalar yaptıkları ortadadır. Onların bu çalışmalarından elbette yararlanılabilir. Fakat gaye bakımından onların bu çalışmalarının, çalışmaya bizi tahrik edici özelliği olsa bile, imrenilecek İslami bir yanı yoktur. Onların bu bilgilenme işlerinin de, Hz. Peygamberin istemediği "faydasız ilim" (sahibine bir şey kazandırmayan bilgi) kavramı içerisinde değerlendirmenin gerekliliğini söylemek isteriz.)

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ
Resim---"Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne mine’l- gâvîn (gâvîne).: Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.” (A'râf 7/175)

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---"Ve lev şi’nâ le rafa’nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ilâ’l- ardı vettebea hevâhu, fe meseluhu ke meseli’l- kelb(kelbi), in tahmi’l- aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes, zâlike meselu’l- kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, faksusi’l- kasasa leallehum yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Ve şâyet dileseydik onu, onunla (âyetlerimizle) elbette yükseltirdik. Ve fakat o dünyaya meyletti ve hevasına (nefsinin afetlerine) tâbî oldu. Artık onun hali, köpeğin hali gibidir ki; onunla ilgilensen de solur, onu terketsen de (kendi haline bıraksan da) solur. Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali işte böyledir. Artık bu kısası anlat, böylece onlar tefekkür ederler.” (A'râf 7/176)

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Resim---"Meselullezîne hummilû’t- tevrâte summe lem yahmilûhâ ke meseli’l- hımâri yahmilu esfârâ (esfâren), bi’se meselu’l- kavmillezîne kezzebû bi âyâtillâh (âyâtillâhi), vallâhu lâ yehdî’l- kavme’z- zâlimîn (zâlimîne).: Kendilerine Tevrat yüklenip de (Tevrat’ın farzları okunup da), sonra O’nu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) hali, ciltlerle kitap taşıyan merkebin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötü. Ve Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.” (Cuma 62/5)

Hz. Peygamber aleyhisselâm de bu amaçlara yönelik olan bilgilenmeyi "faydasız bilgi" olarak isimlendirmiş ve ondan ALLAH'a sığınmıştır.
(Bkz. Münâvî, Feyzu'l- Kadir, II, 108.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamanın islami bir yönü olmalıdır. Bunun için de iyi niyet son derece önemlidir. Kur’ÂN-ı Kerîm, ALLAH Kelâmıdır. Elbette O'nun kelâmını, O'nun istekleri doğrultusunda ve O'nun hoşnutluğunu kazanma adına anlamak için çaba sarf etmemiz gereklidir. Yanısıra Kur’ÂN-ı Kerîm’i, gereklerini yerine getirmek için anlamalıyız. Yerine getirmeyeceğimiz bilgileri yüklenmemizin Kur’ÂN-ı Kerîm tabiriyle "kitab yüklü eşek" den farksız olduğunu gözardı etmemeliyiz. Hz. Peygamber aleyhisselâm, Kur’ÂN-ı Kerîm’i okuma ve anlamadaki hedefi tespit ederken şunları söyler:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur’ÂN-ı Kerîm’i, seni yasaklarından alıkoyduğu sürece oku. Aksi takdirde O'nu okumuş olmazsın." buyurmuştur.
(Münâvî, Feyzü'l-Kadir, I, 152.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kur’ÂN-ı Kerîm’i okuyun ve Onunla amel edin. O'ndan yüz çevirmeyin. Yanlış yorumlarla taşkınlık yapmayın. O'nu karın doyurmaya / ticarete alet etmeyin. Onunla zenginleşmeye kalkmayın." buyurmuştur.
(Bkz.Münâvî, Feyzü'l-Kadir, II, 64.)

Öte yandan Peygamberin bu yönlendirmeleri ile yetişen sahabeden gelen rivâyetlerde, onların Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlama ve yaşama işini birlikte götürdüklerini görmekteyiz. O'ndan on âyet;

(Kur’ÂN-ı Kerîm'de iki "ayn" harfi ile işaretlenen âyetler genellikle on âyettir. Kendi arasında bir anlam bütünlüğü de olan bu pasajların namazda okunduğunda bitiminde rukuya varılmasına işaret etmek için ruku' kelimesinin son harfi olan "ayn" konmuştur. Aşr (onluk) diye de meşhur olan bu âyetlerin bu isimle anılması, sahabenin on âyetlik pasajlarla Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlama geleneğinden kaynaklansa gerek. Ne varki, bugün aşr diye pek çok kişinin ezberleyip okuduğu bu âyetler hem okuyanlar hem de dinleyenlerce anlaşılmadan okunup dinlenilmektedir..)

Öğrenip, onların gereklerini yerine getirmeden, başka âyetleri öğrenmeye geçmediklerini sahabeden pek çok kişi, bize haber vermektedir.
(Bkz. Kurtubî, Tefsîr, I, 39-40; İ.Kayyım, Zâdü'l-Meâd, I, 338.)[/b]

Abdullah b.Mesud'un ifâde ettiğine göre, onlara Kur’ÂN-ı Kerîm’i ezberleme işi zor gelirken O'nun gereklerini yerine getirme onlara kolay gelmekteydi.
(Bkz. Kurtubî, Tefsîr, I, 39-40.)


Halef b. Hişam şöyle diyerek ümmetin ilkleri ile sonrakilerinin Kur’ÂN-ı Kerîm anlayışını özetler: "Ben Kur’ÂN-ı Kerîm’in elimizde bir emanet olduğu inancındayım. Bize, Hz.Ömer''in Bakara sûresi üzerinde tam on sene çalıştığı ve sûreyi bitirince ALLAH'a şükür için kurban kestiği haberleri ulaştı. Bakıyorum da, günümüzde bir çocuk, bir çırpıda Kur’ÂN-ı Kerîm’in tamamını yahut büyük bir kısmını, bir harf eksiksiz okuyuveriyor! Hayır,hayır! Ben Kur’ÂN-ı Kerîm’in bizde bir emanet olduğunu düşünüyorum!"
(Bkz. Kurtubî, Tefsîr, I, 40.)

Tabiundan Hasen Basri de, Kur’ÂN-ı Kerîm’i okuyup ezberlediği halde gereklerini ye¬rine getirmeyen, kendisinde Kur’ÂN-ı Kerîm ahlâkının izleri görülmeyen kimsenin Kur’ÂN-ı Kerîm’i tedebbür etmediğini; o kişi "Kur’ÂN-ı Kerîm’i bir harf eksiksiz okudum" dese bile, o kişinin Kur’ÂN-ı Kerîm’i eksik okuduğunu yeminle söyler.
(Zemahşerî, Tefsîr, IV, 70.)

Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlarken dikkat edilmesi gereken bir husus da, O'nun mânâlarını zorlamadan doğru bir şekilde anlamak ve hakkında kesin bilgi sahibi olmadığı konularda haddini bilmektir:
Duhan sûresinde geçen "duhan" kelimesini yanlış yorumlayan bir adama İbn Mesud kızarak şunları söylemiştir: "ALLAH Teâlâ Peygamberine: "Ben mütekellif kişilerden olmadım" buyurmuştur.


قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
Resim---"Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene mine’l- mutekellifîn (mutekellifîne).: De ki: "Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve ben mütekelliflerden (mükellefiyet koyanlardan) değilim." (Sâd 38/86)

Kişinin bilmediği konularda: "bilmiyorum" diyebilmesi de bir ilimdir".
(Kurtubî, Tefsîr, XV, 230-231.)

Âyette geçen "mütekellif", bilmediği şeyi söyleyen,
(Kurtubî, Tefsîr, XV, 231; Elmalılı M.Hamdi, Tefsîr, VI, 4112.)

ALLAH'ın emretmediğini teklif etmeye düşkün olan,
(Taberî, Tefsîr, XXII, 188.)

Yapmacık iş yapan, olmadık kastedilmedik anlamlar çıkaran,
(Ebû Hayyân, Tefsîr, VII, 411; İ.Esir, en-Nihaye, IV, 196.)

Kendi kafasından şeyler teklif eden kişi şeklinde anlaşılmıştır.
(Çantay Hasan Basri, Meâl, II, 820.)

Bu yüzden olacak ki, Kur’ÂN-ı Kerîm’i ALLAH'ın kastettiği mânâya uygun olarak anlamak, öteden beri üzerinde durulan bir durum olmuştur. Bu anlayış Kur’ÂN-ı Kerîm’in doğru anlaşılması için hem gayret gösterilmesini, hem de hakkında kesin bilgi sahibi olunmayan konularda "bilmiyorum" diyerek susmanın bir meziyet sayılmasını sağlamıştır.

Resim SONUÇ:

Yüce Yaratıcının kullarına seslenişi, onların problemlerini çözücü ve onları dünya ve âhirette mutlu bir hayata taşıyıcı olan Kur’ÂN-ı Kerîm, insan içindir ve o tüm insanlığın hayrına, yararına inmiştir. O, insanlığın hayatını programlamak için Yüce Rabb’in katından bir öğüt, bir rehber, bir rahmet ve bir şifâ kaynağı olarak gelmiştir. Kur’ÂN-ı Kerîm tüm insanlara hitab eden ve hayatın her alanına yön veren ilahî bir mesajdır. O, yalnızca namaz ibâdetinde, belli gün ve aylarda, ölüm döşeklerinde, hastalık anlarında hatırlanmaktan çok yücedir. O, diriler için gelmiş ve onlara hayat vermek için gelmiş bir kitabtır. Kur’ÂN-ı Kerîm’i önemsememek, onu sıradan bir kitab gibi görmek, ona rağmen yaşamak, onun ilgi alanlarını daraltmak, onu anlaşılmaz bir kitab görmek, onu anlamaktan korkmak Kur’ÂN-ı Kerîm’i doğru anlamanın önündeki engellerdir. Kur’ÂN-ı Kerîm’e muhatab bir insan olarak, onun tüm âyetlerini sanki kendimize iniyormuş gibi algılayarak, onu ciddiye alarak; onun Mushaf’ına gösterdiğimiz saygıdan daha fazlasını, onun içeriğine göstererek onu anlamaya ve onun gereklerini yerine getirmeye gayret etmeliyiz. İnanan her insanın bilgi dağarcığında, mutlaka Kur’ÂN-ı Kerîm’den bir buket olmalıdır. Bu noktada, her seviye, her yaşta hepimize görevler düşmektedir. Bunun için her şeyden önce, Kur’ÂN-ı Kerîm’i anlamanın gereğine inanarak onunla tanışmaya karar vermek gerekir. Bu kesin kararın ardından da azimli ve fedakâr bir çaba ve çalışma gereklidir şüphesiz. Öte yandan, bugün ileri sürülen hiçbir gerekçeye sığınmadan, geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımıza mutlaka Kur’ÂN-ı Kerîm eğitimi aldırmalı ve onları Kur’ÂN-ı Kerîm’lı bir hayata hazırlamalıyız. Unutmayalım ki, dünya ve âhirette cennet mutluluğunu yakalamak Kur’ÂN-ı Kerîm ile olmakla mümkündür. Bu aynı zamanda bizlere Kur’ÂN-ı Kerîm ile olma, onunla yaşayıp onunla ölme payesini; dünyada onun aydınlığına, âhirette de onun şefaatine mazhar olma şerefini kazandıracaktır.
Son sözü, yine sözlerin en güzeli olan Kur’ÂN-ı Kerîm’e bırakalım:


أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ
Resim---"E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele mine’l- hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtû’l- kitâbe min kablu fe tâle aleyhimu’l- emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn (fâsikûne).: İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin 'saygı ve korku ile yumuşaması' zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadîd 57/16)

أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Resim---"E ve lem yekfihim ennâ enzelnâ aleyke’l- kitâbe yutlâ aleyhim, inne fî zâlike le rahmeten ve zikrâ li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: Onlara okunmakta olan Kitab’ı, sana nasıl indirdiğimiz kendilerine kâfi gelmedi mi? Muhakkak ki mü’min olan bir kavim için bunda elbette rahmet ve zikir vardır.” (Ankebût 29/51)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
Resim---"Yâ eyyuhân nâsu entumu’l- fukarâu ilâllâhi, vallâhu huve’l- ganiyyu’l- hamîd (hamîdu).: Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaç fakirlersiniz. Ve Allah ki, O; Gani’dir (zengin, ihtiyacı olmayan), Hamîd’dir (hamdedilen).” (Fâtır 35/15)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 6 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye