Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 19 Tem 2018, 04:44

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 23 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 05 Haz 2010, 01:04 
Çevrimdışı
Yeni Üye
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Nis 2010, 03:00
Mesajlar: 1
Bu konuyu facebook'ta paylan!


BirYudumEkmek

Hani,şuhergün,heröğünsoframızdaneksiketmediğimizekmek.Hiçdüşündükmü?Buekmeksoframızahangişartlarda,hangiaşamalardangeçerekgeliyor?Kimlerinemeği,nelerinkatkısıvar?
Hemensöyleyeyim,çiftçibuğdayıekiyor,değirmenciöğütüyor,fırıncıpişiriyor.Demekkiçiftçinin,değirmencinin,fırıncınınemeğivar.Çiftçinin,değirmencinin,fırıncınınkullandığıaraçvegereçleriyapanların,inşaedenlerinemeğivar.Bunlarıtaşıyanların,evimizekadargelmesinisağlayanlarınemeğivar.Burayakadarsaydıklarıminsanlarlailgiliolanlar.Şimdibirdeinsanlardışındanelerinkatkısıvaronlarabakalım.
Çiftçibuğdayıtarlayaekiyor.Obuğdayınbaşakolabilmesiiçin,toprağın,topraktakicanlıların,yağmurun,güneşin,havanın,bildiğimizveyabilmediğimizdahapekçokşeyinkatkılarınıdüşünelim.Bütünbunlarbizimiçinçalışıyor.Bizbirlokmaekmekyiyelimdiyeçalışıyor...


(MÜJDEadlıkitabımdanbiralıntı)

ResimMÜJDEveÖZGÜRADAMResim


MÜJDEKİTABININARKAKAPAKYAZISI......

YurttabarışısağlamakiçinülkelerdeBARIŞBAKANLIKLARIkurulmalı.DünyadabarışısağlamakiçiniseDÜNYABARIŞDEVLETİkurulmalı.Vatandaşlarsuçişlediğizamandevletcezalandırıyor.Devletlersuçişlediğizamankimcezalandırıyor?İştebudevletDÜNYABARIŞDEVLETİolmalı.Amaçelbettecezalandırmakdeğil.Suçuönlemek.Devletlersuçişlermi?Yeryüzündeenbüyüksuçudevletlerişliyor.Devletlerinişlediğienbüyüksuçsavaşmaktır.Savaşsuçmudur?Savaşsuçturvesuçlarınenbüyüğüdür.Bugündünyanınneresinegidersekgidelim,tarihinhangiderinliklerineinersekinelim,insanöldürmeksuçtur.İnsanöldürmeksuçisebarıştadasuçtur,savaştadasuçtur.Birkişibirkişiyiöldürsedesuçtur,çokkişiçokkişiyiöldürsedesuçtur.Dahabüyüksuçtur,enbüyüksuçtur.Savaşsuçolduğukadaraynızamandafelakettir.Savaşınyaptığıtahribatıdoğalafetlerbileyapmamıştır.Nedoğalafetlernedebirbaşkası.Bizinsanlaraklımızla,zekâmızla,bilgimizleövünürüz.Busavaşdediğimizillethangiaklın,hangizekanın,hangibilgininürünüdür?Savaşdedimse,sadeceordularınkarşıkarşıyageldiğisavaşlaraklagelmesin.Evet,ordularınkarşıkarşıyagelmesibirsavaştırvesavaşlarınenkapsamlısıdır.Fakatsavaşikikişiarasındaolursakavgaadınıalır.Eşlerarasındaolursabununadıgeçimsizliktir.Politikalandakisavaşamuhalefet,ekonomialanındakisavaşarekabetdiyoruz.Abaaltındansopagöstermekgibisavaşındahapekçoktürüvardır.Savaşkalpkırmak,gönülincitmeklebaşlar.Ordularıkarşıkarşıyagetirenekadarbütünaşamalarıkapsar.


Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 05 Haz 2010, 02:03 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Haz 2010, 01:08 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
KİTAP BİR SOFRAYA BENZER; yazmak o sofrayı kurmaktır. okumak o sofraya kurulmaktır. ne mutlu yazanlara. ne mutlu okuyanlara.

(MÜJDE KİTABINDAN ALINTI)


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2011, 20:11 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10683
Öyle insanlar ve kaderler vardır ki akıllarımızı hayretlerde bırakır.

"Müjde" isimli kitabını öz yeğeni ve üyemiz değerli alaimisema7 kardeşimiz bana gönderdiğinde tanımıştım.
gecelerin geç vakitlerinde bir kaç kez telefonla görüşmüştük.
bir köyde yapayalnız inziva hayatı yaşardı.
hayatın Girdab GİZlerinden söz ederdi.
3 gün önce yine yapayalnız yürümüş gitmiş HAKK'a..
bu gün komşuları bulmuş cansız bedenin ve toprağa gönderilmiş..

Adı Salih Karaca'ydı ama o ÖZGÜR İNSAN derdi ve öyleydi...

Bir GARİB Ölmüş DİYeler
ÜÇ GÜNden sonra DUYalar
Soğuk SU ile YUyalar
Şöyle GARİB Bencileyin..

Yunus EMRE ks.

ALLAH cc sonsuz rahmetine sarsın ÖZGÜR ADAMını inşae ALLAH..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2011, 20:46 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Eki 2008, 03:00
Mesajlar: 2740
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
Resim


Allah c.c Rahmet eylesin, Mekanı Cennet Olsun inşaAllah...

_________________
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2011, 21:04 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10683
“Çiftçi buğdayı tarlaya ekiyor. O buğdayın başak olabilmesi için, toprağın, topraktaki canlıların, yağmurun, güneşin, havanın, bildiğimiz veya bilmediğimiz daha pek çok şeyin katkılarını düşünelim. Bütün bunlar bizim için çalışıyor. Biz bir lokma ekmek yiyelim diye çalışıyor...”

(MÜJDE adlı kitabımdan bir alıntı) demiştin!..

Resim
Müjdeni DuY-AN Olacaktır ÖZgür İNSAN!
Beyaz Bayrağın BULut BULut GÖKlerde!..


Resim
ZEVK 4458

“OLsun! OLmasın!” Hikaye!. İşte “OL-AN” ÖZgür İNSAN
HaYYat kAHkAHa HiÇ-KırıK!.. Ve Toz-Duman ÖZgür İNSAN
Bir GARİB ÖLmüş Diyeler!.. ÜÇ GÜN-den Sonra DUYalar!..
Soğuk SU İle YUyalar!.. DÖNsün DEVRÂN ÖZgür İNSAN!..


06.04.11 20:59
gkkşğmgnlbğm..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2011, 22:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8635
Konum: BURSA

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
Resim---''Ellezine iza esabethum musibetun kalu inna lillahi ve inna ileyhi raciûn. .:Onlar; başlarına bir musibet gelince, Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allaha aidiz ve şüphesiz Ona döneceğiz derler.''”
(Bakara 2/156)

Tüm SEVdiklerimizi en EMİNe emANet! Ederken,
kıymetli kardeşimiz alaimisema7 sevgili ÖZGÜR İNSAN dayınıza
Nur-u MîM rAHMETi sonsuza kadar gani gani üzerlerine yağsın إِن شَاء اللَّهُ

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2011, 23:21 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 16 Oca 2008, 03:00
Mesajlar: 1283
ResimRABBi'r-RAHÎMimiz rahmetine gark eyleye, nûr içinde eyleye, mağfirasını ihsan buyura...


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2011, 00:28 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
Hepinizden ALLAH razı olsun....diyecek hiç bir şey bulamıyorum...Kıymetli Kulihvani hocam SALİH KARACANIN hayatı ile ilgili birşeyler sen yaz dedi bana ama ...şu an yazacak durumda kendimi hissetmiyorum.... adı gibi SALİH bir insandı... şimdi olduğu gibi kendini yatağa uzatmış teslim olmuş....daha önceleri de kendinin öleceğini hissettiğinde yatağa uzanıp,üzerine bir çarşaf örtüp karnınada bıçağı koyarmış.... sözün bittiği an ...diyecek bir şey yok...O ndan geldik O NA döneceğiz....RABBİM HEPİMİZİN GÜNAHLARINI affetsin...RAHMETİNİ hepimizin üzerine indirsin... ALLAH hepnizden razı olsun.....


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2011, 01:36 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Mar 2007, 03:00
Mesajlar: 68
Allah rahmet etsin
Başınız sağ olsun


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2011, 11:33 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 609
Konum: Kalb Dağı
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“Onlar; başlarına bir musibet gelince, Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz derler.”
(Bakara 2/156)


Değerli Salih abimize Allah c.c. dan Rahmetine gark etmesini ve Rasulullah s.a.v. Efendimizin şefaatına nail olmasını canu gönülden dileriz.. ve ailesine Sabr-ı Cemîl duamızdır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2011, 16:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Haz 2009, 03:00
Mesajlar: 928
özgür olmak ne demek diye düşünmeye başladım,
“özgür” kelimesinin mânâsında hiç yolculuk yapmamış olduğumu farkedip ne çok üzüldüm.
Kendime bakmadan, bir mânâyı kendimde yerleştiremeden hiçbirşeyi anlayamayan birisi olduğum için,
Dönüp dönüp kendime baktım.
Hayatımı, hayatımda yeri olan kişi, olay ve halleri seyrettim,
Bu seyirler olmasa ellerimin hep bomboş kalmaya mahkum olduğunu yeniden anladım.

Kısa süre öncesinde ve bir iki haftalık bir süre içinde,
Hızla ve farkına bile varmadan nasıl da bir tökezleme yaşadığımı görebildim,
Düşüyordum az daha, yine düşecektim,
Belki sonrasında yine kalkacaktım ayağa ama,
Düşmüş ve yine zarara uğramış olacaktım,
Lâkin şükür ki, bu sefer öyle olmadı,
Bir özgür insan beni tuttu, elimi bırakmadı,
Ayaklarımın kaydım kayacağım dediği anda yetişti bana,

Şimdi bütün şiddetiyle acziyetin dağıttığı kalbimde,
Sabır imtihanlarının arasında, şükür ilacı ile şifâ bulmaya çalışıyorum.

Allah beni terketmedi, terkettirmedi, O bana kâfi elhamdülillah.
Oysa her taraftan yağan, şaşkınlığıma hayretime yenilerini ekleyen bir sürü olaylar,
Fırtınada yere yatan otlar gibi karmakarışık edip, savurmuştu beni.

Yine karmakarışığım, gözlerimi açacak dermandan dahi yoksunum.
Böyle zamanları yaşadığımda, hep kendi hayatımın kuytu köşelerine saklanmak âdetimdir,

Faydam olamayacak öyleyse zararım uzak olsun insanlara derim.
Derim. Neden böyle derim bilmem ama.
Bir zaman böyle sürüklerim hayatı,
Sonra yaşamak mecburiyeti ile yine başlar hayat devinimleri,
İstesem de istemesem de, bulabildiğim ilk uçtan tutarım yine herşeyi.
Çook şeyi kaçırmışımdır,
Çok şeyler benden kaçmıştır,
Birçok şeyde zâten yok sayılmış ve hiç olmamış gibi silinmiştir hayatımdan.
Elde ne kaldıysa demekten başka da çâre kalmamıştır.

Esir ve tutsak ve bağlı ve bağımlı,
Ve kendisine malik olmayan hayatlarımızda esareti ve onun bedellerini yaşıyoruz.
Hiç planlamadığımız
Ve seçme şansımız olsa planlamak şöyle dursun, hayal bile etmeyeceğimiz binlerce şeyi yaşıyoruz,
Nasıl özgür olalım,
Nasıl kendimizin özgür olabileceğine hükmedelim.
Böylesi bir hayat seçilmiş insanlara verilen bir nimettir ancak diye düşünüyorum.

Bir parçacık hayatıma müdahale etme imkanım olsa idi,
Tereddütsüz bir şekilde bütün dünyadan ve insanlardan uzak kalarak yaşamayı seçerdim.
İnsanların olmazsa olmaz diyerek kurdukları bütün sistemlerin dışına ellerimi çırparak,
Sevinçten coşarak çıkardım.
Arkama bile bakmazdım.

Ne var ki, bu öylesine büyük bir lüks ve imkan dışı bir seçenek ki,
Hayali bile çok uzak bize,
Böyle yaşamış ve dünyadan kendisinde hiçbir iz olmaksızın gidenlere selâm olsun!.
Onlar madde-mânâ dengesi peşinde yorulmadan,
İkisi arasında bocalamadan,

İçine döndüğünde saf bilgelik yolunu gördüğü halde peşine düşememe üzüntüsünü yaşayarak,
Dışta ise insanların nefslerinin esareti ile karıştıkları kavgaların arasından sıyrılma derdini taşıyarak,
Ve her ikisinde de muvaffak olamayarak zâyi olmadan gerçekten özgürlüğü bulmuşlar.
Bana da uzaktan imrenmek kalıyor.

Böyle bir hayata benim duam bile yetişemiyor.
Öylesine esir, öylesine huzursuz hissettiğim nâdir zamanlardan birisi bu.

Yine de şükretmekten başka çâre yok.
İstersem şükretmeyeyim, karşılığı ne olur ki,
Hep kayıp hep kayıp,
Kaybedenler liğinde uzun süre kalmak insanı buna alıştırıyor.
Bu çok kötü bir şey elbette.

Öylesine esiriz, ve bundan kurtulamayacak kadar esiriz ki,
Aklıma tek bir dua geliyor.
Tek çârem dua çünkü,

“Allah’ım bir köleyi azad etmenin faziletine inanmış ve buna azmetmiş kullarını bizim yardımımıza gönder, çünkü İNSANsızlık kadar büyük belâ yok, ne kadar büyük ihsan gelirse gelsin bir insan eli değmişse kıymetleniyor, aksi halde herşey yine eksik,
ve,
Bu esir hayatlarımızı azadlık beratı ile kıymetlendirip zâyi olmamış hayatlar tarafına çevir.
Bizim gücümüz yetseydi yapardık, yetmediği ve asla yetmeyeceği için Sana sığınıyoruz.”
İnşaallah. Ve Âmin!.


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2011, 18:02 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 16 May 2009, 03:00
Mesajlar: 1853
Konum: TASAVVUF TALEBESİ
Bu dünya limanından bir gemi daha kalkmış. İçinde yalnız bir adam..
Ardından bilemiyorum, bir el kalkıp güle güle diyebilmiş mi... Önemli olan buradan nasıl yocu edildiğimiz değil
orada nasıl karşılandığımızdır. Orası ebedî yurdumuz. Ümit ederim ki Mevlâm (cc), kulunu hoş karşılamıştır...
Asıl yurdun , nurlu, rahmetli ve cennet olsun kardeşim...Asıl şimdi Allah (cc)a emânet ol!..
Merhametli ve izzet ikrâm sahibi Rabb-imiz, yalnız ve iyi kullarını, buradan melekleriyle yolcu eder,
orada da yine melekleri ile karşılar. Melekler o kulun hasretini çektiklerinin görüntüsüne bürünüp
öyle görünürler.... İnancım o ki; böyle olmuştur. Allah(cc) rahmetine sarıp sarmalasın....Kabrin nurlu, mekânın cennet olsun... Âmin!

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 08 May 2011, 11:07 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Değerli Salih abimize Allahtan gani gani rahmet, yakınlarınada Sabrı Cemil dilerim.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 08 May 2011, 11:10 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 487

"İnna lillah ve inna ileyhi raci`un = Biz Allah`ın kullarıyız ve Allah`a dönüp varacağız"

Kıymetli kardeşimiz Salih bey göç edip HAKKa yürümüş..

ALLAH Celle Celalihu rahmetine gark etsin ve mekanı nurlu olsun
RESULULLAH Sallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin Mübarek Şefaatlerine dahil olsun İnşaallah.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 23 May 2011, 12:43 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
Kitap adı: MÜJDE

Yazar adı: ÖZGÜR İNSAN Salih KARACA

Adres: Kurtdere köyü
İzmit / KOCAELİ

Telefon: 0262 378 64 88
0539 611 19 09

E-posta:
salihkaraca41@hotmail.com

ÖZGÜR İNSAN Salih KARACA

Resim

ÖZGÜR İNSAN 1949 yılında Kocaeli’nin Kurtdere köyünde doğdu. İlk ve orta okulu dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. 1970 yılında İzmit Ticaret Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Boru Endüstrisi’nde muhasebeci olarak çalışmaya başladı. Yine aynı yıl Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne (Bu günkü Anadolu Üniversitesi) kaydoldu. İş ve okul hayatını bir arada götürdü. 1975 yılında bu okulun işletme bölümünden mezun oldu. 1976’da asker oldu. Yedek subaylık görevini Kıbrıs’ta yaptı. 1978’de Tüpraş’ta yine muhasebeci olarak göreve başladı. 1981’de elinizdeki kitabı yazmak için işten ayrıldı. O günden bugüne bu işle meşgul oldu. 1995’te isteğe bağlı sigortadan emekli oldu. Şu anda doğduğu köy olan Kocaeli’nin Kurtdere köyünde yaşamaktadır. MÜJDE Özgür İnsan’ın ilk eseri olacaktır.
ÖZGÜR İNSAN takma adıdır.


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 23 May 2011, 12:50 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
MÜJDE HAKKINDA

MÜJDE, yurtta ve dünyada barış sağlanabilir mi, nasıl sağlanır, ne zaman sağlanır, kim sağlar gibi sorulara Atatürk’ün gençliğe seslenişinden yola çıkarak bilimin ışığında cevap arayan Mehmet Çokşeker ve bizim deliler dediği arkadaşlarının yeni bir çağın başladığını ve bu çağın Barış Çağı olduğunu müjdeleyen hikâyesidir. Ben bu hikâyeyi ilaç gibi görüyorum. Bana iyi geldi, okuyanlara da iyi geleceğinden eminim. Okumak inceliğinde bulunursanız haklı olduğumu siz de göreceksiniz.


MÜJDE bir inanç ürünüdür. Milli piyangonun ya çıkarsa dediği gibi değil, çıkacağından emin olarak yazılmıştır.


Her yaştan, her kesimden insanın kolayca okuyabileceği, kolayca anlayabileceği bir üslup kullanılmış olup özellikle öğrenci kitlesi hedef alınmıştır.


Sağlık, siyaset, eğitim gibi ciddi konularda bilgi üreten, sadece Türkiye’ye değil bütün dünyaya öneriler sunan çalışmanın roman türünde yazılış olması MÜJDE’nin hem artısı hem de benzerlerinden ayıran özelliğidir.




Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 23 May 2011, 12:58 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
ÖZET

Mehmet Çokşeker Atatürk’ün gençliğe seslenişinden çok etkilenmişti.
Öğretmeni ona “Atatürk size bir görev verdi, derslerinize ona göre çalışın, hem Atatürk’ü hem de size verdiği görevi iyi anlayın.” demişti.
Bir insanı anlamak için onun yaptıklarına, söylediklerine ve yapmak istediklerine bakmak gerekiyordu.
Mehmet Çokşeker için yapmak istedikleri daha önemliydi.
Atatürk yurtta ve dünyada barış istiyordu ama bu isteğini gerçekleştirememişti ve bugüne kadar yurtta ve dünyada barışı sağlayan da çıkmamıştı. Mehmet Çokşeker yurtta ve dünyada barış sağlamak istiyordu.
Nasıl başaracağını da yine Atatürk söylüyordu.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Yurtta ve dünyada barışın sağlanması için ilim gerekiyordu.
İlim düşünmekle başlar ve biz düşünmek zorundayız. Mademki varız, öyleyse düşünmeliyiz.
Düşünmek için seçmek zorundayız. Çünkü düşünmek seçmekle başlar.
Hayat zıtlıklarla doludur. Bu zıtlıklardan doğru olanları seçmeliyiz.
Doğrular hem iyi hem de yararlıdır. Hem bizim için yararlıdır hem de başkaları için yararlıdır.
Mehmet Çokşeker’in odasında Einstein’ın meşhur afişi asılıydı. Bu afişe bakarak düşünüyor, hayaller kuruyordu.
Einstein beyninin %15’ini kullanmıştı.
Bizler ne kadarını kullanıyoruz?
Einstein beyninin % 15’ini kullanarak dünya çapında işler başarmıştı.
Ya % 100’ünü kullansaydı?
Bizler de bu %100’e ulaşsaydık, bugün nasıl bir dünyada yaşardık?

Mehmet Çokşeker’e göre, insanlar %100 kapasiteye ulaştığında, bugün, bir takım araçlar kullanarak yaptığımız işleri hiçbir araç kullanmadan yapabiliriz.
Mesela, otomobil, uçak gibi ulaşım araçlarını kullanmadan ve çok daha hızlı bir şekilde, dünyanın herhangi bir yerine gidebiliriz.
Televizyon kullanmadan, dünyanın herhangi bir yerinde olup bitenleri görebilir, kendimizi onlara gösterebiliriz.
Telefon kullanmadan, istediğimiz kişiyle, istediğimiz an irtibat kurabilir, insanların da aynı şekilde bizimle irtibat kurmasını sağlayabiliriz. Bütün bunları o kadar hızlı bir şekilde yapabiliriz ki, aynı anda birden çok yerde, birden çok kişiyle bir aradaymışız gibi görünür, ışık hızı bizim hızımız yanında kaplumbağa hızı gibi kalır.
Bugün, binlerce sene önce yaşamış insanlar için kullandığımız ilkel sözcüğü, o gün bizim bugünkü durumumuzu anlatmaktan aciz kalır.
Işık hızı yerine düşünce hızını kullanırız.
Düşündüğümüzü düşündüğümüz an gerçekleştirebiliriz.
Evimizin içinde dolaştığımız gibi dünyada dolaşabilir, dünyada dolaştığımız gibi evrende dolaşabiliriz.

Beynimizin % 100’ünü kullanmak mümkün müdür?

Mümkündür.
Ancak, yurtta ve dünyada barışın sağlanması için ilim gerektiği gibi, ilmin zirvesine çıkmak için de yurtta ve dünyada barışın sağlanması gerekir.
Mehmet Çokşeker’in ilginç bir tespiti var:
Her suçun bir cezası var ama savaşın bir cezası yok. Savaş suç mudur?
Elbette suçtur. Hem de en büyük suçtur. Yüzlerce, binlerce kişi bir birini öldürüyor. Adeta katliam yapılıyor.
Dünyanın neresine gidersek gidelim, tarihin hangi derinliklerine inersek inelim insan öldürmek suçtur.
Savaşta ölenler insan değil mi?

Mehmet Çokşeker’e göre yurtta ve dünyada barışın sağlanması için öncelikle savaşın ortadan kaldırılması gerekir.
Bu da yetmez. Savaşla birlikte savaşa sebep olan etkenlerin de ortadan kaldırılması gerekir.
Bunu için de Dünya Devletler Birliği’nin kurulması gerekir.
Dünya Devletler Birliği devletlerin savaşmasını engellemek, yurt içinde barışın sağlanmasını desteklemek için kurulmalıdır.
Böylece nasıl, vücudumuzun her hangi bir yerinde meydana gelen acıyı, bütün vücudumuzda hissediyor ve bu acıyı dindirmek için bütün organlarımızla seferber oluyorsak; dünyanın her hangi bir yerinde meydana gelen acıyı da topyekun hissetme ve topyekun ortadan kaldırma imkanına kavuşmuş oluruz.
Eğer bu yapılırsa yeni bir çağ başlar ve bu çağın adı Barış Çağı olur.

Mehmet Çok şeker şu soruyu soruyor:
Hiç düşündük mü?
Savaşa harcadıklarımızı barışa harcasaydık, bugün nasıl bir dünyada yaşardık?



Mehmet Çokşeker kimsesiz bir çocuk olarak dünyaya geldi.
Bir hastanede doğdu. Annesi onu dünyaya getirirken öldü.
Üzerinde kimlik yoktu. Bu yüzden yakınları tespit edilemedi. Arayan soran da çıkmadı.
Böyle çocuklara kader, kurban gibi isimler koymak adettendir ama onun adını Mehmet koydular.
Yetkililerden biri: “Bu çocuk çok şeker, soyadı Çokşeker olsun.” dedi. Böylece Mehmet Çokşeker oldu.
Yetimhaneye verildi. Okula başlayıncaya kadar her şey güzeldi.
Sonra değişti. Kimse onunla arkadaşlık etmiyordu.
Yetimhaneden geldiği için annesi ve babası belli olmayan anlamına gelen üç harflik kelimeyi söylüyorlardı. Bundan rahatsız oldu.
Aslında onu rahatsız eden o üç harflik kelime değildi, arkadaşlarının rahatsız olmasıydı. O kimseyi rahatsız etmek istemiyordu.
Üç sefer okuldan kaçtı. Üçünde de yakalandı. Üçünde de aşçıbaşı yakaladı onu.
Son yakalanışından sonra bir daha yetimhaneye dönmediler.
Ancak aşçıbaşının bir şartı vardı. Mehmet Çokşeker ona "baba", aşçıbaşı da "oğlum" diyecekti.
Birlikte İzmit’e geldiler. Aşçıbaşı bir lokanta açtı. Aynı lokantanın üstündeki daireye taşındılar.
Taşındıkları dairenin üstünde bir öğretmen oturuyordu.
"Asilkan" adında bir oğlu vardı. Onun annesi de Mehmet Çokşeker’in annesi gibi Asilkan’ı dünyaya getirirken ölmüştü.
Mehmet Çokşeker yeni hayatına alışmaya başlamıştı ki, 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminde aşçıbaşı öldü.
Onunla birlikte Asilkan’ın babası da öldü. Anneleri zaten yoktu.
Babalarını da kaybeden iki arkadaş bundan böyle yaşamlarını Asilkan’ın dedesinin yanında sürdüreceklerdi.
Ancak deprem çadırlarında tanıştıkları Zeynep Teyze ne yaptı etti hem dedesinin hem de Asilkan ile Mehmet Çokşeker’in gönlünü yaptı ve bu iki arkadaşı yanına almayı başardı.
Mehmet Çokşeker’in yetimhane kaçağı olduğunu kimse bilmiyordu.
Baba-Oğul ilişkisi bu gerçeği gizlemeye yetmişti.
Bundan sonra da çıkmaması için Zeynep Teyzeye "anne" diyecekti.
Bilenler bilecekti ama bilmeyenler onu Zeynep Teyzenin oğlu sanacaktı.
Zeynep Teyze varlıklı birine benziyordu. Depremde üç çocuğu ile birlikte çocuklarının babalarını da kaybetmişti.
Zeynep Teyze onlara bir annenin bakabileceğinden çok daha iyi baktı. Bir dedikleri iki olmuyordu.
Mehmet Çokşeker ve Asilkan çok memnundular.
Zaten memnun olacaklarını bildikleri için Zeynep Teyzeyi kabullenmişlerdi.
Çadırlarda yaşarken bunun örneğini çok görmüşlerdi.
Zeynep Teyzenin en büyük hediyesi bilgisayardı.
Mehmet Çokşeker günlük tutuyordu. Düşündüklerini, yaşadıklarını günlüğüne kaydediyordu.
Mehmet Çokşeker’i üzen tek şey yetimhanede tanıştığı kız arkadaşıydı.
"Ecem" adındaki bu arkadaşını unutamıyordu.
Hele depremde onun da ölmüş olabileceğini düşünmek onu kahrediyordu.
Kaç kere yetimhaneye dönmek istemiş fakat yine okula gönderirler diye korkmuştu.
Polis yakalar, tekrar yetimhaneye gönderirler korkusuyla evden dışarı da çıkamıyordu.
Yapacağı tek şey 18 yaşının dolmasını beklemekti.
19 yaşına bastığı günden itibaren yapacakları vardı.
Birincisi düşündüklerini açıklamaktı. Acaba Asilkan ve arkadaşları ne diyeceklerdi. İşe yarar bir şeyler mi düşünüyordu yoksa saçmalıyor muydu?
İkincisi kendini merak ediyordu. Yüzünü görmediği, memesinden bir damla süt emmediği annesinin mezarını bulacaktı. Annesi ölmüştü ama babasını bulup ona sarılmak istiyordu.
Üçüncüsü Ecem’di. Onu da bulacaktı.

Düşündüklerini açıklamak için 18 yaşın bitmesini beklemedi.
O Asilkan’a anlattı, Asilkan da arkadaşlarına.
Bir araya gelip enine boyuna tartıştılar.
Mehmet Çokşeker saçmalamış olmaktan korkuyordu ama Asilkan ve arkadaşları çok beğendiler. Hatta ondan daha fazla beğendiler.
"Barış Çağı" nasıl başlar, kim başlatır, ne zaman başlatır diye tartıştıkları bir gün içlerinden biri:
“Biz bu işi boşuna tartışıyoruz, Barış Çağı başladı bile!” diyerek ayağa kalktı.
“Hadi, arkadaşlar Barış Çağının başladığını insanlara müjdeleyelim!” dedi.
Dediği gibi de yaptılar. Müjde diye bağırarak insanların dikkatini çektiler.
"Ne müjdesi?" diyenlere de: "Barış Çağının başladığı!" nı müjdelediler.

Kitabın "MÜJDE" adı da buradan gelmektedir.

Bir insanın işi bu kadar mı rast gider?
Mehmet Çokşeker 19 yaşının ilk gününde çok özlediği Ecem’e kavuştu.
İkinci gün babasının kim olduğunu öğrendi. Aynı gün anne dediği Zeynep Teyzenin de öz teyzesi olduğu ortaya çıktı.
Üçüncü gün annesinin mezarını ziyaret etti.
Mehmet Çokşeker’in babası uluslararası taşımacılık yapıyordu.
O seyahate çıktığında annesi amcasında kalıyordu.
Bir gün ablasına (anne dediği Zeynep Teyzeye) gitmek için evden çıktı.
Fakat yolda sancılandı. Apar topar hastaneye kaldırdılar.
Mehmet Çokşeker dünyaya geldi ama annesi adını bile söyleyemeden öldü.
Onu çok aradılar. Doğum yaptığı hastaneye dahi gittiler ama bulamadılar.
Bulamamalarının sebebi onu adı ile aramalarıydı. Halbuki annesinin üzerinde kimlik yoktu. Adını da söyleyememişti.
Daha doğrusu o şartlardaki hastaya adı sorulmamıştı. Nereye gittiyseler bu isimde bir hastamız yok cevabını aldılar.
Mehmet Çokşeker dünyaya geldiğinde babası iş seyahatindeydi.
Daha da kötüsü uluslararası uyuşturucu şebekesinin tuzağına düşmüş, hapse atılmıştı.
İş anlaşılıp hapisten kurtulunca bir de o aradı ama o adı ile değil adı bilinmeyen, üzerinde kimlik de bulunmayan bir hasta olarak aradı ve oğlunun yetimhaneye verildiğini öğrendi.
Oğlunu yetimhaneden almak yerine kendisi yetimhanede çalışmaya başladı.
Oğluna, Babası olduğunu söylemedi.
Yetimhane ortamında bunu söylemek elbette doğru olmazdı ama sonra da söyleyemedi ve nihayet söyleyemeden de deprem şehitleri arasına katıldı.
Babası söylemeyince ya da söyleyemeyince amcası, teyzesi ve diğer yakınları da söylemediler.
Babasının yaptığı gibi 18 yaşını bitirmesini beklediler.
Zeynep Teyzenin çadırlara gelmesi, Mehmet Çokşeker ve Asilkan ile ilgilenmesi, Amcası ve Teyzesinin ortak kararıydı.
Mehmet Çokşeker ilk gün babası olduğunu bilmeden Aşçıbaşının mezarını ziyaret etti.
Mezarlık dönüşü telefonu çaldı. Arayan: “Ecem seni Cumhuriyet Parkında bekliyor.” dedi ve kapattı.
Ecem’e bu telefon sayesinde kavuştu.
Aynı gün akşamı kitabının içinde bir mektup buldu.
Mektup aynen şöyleydi:

“Sevgili Mehmet,
Doğum günün kutlu olsun. Bugün sana telefon eden, seni Ecem’e kavuşturan ben idim.
Bu sana ilk doğum günü hediyemdi. Nasıl, beğendin mi?
Ayrıca, bir milli piyango bileti koydum zarfın içine, büyük ikramiye çıkmış, tam bir bilet. Bu da sana ikinci doğum günü hediyemdir.
Bu hediyelerim karşılığında sen de bana ufacık bir yardımda bulunacaksın.
Benim için cinayet işleyeceksin. Kimi, nerede ve ne zaman öldüreceğini ayrıca bildireceğim.
İlk işin adını değiştirmek olsun. Bunu niçin istiyorum, biliyor musun? Yeni bir hayata başlayacaksın, adın da yeni olsun.
Senin için büyük ikramiye çıkmış tam bileti ele geçirmek için ne büyük fedakarlıklar gösterdiğimi de iyice bir düşün.
Beni ancak o zaman anlarsın.
Sana bu parayı nakit olarak verseydim, nereden buldun diye sorarlar, sen de cevap veremezdin.
Ben küçük ayrıntılara bile dikkat ederim. Yeni hayatını buna göre düzenle.
Sakın beni merak etme, zaten merak etsen de bulamazsın. Şu kadarını bil, yeter:
"Ben seni, senden daha iyi tanıyorum!”


Kimse bilmiyordu ama mektubu yazan Amcasıydı.
Amcası şakacı bir insandı. Şakacı olduğu kadar esrarengiz bir yanı da vardı.
Ettiği telefondan, yazdığı mektuptan da belli oluyordu.
Ertesi akşam bu esrarengiz adam, Mehmet Çokşeker’in evine de girdi.
Zeynep Teyze yoktu. Mehmet Çokşeker onu görünce önce şaşırdı, sonra biraz atıştılar ama sonunda anlaşmayı başardılar.
İşin sırrı da böylece çözülmüş oldu.
Asilkan’ın "BİZİM DELİLER" dediği arkadaşları Mehmet Çokşeker ile Ecem’i bir arada görmüşler.
Pek ihtimal vermeseler de Asilkan’ı da yanlarına alarak hesabını sormak istemişler.
Mehmet Çokşeker onlara hesap vermek yerine günlüğünün çıktılarını verdi.
“Ben sizin bildiğiniz arkadaşınız değilim. Kim olduğumu öğrenmek istiyorsanız bu çıktılardan okuyun!” dedi.
Arkadaşları okudular ve okuduklarını kitap haline getirmek istediler.
Mehmet Çokşeker itiraz edecek olsa da: “İtiraz edeceğine bilgisayarın başına geç de kitabını tamamla!.” dediler.

Mehmet Çokşeker kavuştuğundan beri Ecem’e evlenme teklif etmek istemiş fakat bir türlü becerememişti.
Kitabını evlenme teklifiyle tamamlardı.
"Sevgili Ecemcik, Benimle evlenir misin???"


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 28 May 2011, 01:11 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
Resim
KİTAP BİR SOFRAYA BENZER

Yazmak o sofrayı kurmaktır.
Okumak o sofraya kurulmaktır.
Ne mutlu yazanlara!
Ne mutlu okuyanlara!

Kitap ile sofra pek çok bakımdan birbirine benzer. Ben bunlardan sadece iki tanesinden söz edeceğim.
Birincisi, kitap ile sofra her ikisi de açlığımızı giderir. Yediklerimizle karnımızı, okuduklarımızla beynimizi doyururuz. Beynimizi doyurmak daha önemlidir. Aksi halde gıda yerine zehirle besleniriz de haberimiz olmaz.
Bu benzetme ile bilginin önemini vurgulamaya çalıştım. Bilgi insanı insan yapan özelliktir. İnsanın en başta gelen özelliğidir.
Ne yazık ki, biz insanlar midemizi doldururken cömert davranıyoruz da beynimizi doldururken cimri kesiliyoruz. Doktorlar pek çok hastalığın temelinde şişmanlığın olduğunu söyledikleri halde biz midemizi doldurmaya devam ediyoruz.
Kitap ile sofra arasındaki benzerliğin bir başka yanı da her ikisinin ihtiyacımız olan bilgi ve gıdayı bize hazır olarak sunmasıdır. Kitap olmasaydı ateşin yaktığını ancak yandıktan sonra öğrenebilir, yediğimiz gıdaları midemizde pişirmek zorunda kalırdık. Kitap sayesinde sofra kurabiliyor, sofra sayesinde pişmiş yemek yiyebiliyoruz.
Şimdi bir kitap okuyacaksınız. Umarım beyninize layık bir kitap olmuştur. Okurken sıkılmazsınız. Kaşlarınız çatılmaz, suratınız asılmaz, güle güle okursunuz.
Güle güle okuyun efendim.
Tadı damağınızda kalsın!


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 28 May 2011, 01:14 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
EY TÜRK GENÇLİĞİ

Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkan ve şerait, çok namüsait mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet içinde ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 29 May 2011, 12:26 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Haz 2009, 03:00
Mesajlar: 928
Bu kitabı baştan sona didikleye didikleye okumayı çok istiyorum,
kitaba ilk fırsatta kendimde ulaşabilmeyi umut ediyorum.
"Barış Çağı" fikri benimde bütün benliğimle arzu ettiğim bir rüyam.
Ama gerçekleşmesini en çok isteyip dua edebileceğim çok güzel bir rüya bu.

Rüya diyorum çünkü rüyamızda en mükemmel şekilde kurgulanmış
harika hikayeler ve çok yüksek fazilet ve erdemler
hiç bir kısıtlama ve engelleme olmaksızın yaşanabiliyor.

Ama gerçek dediğimiz,
aslında rüyanın ta kendisi olan, şu maddede kısılıp kalmış,
tuhaf ve acısı tatlılığından fazla olan dünyada
güzel olan birçok şeyler, büyük engellere ve duvarlara çarpa çarpa heba olup gidiyor.

Hele ki, "Barış Çağı" hiç kabul görecek cinsten bir fikir gibi değil,
çünkü barış çok kimselerin hiç işine yaramayacak bir şey.
silah tüccarları, kimyasal madde üreticileri ve insan ticareti yamyamları
hepside parasız kalır çünkü.

Herşey parayla alakalandırıldığı için,
para etmeyecek bir düşünceye vakit ayırmayı bile boş bir uğraş olarak gören
bir grup insan var.
Sayıları az bile olsa bu çok güçlü bir grup insan,
büyük çoğunluğun hayatının her zerresine nufuz edebiliyor.
Ve planları hep çok acımasız oluyor.
TV izlememeyi kendisine prensip edinmiş bir insan tanıyorum.
bir keresinde şöyle demişti:
"on seneye yakın haber izlemiyorum, takip etmiyorum, bir şey okumuyorum
(onun bütün derdi kendisini okumak çünkü, ben de bunu çok takdir etmekteyim içimden)
Ancak hiçbirşey kaybetmiş olmadım.
Bir gün bir komşuma, dünya ne âlemde diye sorup bilgi aldığım da gördüm ki,
herşey benim on senedir takip etmeyi bıraktığım noktayla aynı durumda.
Hiç şaşırmadım, beni ele geçirememiş olan günlük zulüm takibini hâlâ reddediyorum.
Ve bu halinden ötürü insanlığı protesto ediyorum!"


El-İnsan ne demek, neden bu kadar kıymetli,
insan tamda böyle bir çıkmaza girince daha iyi anlıyor bunu.

Menfaat çıkmazından kurtulmanın tek yolu El-İnsan'ın yaşaması
ve her bedende yaşaması.
Ve sonra hepsinin bir beden (miş gibi) olması.
Buda bir rüya gibi, ama ne güzel bir rüya.
İnşaallah gerçek olur. Âmin!.

Bir vucudun organları barış halinde yaşamadığı an ortaya hastalık çıkıyor.
Sonra ise, devreye giren bütün tıp uygulamaları,
o hasta olan organı terbiye ve ıslah etmeye yönelik.

Aslında çâre o hasta olan organdan ziyade,
hastalığın yerleştiği tüm vucuda yönelik
terbiye ve ıslah ile olabilir belkide.

Ama tıp ilmini bile öyle kategorilere ayırmışlar ki,
neredeyse her hücre için bir uzmanlık alanı icad etmişler.
Hepsi de kendi alanını biliyor.
Bütün tedaviyi bir alandan yönetiyorlar.
Nerede artık âciz kalıyorlar, işte o zaman
diğer başka alanların kapsamına giren tedavilere yöneliyorlar.
Birçok ilim alanlarında da bu ayrılma ve bölünmeleri gördükçe
yeterince idrak edemesem de tevhid'sizliğimize "ahh!" ediyorum.

Her zerre tevhide muhtaç.
Tevhid sadece tasavvufî bir mânâ değil.
Zerre den başlayıp her alanda,
her meselede,
batıni ve zâhiri-maddî ve mânevî her şeyde tevhid gerekli.
ve en son herşeyinde "BİR" liği için yine tevhid gerekli,
diye düşünmeden kendimi alamıyorum.

Bütün dünyadaki devletleri, milletleri hep birer vucud organı,
ve dünyanın bütününü de bir beden olarak düşündüğümüz de,
yaşanılan bütün savaşları daha kolay anlıyoruz.

Kendime göre anladığım iyilik hali hem parçadan bütüne,
hem de bütünden parçaya doğru,
çift taraflı bir eğitim ve terbiye metoduna bağlı.

Hasta olan organı tedavi ederken,
hastalığa doğrudan yada dolaylı tesir etmiş olan
ve kendiside hastalanma ihtimali taşıyan diğer organ ve cüzleride
korumak ve yaşatmak yapılabilecek en doğru işlem olur belki de.

Cezalandırır gibi,
kesip atmak (ameliyat), zehirlemek (ilaçla tedavi), ateşle yakmak (radyasyon ve ışın)
bugün tedavi diye uygulanan bu işlemlerde bir terslik olduğunu düşünmekteyim.

Savaşlarda böyle,
birileri bir diğerlerinin yapıp ettiklerinden memnun olmayınca
silah ve bombaları ile hemen taarruza geçiyor.
Bazense bir memnuniyetsizliğe bile ihtiyaç duymadan,
ortada bir sebep yokken, havadan bahâneler ile silahlarını denemek için
ve güçlerini ispat etmek için savaş çıkarıyorlar.
Kan akıtmak ne kadar kolay birşey gibi algılanıyor anlayamıyorum,
Gözden yaş akıtmak, zulüm etmek, bizden değil nasıl olsa deyip katletmek
çok ağır bir suç.
İnsanın lisanı yetmiyor bu akılsızlığı, kalbsizliği izâh edebilmeye.

El-İnsan olma ümidi ve potansiyeli taşıyan nice can'lar zulüme uğruyor, hebâ oluyor.
Sadece seyretmek ayıbımı, dua etmeye çalışarak hafifletmeye çalışsam da hafiflemiyor.
İçimde küçük bir sevinç üzüntümün tek tesellisi oluyor.
Zulüm karşısında üzülen,
ve "birşey yapamadığından ötürü kalbinde eziklik hisseden bir kalbinin olması
insan için ve insanlık içinde iyi birşeydir inşaallah!" diyebiliyorum.

Hiçbirşey yetmiyor ama.

İnsanların dişleri çok sivri,
gitgide de kana susuzluklarını daha fazla ortaya koyuyorlar,
çekinmek bile hissetmeden hemde.

Babaannem şöyle derdi:
"Yaşlı bir insanın ağlaması kadar üzücü birşey yok".
çok küçüktüm o zamanlar,
"Biz kendisini üzmeyelim diye tedbir için böyle söylüyor" diye düşünürdüm.
Ne kadar yanlış düşünüyormuşum.
Onun derdi kendi rahatlığını tesis etmek değilmiş meğer.
Bizi masumları üzmeyelim diye eğitiyormuş.
Yaşlılar da bebek kadar masum oluyor çünkü.
Bir lokmaya seviniyorlar,
Saçını azıcık sevseniz nefesi boğazına takılacak kadar hıçkırıkla sevinçli sesler çıkarıyor.
Size bir anda ve bütün kalbinden gelen bir muhabbetle kırık cümleler kurmaya çalışarak,
en makbul duaları ediyorlar.
En çabuk kabul edildiğini öğrendiğim dualar bunlar.
Sözlere bile bakamıyorsunuz,
o an öyle bir hızla kabul edilmiş olduklarını,
sizin kalbinize gelen katlanarak çoğalmış ve herşeyden arınmış,
damıtılmış sevinçlerden anlıyorsunuz.

Muhabbet en lâzım olan gıdamız,
ve eminim ki tek şifâ kaynağımız.

Muhammedi Muhabbet'i AN-lama çalışmalarımın şu aşamasında bu noktadayım.
Resul-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e olan hayranlığım ve hasretim büyüyor,
insanlara, hayvanlara ve bütün canlılara olan sevgi, saygı ve muhabbetini okumak bile
kalbimizde biryerleri onarmaya yetiyor,
bu okuyup öğrendiklerimiz bizimde hallerimiz olduğunda
bu yaşayış bizi ne kadar güzelleştirecek kimbilir.

barış çağı gerçek olsa, adına kısaca CENNET diyeceğiz sanırım.

Allah'ım bize doğru yolu gösterdikten sonra,
bizlerin kendimize ve âleme zulmedenler olmamıza izin verme ne olur!
Hakk celle celaluhu Sen bizleri ehl-i tevhid olan iman-ı kâmileye erişen kulların yap!.
Ve bütün insanları da böyle yap ki,
herkes kardeş olduğunu yeniden hatırlasın ve bir daha hiç unutamasın inşaallah!.
Âmin Yâ Rabbim!.


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 30 May 2011, 12:29 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
Allah razı olsun. Ruhu şad olsun. Gani gani Rahmet yağsın üzerine inşaallah!

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: MÜJDE
MesajGönderilme zamanı: 10 Haz 2011, 00:25 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 43
1. BÖLÜM




Atatürk’ü anlamak istiyorum.

Bir insanı anlamak için o insanın yaptıklarına, söylediklerine ve yapmak istediklerine bakmak gerekir. Ben de Atatürk’ü anlamak için onun yaptıklarına, söylediklerine ve yapmak istediklerine bakıyorum. Atatürk yaptıklarını yapmış, söylediklerini söylemiştir. Benim için yapmak istediği halde yapamadıkları önemlidir. Onun yapmak istediklerinden biri de, belki de en önemlisi yurtta ve dünyada barışın sağlanmasıdır. Ne yazık ve acıdır ki, yurtta ve dünyada barış bugün bile hala sağlanamamıştır.
Bana göre, Atatürk’ü anlamak demek, onun yaptıklarını ve söylediklerini tekrar etmek değil, yapmak istediklerini gerçekleştirmek demektir.

“Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Atatürk’ün gençliğe seslenişini bana ilk kez babam okumuştu. O günlerde henüz okula başlamamıştım. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur, dediğinde damarlarımdaki kanın başka türlü akmaya başladığını, beni sarstığını, beni titrettiğini hissettim. Okula başladıktan sonra öğretmenim okuduğunda da aynı duyguları yaşadım.
Bu duygularım, ilk günden bu yana hiç değişmedi, bundan sonra da değişeceğini sanmıyorum. Atatürk’ü ve gençliğe seslenişini anlamak için durmadan kendime sorular soruyorum:
Atatürk Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmek görevini niçin Türk gençliğine vermişti? Niçin TBMM değil de Türk gençliği? Asker ya da sivil niçin güvenlik güçleri değil? Bunca mürekkep yalamış insan varken niçin Türk gençliği? Niçin zenginler, mal mülk sahipleri değil? Niçin? Niçin? Niçin?
Bu sorulara cevap veremiyordum ama Atatürk, Türk istiklali ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek vazifesini Türk gençliğine verdiğine göre elbet bir bildiği vardı.
İnsanlar nasıl oluyor da bedhah olabiliyordu? Bedhah olmak alçaklık değil miydi? Hele iktidar sahiplerinin alçalması akıl alacak bir şey miydi? Nasıl oluyor da alçaklığı kendilerine yakıştırabiliyorlardı?
Ben bir insanın bedhah olabileceğine asla ihtimal vermiyordum ama Atatürk ısrarla üzerinde durduğuna göre bu konuda da mutlaka bir bildiği vardı.

Atatürk’ün gençliğe seslenişindeki ahval ve şerait gerçekleşti mi, acaba?

Asilkan adında bir arkadaşım vardı. Babası öğretmendi. Atatürk’ü ve onun gençliğe seslenişini öğrencilerine aşılamak için öğretmenliğin üstünde bir çaba gösteriyordu. Oğlunun adını gençliğe seslenişten almış, hamurunu da gençliğe seslenişle yoğurmuştu. Atatürk’ten söz etmek onlar için bir eğlenceydi ve onlar bu eğlenceye delilenmek diyorlardı. Delilenmek sözcüğünü de eğlenceli olsun diye dellenmek şeklinde söylüyorlardı.
Asilkan ile aynı yaştaydık. İkimiz de dokuz yaşındaydık. Ben konuşkan bir çocuk değildim. Bu yüzden onlar Atatürk’ten, Türk istiklalinden, Türk Cumhuriyetinden söz ederken onlara katılmıyor, onlarla dellenmiyordum ama bir gün nasıl olduysa son sorduğum soruyu Asilkan’a soruverdim.
Atatürk’ün gençliğe seslenişindeki ahval ve şerit gerçekleşti mi, acaba?
Gazete ve televizyonlara bakılırsa, gerçekleşti diyenler de vardı, aksini söyleyenler de. Acaba hangi taraf haklıydı? Gerçekleşti diyenler mi, aksini söyleyenler mi?
16 Ağustos pazartesi günüydü. Yani 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden bir gün önce. O gece başımıza geleceklerden habersiz Asilkan ile bunları tartışıyorduk. Biz tartışırken babası geldi yanımıza. Asilkan aynı soruyu babasına sordu.
“Atatürk’ün gençliğe seslenişindeki ahval ve şerait gerçekleşti mi, baba?”
“Bu soruyu niçin bana soruyorsunuz, çocuklar.” dedi.
“Benim babamsın, ikimizin de öğretmenisin. Başka kime soralım?”
“Kendinize sorun.”
“Ama biz daha çocuğuz.”
“Bu soruyu sorduğunuza göre çocukluktan kurtulmuşsunuz siz artık.”
Asilkan sorusuna cevap alamadığı için üzülmüştü ama babasının gözünde çocukluktan kurtulmuş olduğuna da sevindi. İstediğini elde edemediğinde her zaman ağzından çıkan “öf baba yahu” sözü değişmese de yürüyüşü değişmişti. Çocukluktan kurtulmuş olmanın verdiği hava ile sessizce odasına çekildi. O çekilince ben de çekildim.
Yalnız kalınca gerçekleşti mi, gerçekleşmedi mi tartışmak yerine bana düşen görevi hakkıyla yerine getirebilmek için kendimi buna göre yetiştirmeye karar verdim. Aslında ben bu kararı ilk gün vermiştim de ancak bu gece farkına varabildim.

Çocukluktan kurtulmak

Asilkan’ın babası “Siz artık çocukluktan kurtulmuşsunuz.” diyordu ama çocukluktan kurtulmak kafamızdaki sorulara cevap vermeye yetmiyordu. Bir soruya cevap versek onu başka bir soru takip ediyordu. Ve bu soruların ardı arkası kesilmiyordu.
Eskiden işim kolaydı. Asilkan ile babası dellenirken ben de onlardan kafamdaki soruların cevabını bulmaya çalışırdım. Bundan sonra onlardan bana fayda yoktu. Çünkü “Siz artık çocukluktan kurtulmuşsunuz.” sözü Asilkan ile babasının bundan sonra dellenmeyeceklerini gösteriyordu.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”

Asilkan ve babasından artık bana fayda yoktu ama Atatürk’ün sözlerinden faydalanabilirdim.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Atatürk bu sözüyle “Kendine yol aradığında ilme sarıl, sana ancak ilim yol gösterir.” diyordu. Ben de kendime yol bulabilmek için ilme sarıldım.
İlim doğruyu doğru bilmektir.
İlim yanlışı yanlış bilmektir.
Bir şeyden söz ederken onun zıddından da söz etmek gerekir. Aksi halde bir eksiklik meydana gelir. Cehalet de hiçbir şey bilmemek değil, doğruyu yanlış, yanlışı da doğru sanmaktır.
İlim öğrenmek zordur. Bir harf öğrenmek için kırk yıl köle olmak gerekir. Çünkü doğru bir tanedir, yanlış ise pek çoktur. Hatta sınırsızdır. İki kere ikinin doğru cevabı dörttür. Dördün dışındaki bütün sayılar yanlıştır. İlmin zorluğunu anlamak için dördün dışındaki sayıları saymak yeter.


Başa Dön
 Profil  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 23 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye