Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 17 Haz 2019, 14:50

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 10 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: ABDEST DEYİP GEÇMEYİN
MesajGönderilme zamanı: 17 Şub 2009, 12:52 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
Bu konuyu facebook'ta paylan!
ABDEST DEYİP GEÇMEYİN

ALPEREN GÜRBÜZER

Daha dün ana rahminde 43 mm boyunda 6–65 günlük bir ceninken içi sıvı kaplı amniyon kesesi havuzu içerisinde adeta ters dönmüş vaziyette yüzüp temizlik kurslarına tabii tutulduğumuzu bilmem hiç düşündük mü? Bilindiği üzere amniyon sıvısı ceninin kendi vücut salgılarından imal ettiği bir sıvı olup, bu sıvı her üç saatte bir yüzmeye elverişli olabilecek tarzda tazelenir. Elverişli derken ısı şartlarını kast ediyoruz elbet. Şöyle ki anne kar tipi demeden dışarıya çıksa da, ya da tam tersi yazın o Adana'nın bunaltıcı sıcağında bulunsa bile bebek hiçbir şekilde ısı değişikliklerinden etkilenmeyecektir. Görüyorsunuz insanoğlu yüzme havuzundaki suların belirli aralıklarla değiştirilmesini yeni keşfede dursun bu işlem insanın ilk yaratılışı ile birlikte ana rahmine düşen bir bebek için uygulanıyor zaten. Temizlik imandandır ilahi buyruğu böylece yerini bulmuş oluyor. Madem iman fıtri, o halde temizlikte fıtri bir hadisedir.
Malum sıcaklık genleşme, soğukluk ise büzüşme yapar. Bundan dolayı abdest alan insan su sayesinde her gün vücuduna dinamizm kazandırır. Nasıl mı? Sıcak su damarları genişletir, soğuk su ise daraltır. İşte bu noktada genel dolaşımımıza adeta jimnastik etki yapan abdest özellikle kalbimizden uzak damarlara direnç kazandırarak vücudumuzun statik enerjisini almaktadır. Malum olduğu üzere statik enerji vücudumuzda mevcut kasları gererek zamanla aktivitesini yitirmesine neden olduğu gibi derimizde zamanla kırışmalara yol açabiliyor da. Bu yüzden nice insan akupunktur ya da fizik tedavi gibi yöntemlerle istenmeyen kırışlılıkları gidermek için adeta seferber olmuş durumdadırlar. Oysa Allah'ın bize bahşettiği abdest nimeti ile her vakit diliminde vücudumuza soğuk ve sıcak etkileşim yaparak istenmeyen kırışıklıkların önüne geçip nur yüzlü olabiliriz pekâlâ. Madem öyle, şayet kullandığımız su sıcaksa derimize genleşme etkisi yapar, soğuksa daralma etkisi yaparak uyuşuk olan vücut uyarılmış olur. Derken derimiz sıcak soğuk etkileşimleriyle refleksimiz zinde tutulur. Buna bir tür bedava fizik tedavi dersek yeğdir.
Bazen kazaen maruz kaldığımız sıyrıklarda renksiz sıvının varlığını görürüz. İşte o gördüğümüz renksiz sıvı aslında lenf dediğimiz sıvı olup, mikroplara karşı savunma mekanizmamızın en önemli öğesini oluşturur. Hatta insan üşütünce lenf damarlarımız ister istemez büzüşebiliyor. Dolayısıyla bu durumda büzüşen damarlar mikroplara karşı mücadele edecek hücreleri gönderememe durumu söz konusu olacaktır. İşte bu noktada abdestin soğuk sıcak etkileşimi sonucu ısı farklılıklarıyla ortaya çıkan uyarıcılığı sayesinde, mikropların istilasını önleyici etki yaptığını görürüz. Değim yerindeyse abdest bir nevi mikropların hevesini kursağında bırakan bir uygulamadır.
İlahi kitabımız etrafımızda yaş, kuru ne varsa temizliği iman nuruna vesile kılmış. Dolayısıyla Kur'an'da geçen: “Ey inananlar! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Eğer cünup iseniz yıkanıp temizlenin..” ( Maide suresi ayet 6) emri ile abdest gerçeğinin sadece namaz için ön hazırlığın yanı sıra bedenimiz üzerinde yaptığı esneklik ve zindelik açısından düşünmekte fayda var. Sadece abdest mi, şüphesiz teyemmüm de vücudumuzdaki statik elektriği alan işlev üstlenir. Kim bilir abdestin daha nice faydaları var, ama biz bilmiyoruz.
Velhasıl; şu bir gerçek estetik için bunca harcanan masraflara gerek kalmadan pratik çözüm abdest sırrında gizli.
Vesselam.

_________________
Resim


En son dedekorkut1 tarafından 01 Şub 2015, 22:22 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 19 Mar 2009, 13:06 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11134
Resim

ZEVK 1405

Güzel gönlün,
Nur-u MîMin Muhabbet Minâsı OLsun ey cAN!..


Tenhada Kur’ân OKUrlar Allah’ın Has KULları Dost!
Misk Dükkanı Yürekleri, Cennet Yolu yoları Dost!
Zikr-i Dâim-Kâimler ki ölmez DİRİdir Dilleri
Esmâ Semâsında YÜZen, HAKK’ın Hayır Elleri Dost!

12.03.1998 10:00 br..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: EBU NASR FARABİ
MesajGönderilme zamanı: 29 Kas 2011, 19:52 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
EBU NASR FARABİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Farabi’yi kaleme alırken, asıl anlamamız gereken hakikat şu olmalıdır:
O, doymak bilmeyen bir ilim aşkıyla hem batının, hem de doğunun ismini andığı bir bilge insandır. Dahası batıda Alpharabius adıyla anılmaktadır. Sonuçta hangi ismiyle anılırsa anılsın, o ilim aşkını insanların yüreğine kazıyan, işleyen, nakşeden, öğrendiği tüm bilgileri ansiklopedi haline nasıl getirilebileceğini gösteren bilge şahsiyettir
Mesela söz konusu ansiklopedik kaynaklardan kendine has “Kitab-el musiki” adlı o müstakil eser İstanbul’da Kılıç Ali Paşa kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Hakeza Paris ve Escorial kütüphanelerinde mevcut mantıkla ilgili İbranice tercümeleri birçok batı bilim adamının başvurduğu kaynak eserlerdir. İşte bunlar arasından Fransız Bergson bu kaynak eserler sayesinde felsefenin esaslarını kaleme alabilmiştir. Yine İngiliz düşünürlerinden Hobbes’in Toplum teorisi, Spencer’in sosyolojik kuralları Farabi’den mülhem eserlerdir. Tabii bitmedi, dahası var; Alman filozofu Nıcolas‘ın Sezgici bilgi teorisi ve Rosseau’nun Sosyal sözleşme teorileri Farabi’den esinlenerek yazılmıştır. Hatta Farabi, Paracelsus’tan çok öncesinden “Mikro âlem” ve “Makro âlem”den söz etmiş düşünürümüzdür. Anlaşılan; Farabi’nin ortaya koyduğu bilgiler batı insanını derinden etkilemenin yanı sıra bilgilerin nasıl sistematik bir şekilde sunulması gerektiği hususu da aydınlığa kavuşmuştur.
Malum kendileri ismiyle müsemma 870 senesinde Buhara’nın Farab şehrinde dünyaya teşrif etmişlerdir. Bir başka ifadeyle Sır-derya’ya dökülen Aras nehrinin kıyısı Farab şehrinde doğmuştur. Doğduğu şehir eğitim yönünden zor şartların hüküm sürdüğü yıllara denk gelmiştir. Ki; o bunca meşakkate rağmen eğitimini ihmal etmeksizin önce İran, daha sonrasında Bağdat’a gidip öğrenimini tamamlayabilmiştir. O her şeyden öte kendine özgü hep aynı tip kıyafet giymekle alçak gönüllüğü hiçbir zaman elden bırakmayan bir davranış sergilemesi kendi içinde yalnız olduğuna işarettir. Belki de o bu haliyle:
"-Benim boş ve faydasız işlerden keyfim gelmiyor" demek istiyordu.
Bağdat’a gitmesi elbette ki babasının tavsiyesi üzerine olmuştu. İşte bu tavsiyenin gereğini yapıp fıkıh tahsili için Bağdat’a gitmiş. Böylece Bağdat onun için zahir ve batın ilmiyle ilerledikleri ilk durak olur. Bu durakta Arapçayı hıfzettikten sonra memleketine dönüp kadılık görevi üstlenmiştir. Fakat Kadılık görevi bir süre sonra onu sıkmaya başlar ve tekrar Bağdat yoluna revan olur. Burada felsefeye olan merakını Hıristiyan Filozof Mettâ bin Yûnus’un kitaplarının gölgesinde giderip, akabinde Ebu Bekir ibn el Sarrac’ın yanında gramer ve mantık derslerini tahsil eder.
Gerçektende Bağdat ilim ve feyiz kaynağı olan bir mekân. Öyle ki; burası Aristo’nun doğuya ait eserlerin yanı sıra bütün tercüme ve şerhlerini tamamlayıp felsefe alanında epey bir yol kat ettiği bir yerdir. İşte Aristo’nun kitabını anlaşılır hale gelme fırsatını bu topraklarda elde edecektir. Hatta ilim yönünden bereket fışkıran Bağdat onu yeşertip ikinci üstat olarak adından söz ettirecektir. Zaten onu ilginç kılan haslet dersleri çabucak kavramasıdır. Hatta hocaları bile ona hocalık yapmaktan çok ondan istifade etmeyi yeğlemişlerdir. Bir gün gelmiş kabına sığmayıp Bağdat’tan Haran’a gitmiş ve orda Sabit bin Kurre’nin Wabi Sabi felsefesine vakıf olmuş, derken artık bu konularda eser bile yazacak hale gelmiştir. Farabi burada aldığı eğitimle Tıp tahsilini başarıyla bitirebilmiştir. Hakeza Matematik alanında da öyledir. Yaşı olgunlaştıkça Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Süryanice dillerine de nüfuz etmiştir.
Farabi, Samani hükümdarı Nuh bin Saman’ın daveti üzerine bir ara Buhara’ya çağrılmış, hükümdarın isteği üzerine adına “El-Ta’lim-üs Sani’ verdiği bütün ilimleri bünyesinde taşıyan ansiklopedik eserini tamamlamak nasip olmuştur. Davetin gereğini yapmanın gönül hoşnutluğuyla tekrar Bağdat dönüş yapar. Fakat burada da birtakım siyasi karışıklıklardan dolayı durmayıp Hemedani Hükümdarı Seyfüddevle’nin çağrısına icabet etmiş. Böylece Halep’e hicret etmiş olur. Burada şair ve bilginlere önem vermesiyle tanınan Hemedani hükümdarının; “O bizim sarayımızın süsüdür” demesi onun ne büyük bir deha sahibi olduğunu göstermeye yeter artar bile.
Hayatının son dönemlerini Halep’te geçirdikten sonra 80 yaşına geldiğinde ardından insanlığa ışık tutan 70 civarında eserini miras bırakıp 950 yılında Şam’da hayata veda eder. O artık ardından bıraktığı eserleriyle yaşıyor. Özellikle onun “İhsan-ül-ulüm-ilimlerin tasnifi” eseri ilimleri beş başlık altında kategorize etmesi onu adından söz ettirecek düzeye taşımıştır. Ve ardından asırlar geçse de kendini unutturmayacak nitelikte gönül tahtına oturmuştur. Zira bu tasnif sayesinde belagat (güzel konuşma ve yazma), metafizik, mantık, tabii ilimler (matematik, astronomi, geometri vs.) ve medeni ilimler (ahlak, siyaset, ekonomi) anlam kazanmıştır. Her şeyden öte o Allah’a giden yolda eserden müessire ve vacib-ül vücud yoluyla ulaşılabileceğini vurgulamıştır. Yani Kâinatta her ne varsa o eserin mutlaka bir mimarı olabileceğini, aynı zamanda var olan her şeyin ya vaciptir, ya da mümkündür tarzında bütün varlıkların kaynağı Allah olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla kâinatta sebep netice ilişkisinde varılacak en son menzil; varlığı kimseye muhtaç olmayan Yüce Allah’tan başkası değildir elbet. Bu fikirleri serd ederken de kullandığı metot bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere ulaşmak diye tabir edilen dedüksiyon metodu olmuştur. Böylece onun sayesinde İslami konular insanlığın idrakinde anlaşılır hale geliyordu. Bu yüzden mantık çalışmalarını mukaddime, burhan ve netice ekseninde ele almıştır. Mesela burhan kurgusunu önce tarif (tasavvur yöntemi), sonra kabul (tasdik), en nihayet ispat esası üzerine dayandırmıştır.
Farabi’nin tasavvuf konusunda görüşleri de ilginçtir. Ruhun pirupak olabilmesi için evvela nefsi emmarenin başının ezilmesi gerektiğini ve bunun yok edilmesiyle birlikte nefsi levvameye geçilip akabinde basamak basamak diğer tüm nefis mertebelerini aşıp Allah’a vuslatın gerçekleşeceğine inanmaktır. O zaten bu güzel düşüncelerle sevgililerin sevgilisine çoktan kavuştu bile.
Ruhu şad olsun.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Şub 2015, 23:01 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
BU EZANLAR Kİ ŞEHÂDETLERİ DİNİN TEMELİ

ALPEREN GÜRBÜZER

Şair ne güzel demiş bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli. Gerçekten şehâdetleri çok önceden ötelerde belirlenmiş bile. Peki, ötelerden gelip ötelere uzanan ezan sadece bir duyurumudur? Elbette ki Rasulüllah’ın (s.a.v); “Ya Bilal! Ezan ve namazla bizi ferahlandır” beyan buyurması Ezân-ı Muhammedî’nin sadece bir duyurudan ibaret olmadığı, esenlik kaynağı olduğunu gösterir.
Kelime anlamı bakımdan Ezan; bildirmek, çağrı, davet demektir, İsra ise miraç manasınadır. İşte Ezan ve İsra bir araya geldiğinde bir taraftan dinin temelleri atılmış olurken, diğer taraftan dinin direği ve çatısı kurulmuş olur. Diyebiliriz ki İslamiyet’in ilk yıllarında Sahabe-i Kiram bu temelden yoksun sayılırdı, sadece bir cümlelik; ‘Essalatü camiatün’ (namaz bir araya getirir) davetiyle namaza icabet ederlerdi. Neyse ki ilerleyen zamanlarda namaz vaktinin nasıl duyurulması gerektiği hususu istişareye açıldı da Ezan-ı Muhammedî çağrısıyla buluşuldu. Malum bu büyük buluşma öncesinde; kimi çan çalalım, kimi boru sesi olsun, kimi ateş yakalım, kimi bayrak dikelim vs. demişti. Tabii bunların hiç biri kabul görmedi. Belli ki dinin temelleri bir şeylere dayandırılması gerekiyordu, dayandırılır da. Zira fıkhı kaynaklarda ezanın birinci doğuş sebebi; Miraçta Cebrail’in ezan okuyup imam olması olarak zikredilir. İkinci ise Abdullah b. Zeyd’in bu konuyla alakalı gördüğü rüya sebep teşkil etmiştir Nitekim rüyada gördüğü bir meleğin kendisine öğrettiği ezanı Rasulüllah’a bildirmesi üzerine Allah Resulü; “Kalk bu gördüğün rüyadaki sözleri Bilal’e öğret, onun sesi daha gürdür” demesiyle birlikte ilk ilan gerçekleşmiş olur. Yani ezan tıpkı Kur’anın vahy olunmasında ki gibi kaynağına uygun olarak cümle âleme Arapça ilan edilmiştir. Böylece ezanı Arapça dışında okumanın sahih olmadığı anlaşılır. Tabii bu ezana has bir kaidedir ama İsra (Esra- Miraç yolculuğu) için öyle değildir. Özellikle Esra dedik, niye? Çünkü 5 vakit namaz Esra hadisesiyle müminlere farz oldu da onun için elbet. Madem Esra deyince namazı hatırlıyoruz, o halde ‘namaz miraçtır’ çok yerinde bir tespittir. Zaten öyle de. Neyse ana konuya yeniden döndüğümüzde ezanı başka dilde okumak sahih olmadığı apaçıkken, aynı temel kaide namaza giriş için pek söylenemez. Kelimenin tam anlamıyla Farsça ezan sahih değildir, isterse ezan olduğu bilinsin. Zira Hanefi fıkhı üzerine yazılmış İbn-i Abidin adlı esere baktığımızda Farsça sözle namaza başlamanın bundan istisna olduğunu görürüz. Bu demektir ki Farsça namaza başlamanın sahih olduğudur. Yani bu eserden hareketle; ezanın orijinali haricinde diğer türlü okunduğunda (mesela Farsça) insanlar okunan çağrının ezan olduğunu bilseler bile caiz olmadığı anlaşılır. Belli ki bu temel kaideler bize Ezân-ı Muhammedî’nin tüm Müslümanları tek kalp, tek yürek ve tek dilde birleştiren orijinal duyuru olduğunu göstermeye yetiyor. Bu yüzden başka bir dilde okunmasına geçit verilmez. Kaldı ki Müslümanlar dünyanın neresine giderlerse gitsin minarelerin şerefesinden yankılanan tevhidi çağrının sadece orijinaline aşinadır. Hatta bu aşinalık birlik ve dirliğimizi oluşturan ilan olur da. Bu da yetmez minarelerde yankılan bu duyuruya icabet eden her Müslüman omuz omuza birlikte saf olur da. İşte bu yüzden rüya âleminden bu ümmete lütfedilen Ezan-ı Muhammedî Bilal-i Habeşi’nin başlattığı o gür ilan orijinal haliyle minarelerimizden kıyamete kadar inlemesi durmayacaktır. Buna inancımız tamdır. İyi ki de bu duyuru her ırktan, her milletten insanın ortak anlayacağı dilde yankılanıyor, bakın Allah-ü Teâlâ; “Allah’a davet edip iyi amel işleyenlerden daha güzel sözlü kim olabilir” (Fussilet 33) buyurmakta.
Rabbül Âleminin; “Allah ve Resulü tarafından insanlara ilan et” (Tevbe, 3) ayetiyle buyurduğu ‘ilan’ ile ‘İnsanlara Haccı bildir’ (Hacc 27) ayetinde zikredilen ‘bildir’ aynı mana ihtiva etmekle birlikte ‘ilan’ daha çok Ezan-ı Muhammedî çağrıştıran davet manasına bir paroladır. O halde davete icab etmek düşer bize.
Ayrıca Ehlisünnet âlimlerinin dinin şahidi temeli ezanla ilgili adab ve usuller için söylediklerine baktığımızda ortaya özetle şu kaideler çıkıyor:
- Beş vakitte kılınan namazlar için ezan ve kameti terk etmek mekruhtur. Ancak ezan ve kamet terk edildiğinde bu namazlar iade edilmez, sadece vakit girmeden okunan ezan tekrarlanır. Hatta aynı düstur kamet içinde geçerlidir.
- Kuruntulu veya kasıntılı insanın kulağına ezan okunursa kuruntuyu giderir. Tabii ki burada temel amaç kuruntuyu gidermek değildir, asıl bizi ilgilendiren kuruntunun giderilmesinden ziyade Sünnet-i seniyye'nin yerine getirilmiş olması çok daha önem arz eder. Öyle ki bu sünnet sayesinde yeni doğmuş bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunup çocuğun ilk ilmi eğitimine start verilmiş olur da.
-Bir müezzinin erkek, akıllı, takva sahibi, sünnete vakıf ve namaz vaktini bilmesi gerekir ki onun hakkında yeterli şartlara haiz bir müezzin denilebilsin. Dolayısıyla delinin, mümeyyiz olmayan çocuğun, sarhoşun, kadının, fasık kişinin, kâfirin, bayılan kimsenin ezan okuması mekruhtur. Yine de sahih olan köle ve çocukların cemaat olamayacağıdır. Dolayısıyla ezan okumaması da icap eder. İlla da köle ezan okuyacaksa da sahibinin iznine bağlı olarak gerçekleşir. Anlaşılan o ki buluğa yaklaşmış çocuğun, kölenin, âmâ’nın okuyacağı ezan kerahetsiz caiz olabiliyor.
-Teganni şarkı söylemek gibidir. Zaten sesi güzel olanın teganni yapması lazım gelmez. Esas olan Ezan okurken kelimelerin arasını ayırarak okumaktır. Kamette ise birleştirerek okumak esastır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); “Ezan cezm’dir” buyurmakta. Yani sesi güzel olanın teganniye ihtiyacı yok. Bu yüzden Resulü Ekrem (s.a.v); “Ezan okunduğu zaman kelimelerin arasını ayırarak oku, kamet getirdiğin zaman da kelimeleri birleştirerek oku” beyanıyla kametin seri okunacağına işaret etmiştir.
-Ezan okunurken konuşulmaz. Şayet konuşulursa ezanın yeniden okunması icab eder. Hatta ezan okunurken selamda alınmaz.
-Ezanda parmaklar kulaklara koyularak okunur, kamette ise parmaklar kulaklara konulmaz. Kamette neden konulmadığı malum, zira cami içerisinde işitememe gibi bir engelde yok. Kaldı ki kamet dışarıya yönelik bir çağrı değildir, içeride cemaate yönelik duyuru olduğundan kametin seri halde okunmasını gerektirir. Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) Bilal-i Habeş'e; “Parmaklarını kulaklarına koy. Çünkü bu sesini daha yükseltir” diye buyurmuştur. Zaten yukarıda da belirttiğimiz üzere kamet getiren bir kişi iki parmağını kulaklarına koymaz demiştik. Niye derseniz, bu mevzu gayet açık, alçak sesle yapıldığı içindir elbet.
- Kamette müezzin ‘Hayya alel felah’ derken cemaatin ayağa kalkması adaptandır. Şayet İmam mihraba yakın değilse her saf arasında imam geçtiğinde kalkması daha uygun olur.
-‘Kad-kâmetis-salâtü’, “Kad-kametis-salâh’ denildiğinde ‘Namaz başladı’ demek olduğundan imamın namaza başlaması adaptandır. Çünkü imam böyle yapmakla müezzinin sözünü doğrulamış olur. Bununla birlikte kamet getirdikten sonra namaza başlansa sakınca yoktur. Nitekim İmamı Azam'ın talebesi İmam Yusuf böyle uygun görmüştür. Ayrıca kamet alınırken camiye giren ayakta beklemeden oturmalı, doğru olan cemaat ayağa kalktıktan sonra kalkmasıdır.
-Ezanı dinleyen kimsenin müezzinin okuduklarını tekrarlaması menduptur. Vacip olan şu ki; ezanı işittiğimizde yürüyerek icabet etmek gerektiğidir, yani camiye gidip cemaatle namaz kılmaya koyulmalıdır.
-Kaza namazlarının birincisinde ezan ve kametin her ikisinin birlikte yerine getirilmesi sünnettir. Akabinde devam eden diğer kaza namazlar için ezan okuyup okumamakta kişi muhayyerdir (serbesttir), yani dilerse okur dilerse okumaz. Hakeza yolcunun kameti terk etmesi mekruhtur, ama ezanı terk etmesi mekruh değildir.
-Kadın kamet getirir, ama ezan okumaz.
-Evde ezan okuyan ancak kendi işiteceği seste okur, fakat birazcık seslenmesinde beis yoktur.
-Arafat’ta (cem-i takdimde) bir ezan, iki kamet getirilir, Müzdelife’de (Cem-i tehir) ise bir ezan ve bir kamet getirilir.
-Fasık bir kişinin imamlığı, takva sahibi cahilin imamlığından daha evladır.
-Abdestsiz ezan okumak mekruh değildir, ama cünüp kimsenin ezan okuması mekruhtur, dolayısıyla cünüplüyken okunan ezan iade edilir. Ancak cünüp kimse bir başkasının okuduğu ezana dil ile icabet etmesinde beis yoktur. Zira bu icabet ezana değil, müezzinedir.
-Kur’an ve ezan okuyana selam vermek meşru değildir.
-Bir kimse mescitte müezzin kamet getirirken camiye girerse imam mihraba geçinceye kadar oturması daha uygun düşer.
-Bir kişinin iki mescitte müezzin olması mekruhtur. Çünkü ikinci mescitte okuyacağı ezan nafile sayılır. Kendisinin yardımcı olmadığı farz olan bir namaza halkı davet etmesi uygun düşmez.
-“Ezan işitince ayağa kalkın! Çünkü o Allah’tan gelen bir emirdir” hadisinden maksat namaza gidin, ya da kamet manasınadır.
-Ezan farzlar için sünnettir. Vitirde yatsının ezanı ile yetinilir sadece.
-Ezan vaktinden önce okunursa tekrarlanır.
-Ezana dört tekbirle başlanır. İlk şehadeti alçak sesle, sonrasında dönerek yükse sesle okumak mekruhtur. Ezan aheste aheste okunur, bu arda Hayya ales salah-Hayya alel felah derken de sağa sola dönülür,
-Sabah ezanına ‘Es-salatü Hayrun mine’n-nevm’ (Namaz uykudan hayırlıdır) ilave edilir.
-Minare genişse ezanı dönerek okunur. Rasulüllah döneminde minarenin olmamasından hareketle dönmeye itiraz edilmemeli. Minare olsun ya da olmasın dönmek gerek, üstelik sürekli uygulanan bir adap olduğundan teamül hale gelmişte.
Tabii bu sıralanan hususlar Ezanın zahiri yönünü ortaya koyan temel kaidelerdir. Unutmamak gerekir ki, temel kaidelerin yanı sıra ezanın birde batini yönü vardır. Nitekim Ezan-ı Muhammedî bir yönüyle görünen görünmeyen cümle âleme namaz vakitlerini hatırlatırken diğer yönüyle de tevhidi zikri duyurmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla Ezan-ı Muhammedî İlây-i Kelimetullah’ın gönüllerde yankı bulmasını sağlayan bir tevhidi zikirdir.
Anlaşılan o ki, Ezan deyip geçmemek gerekir, hakkını vermek icap eder. Şöyle ki;
Bir demirci ezan okumakta olan müezzini dinlemeye koyulur. Ezan-ı Muhammedî bittiğinde demirci; şu adam ezan okuyor ama samimi değil, hakikati haykırmıyor deyince derler ki:
— Nasıl yani, işte müezzin ezan okuyor ya, hiç bunun yalanı mı olur?
Demirci:
—Evet, evet! Müezzin gerçeği ilan etmiyor, şayet o ihlâslı okusaydı çıktığı yerin çöküvermesi gerekirdi der ve akabinde;
—Birde ben okuyayım bakın nasıl okunuyormuş diye söylenip demir yığınının üzerine çıkar ve başlar ezan okumaya. Okudukça ayağını altındaki demirler eriyip akmaya başlar da. Ezan’ı bitirince kendisini gözlemleyenlere şu itirafta bulunur:
—Bende gerçeği duyuramadım, baksanıza eğer samimi şekilde okusaydım benim de erimem gerekirdi. İşte tevazu bu, işte Allah’a tam teslimiyet ifadesi budur.
Tabii demirci örneği tam bir takva örneğidir. Herkesin bu takva halini yakalaması elbette ki zordur. Her ne kadar biz ezanın takva yönünden çok uzak olsak ta hiç olmazsa ezanın zahiri yönüne vakıf olmaya çalışalım. Bizim için bu bile büyük kâr. O halde ne duruyoruz ehlisünnet imamların ortaya koyduğu zahiri bilgileri hayatımıza yansıtalım. Zira Ezan-ı Muhammedî yüreklerimizi ferahlatan bir çağrıdır.
Evet, ne mutlu o insanlara ki, o okunan ezanlara şahitlik ederek İlay-i Kelimetullah duygusuyla huzura eriyorlar. Allah adı ve Habib’inin adı her okunan ezanla her saniye cümle âlemde yankılanır da. Şair diyor ya, bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli, aynen öyle de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’nin yaktığı İ’lây-ı Kelimetullah meşalesi ebediyen sönmez de. Bakın İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde mealen Allah (c.c.) Habib’i için; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim” buyuruyor. Gerçekten de garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmaktadır. Derken yeryüzünde Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı bir an yoksun kalmaz. Böylece 24 saat içerisinde tüm kâinat Ezan sesleriyle yankılanıp cümle âlem nasiplenir de.
Vesselam.



_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: İSLÂMDA HAYVAN HAKLARI
MesajGönderilme zamanı: 11 Şub 2015, 14:44 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
İSLÂM’DA HAYVAN HAKLARI

ALPEREN GÜRBÜZER


Hayvan deyip geçmeyelim, sonuçta o da bir yaratık. Bu yüzden Yunus'un; “Yaratılanı sev yaratandan ötürü” sözü her canlı için geçerli bir akçe olduğu kuşku götürmez. Ki, bu iş sadece sevmekle sınırlı değil, uygulamada gerektirir. Nitekim İslam'da bir kimse iaşe ve geçim derdiyle sahip olduğu hayvanını haddinden fazla sağması hayvanı bitap düşüreceğinden mekruh addedilir. Keza hayvana ağır yük yüklemek, fazla yol kat ettirmekte öyledir. Bakın bu hususta Abdullah İbn Amr’dan naklen rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.v)’in bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğradığında “Keçiyi sağdığında yavrusu için de süt bırak” (N. El Heysemi; M. Zevaid 8/196) tembihinde bulunması bunu teyit ediyor. Kaldı ki, yine bu hususta Peygamberimiz (s.a.v); “Hayvan sağanlar, tırnaklarını kessinler, sağım sırasında uzun tırnaklarla hayvanların memelerini kanatmasınlar” (Sindi, H.Ala İ. Mac’e Sayd.12) diye öğüt vermişte.
Şu bir gerçek; evcil hayvan sahibinin bakımını üstlendiği hayvana her türlü maddi ve manevi desteği sağlaması bihakkın teslimi mahiyetinde dini bir görevdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) açlıktan karnı sırtına yapışan hayvan sahibine; “Allah'tan korkmuyor musun” uyarısında bulunmuş ta.. Tabi bu arada şunu hatırlatmakta fayda var; hak hukuk denildiğinde sadece insan ve hayvan hukuku anlaşılmasın, bu hak bitki türünden otta olsa, cemadattan dağ, taş, toprakta olsa hüküm aynıdır. Düşünsenize bir insan şu dünyada dikili bir ağaç dikmiş olsa o ağaç insanlığa hizmet ettiği süre içerisinde amel defterine sadaka-i cariye hükmünde sevap yazılır da. Demek oluyor ki ağaç deyip geçmemek gerekir, onun altında gölgelenmek bile büyük bir nimettir. Yeter ki; Allah’ın yarattığı her ne nimet varsa, o nimetin hukuku çiğnenmesin bak o zaman merhamet iklimi tüm dünyayı sarar da. Peygamberimiz (s.a.v) bu yüzden; “Merhamet edene Allah’ta merhamet eder, siz yerdekilere merhamet edin ki göktekilerde size merhamet etsin” buyurmuştur.
Tabii bitmedi, Allah Resulü (s.a.v) hayvan hakları hususunda şu beyanları da zikretmiştir:
“Atlar yok mu onların alınlarında hayır bağlıdır. At sahipleri de onları beslemeleri sebebiyle ilahi yardıma ererler. Atlara harcamada bulunan kimse ise sadaka vermek için ellerini açmış bir zat gibidir” (Sahihi Buhari).
“Kıyamet gününde bütün hakları sahiplerine ödemeye elbette mecbur olacaksınız. Hatta boynuzsuz koyun için ona boynuzuyla vurmuş olan boynuzlu koyundan intikam alınacak, onun hakkında kısas yapılacaktır” (Sahihi Buhari ve Müslim).
“Her kim, bir serçe kuşunun boğazlanmasında olsun, merhametli davranırsa, Allah Teâlâ da kendisine kıyamet gününde merhamet eder” (Camiüs-sağir).
Bu arada Habib-i Kibriya Efendimiz hayvan hakları hususlarda mukayeseli iki misalde ortaya koymuştur. Şöyle ki, ortaya koyduğu birinci misal kıssada; “Bir kadın, bir kedi yüzünden azaba uğramıştır. O kediyi açlıktan ölünceye kadar hapsetmiş, bu sebeple ateşe girmiş, kendisine; sen kediyi hapsettiğin zaman ne ona yiyecek verdin, ne su, ne de onun yemini otlarından yiyebilmesi için salıverdin” örneğini vermiştir. İkinci kıssa misalde ise “Bir günahkâr kadın, kuyu başında susuzluktan dolayı kendini öldürecek derecede dilini çıkarıp soluyan bir köpeğe rastladığında acımış, ayağında pabucunu çıkarıp, onu başörtüsü ile bağlayarak kuyudan o hayvan için su çektiğinde bu yüzden mağfirete ermiştir” örneğini vermiştir (Sahihi Buhari). İşte birinci örnekte anlaşılan gerçek şu ki; hayvan haklarını ihlal etmenin ahret azabına yol açabileceğini, ikincisinde ise hayvana gösterilen hürmetle bir anda kurtuluşa erişilebileceği müjdesi vardır. Hani her kıssada bir hisse vardır derler ya, aynen öyle de bizim için örnek teşkil edecek ibretlik ders hiç kuşkusuz ikinci kıssada gizlidir. Dahası bunca hadis-i şeriflerden bizim çıkarmamız gereken derste şu kriterler esaslar olmalı:
- Hayvanlara iyi davranılması gerektiği,
-Hayvanların aç susuz bırakılmaması gerektiği,
-Hayvanların dövülmemesi gerektiği,
-Yavruların yuvadan koparılmaması ve avlanılmaması gerektiği,
- Hayvanların korkutulmaması, yarış amaçlıda olsa tıpkı batıda olduğu gibi hayvanların kazıklı voyvoda türü arenalara kurban edilmemesi gerektiği. Hatta bizde alışılagelmiş yöresel horoz dövüşleri de buna dâhildir.
- Hayvanın taşımayacağı yükün üstünde yük yükletilmemesi gerektiğidir.
Şayet bu sıralanan temel kurallardan ders alabildiysek dönüp kendimize baktığımızda köpeğe zor şartlarda su veren kadının affedilmesi, kediyi hapsedip açlıktan ölmesine sebep olan kadının cehennem azabıyla cezalandıracağı bilgisi, Efendimizce deveye aşırı yükleyen ve hayvanını aç bırakan kimselerin ikaz edilmesi gibi hususlar iç dünyamıza tesir edip ruh iklimimizde merhamet tohumlarının yeşerebileceğini görebiliriz. Nasıl merhamet iklimi oluşmasın ki, âlemlere rahmet olarak vazifelendirilen Peygamberimiz (s.a.v) kuşu ölen çocuğun kapısını çalıp üzüntüsünü paylaşmış bile. Kaldı ki bu hususta Rasulullah (s.a.v); ‘Her kim, bir serçe kuşunun boğazlanmasında olsun merhametli davranırsa, Allah Teâlâ da kendisine kıyamet gününde merhamet eder’ (Cami’üs-sagir) buyurmakta.
Yine Peygamberimiz (s.a.v); “Her ciğer sahibine acımak ve yardım etmek, sadaka vermek gibidir” buyurdu. Hakeza Peygamberimizin; “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Allah kıyamet gününde hesap soracaktır” (Darimi:2/11) beyanı şerifi de bir başka kayda değer hassasiyet örneğidir. Öyle ki Enes (r.anh.) bu konunun hassasiyetine binaen bir hadisi şöyle naklediyor: Bir yerde mola verince, hayvanlarınızın istirahatini sağlayıncaya kadar ibadet etmezdik (E. Davut; Cihad:48). Ayrıca Allah Resulü kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yuvalarının alınmamasını da emretmiştir (E. Davudi, Cenaiz:1, Buhari: Edebul müfred:139).
Tabii bitmedi, devamı var. Bakın Allah Resulü bu hususlarla en can alıcı birçok beyanı daha var:
-“Atlar yok mu onların alınlarında hayır bağlıdır. At sahipleri de onları beslemeleri sebebiyle ilahi yardıma ererler. Atlara harcamada bulunan kimse ise sadaka vermek için ellerini açmış bir zat gibidir” (Sahihi Buharı).
-“Kıyamet gününde bütün hakları sahiplerine ödemeye elbette mecbur olacaksınız. Hatta boynuzsuz koyun için ona boynuzuyla vurmuş olan boynuzlu koyundan intikam alınacak, onun hakkında kısas yapılacaktır”(Sahihi Buharı ve Müslim).
- “Kendisinden hayat bulunan bir şeyi mesela bir koyunu silah eğitimi için hedef edinmeyiniz, onu bir nişangâh tutarak kendisine silah atmayınız.’ İşte görüyorsunuz bu ve buna benzer hadis-i şerifler meramımızı ziyadesiyle meramımızı anlatmaya yeter artar da. Hatta hayvan hakları hususunda sadece hadisler değil bu arada fıkıh kitaplarına da bir göz attığımızda ister istemez ilginç diyebileceğimiz bir takım hayvan hakları kuralları dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki;
-Kırda bayırda otlayan bir hayvan sahibinin iradesi dışında ansızın parlayıp başkasının mülküne girip orada bulunan bir kimseyi tepmek veya çarpmak suretiyle öldürürse sahibine diyet gerekmez. Ancak bu fiil kendi mülkünde vuku bulduğunda duruma müdahale etmeyip engellemezse hayvan sahibine diyet lazım gelir. Hakeza kendiliğinden parlayıp kaçan bir hayvanın ardından koşup tutmak isteyen bir adamı hayvan tepip öldürdüğünde hayvan sahibine diyet lazım gelmez.
-Bir hayvanın hızlı koşturulmasından dolayı ayaklarından sıçrayan büyük bir taş parçasıyla yoldan geçen birinin ölümüne veya gözünün çıkmasına sebebiyet verdiğinde diyeti hayvan binicisi öder. Çünkü binici sakınılması mümkün olan hareketi ihmal etmiştir. Şayet binicinin düşmesi üzerine boşalan bir hayvan yolda geçen bir insanı öldürürse biniciye diyet gerekmez.
-Bir insan umuma açık yolda bağladığı hayvanı yoldan geçen bir şahsı öldürdüğünde hayvan sahibi diyetini ödemek zorundadır. Çünkü herkesin kullandığı umum yolda hayvan bağlanılmaz.
-Yürümekte olan bir hayvan dürtme veya kamçılamaktan dolayı şahsı öldürürse ne binene, ne dürtene, ne de vurana diyet gerekir. Çünkü hayvanın yürümesi için kamçılamaya izin vardır. Ancak önde giden veya sürücüsü bulunan bir hayvanı yolda rastgele birinin izinsiz kamçılaması bundan istisnadır. Aksi takdirde ölen şahsın diyetini sadece kamçılayan tazmin eder, isterse kamçılayan çocuk olsun bu böyledir.
-Bir köpeği kışkırtmak suretiyle bir şahsı öldürdüğünde diyetini o kışkırtan şahıs öder. Yine bir şahıs düşünün ki yola attığı bir akrep veya yılanın bir şahsı ısırıp öldürdüğünde de hüküm aynıdır. Madem köpekten söz etmişken şu kıssaya bakmakta fayda var:
Beyazıd-ı Bestami (k.s), bir gün yolda gidiyormuş, daracık yolmuş ve karşısında bir köpek geliyormuş. Ve köpek silkinmiş. Tabii Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) eteklerini toplamış, üzerine pislik sıçramasın diye. Derken köpek hal lisanıyla dile gelmiş;
"-Ya Bayezîd-ı Bistâmî! Benim üzerimden sıçrayan kiri bir tutam suyla temizleyebilirdin. Peki, kendini benden üstün görmekle, gönlüne düşen kiri nasıl temizleyeceksin?". Tabii bu kıssadan anlaşılan o ki, hayvanda olsa Allah’ın yarattığı mahlûk olduğu gerçeğini unutmamaktır.
-Halktan birileri bir adama; “hayvanına sahip ol” diye tembih etmesine rağmen, hayvan sahibi oralı olmayıp hayvanını salıvermekle bir şahsı öldürecek olursa diyetini ödemek zorundadır. Fakat salıverilen hayvan tembih edilen yerden başka bir yere gidip orada birinin ölümüne neden olduysa bu durumda diyet gerekmez.
Anlaşılan o ki; Peygamberimiz (s.a.v)’in “Koyun sağıcıların, koyunların memelerine zarar vermemesi için tırnaklarını kesmeleri gerektiği” buyruğundan tutunda, yuvasından koparılmış yavru kuşların yuvasına kavuşturma çabası, canlı hayvanı korkutmak amacıyla hedef alan her kim olursa şiddetle kınaması, bindiği hayvana beddua eden kadını ikaz etmesi gibi daha birçok örneklerden hareketle hayvan haklarına riayet etmek lazım gelir. Zaten hayvanların damgalanmaması, kulaklarının yırtılıp kesilmemesi, hayvanda olsa hakaret edilmemesi, hayvanların birbirleriyle karşılıklı kavgaya tutuşturulmaması, bir takım kişisel egoları tatmin uğruna hobi olsun türünden avlanılmaması, hayvana gücünün üzerinde yük yüklenilmemesi gibi hususlar dinimizin ön gördüğü temel düsturlardır. Hatta İslam tarihine baktığımızda bu saydığımız temel düsturların aksi davranış sergileyenlerin cezalandırıldığı görülmüştür.
Velhasıl; İslam ordusu bir savaşa giderken köpek ve yavrularının rahatsız olmaması için başına nöbetçiler dikip ordunun gidiş yolunu değiştiren bir Peygamberin ümmetindeniz. Dolayısıyla hayvan hakları hususunda biz batıdan değil, vahşi batı bizden ders almalıdır. Vesselam.




_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: ALLAHIN HAKKI CEZALAR
MesajGönderilme zamanı: 18 Şub 2015, 20:52 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
ALLAH’IN HAKKI CEZALAR

ALPEREN GÜRBÜZER

Hiç kuşkusuz hududullah derken Allah hakkı cezalar akla gelip, dövme, hapis, organ kesme ve recm şeklinde uygulanır. Dahası bu cezalar Hudud-u şer’iyye veya İlahi hukuk kapsamı içerisinde gerçekleşir. Bakın bu hususta Allah Teâlâ; “Bunlar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir, onlara yaklaşmayın” (Bakara/187) beyan buyurmakla hududullaha (Allah’ın belirlediği sınırlara) dikkatimizi çekmektedir. Malum, Allah’ın haram kıldığı her ne varsa hakullaha (Allah hakkına) asilik olduğu gibi kamu hukukuna da halel getiren bir sonuç doğurmaktadır. Dolayısıyla bu tür hak ihlallere meydan vermemek için veliyyül’emir veya naibince şeriatın belirlediği haddi zina, haddi kazf, haddi hamr (içki cezası), hadd-i sekr (sarhoş) hadd-i sirkat (hırsızlık) gibi cezai yaptırımlar uygulanır. Böylece cezai yaptırımların caydırıcı yönü bir yana icabında sanığın günahlarına kefaret olur da. Bu yüzden cezasının tümünü çekmiş bir failin yüzüne karşı geçmişte işlemiş olduğu suçları söylemek günah kapsamında değerlendirilir. Kaldı ki o insan cezasını çekip kefaretini ödemiş durumda, dolayısıyla işlemiş olduğu fiili tekrar hatırlatmak abesle iştigal olacaktır. Hakeza had uygulanan şahsın başına, yüzüne, karnına ve cinsel organına vurmak ya da yere uzatılıp bağlanması da abesle iştigaldir. Uygun olan sadece üzerindeki giydiği elbise çıkarılıp uyluk ve kaba etlerine vurmak olmalıdır. Bu demektir ki İslam’da had cezası icra edilirken bile bir ölçü tayin edilmiş, asla rastgele ceza tatbik edilmez. Hatta değil had uygulaması gerek cezai aletler, gerekse cezanın infazında görev alacak cellâdın vasfına kadar bir dizi şer’i ölçüler söz konusudur. Öyle ki cellât had kurallarını çiğnediğinde tam bir diyet (tazmin) öder de.
Bir şahıs düşünün ki; hem zina fiili işlemiş, hem hırsızlık yapmış, hem içki içmiş, işte böyle bir insan için önce içki, sonra zina, en son hırsızlık cezası tatbik edilir.
Bir şahıs düşünün ki; herhangi bir şahsa iftira etmiş olsa, kasten elini kesmiş olsa, yine kasten bir başka şahsı da öldürmüş olsa önce iftira haddi, sonra kısasa kısas eli kesilir, en son aşamada ise infaz edilir (öldürülür).
Bir şahıs hakkında aynı yerde vuku bulmamış hem Allah hakkı, hem kul hakkı birleştiğinde öncelikle kul hakkıyla ilgili hadler uygulanır. Hakeza yine bir şahıs için aynı yerde vuku bulmuş Allah hakkı ve kul hakkı birleştiğinde ise kul hakkı affedilse de Allah hakkı affedilmez. Zira hiç kimse hükmü sabit hududullah cezasını düşürme yetkisine sahip değildir. Yine bir şahıs düşünün ki; zinadan dolayı recm, hırsızlığa binaen el kesme cezasına mahkûm edildiğinde mağdur veli affetse bile hükmü sabit Hakkullah (Allah hakkı) haddi düşmez. Ancak bir kimse oğlunun cariyesiyle ilişkide bulunduğu tespit edildiğinde oğul füru olması hasebiyle zina haddinin düşmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Hatta şunu belirtmekte fayda var; mülk şüphesi, akd şüphesi veya benzetme şüphesi gibi durumlar vuku bulduğunda da zina haddi düşmekte. Nitekim bir kimse şahitsiz evlendiği kadınla ilişkide bulunduğunda akd şüphesi söz konusu olduğundan had gerekmez. Fakat şahitsiz evliliğin haram olduğunu bildiği halde bu fiili yapmışsa tazir gerekir. Yine bir kimse üç talakla boşadığı kadını helal zannıyla iddeti içinde ilişkide bulunduğunda akd şüphesi içerdiğinden had gerekmez.
Şu bir gerçek; genel hatları itibariyle zina fiili kişinin medeni durumu göz önüne alınaraktan evli için recm, bekâr için celde (değnek) cezası uygulanır. Ancak ayrıntılara girildiğinde bir zina fiilinin haddi gerektirecek hüküm kazanması için cinsel organların birbiri içerisinde kaybolması (duhul) gibi ayrıntıların vuku bulması lazım gelir, yani sırf temas cinsel ilişkiden sayılmaz. Ancak yinede o kişi bu fiilinden dolayı şiddetle tedip edilmesi lazım gelir.
İhsan; iffet ve masumiyeti koruma diye tanımlanır. İhsan özelliği kazanan kişi evli veya dul bir erkekse muhsan (erkek), kadınsa muhsane (kadın), bekârsa muhsan olmayan diye adlandırılır. İhsan sahibi olmak için aranan şart; akıl baliğ olmak, hür olmak, Müslüman olmak, sahih nikâh sahibi olmak gibi özellikleri taşımak lazım gelir.
Cahiliye dönemi uygulamalara şöyle bir göz attığımızda zina edenler sadece ya hapsedilirdi, ya da azarlamakla geçiştirilirdi. Neyse ki İslam’ın doğuşuyla birlikte toplumu içten içe kemiren bu tür kötü fiillere karşı caydırıcı cezalar geldi de kamu düzeni sağlanabilmiştir. Nitekim İslam hukukunda muhsan için recm, bekâr için celde ya da darb gibi cezai hükümleri tatbik etmek esastır. Bunun dışında hadler ancak şüphe durumunda düşebiliyor. Bir kere had uygulanabilmesi için; ilk evvela o fiili işleyen her kimse deli olmaması, her hangi bir tehdit altında (zorlamadan) işlemiş olmaması, fiilin sabit olması, aralarında nikâh akdi olmaması, kiralama usulü olmaması, dilsiz olmaması lazım gelir. Aynı zamanda zina fiilin daru’l-adl ülke sınırları içerisinde vuku bulmuş olması gerekir.
Eşi olacak kadını görmeksizin evlenen bir kimsenin sırf ifadeye dayanarak bir başka kadınla zifafa girdiğinde hakkında benzetme şüphesi bulunduğundan had gerekmez, ama o kadına mihir hakkı vermesi gerekir.
Yabancı bir kadınla ilişkide bulunup ortada herhangi bir delil yok ya da daru’l-harb veya daru’l-bağiyde cinsel ilişkide bulunduğu sabit bir şahıs İslam ülkesine geldiğinde had uygulanmaz. Hakeza zinanın haram olup olmadığı bir ülkede yaşayıp yeni iman etmiş olan bir şahıs için de had gerekmez.
Bilhassa bir insan hakkında zina haddi sabit olması için; daru’l-İslam sınırları içerisinde cinsel ilişkinin vuku bulmuş olması, dört şahitle zinanın ispatlanmış olması, ya da failin suçunu itiraf etmesi lazım gelir. Bu da yetmez, illa ki ispat gerekiyor, zaten İslam’da delilsiz bir had uygulamasına geçit verilmez. Bu nedenle Hz. Ömer (r.anh); “had’leri olabildiğince düşürmeye çalışın. Çünkü hâkimin af hususunda yapacağı hata, karar kıldığı ceza hükmünde vereceği hatadan daha hayırlıdır” diye öğüt vermiştir. İşte bu yüzden şüpheli durumlarda hâkimlerin hadleri düşürmesi mendup bir karar olarak karşılanır. Veliyyül’emr’in kontrol ettiği ülke sınırları dışında (daru’l-harbte) gerçekleşmiş bir zina fiili için had gerekmez. Nitekim bir asker girdiği daru’l-harbte zina hayâsızlığında bulunacak olursa hakkında had tatbik edilmez.
Zina yapan bir zimmî; “Benim inancımda zina helaldir” derse itibar edilmez. Nasıl itibar edilsin ki, bir kere ehl-i kitab inancında böyle bir hüküm yoktur, dolayısıyla zimmînin iddiası yalan beyan olarak karşılık bulur.
Bir ölüye fiili zinadan dolayı had gerekmez ama tazir gerekir. Keza hayvanla ilişkide böyledir. Cinsel ilişkide bulunulan hayvanın derhal kesilip yakılmasında fayda var. Aksi bir yol izleyip hayvanın et, deri veya herhangi bir uzvundan yararlanılırsa mekruh olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta; “şayet hayvan eti yenilen cinsten bir hayvansa eti yenilir” görüş belirtmiştir. İmameyn ise et yakılmalıdır görüşündedir. Belli ki İmameyn hayvan sahibi utanmasın diye böyle bir hüküm vermiştir.
Zina fiilinin ispatlama şekli iki türlüdür; birincisinde dört erkeğin şahitlik etmesiyle maksat hâsıl olur, ikincisinde ise işlenen suçun hâkim huzurunda dört kez itiraf edilmesiyle sabit olur. Ancak ortada her ne kadar itiraf edilmişlik bir durum olsa da hâkim haddi düşürmek adına; ‘belki aranızda nikâh var, rüya görmüş olmayasınız’ gibi birtakım telkinlerle kişinin itirafından geri dönmesine yönelik hamle içerisinde bulunması daha uygun olur. İşte hâkimin bu son hamlesine rağmen itirafçı hala hakkında şer’i cezanın kesilmesi için ısrar ederse artık bu noktadan sonra had cezası kaçınılmaz olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta şerh düşüp hâkim huzurunda zina fiili itiraf edilmiş olsa da şayet kadın bu itirafı reddederse had icra edilemez hükmünü vermiştir. İmameyn ise had icra edilir görüşündedir. Aslında itiraf hadisesi bir noktada kişinin mizacıyla da doğrudan ilişkili bir husustur. Dolayısıyla kişinin mizacına bağlı olarak itiraf göreceli bir hal alabiliyor, bu yüzden itirafta bulunan kişinin ima yollu veya kinayeli sözlerine pek itibar edilmez açık ifade edileni esas alınır. Şayet itirafçı dilsiz biriyse yazarak ya da işaretle de olsa yine bu tip itiraf kabul görmez Dahası, mesele itiraf etmekle de bitmiyor enine boyuna tahlil edilip şer’i gerekçeler her neyse öyle hüküm veriliyor. Hakeza itiraf eden bir şahsın incelemeye tabi tutulup üreme organında cinsel ilişkiye engel bir durum varlığı tespit edildiğin de hakkında asla had tatbik edilmez, böylece had düşmüş olur. Besbelli ki İslam fıkhında zina fiili dört şahidin varlığıyla da sınırlı tutulmuyor şahitlerin niteliği de çok önem arz etmekte. Bir kere şahitlerin hür, adil, rüşt sahibi olmaları gerekir, bu da yetmez şahitlerin her biri şahitliklerini bir mecliste birleştirip herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak tarzda işlenen fiili ayan beyan etmeleri ve şahitliklerine delil olacak iddiaların zamanaşımına uğramaması gerekiyor. Şöyle ki; zina iddiası için belirlenen müddet, sahih olan görüşe göre bir aydır. Dolayısıyla iddianın zaman aşımına uğramaması lazım gelir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var şayet şahitler şahit oldukları zina hayâsızlığı gizlemek eğilimindeyseler bunda bir beis yoktur. Yok, eğer şahitler zina isnadında bulunacaklarsa hepsinin aynı ortak dilde şahitliği izhar etmeleri lazım gelir. Aksi halde şahitlerin birbirinden farklı çelişik ve zıt ifadeleri haddin düşmesine yeterli sebep teşkil edecektir. Hakeza adil olmayan dört şahidin şahitlikleri de haddi düşürmek için yeterli sebeptir.
Efendisi ve kocası olmayan hamile kadına kimden gebe kaldın sorusu sorulmaz. Böyle bir sual fitneye yol açacak girişim olarak değerlendirildiğinden hoş görülmez. Bakın, Maiz zina itirafında bulunduğunda, Allah resulü bu itirafla yetinmemiş üç kez sorma ihtiyacı duymuştur. Hatta bu arada Hz. Ebubekir (r.anh) araya girip; ‘Ya Maiz dördüncüsünde itiraf edersen Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v) recm cezasını tatbik eder’ uyarısında bulunmuş bile. Tabii Maiz inatla vazgeçmeyip itirafına devam edince bu kez ister istemez recm cezası yerine getirilmiş oldu. Öyle ki, Allah Resulü onun hakkında; ‘Ölüleriniz için yaptığınız şeyi onun içinde yapınız. O muhakkak öyle tövbe etti ki eğer onun tövbesi bütün dünya halkına taksim edilecek olsaydı hepsine de kifayet ederdi, ben onu cennet ırmaklarına dalıp çıkarken gördüm’ buyurmuştur. Bu kıssadan anlaşılan o ki, zina itirafında bulunanların itirafında dönmesinde bir beis yoktur. Bunun tam tersi şahitlerin şahitliklerinden dönmesi de öyledir, ancak burada şayet şahitlikten dönüş recm öncesinde ise ¼ diyet ödemeleri gerekecektir. Hatta şahitliğe dayanarak recm edilen şahsın cinsel organları kesilmiş bir durum ortaya çıkarsa şahitler yine diyet ödemeleri gerekecektir. Ya da orta da ehil olmayan kimselerin şahitliklerine dayanarak recm edilen bir durum söz konusuysa bu kez diyeti beytülmal tazmin etmesi gerekecektir. Çünkü devletin burda şahitlerin vasıflarını araştırma kusuru söz konusudur.
Birden fazla zina fiili işlediği sabit olan bir şahıs hakkında sadece bir had cezası tatbik edilir. Ancak celd şeklinde had yapıldıktan sonra yine aynı fiili işlediğinde hakkında tekrar had uygulanır, ama tazmin gerekmez. Zira had tazminle birleşmez. Fakat bir şahıs zina fiilinde kadının ölümüne sebebiyet verdiyse zinadan dolayı had uygulanır, sebebiyetten dolayı da tazmin diyet ödetilir.
Bir şahıs yaşıtça cinsel birleşmeye elverişli olmayan bir kız çocuğun cinsel organına zarar verdiğinde hakkında had icra edilmez, sadece tazir gerekir. Çünkü böyle bir çocuk zina yapmaya erişkin değildir, böyle bir hadisede hakkında 1/3 emsal mihr kesilir de.
Bir kimse firar edip kayıplara karıştığında, kadının cinsel organının retka (bitişik) olduğu tespit edildiğinde, yani sonradan cinsel ilişkiye mani bir durum anlaşıldığında, ya da şahitlerden birinin recme iştirak etmekten çekinmesi durumunda had cezasının düşmesine yeterli sebep olabiliyor.
Celde; hür erkek için yüz değnek, köle erkek için elli değnek cezadır. Tabii, tüm celdelerin bir günlük zaman diliminde vurulması şart değildir. İki gün içerisinde yarı yarıya da uygulanabilir. Mesela zina iftirası sabit olan bir şahıs için seksen değneklik bir hadd-i kazf cezası tatbik edilirken, ispatlanmış ve kesinlik kazanmış bir hadd-i zina cezası için de evli erkek ve kadınlara recm cezası, bekârlara celde cezası tatbik edilir. Malum celde sayısı hür erkek ve hür kadın için yüz, köle içinse elli değnektir.
Erkek olsun kadın olsun fark etmez cinsiyet ayrımı yapmaksızın her iki cinsiyetin fiili zinasına karşılık gelen taşlanma hadisesi recm olarak tanımlanır. Elbette ki durduk yere hiç kimse birilerin taşlanarak öldürülmesinden keyf almaz. Belli ki recm cezasından maksat caydırma ya da uslandırmaktır, sanıldığın aksine amaç öldürmek değildir. Zaten maksat öldürmek olsaydı zina etmiş bir hamile kadına hemen had uygulanması gerekirdi, tam aksine tâ ki çocuk doğurana kadar hakkında hapsedilmesi uygun görülmüştür. Hatta çocuk doğurduktan sonra çocuğun başka mürebbisi yoksa cezanın erteleme cihetine gidilir de.
Bir başka önemli husussa şahitler hazır bulunmadıkça had icra edilemez gerçeğidir. Hatta recm kararı veren hâkim öldüğünde de had icra edilemez. Artık yeni göreve başlamış hâkim sil baştan yeniden delil sunması gerekir. Hakeza ikinci hâkim recmle alakalı bir hâkimin diğer hâkime gönderdiği mektuba dayanarakta had uygulanmaz.
Zina fiili için en son söylenecek hüküm; bekâr için yüz celde veya sürgün cezası, muhsan içinse recm cezasıdır. Derken recmedilen bir Müslüman yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslam mezarlığına defnedilerek işlem tamamlanmış olur.
Şimdi birazda zina iftirası konusuna değinebiliriz. Malum, zina isnat edilen şahsa makzuf, zina isnat eden şahsa kazif, zina isnat edilen söze de makzufun bih denilir. Kazif iddiasını ispat ettiğinde hakkında had icra edilemez.
Kazf haddinin (namuslu kadına zina itirası haddi) tatbiki için; kazifin akıl baliğ olması, tercih sahibi (muhtar) olması, dört şahitle ispat edilir olması şarttır.
Makzufe için şartlar ise; muhsan olması, bilinen şahıs olması, konuşur olması, cinsel ilişkiye engel olmayacak bir durumun tespit edilmiş olması gerekir.
Makzûfun bihe ait şartlar içerisinde en dikkat çeken husus; yapılan kazfın açık lisan ve dil ile ikrar edilmesi uygundur. İkrar esnasında zina kelimesini karşılayacak başka dillere ait kelimelerle ifade edilse de fark etmez. Mesela bir kadına hitaben, ‘Ey facire, kocanı rezil ettin’ ya da herhangi birine zina isnat eden şahsa; ‘Sen doğru söylüyorsun’ demek kazf’dir. Ancak öyle sözler var ki kazf olarak kabul görmez. Nitekim ‘Senin elin, gözün, arkan zina etti, sen daha doğmadan zina ettin, sen daha yaratılmadan zina ettin, sen zorla zina ettin, sen bunak veya mecnun halde, ya da uykuda zina ettin, sen annenin oğlu değilsin, sen zina edersin’ gibi sözler bunun tipik misalini teşkil eder. Bir kere kazf olarak kabul görmesi için imkân dışı sözlerden, kinayeli ifadelerden uzak olmalıdır. Mesela Ey zani oğlu, Ey zaniye oğlu, veled-i zina, ibn-i zina, Ey zani, sen babamın oğlu değilsin gibi ifadeler gayet açık olduğundan kazif haddi gerektirir. Bir kimseye luti demek kazf sayılmaz. Fakat fahişe, zaniye, sen piçsin ifadeleri kazf haddini gerektirir. Bir başka önemli ayrıntı ise kazf'ın meydana geldiği yer daru’l-adl topraklarında vuku bulma şartıdır.
Anlaşılan o ki, kazf haddi kamu maslahatına yönelik bir cezayı uygulama. Zaten bu yaptırım sayesinde kamu düzeni koruma altına alınabiliyor. Kazif haddi esasen ayakta yani bir tür kıyam halde uygulanır. Böylece kazf haddi zina haddinden daha hafif tarzda icra edilmiş olur. Ancak bu demek değildir ki zina isnadında bulunan şahsa (kazif) oturtularak had yapılmaz, yapılır elbet, hatta bu örtünmesine müsait durum oluşturur da.
Bir kere kazf haddini uygulayacak görevli memurun akıl baliğ olması ve darb usullerini bilen yani ehil biri olması zaruridir. Şayet biri kimse hakkında;
—Kazf, hırsızlık, zina ve içki fiilinden dolayı darb şeklinde had uygulanması gerektiğinde; önce kazf haddi uygulanır, sonra diğer geri kalan hadlerde içinde veliyyül’emr şer’i ölçüler kapsamında arka arka (ardışık) olmayacak şekilde dilediğini uygular.
—Kazf, hırsızlık, içki ve zinaya yönelik darp cezası, ya da recm cezası gerektiğinde; önce kazf haddi icra edilir, sonra hırsızlık için tazmin cezası, akabinde recm cezası uygulanır, derken recm cezasıyla birlikte diğer ceza hükümlerde düşmüş olur.
—Kazf, hırsızlık, zina ve içki haddi için kısas cezası gerektiğinde ise; önce kazf haddi icra edilir, sonra çalınan mal karşılığında tazmin cezası, daha sonra kısas uygulanıp diğer hadlerin düşmesi sağlanır.
—Öldürme, içki haddi, zina haddi gibi cezalar bir araya geldiğinde ise recm cezası uygulanır, böylece diğerleri düşmüş olur.
Şu bir gerçek kazfden dolayı hüküm giymiş (ceza verilmiş) bir kişi tövbe etse de şahitliği muteber değildir. Ancak diyanet ve ibadet hükümleri bundan istisnadır.
HAMR VE HIRSIZLIK
Az veya çok içilen hamr (şarap)'dan dolayı hükmedilen cezaya hadd-i hamr (haddi şurb) denir. Söz konusu bu ceza hür erkek ve kadın için seksen celde, köle hakkında ise kırk celdedir.
Müskirat; katı müskirat ve sıvı müskirat diye tasnif edilir. Ve katı müskiratta kendi arasında esrar, beng, afyon, vs. diye kategorize edilir. Malum, sıvı müskiratlar ise üzüm, hurma, buğday, arpa ve diğer meyvelerden elde edilen mayilerden oluşur. Mesela yaş üzüm müskiratından elde edilen hamr da içeriğine göre; bazik müselles, munassef ve buhtec diye adlandırılır. Kuru üzümden elde edilenler ise Nakîu'z-zebîb (kuru üzüm nakîı) ve Nebizi zebîb diye nitelendirilir.
Genellikle sarhoş edici katı müskiratlar bitki cinsinden sayılırlar. Fakat öyle ilaç kategorisinde bitkiler var ki; içildiğinde sarhoşluk verebiliyor. Şayet böyle mubah türünden ilaç niyetine içilen her ne varsa sarhoşluk durumu ortaya çıkarsa ta'zir cezası gerekse de had icra edilmez. Nitekim yaş üzüm içeceği, hurma içeceği, kuru üzüm içeceği, bal, incir, buğday, arpa içecekleri kaynatılmayla ağırlaştırılıp sarhoş edici hale gelmedikçe veya eğlence maksadıyla içilmedikçe haram olarak değerlendirilmez, yani mubah olarak karşılık bulur. Anlaşılan o ki; söz konusu içecekler sarhoşluk verecek hale geldiğinde haram olup haddi gerektirir de.
Tabii müskiratında karışım oranları dikkate alınır. Şöyle ki; bir içkiye su karıştırıldığında şayet su içkiden fazla ancak sarhoşluk vermiyorsa had gerektirmez. Yok, eğer su içkiden az, ya da eşit ise sarhoşluk versin veya vermesin had gerektirir.
İçki haddi hür erkek ve kadın için seksen değnek, köle için kırk celdedir. Malum, haddi gerektiren sarhoşluk ölçüsü; abuk sabuk konuşmak ya da lafları birbirine karıştırmakla anlaşılır.
Sarhoşluk için en az iki adil erkek şahit yeterlidir. Yine sarhoş için had cezasının tatbiki için akıl baliğ olması, Müslüman olması, daru'l-adl topraklarında yaşıyor olması, muhtar sahibi (kendi iradesiyle hareket eden) olması ve sarhoşluk hükmünü bilmiş olması gerekir. Hatta zaman aşımına takılmaması gerekir.
Sarhoş edicilerden bir içecek olmadığı halde her nasılsa bu içeceği içmesinden dolayı sarhoş olan bir şahıs için had gerekmez ama içki ve sarhoşluk durumu sabit olduğunda af veya müsamaha göstermek olmaz. Çünkü bu hadler ilahi haklar kapsamında değerlendirilir. Ancak şahitlerin şahitlikten vazgeçmesi veya şahitlerin şahitlik ehliyetini yitirmesi (mesela cinnet getirmesi, bunamak gibi) durumunda içki haddi düşebiliyor.
Harze; malın saklandığı yer demek olup, harze binefsihi ve hırz bigayrihi diye tasnif edilir. Zira evler, dükkânlar, çuvallar, kasalar, sandıklar vs. bu hükme tabidir. Yani harze binefsihi türüne girer. Mescitler, yollar, sahralar vs. ise hırz bigayrihidir.
Malum, hırsızlık haddi için; akıl baliğ olmak, konuşur olmak, çalınan malın ortağı olmamak, hırsız ve malı çalınan arasında akrabalık bağı olmama veya karı koca olmamak gibi vs. unsurların varlığı şarttır.
Ortak tarafından çalınan mal için had gerekmez, ama ta'zir gerekir. Hakeza birbirlerinin evlerine değim yerindeyse destursuz izinsiz girebilen amca, baba, ana, kardeş, evlatlardan herhangi biri çalmış olsa da had gerekmez. Zira kendi aralarında akrabalık ilişkileri söz konusudur. Zaten had uygulanırsa akrabalık ilişkileri kesilmiş olur. Ki; İslam buna müsaade etmez.
Altın, gümüş, bakır, kalay, inci, cevher vs. gibi mutlak mallar, insanların ziynet takısı edinmek ya da zengin olmak için sakladığı mallardır. Dolayısıyla karı koca arasında ziynet takısı da olsa gerçekleşen hırsızlık için had gerekmez.
İmamı Azam sütkardeşler arasında yapılan hırsızlık hakkında had gerektirir demiştir. İmam Yusuf ise sütannenin malını çalma hususunda had icra edilmez görüş belirtmiştir.
Peki, mesele sadece hırsızlıkla mı sınırlı? Elbette ki bunun yanı sıra çalınan malın hırsızlık kapsamına dâhil olması için şu şartlar da çok önem arz eder:
— Dayanıklı mal olmalı (demir, bakır, altın vs.),
— Hırsızlık daru’l-İslam’da vuku bulmalı, zira harbinin malı masum değildir. Fakat mülteci öyle değil, onun geçicilik özelliği göz önünde bulundurulmasına istinaden malında mubahlık şüphesi vardır.
—Haddi gerektiren mal olmalı. Mesela bir kimse borçlusundan alacağı meblağa denk gelen aynı cins mal çalarsa had gerekmez. Fakat başka cins mal çalarsa had gerekir.
—Çalınan mal nisap miktarına ulaşmış olmalı. Hatta birbirinden farklı evlerden çalınan mallar toplandığında nisap miktarına ulaşsa da had gerekmez. Bir kere her bir evin kendi içinde nisap miktarına ulaşamamış olması ve aynı zamanda hırsızlığın ayrı ayrı evlerde gerçekleşmiş olması haddi düşürmeye yetiyor. Ancak bir ev içinde birden fazla şahsa ait nisap miktarına ulaşmış mal çalındığında had gerekir. Sebebi gayet açık; burada kişiye değil korunduğu yer dikkate alınır.
—Çalınan mal korunaklı olması, yani korunmayan malı çalmak haddi gerektirmeyebilir. Nitekim mera gibi yerlerde başında koyun çobanı da olsa çalınan koyun için had gerekmez. Zira bu hayvanlar mera’ya korunmak için değil otlatılmak için koyulmuştur. Şayet söz konusu mera değil de ağıl veya ahır gibi bir yerse had lazım gelir.
—Çalınan mal izinsiz girilmeyecek yerde gerçekleşmiş olmalı, zira çalma olayında gizlilik şarttır. Bir şahıs düşünün ki izinli olduğu veya herhangi birinin girip çıktığı mekânda isterse o mal sahibinin başı altında bulunmuş olsun çaldığı maldan dolayı had gerekmez. Fakat izin verilmediği vakitte (geceleyin) çalarsa had gerekir. Ancak geceleyin yapılacak hırsızlıkta başlangıç itibarıyla gizlilik şart olup, gecenin sonunda şart değildir. Gündüz ise hem başlangıcında hem sonunda gizlilik esastır. Geceleyin mal sahibinin gözü önünde izinsiz çaldığı mal için had gerekmesinin sebebi her ne kadar çalınan mal sahibinin gözü önünde alınmış olsa da sonuçta işlenen fiil halktan gizli olarak yapılmıştır. Şayet hırsızlık gündüz sahibinin gözü önünde yapılırsa had gerekmeyebilir. Nitekim her an dışarıdan yardım isteme imkânı vardır. Hakeza yine bir kimse çaldığı malı elde ettiği esnada veya dışarı atıp daha kendisi dışarı çıkmadan yakalanırsa had gerekmez. Hatta bir kimse evin duvarını delip elini uzatarak bazı şeyleri çalsa had gerekmez. Zira vücudu dışarıdadır.
—Çalınan mal süratle bozulur cinsten olmamalı. Mesela taze et, tuzlu balık, süt, çabuk bozulmaya müsait kuş gibi av hayvanlardan elde edilen etlerden hazırlanmış yemekleri çalmakla had gerekmez.

HIRSIZLIĞIN İSPATI VE HADDİN OLUŞMA ŞARTLARI

Bir şahıs hakkında hırsızlık haddi uygulanabilmesi için hırsızın hırsızlığını itiraf etmesi, çalınan malın zaman aşımına uğramaması, en az iki erkek adil şahidin şahitlik etmesi gibi şartlar gereklidir. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed hırsızlık itirafının bir kez ikrar edilmesini yeterli bulmuşlardır. İmam Yusuf ise farklı mecliste iki kez itiraf etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabii ki itirafında baskı altında yapılmış olmaması gerekir, hırsızın mutlaka kendi hür iradesiyle itiraf etmesi esastır.
Hakkında hırsızlık haddi sabit olmuş bir hırsızın çalmış olduğu malı bir diğer hırsız çaldığında bu ikinci hırsız hakkında had gerekmez. Çünkü bu durumda mal sahibinin masumiyeti düşmüş kabul edilir.
Bir hırsız çaldığı maldan dolayı had icra edilip tekrar o malı çalmaya teşebbüs edip çaldığında yeniden had uygulanmaz. Fakat çaldığı mal değişikliğe uğradığında (örneğin iplik iken dokuma haline geldiyse) had gerekir. Çünkü malın masumiyeti düşüp geriye malın işlenmiş hali kalmıştır.
Hırsız dava açma hakkına sahip değildir. Çünkü hırsızın eli mülk eli değildir.
Hırsızlık hadisesi sabit olunca hırsız hakkında organ kesme cezası verilir. Şöyle ki; öncelikle sağ bileği kesilir, daha sonra hırsızlık yaptığında ise sol ayak mafsallardan kesilir, tekrar yaptığında ise artık hiçbir azası kesilmez, hapsedilmesi uygun düşer.
Bir hırsız müteaddit defalar çaldığı maldan dolayı mahkemece hükme bağlanıp bir eli kesildiğinde başka bir uzvunun kesilmesini gerekmez.
Hırsızlık haddi uygulama yetkisi birinci derecede veliyyül'emre aittir, ikinci derecede yetki ise görevlendirilmiş hâkimindir. Şayet tutuklu bir hırsızı veliyyül'emr'den habersiz sağ eli kesildiğinde kesen kişi hakkında kısas gerekmese de tedip edilmesi lazım gelir.
Hırsızın itirafından dönmesi veya mal sahibinin hırsızın itirafını red etmesi, ya da mal sahibinin şahitlerin şahitliklerini reddetmesi durumunda hırsızlık haddinin düşmesine yeterlidir. HARAMİLİK
Harami denilince ister istemez akla ilk evvela haramiler gelmektedir. Malum eskiden kervanları basan haramiler varmış, bu yüzden haramiler hakkında da hukuk kuralları işler hale gelmiştir. Ancak şu da var ki gizlice yolcu mallarını kaçıranlar yol kesici sayılmazlar. Bu tipler sadece adi hırsızlık kapsamında ki suç ve ceza hükmüne tabi olurlar.
Her ne kadar haramiler hakkında eşkıya, haydut, soyguncu, haramzade dense de fıkhı karşılığı tanımı da söz konusudur. Şöyle ki, fıkıhta yol kesene (muharip) kat-ı tarik, hadisenin cereyan ettiği yere maktun fih, alınan mala maktun ley, yol kesenlerin her birine ise maktun aleyh diye karşılık bulur.
Tabii yol kesmenin birçok yöntemleri var. Mesela yolcuları korkutmak, soymak, öldürmek, hem soymak hem öldürmek gibi türler bunun tipik misalidirler. İşte bu çerçevede şahısları öldüren, yaralayan, korkutan, namus ve ırza saldıran, yollarda muharip vaziyeti alan her şahıs yol kesici (muharip) olarak addedilir.
Bir yol kesici birini öldürdükten sonra takibe alınıp yakalanmadan önce tövbe etse de hakkında ölüm cezası düşmez. Ancak henüz daha bir kimseyi öldürmeksizin ya da gasp edeceği malı almaksızın yakalanan bir yol kesici böyle değildir, sadece bu yol kesici için tövbe edip iyileşme emareleri görülünceye kadar haps edilmekle yetinilir. Gerçek anlamda yolcuların mallarını soymak suretiyle yol kesicilik yapanlar hakkında gereken cezai hüküm sağ el ve sol ayak eklemlerinden kesilme haddidir. Yol kesmede bunun dışında had ve tazmin cezası birleşmez, mutlaka yolcuyu öldürmek suretiyle işlenen her fiilin karşılığı kısas olarak karşılık bulur. Şayet ortada hem yolcunun malı hem de canına kıyılmışlık durum söz konusuysa böyle bir durumda veliyyül’emr serbesttir, dilerse önce yol kesicinin uzvundan keser sonra öldürür, dilerse direk had uygulayıp öldürür de.
Ayrıca yol kesiciliğin şer’i hüküm kazanması için bir kere yol kesecinin akıl baliğ olması, erkek olması şarttır, yolu kesilenin de Müslim ve zimmî olması, elindeki malın kendinin veya ödünç mal olması, zimmetine ya da emanetine geçmiş mal olması şarttır. Hakeza yol kesicilikte el koyulan malında muhafızın kontrolünde saklanılan mal olması ve nisap miktarına erişmiş olması (on dirhem) gerekir ki yol kesicilik hükmü cari olsun. Aynı zamanda yol kesiciliğin daru’l-İslam topraklarında ve şehir dışında gerçekleşmiş olması gerekir.
Baskına uğramış yolcular baskın esnasında kendilerine tecavüz eden yol kesicilerden herhangi birini öldürdüğünde hakkında herhangi bir yaptırım lazım gelmez.
Yolcuların aynı kafile fertlerinden olmamaları, yol kesicilerle yol kesilenler arasında akrabalık bulunmaması esastır.
İtiraf ya da delille (en az iki erkek şahit) yol kesicilik sabitlik kazanır.
Yol kesiciler hakkında bir dikkat çeken bir diğer hükümse; veliyyül'emr veya naib'inin (hâkime ait) yetki dâhilinde uygulanır olmasıdır. Şayet veliyyül'emr ve naibinin (vekili) izni olmaksızın bir kişi yol kesicinin elini keser veya öldürürse o kişi için kısas ve diyet lazım gelmez, ama tazir gerekir.
Şu da bir gerçek; yol kesicilik hususunda haddin düşmesi için yolcuların yol kesicilerin itirafını ve şahitleri kabul etmemesi, yol kesicilerin yaptıklarından tövbe etmesi ve olayın zaman aşımına uğraması gibi durumlar uygulanacak cezai işlemlere hafifletici unsur olabiliyor.

TA'ZÎR
Ta'zir; engelleme, red, zorlama, aşağılama ve terbiye etme anlamına gelmekle birlikte hukuk dilinde ta'zir; tedip cezası veya suç işleme cüretine yönelik caydırıcı yaptırımlar demektir. Bu itibarla ta'zir cezaları yedi kısma ayrılıp bu kısımlar: ihtar, vaaz ve nasihat, sert yüz gösterme, tekdir ve tevbih, hapis, sürgün, teşhir ve görevden alma, kulak bükmek, darp (dayak) ve nakdi yaptırım türü gibi ceza ve müeyyideleri kapsamaktadır
Tekdir ve tevbihte bulunma cezası; suçluyu azarlamaksızın yüzüne karşı sert ifadeler ve kınayıcı suçlamalarda bulunma manasına gelen bir yaptırımdır.
Sürgün cezası, zaten ismiyle müsemma sürmek manasınadır, yani bulunduğu mekândan başka mekâna sürgün etmektir. Belli ki gerektiğinde caydırıcılık açısından sürgün cezası da bir çözüm yolu olabiliyor. İşte Hz. Ömer (r.anh) çözüm maksatlı bir yaklaşımla yakışıklı bir genci bazı kadınları fitneye düşürme muhtemeli üzerine sürgün etmiş bile. Ancak bir zaman sonra aynı gerekçelerle başka bir şahsı daha sürgün ettiğinde bir zaman sonra o şahsın irtidad edip Rum ülkesine katıldığı gözlemlenmiştir. Tabii böyle beklenmedik bir olay karşısında ister istemez sürgün ve uzaklaştırma konusunda ihtiyatla hareket edilmesi gerektiği görüşler ağırlık basmaya başlamış ve bu olay üzerine Hz. Ömer(r.anh); ‘bundan sonra kimseyi sürgün etmem’ deme erdemliğini göstermiştir.
Teşhir cezası; eşeğe ters bindirmek suretiyle şehir içinde tur attırmak, ya da daha başka rezil rüsva edici yöntemlerle caydırmaya yönelik bir ta'zir türüdür.
Darp cezası da etkili bir ta’zîr türüdür ama darbında (dövmenin) belirli haddi hududu (bir sınırı) vardır. Şöyle ki; bir kişi ta'zîr maksadıyla ancak on değnek kadar dövülebiliyor(darb-dayak). Yani, on değnekten fazlasına müsaade yoktur. Fakat başkasının cariyesine, ya da ölmüş birine cinsel ilişkide bulunan her kimse doksan dokuz değnek darp cezası uygulanır. Keza mübarek Ramazan ayında gündüz içki içen bir şahıs için had uygulandığı gibi yirmi değneklik darpta uygulanır. Ancak darb uygulamasında sille tokat vurmak şeklinde yapılan ta’zîr asla caiz değildir. Şu da bir gerçek; ta’zir cezasının uygulanabilmesi için tazir gerektiren şartların vuku bulması lazım gelir. Söz konusu şartların başında tazir cezasına müstahak her kimse ilk evvela o kişinin akıl melekesi yerinde olması icap eder. Tabi sadece akıllı olmak yetmez, bunun yanı sıra alışverişine fesat karıştırmış, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş, belediyenin koyduğu fiyattan fazlasına mal satmış veya zimmîye sövmüş olmalı ki tazir müeyyidesini hak etmiş olsun. Hakeza ameli konularda da ta’zîr söz konusudur. Mesela bir çocuğa yedi yaşında namaz kılması hususunda rica edilmez, emredilir. Şayet on yaşında iken kılmazsa uslandırma cihetine gidilip ıslah maksadıyla usulü ölçüsünce dövülür de.
Büyük zatlara yönelik ileri geri konuşup dil uzatan her kim olursa hakkında (Peygamberlere, sahabeye, saadatlara, seyyidlere, âlimlere) dövme, hapis veya başka şekillerde ta'zir gerektirir.
Ramazanda özürsüz oruç bozan bir mukim biri şiddetle ta’zîri hak etmiş olur. Keza toplum ahlakına aykırı çılgınca hareketlerde bulunanlara yönelik tazir de öyledir.
Halk arasında bidat yaymaya devam etmekte ısrar eden her kimse ta’zir lazım gelir. Gerçeğe aykırı jurnalcilikte bulunmak, cuma namazını engellemek, resmi sıfatını kullanaraktan sahtekârlık yapmak, Seyyid olmadığı halde Seyyidim diye ortaya çıkmakta ta’zîr gerekir. Zorla gayri meşru ilişkide bulunmuş kişi için de tazir gerekir. Öldürmek maksadıyla yemeğe zehir katan, bir kimsenin malını elinden almak için içtiği şerbete sarhoş edici etken madde katmakta tazir gerektirir. Gebe kadını korkutup dövmekte öyledir.
Kendi maiyetindeki köleyi öldüren bir efendi de ta’zire müstahak olup hapsedilir de. Bir başkasının ev ve ekinlerini yakan hakkında ise hem tazmin, hem de ta'zir gerektirir. Hakeza kefen soyana, casusluk yapana, umum arazileri işgal edene de tazir cezası gerekir.
Hayvan veya ölmüş birine cinsel ilişkide bulunmak, hırsızlık maksadıyla evin duvarını delen, kilidi açarak içeriye girip eşyaları toplarken yakalanan kişi içinde tazir gerekir (hapis-dayak şeklinde).
Salih bir insana; müşrik, kâfir ithamında bulunmak ve büyücülük yapmakta ta’zir gerektirir. Babasına sözle eza veren, çocuklarına içki içtiren, çocuklarına sövüp sayan, her toplumun lisanına veya örfüne uygun çirkin sözler söyleyen, rüşvetçilik yapanlar içinde ta’zir gerekir. Hakeza sahte para basanlarda öyledir.
Karısını haksız yere döven, hayız ve nifas halde iken cinsel ilişkide bulunmakta ta’zîr gerektirir. Kumar gibi vasıtalara başvurup halkın paralarını soyup ellerinden alma girişimleri içinde ta’zîr gerektirir. Bir kimseye karşı öldürme ve yaralama kastıyla silahını doğrultup göstermek veya hücum etmekte ta'zîr gerektirir (hapis, dövülme). Hatta birbirini döven her iki şahısta karşılıklı ta’zîr edilir.
Hamile kadın dövülmek suretiyle muzga (et parçası)'nın düşmesine sebebiyet vermek şiddetli ta’zîrin yanı sıra haps ile tedip edilir de. Şayet düşen muzga değil de cenin ise ta’zîrden başka gurre tazmin edilir.
Ebe bir kadın, hamile kadına ilaç vermek suretiyle çocuğun düşmesine ya da annenin ölümüne sebep olmuşsa, hatta bu işi alışkanlık haline getirmişse Veliyyül'emr'in talimatı doğrultusunda uslandırmaya yönelik tazir uygulanır. Ölüleri mezardan çıkarıp yakan hakkında da ta’zir gerekir.
Ayak takımı bazı kimselerin birbirlerinden incinmedikleri sürece ta’ziri hak eden laflar söylediklerinde ta’zir gerekmez.
Ta'zir hükmü itiraf, delil, şahit, yeminden dönme, hâkimin bilgisi dâhilinde kesinlik kazanır. Ta'zir icabında iki erkeğin şahitliğinde olduğu gibi, bir erkek iki kadının şahitliği ile de kesinlik kazanır. Hatta ta’zir hususunda şahitlik üstüne şahitlikte muteberdir. Keza her Müslüman ta'zir yetkisine sahiptir. Zira Peygamberimizin beyan buyurduğu; ‘Sizden biri kötülük gördüğü zaman onu eliyle, gücü yetmezse diliyle, onunla da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin’ hadis-i şerifi bunun delilidir. Ancak bu yetki öncelikle Veliyyül'emr, naib, hâkimler ve o işle ilgili görevli memurlarındır. Şu da var ki kişi hukukuyla ilgili suçlarla alakalı hususlarda ta’zir yetkisi sadece Veliyyül'emr ve onun görevlendirdiği naibine aittir.
Bir kimse ister kendi karısı olsun, ister mahremi olsun, isterse bir başka yabancının gayri meşru ilişkide bulunduklarını gördüğünde, bağırmak veya dayakla mani olması lazım gelir. Hatta bağırmakla kalmayıp onları öldürmesi durumunda herhangi bir tazmin lazım gelmez. Keza kendi karısını gördüğünde bağırmaksızın, dayak atmaksızın zani ile zaniyeyi öldürmesi de öyledir.
Bir efendi kölesini, bir hoca talebesini, bir koca karısını ihtiyaç anında uslandırma maksadıyla hafif dövebilir, ama aşırı dövdüğünde tazir gerektirir.
Darb cezası; kalın giysisi çıkarılıp ayakta dövme cezasıdır. Darbın sayıca miktarı nispeten az veya duruma göre şiddeti fazla uygulanır türden olmalıdır.
Ta’zir ve had arasında en belirgin fark; Veliyyül'emr'in ta’zirde uygulanacak olan cezanın miktarını belirleyebilir olması, had’de ise belirleyememe olmasıdır. Malum, had zaten önceden takdir edilmiş ve belirlenmiş cezadır. İcabında ta’zir cezası için şefaat kabul görebiliyor, had’de asla şefaat caiz değildir. Kelimenin tam anlamıyla tazir Veliyyül'emr, emirler ve hâkimlerce tatbik edileceği gibi her Müslüman’ın kendi çapında tatbik edebileceği bir ceza türüdür. Had cezası ise sadece Veliyyül-emr ve naibince uygulanan bir cezadır.
Vesselam.
Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiye ve Kamusu eseri.


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Şub 2015, 20:17 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
KUR’AN’DAN İLHAM ALIP ASRIN İDRAKİNİ AYDINLATMAK

ALPEREN GÜRBÜZER


Kur’an insanlığa en son nüzul olmuş kelam olduğundan, asrın idrakini aydınlatan tek ışık kaynağıdır. Zaten asrın insanı bu ışığa yöneldiğinde susuzluğunu gidermiş oluyor da. Her ne kadar İbni Sebe’den Salman Rüşti'ye ve Peygamberimizi aşağılayan Danimarka karikatür krizine uzanan halkada bir takım şer odaklarının ışığı engelleme girişimleri olsa da İslam her devirde yükselen yıldızıyla gök kubbede esenlik kaynağı olmaya devam edeceğine inancımız tamdır. Düşünsenize Yahudiler geçmişte Hıristiyanlara yaptıkları yıkıcı faaliyetlerin bir benzer uygulamalarını şimdilerde Kur’an ve İslam’a saldırarak yapmaktalar. Onlar yapadursunlar, ama biz inanıyoruz ki bu ışığı asla söndürmeye güç yetiremeyeceklerdir. Zira Allah; “Nurumu tamamlayacağım” vaad etmiş bile.
Bakın, bir zamanlar gayrimüslimler, hürriyet ortamında bizimle beraber huzur içerisinde yaşıyorlardı. Onlar hiçbir dönemde Müslümanların baskısına maruz kalmadılar, hatta mal ve can güvenlikleri fıkhı kanunlarla himaye altına alınmıştı bile. Tarihe şöyle bir göz gezdirdiğimizde, savaşlarda esir düşenler devlet bütçesinden karşılanan ödeneklerle eman hakkının yerine getirildiğini görürüz. Hakeza ödeme imkânı olmayanlar da bu haktan mahrum edilmezdi. Öyle ki; bu coğrafyada her kim ister diri, ister hasta, ister ölmüş olsun fark etmez yediden yetmişe herkesim üzerinde şefkat elimiz, merhamet sinemiz ve himmetimiz eksik olmazdı. Dahası gayrimüslimler İslam mührünün damga vurduğu her coğrafi hürriyet ortamında memur olabildikleri gibi ticaret yapıp mal mülkte edinebiliyorlardı. Hatta azınlıklar öldüğünde bile bu haklar zayi olmayıp baki kalırdı. Nasıl ki, varisi olmayan bir Müslüman’ın malı Beytü’l Mal’a (hazineye) aktarılıyorsa, aynen öyle de bir zimmînin malı da kendi dindaşlarına aktarılıyordu. Böylece ulu’l-emr, Kur’an ışığında adaleti yeryüzüne hâkim kılmanın huzuruyla ülkesini yönetmiş oluyordu.
Peki, bunlar iyi hoşta, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki gerek ticari, gerek sosyal, gerek siyasi alanda yürütülen ilişkiler esnasında İsrailiyat kaynaklı haberlerin tefsirlere sızmasına ne demeli. İşte tarih boyunca Müslümanlarla ehl-i kitab arasında bir arada yaşamışlığımızdan olsa gerek bu tür haberler sızabilmiştir. İlginçtir, Ömer Nasuhi Bilmenin tefsirinde bile bugünkü ilmi gerçeklerle bağdaşmayacak Yunan’lı Batlamyus’un teorilerine ve izlerine denk gelebiliyoruz. Doğrusu bu tür iz düşümler tefsire nasıl girmiş bizde şaşkınız. Tarihe şöyle bir bakın; değil Batlamyus teorisini bizim kabul etmemiz, batı dünyasından Nicolaus Copernicus bedel ödeme pahasına da olsa hayatını ortaya koyup Batlamyus’un tam aksine dünya ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü dile getirmişte. Evet! Bir kez daha söylemekte fayda var; Batlamyus deney ve gözlemden uzak görüşleriyle dünyanın sabit olduğunu, dört mevsimin güneşin hareketinden kaynaklandığını söyleyen bir bilge adamdır. Ama gel gör ki; Batlamyus ve Batlamyus türü teorisyenlerin görüşleri bir şekilde tefsirlerde yer almış gözüküyor. Hatta bir başka tefsir kaynağı Tibyan’da ise; “Zuhre adlı bir fahişeye Allah gazab etmiş, onu taşlatmıştı (Zühre yıldızı yıldıza tahvil edilen bir kadındı) ifadelerine yer verilerek sanki Kur’an tefsiriymiş gibi anlatılmıştır, oysa anlatılan İsrailliyat ve Yunaniyettir.’(Bkz. Haricilik ve Şia Taha Akyol s.231). Neyse ki, Beydavi tefsiri gibi birçok tefsir kaynaklarında dünyanın yuvarlaklığı ile ilgili ifadelere denk geliyoruz da “oh be hele şükür” deyip derin bir rahat nefes alabiliyoruz. Yine bu meyanda bizim için hele şükür diyebileceğimiz bir başka kaynak ise Gazi Muhtar Paşa’nın Serair’ül-Kur’an adlı kitabıdır. Nitekim bu kitapta Zumer Suresi ayet-5’te geçen gece ve gündüzün birbirini örtmesiyle ifadelendirilen ‘yukevvirul’ ibaresi dünyanın bir sarık misali devri âlem eylediği manasına gelen yuvarlak (küremsi) oluşunun bir işareti olarak karşımıza çıkar. Hakeza yine bir başka kitapta ise bu bilgi, yani Mustafa bin Şemseddin Ahterî yazdığı kitapta zikrettiği; “Ardından yeri yayıp döşedi” (Nazirat, 30) ayette geçen 'deha' tabiri deve kuşu yumurtası manasına gelen bir benzetmeyle izah eder. Böylece her iki kaynaktan hareketle dünyanın elips şeklinde olduğu kanaatine varırız. Yetmedi yine bu hususlarda Sabit bin Kurra, Benû Musa Kardeşler ve daha nice İslam âlimlerinin eserlerine bakıldığında dünyanın yuvarlak olduğuna dair daha nice kayda değer bilgilerin varlığını her daim görmek mümkün.
Şu bir gerçek; Peygamberimiz (s.a.v) ehl-i kitabla ilgili haberler hususunda ümmetini çok önceden bilgilendirmiş kutlu bir elçidir. Amma velâkin, ümmet olarak dile getirilen uyarılardan pekte ders almış gözükmüyoruz. Besbelli ki Ehl-i kitab bildiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlarla karşılıklı beşeri münasebetlerimizi sürdürürken o arada bir şeyleri gözden kaçırmışız ki, birtakım asılsız uydurma haberler, görüş ve düşünceler tefsirlere sirayet edebilmiştir. Düşünsenize Ahmet İbn-i Hanbel’den rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.v)’in; “Ehl-i kitaba hiçbir şey sormayın. Kendileri sapkın olan bu adamlar sizi asla doğru yolu iletmezler. Sizler de (ehli kitaba sorduğunuz ve cevap aldığınız takdirde onları tasdik veya tekzipten dolayı) ya hak olan bir şeyi yalanlamış veya batıl olan bir şeyi doğrulamış olursunuz. Allah’a yemin ederim ki eğer Musa sağ olsaydı bana iman edip yoluma uymaktan başka çare bulamazdı” beyanına rağmen gaflette bulunabilmişiz. Evet, rivayet edilen bu hadis Müslüman’ım diyen her kulun kulağına küpe olmalıydı. Hadi gaflete dalıp bir takım öğütleri bir an unuttuk diyelim, İslam’da birinci kaynak Kur’an ve ikinci kaynak hadis varken, her iki kaynağa ters düşen İsrailiyat haberlere merak salıp balıklamasına dalmaya ne gerek vardı. Bari bu tür haberlere itibar edilecekse de Kur’an ve hadisin ruhuna uygun kıssalar alınmalıydı. Hatta alınmış olanda İsrailiyat kaynaklı olduğu belirtilmeliydi. İşte belirtilmediği içindir asıl kaynaktan git gide uzaklaşmışız. Belki de aramızdan birileri gaflette bulunuşumuzu örtbas etmek adına Peygamber (s.a.v)’in: “Onlar tarafından anlatılanları ne tasdik ve ne de tekzip ediniz” ve “Ben-i İsrail’den haber nakletmenizde beis yoktur” hadisini gerekçe gösterenler olabilir. Elbette bu hadisler kimin haddine yabana atılacak hadisler değil. Fakat bir gerçek var ki; hadiste geçen 'beis yoktur' ifadesi mutlak emir manasına değildir. Zaten mutlak emir olsaydı tefsir kapısı İsrailiyat haberleri için daha da bir yolgeçen hanı olurdu. Kaldı ki, Kur’an ve hadislerdeki bilgiler hiçbir kaynağa ihtiyaç duymayacak kadar zenginlik içerir. Yeter ki, Kuran ve hadisin manalarını çözecek ilim erbabı yetiştirilsin, bak o zaman hiçbir İsrailiyat haberi ilgimizi çekmez de. İşin özü Kur’an-ı Mucizül Beyan’ı tam hakkıyla anlamaya çalışmak bizim derdimiz ve davamız olmalıydı. Buna mecburuz da.
Bu arada şunu belirtmekte yarar var, İsrailiyat haberlerin Müslüman toplumu arasında yayılmasında gaflete dalışımızı tek etken unsurmuş gibi göstermekle de işin içinden sıyrılamayız, bu işin içinde bir kısım kassasların (cami vb. yerlerde halka hikâye anlatan kişiler) inkâr edilemez payı da çok büyük etken unsurdur. Öyle ki, kassaslar tarafından halka ballandıra ballandıra anlatılan hikâyeler sanki gerçekmiş gibi kitaplara sızmış ta. Üstelik kaynağına ve İslami olup olmadığına bakılmaksızın sızmış. Derken, Kuran ve hadislerle bağdaşmayan birtakım uydurma hikâyeler gözyaşları içerisinde duygu sömürüsü bir üslupla Müminler galeyana getirilip hakikatlere perde çekilmiştir. Elbette müfessirlerde insan, onlarında gözünden kaçan hususlar olması gayet tabiidir, ama yine de rivayet noktasında ince eleyip sık dokumak gerekirdi. İşte görüyorsunuz titiz olunmadığında İsrailiyat haberler tefsirlere sızabiliyor. Her şeye rağmen yine de ümmetin büyük çoğunluğunun itibar ettiği ehlisünnet çizgi üzere yazılmış tefsirlerde birkaç İsrailiyat kaynaklı bilgilerin varlığı o tefsiri yok saymayı ve külliyen dışlanmasını gerektirmez. Sonuçta yanılmak, hata etmek insanın mayasında var olan bir haslet. İnsan düşer kalkar da, şüphe yok ki sadece düşüp kalkmayan yüce Allah’tır. Madem öyle, ilmi çalışmalarda geniş ve kapsamlı araştırmak metodumuz olmalıdır. İşte bu hassasiyet içerisinde İsrailiyat meselesini;
-İslam’a uygun olan,
-İslam’a uygun olmayan,
-Tasdik ve tekzip edilmemiş İsrailiyat olmak üzere üç grupta değerlendirmek gerekir.
Bu arada bizim için dikkat gerektiren asıl husus; rehber alınacak ölçünün İslam olduğu gerçeğidir. Bu yüzden Kur'an ve sünnet ölçüsüne aykırılık teşkil eden bilgilerin muhtemel fitneye sebebiyet verecek tehlike ve risklerinden uzak kalmak gerekir. İşte bu bağlamda Kur'an ve hadis her an bizi her türlü riskten koruyacak vazgeçilmez emniyet baş tacı kaynaktır. Dolayısıyla Ümmeti Muhammed’in kılına herhangi bir zarar gelmemesi için baş tacı kaynakların dışında her türlü bilgi ve haber kırıntısına balıklamasına dalmayıp ihtiyatla yaklaşmakta fayda var. Bilhassa hakkında ne tekzip ne de tasdik edilmiş İsrailiyat haberlerin tefsirlere sızmaması noktasında sadece hassas olmak yetmez, bu tür haberlerin ulu orta mevzu edilmesine de fırsat vermemek lazım gelir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v); “Ehli Kitaptan bir şey nakletmediğinizde üzerinize bir günah terettüp etmez” buyurmakta.
Malumunuz Kur'an ayetleri çok defa ayrıntılardan uzak mesaj yüklü ayetler içerir, yani her husus uzun uzadıya tafsilatlı anlatılmaz, özü verilir. Ancak yine de Kur’an’da geçen kıssalar İncil ve Tevrat’a göre çok daha kapsamlı verilmiştir. Ki, bu noktada madem kıssalar ehl-i kitaptan daha ayrıntılı zikredilmiş, o halde hiç gereği yokken İsrailiyata ihtiyaç duymamamız gerekirdi. Hele doğruluğuna emin olmadığımız alıntılar tefsirlere ne diye geçmiş pes doğrusu. Kaldı ki, böyle yol yordam bilmeden destursuz alınan alıntılar son derece tehlikeli de. Her şeyden önce ehl-i kitabın tahrif ve bozulduğunu belirten İslamiyet’tir. Velev ki, haber doğru olsa da doğruluğunu ancak Allah bilir. Tahrif edilmiş İncil ve Tevrat’ta hangi kısımların doğru, hangilerinin yanlış olduğunu bilmek bizi aşan hususlardır.
Maalesef Kuran ve sünnetle taban tabana zıt İsrailiyat haberleri tefsirlere bir şekilde girebilmiş. Oysa ilmiyle amil olmuş rabbani âlimler Kuran ve sünnete bağlılıkta son derece titiz olduklarından dinde olmayan dogma bilgi ve ameli uygulamalara bidat olarak bakmışlardır. Hele bir bidat Müslüman’ın hayatına girmeye dursun o Müslüman’ın ruh dünyasında gedik açıp İslam’ın ana caddesinden savrulması an be an kaçınılmazdır. Bu yüzden Rabbani âlimlerimiz; bidati Kur’an ve hadise aykırılık teşkil eden Din’miş gibi sunulan eklemeler diye tarif etmişlerdir. Bakın, Şahı Nakşibendî Hz.lerine kendi tarikatından sual sorulurken şöyle demiştir: “Bizim yolumuz sünnetleri ihya etmek bidatlerden kaçınmaktır.” Hakeza İmam-ı Rabbani Hz.leri de şöyle der: “Bütün dünyanın bizim yolumuza bir bidat karşılığında geleceğini teklif etseler, tarikimize tek bir bidat almayız.” Evet, müthiş sözler! Hiç kuşkusuz, bir bidat için tüm dünya insanının gelmesine tav olmayan anlayış bizimde kabulümüzdür. Hani derler ya; kemmiyet (nicelik) değil, keyfiyet (nitelik) önemlidir, aynen öyle de kalabalık yığınlar olmaktansa hayırhah kitlelerden olmayı yeğleriz. Zaten Sultan Alparslan; “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız” deyip bizim bu dileğimiz tâ yıllar öncesinde dile getirmişte. Sakın ola ki; bu dileğimizden bizim bilimsel çalışmalarla birtakım teknik araçların hayata geçirilmesini de bidat olarak değerlendirdiğimiz sonucu çıkarılmasın. Zaten nasıl böyle bir sonuç çıkarılabilir ki, bir kere Peygamberimiz (s.a.v) döneminde otomobilin yerine deve vardı. Zira o dönemin bineği deveydi. Kaldı ki, Resulullah deveye bindi diye bugünde deveye binilecek diye bir temel kural olamaz. Bu yüzden teknolojik gelişmeler bidat değildir, bilakis Allah’ın Sanî sıfatının tecellisinin karşılığıdır. Dahası Sanî sıfatın lügat manası yaratan, ortaya sanat ve şaheser koymak demektir. Şu bir gerçek sadece ibadete yönelik amellerde değişiklik yapmak bidattir.
Hiç kuşku yok ki; Kur’an dünyada eşi ve benzeri olmayan kutsal bir kitabımızdır. O halde İsrailiyat kaynaklı haberlerden uzak kalmak gerekir. Kur’an her daim başımızda nur olarak parlayan bir yıldızdır, yeter ki o parlayan ışıktan istifade etmesini bilelim, bak o zaman İsrailiyat haberlerine merak sarar mıyız? Artık başımızı kumdan çıkarıp uyanmak zamanıdır. Belli ki uyanamayışımızın arka planında ilahi idrak kapımızı kapalı tutma gerçeği var. Şayet bugün dünyanın neresinde bir Müslüman zeril ve sefil bir hayat yaşıyorsa biliniz ki; başucumuzda nur olarak parlayan ışığa perde çekmenin sancısıdır bu. Tabii ki Kur'an duvarda asılı olduğu sürece olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Kur'an süs olsun diye nüzul olmadı, bilakis yaşansın diye nazil oldu. Zaten Kuran’ı hakkıyla idrak edenlerin yaşayışına baktığımızda, pekâlâ ayetlerin tecellisini onların üzerlerinde görmek mümkün... Öyle ki, o alınlarda ayeti celilerin tecellisi nur halinde parıldar bile. Ve o parıldayan nurla birlikte Mehmet Akif’in mısralarında yer alan:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı
İnmemiştir hele Kur’an,
Bunu hakkiyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için” dizeleri mana kazanır da. Madem öyle, ne mutlu Kur’an ahlakı üzerine yaşayıp, kelamı kadimi hakkiyle idrak eden ilahi idrak ehline..
Vesselam.


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: İSLAM ve KADIN
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2015, 19:30 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
İSLAM ve KADIN

ALPEREN GÜRBÜZER


Moltke; “Bizde bir genç kız evlenince sosyal mevkisi bir derece alçalır. Çünkü onu bir daha evlilik boyunca sevmek imkânı yoktur. Şarkta ise kadın evlenince yükselir. Kocasının evine itaate mecbursa da ev idaresinde çocukların reisidir ..” der.

Her ne kadar insanlar birçok alanda birbirine eşitmiş gibi gözükseler de söz konusu cinsiyet farkı olunca kazın ayağı hiçte öyle olmadığı anlaşılmaktadır, yani karşıt cinsler birçok alanda birbirlerinden farklıdırlar. Zaten kadın tâ baştan fiziki yönden erkekle eşit olmadığı apaçık ortada. Hatta ruh halleri de farklıdır. Dolayısıyla karşıt cinslerin toplum içerisinde yürüttükleri faaliyetler farklı mecrada yürür hep. Öyle farklı mecrada seyrettiği kendini o kadar belli eder ki, mesela evli çiftler arasında bir eş diğerinin görevine müdahale ettiğinde hemen huzursuzluk baş gösterirde. Bir başka göze çarpan farklılık ise erkeğin doğası (fıtratı) gereği dışa meyyal olması, kadının ise içe meyyal olmasıdır. İşte, bu nedenle erkek dış işlere yönelik görev üstlenir, kadın ise iç işlere görev üstlenmeyi yeğler. Hatta bu noktada erkeğe gündüz, kadına gece dersek yeridir. Şüphesiz evine dönen bir erkeğin yorgunluğunu alacak en etken unsur kadın zarafetidir. Besbelli ki, büyükler “kadının fendi erkeği yendi” derken sırf laf olsun diye söylememişler, bilakis kadın altıncı hissinin kuvvetli olduğunu belirtmek için söylemişler. Bu öyle bir his ki erkeğin eksik yönlerini tamamlar da. Dahası kadın meşru daire içerisinde huzur verdiği içindir keyfe kâfi yaratılmış bir nadide çiçektir diyebiliriz. Zira bu gerçeği Allah Resulü bir hadisi şerifinde şöyle dile getirmiştir:

“Bu dünyada bana üç şey sevdirildi:
—Namaz,
—Güzel koku,
—Kadın.”

Peki, madem öyle, bu gün insanlık bu hadisi şerifin neresinde? Maalesef geldiğimiz noktada vahşi kapitalizm kadının fıtri yapısına (doğasına) el atmak suretiyle yuvasından koparıp kadını sevimsiz ve çekilmez bir hale sürüklemiştir. Kadın yuvası dışında adeta perişan haldedir. Elbette yuvası dışında birçok görev üstlenmeye başlayınca bir takım huzursuzlukların su yüzüne çıkması kaçınılmaz olmuştur. Neyse ki, şimdilerde batı yaptıklarından bin pişman olmuşcasına kadını yeniden eve döndürme çabası içerisine koyulmuş durumda, adeta dağılan parçaları tekrar bütünleştirmek için çareler aramakta. Sonuçta gündüz geceye, gecede gündüze karışınca olacağı buydu. Hani son pişmanlık fayda vermez derler ya, aynen onun gibi batı dünyası da kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüş haldedir. İyi ki de İslam’la şereflenmişiz, bu bizim için büyük bir avantajdır. Bakın, İslam’da kadın çalışmasa da konumundan bir şey kaybetmez, her halükarda ekonomik konumu güvence altındadır. Öyle ki, mirastan kadınlara bir, erkeğe iki pay verilmesi mali güvencenin ilk göstergesidir. İkinci göstergede ise, kadın daha izdivaca girmeden tüm ekonomik ve sosyal hakların nikâhla güvence altına alınma akdi vardır. Nasıl mı? İşte mihir (bir nevi evlilik tazminatı) hakkı bu anlamda yuva kurmaya aday bir kadın için sosyal ve ekonomik anlamda kıymet ifade eden bir güvencedir. Bu demektir ki kadın daha yuva kurmanın başlangıcında bile ekonomik güvenceye kavuşabiliyor. Düşünsenize başlangıcı buysa devamında haydi haydi daha bambaşka güvenceler kazanacağı muhakkak. Nitekim kadın evlilik süresince kocasının malından fayda temin ettiği gibi kocası öldüğünde ardından kalan mirasa da hak kazanır. Kaldı ki, kadın kendi baba ocağından kalan mirastan da pay alır. İşte İslam bu.

İslam’da nikâh akdinin gerçekleşmesi için üç şart vardır:
—Eş adayları arasında karşılıklı rızanın gerçekleşmesi,
—Şahitler huzurunda akdin gerçekleşmesi,
—Yazılı sözleşmeye bağlanması.

Tabii bu üç şart üzerinde farklı ayrıntılarda söz konusudur. Mesela İmam-ı Azam; akıl ve baliğ olmuş bir kız çocuğun nikâh akdi için velinin izni şart olmadığını belirtirken, diğer imamlar velinin izni şarttır demişlerdir.

Hakeza bir başka husus ise çok eşliliktir. Malum, İslam çok eşli evliliğe ruhsat vermekle beraber en hayırlısı olması bakımdan tek eşli evliliği tavsiye etmiştir. Bir başka ifadeyle İslam çok eşliliği emretmeksizin dörtle sınırlı tutup bir takım kural ve kaidelere bağlamıştır. Bakın, Yüce Allah'ın (c.c) bu hususta; “Kadınlar arasında icra etmenize, ne kadar hırs gösterirseniz asla güç yetiremezsiniz” (En Nisa Suresi Ayet 129) beyanı bunu teyit ediyor. Böylece evlilik nikâh akdiyle teminat altına alınıp şahitler huzurunda yazılı sözleşmeye bağlanır da.

Bir diğer hususta yukarıda da belirttiğimiz üzere; kadınların mirastan pay alması hadisesidir. Gerçekten de İslam’ın kadına tanıdığı miras üzerinde çokça durulması gereken mühim bir hadisedir. Düşünsenize İslam çöle inen nur olarak doğmasaydı kadın gerçek anlamda kadın olduğunun bilincine varamayacaktı. Tabiî ki kadın hakları bu kadarla sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki; kadına miras hakkı tanıkla yetinilmemiş bunun yanı sıra mal mülk edinme, ticaret yapma, kendi mülkünde tasarrufta bulunma gibi bir dizi haklar da tanınmıştır. Yetmedi ticari hayatta çek senet işlemleri ve daha bir dizi sosyo-ekonomik ilişkilerde imza yetkisi de verilmiştir. Hele İslam’da dikkat çeken bir önemli husus daha var ki, o da şudur: bir kadın doğurduğu çocuğu emzirmeyebilir de, yani kocasından sütanne talebinde bulunabiliyor. Sadece sütanne bulunmadığı durumlarda emzirmek zorunluluğu söz konusudur, bunun dışında emzirmek mecburiyeti yoktur. Hatta İslam’da kadına ilim tahsil etmesi içinde müsaade vardır. Ki; Rasulullah (s.a.v) bu hususta “İlim talep etmek kadın erkek bütün Müslümanlar için farzdır” buyurmakla ilim kapısının herkese açık bir kapı olduğu anlaşılır.

Hiç kuşkusuz İslam ailenin geçiminde birinci derecede erkeği sorumlu tutar. Şayet koca bu görevini ihmal edip savsaklıyorsa, bu kez devletin şefkat eli ikinci derecede sorumluluk üstlenir. İşte görüyorsunuz kadın her halükarda ekonomik yönden kurda kuşa yem olmamakta, yani İslam’ın tanıdığı tüm haklar sayesinde ömür boyu güvence altında hayatını idame eder. Faraza bir kadın çalışmak mı istiyor, bu isteğine engel konulmaz. Çalışsa da kazancına koca el koyamayacağı gibi evin iaşesi için harcamaya mecbur tutulmaz da. Bu demektir ki, harcama hakkı kadına ait bir haktır. Oldu ya koca kazanca müdahalede bulundu, bu durumda kadın kocası hakkında dava açma hakkına sahiptir. Görüldüğü üzere kadın gerçek kimliğini İslamiyet’te bulabiliyor. Maalesef kadına özgürlük diye ortalığı velveleye verip karıştıranlar, her ne hikmetse İslam’ın kadına tanıdığı hakları görmezlikten geliyorlar. Onlar bu hakları görmeye dursun, bakın İslam ibadet hususunda bile kadına kolaylıklar getirmiştir. Nasıl mı? Bir kere İslam kadını camiye mecbur tutmaz. Keza kadına cuma ve bayram namazlarını da mecbur tutmaz. Yani, İslam'da kadın asli görevini ihmal etmesin diye bir takım dini vecibeleri evin dışında eda etmesi şart koşulmaz. İyi ki de şart koşulmamış, böylece kadın hem kem gözlerden, hem haram bakışlardan korunmuş olur. Zira Peygamberimiz (s.a.v); “Ey İnsanlar! Camilere gelmeleri zamanında kadınlarınızı (bu gibi) süs verici elbiseden men edin. Çünkü muhakkak, Ben-i İsrail hanımları camilerinde kibirlenip ziynetli elbiselerini giymekten başkası ile lanetlenmediler” beyanıyla bu gerçeğe işaret etmiş bile. Yine bu hususta Peygamberimiz (s.a.v); “Camiye gitmek için kendisine koku süren kadından koku belirtisi oluyorsa o kadın evine dönüp yıkanıncaya kadar Allah tarafından lanetlenir ve namazı kabul olmaz” diye beyan buyurmuşta.

Anlaşılan o ki; kadının asli görevi özünde var olan sevgi mayasıyla çocuklarını sarıp sarmalayıp eğitimini ve terbiyesini üstlenmek olmalıdır. Şöyle başımızı yastığa koyup kreşlerde, orda burada yetişen çocukların halini düşünelim, bir de ev annelerinin şefkatli ellerinde büyüyen çocukların halini düşünelim, Elbette ki her iki hal vaziyeti düşündüğümüzde, sıcak bir yuvada büyümenin kreş yuvalarında büyümekten çok daha sağlıklı olacağı muhakkak. Zaten bilinçli toplum ve sağlıklı nesil sıcak bir yuva ortamında iyi terbiye ve eğitim almış ailelerden kök salabiliyor. Bu yüzden Fransız sosyologu Frederic Le Play; sosyal hayatın merkezine (atom yahut hücre mesabesinde) aileyi oturtmuştur. Haklı da, zira bir çocuk için aile ortamı eşi ve benzeri bulunmaz en ideal ortamdır. Hiç kuşkusuz, bu ortamın oluşmasında ya da ocağın tütmesinde en büyük pay sahibi anne yüreğidir. Öyle ki; anne aile içerisinde bulunduğu konum itibariyle sosyal hayatın yükünü alan büyük bir iş çıkarmışta olur. Düşünsenize her anne yuvasında evlat yetiştirmenin derdinde olsa bunca çocuk (kreş) yuvalarına gerek kalmazdı. İşte İslam, bu ve benzer nedenlere bağlı olarak kadına fiziki sorumluluk yüklememiş, bu sorumluluğu birinci derecede kocaya, ikinci derecede devletin omuzlarına vermiştir.

İslam’da karı koca arasında avret yoktur, ama yinede bir takım edebi muaşeret kurallara riayet etmek gerektiği vurgulanmıştır. Şöyle ki; İslam âlimleri kadın erkeğin birbirlerinin avret mahallerine bakmalarının unutkanlığa yol açacağını beyan etmişlerdir. Malum, erkeğin dışa karşı avret mahallisi diz ile göbek arasıdır, kadının ise el ve yüzü dışında kalan tüm vücut azalarıdır. Dolayısıyla edep hem iç âlemde, hem de dış âlemde geçerli akçe kuraldır. Kelimenin tam anlamıyla edep dışılık insan ruhunu çalıp fitneye meydan vereceğinden hiçbir şartta kabul görmez. Nasıl kabul görsün ki, bakınız evliyaullah bile bu hususlarda edebe mugayir herhangi bir durumla karşılaşmamak için gözünü haramdan sakınmakla yetinmemiş, ayağını kadın ve erkeklerin karışık bulunduğu ortamlardan çekmişlerde. İşte bu manada İmam-ı Azam; “Göz daima helal haram demez bakmak ister” diyerek bu hassas duruma dikkat çekmişte. Hatta bu kayda değer bilgilere ilaveten; değil karşı cinse bakmak, kendi cinsinden olana başka gözle bakmanın bile birçok edep dışı sakıncalarının varlığı artık bir sır değil. Zaten ensest vakalarından sıkça söz edilir hale gelmesi bunun tipik misalini teşkil eder.

Şu da var ki, bir takım malum çevreler beşeri ilişkilerde kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmayışını haremlik selamlık olarak değerlendirip sanki kendilerince eğlenecek bir malzeme bulmuşcasına konuyu habire sulandırmakla meşguller. Güya akıllarınca dinimize çağ dışı yaftasıyla karalayacaklarını sanıyorlar. Onlar hala ulu orta bir arada yaşamayı, çıplak ve yarı çıplak gezinmeyi modernliğin bir gereği algılıyorlar. Nasıl bir modernlik anlayışıysa, İslam’ın ortaya koyduğu o müthiş adap, erkân, yol yordamla ilgili ortaya koyduğu birçok usul ve esasları anlama özürlüler. Elbette adap, erkân, yol yordam bilmeyince bırakın İslam'ın ortaya koyduğu meşru helal daire içerisinde yaşamanın ne demek olduğunu, yine İslam’ın yasak kıldığı haram daire içerisinde yaşamanın zehirli bir ok misali insan ruhunda ne gibi onarılmaz yaralar açtığını anlayamayacak kadar aklı kıt evvellerdir. Her şeye rağmen onlar anlama özürlüsü de olsalar ve bu işi izah ettiğimizde bir sürü hakaretlere maruz kalsak ta yinede biz meşru helal daire içerisinde nasıl yaşanılır hususunu izah etmekten geri durmamamız icap eder. Evet, bu konu çok su götüren bir mesele olduğu o kadar besbelli ki; bir kere ne anlatan derdini tam anlatabiliyor, ne de dinleyen kafasındaki ön yargıyı yıkabiliyor. Dedik ya, olsun her şeye rağmen yine biz, ümidimizi koruyup edep erkân hususunda dilimizin döndüğünce karınca kaderince anlatmak gerekir. Anlatalım ki, olur ya bir gün bu çevreler erkek kadın bir arada karışık yaşanan bir hayat modelinin her geçen gün insan ruhunda gedik açtığını fark ettiklerinde, bir bakmışsın onlarda Saliha hatun ruh haline bürünmeleri an be an mümkündür. Hidayet Allah'tan elbet, neden olmasın ki. Madem öyle, durmak yok, yola devam deyip bıkmadan usanmadan anlatmakta yarar var. Bakın, Rasulullah (s.a.v); “Bir arada bulunan yabancı bir erkekle kadını üçüncüsü şeytandır” buyurmakta. İşte bu hadis-i şeriften hareketle Evliyaullah’ın kahır ekseriyeti; Rabia’tül Adeviyye dahi olsa kadınla sohbete girme diyor. Ve olur ki; şeytan seni kandırır bir tutum sergilemişlerdir. Dolayısıyla İslam’da kadın, yanında helali olmadan yabancı bir erkekle bir arada bulunmasını halvet olarak addeder. Nitekim Hz. İsa (a.s) mağaranın kapısına geldi, o an şiddetli bir fırtına vardı, oracıkta çadırı gözüne kestirdi. Ancak, içeride kadın olduğunu görünce orayı terk ediverdi. İşte kıssadan hisse misali bu kıssadan çıkan sonuç şu ki, peygamberler masum, günahtan arî oldukları halde (ismet sıfatı) edeb erkân yolunda zerre miskal taviz vermedikleri gayet açık ve nettir. Hakeza Peygamberimiz (s.a.v)'de hiç bir kadına elini vermediği gibi tokalaşmamışta. Yani, kadınlarla beyatı musafahayla değil sözle almıştır. Derken asr-ı saadette erkekler elini uzatıp biat etmişler, kadınlarsa sözle beyat almışlardır.

Şu bir gerçek kadın erkek arasında, tıpkı mıknatısın eksi ve artı kutupları arasındaki çekime benzer bir çekim söz konusudur, ama bu demek değildir ki, çekim var diye edebe mugayir hareket edilsin. Evet, evren böyle yaratılmış, yani bir yandan zıt kutuplar arasında manyetik çekim gücü üzerine bir hayat tanzimi var, diğer taraftan ayni kutuplar arasında tam aksi istikamette geri itme üzerine kurulu bir hayat söz konusudur. Ancak insan diğer yaratılmışlardan farklı olarak akıl melekesine sahip olduğundan bu tanzim edilmiş nizamı âlem içerisinde iradesini Allah'ın emrettiği ölçüler içerisinde kullanmak zorundadır. Kaldı ki insan meşru daire içerisinde iradesini kullanmasa da evrenin çiftler üzerine yaratılış sırrı bize bir başka gerçeği gözler önüne seriyor. Nasıl mı? Düşünsenize bu sırrı âlem içerisinde çekim kanunu yaratılmış olmasaydı ne aşktan, ne sevgiden, ne de evlilikten söz edebilirdik. Hakeza içimizde taşıdığımız istek ve arzular bile zıt karakterlerde dizayn edilmiş çift örneklerdir. Nitekim Mevlana; ‘İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi, ikincinin ise melek-i kuvvetler’ olduğunu buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Böylece meleki ilhamlara kulak veren insanoğlunun iyiye yöneleceğini, şeytani telkinlere eğilim gösterenlerin ise kötülük bir mizaç sergileyeceğini idrak etmiş oluruz. Hatta şairin haykırarak dile getirdiği; ‘Oluklar çift, birinden nur diğerinden kir akar’ dizeleri bir başka anlam kazanır da.

Anlaşılan o ki; kullar olarak üzerimize düşen asıl vazife; mutluluğu gayri meşru işlerde değil, meşru aşk ve meşru evlilikte aramak esas olmalıdır. Bir kere İslam harama bakmayı kalbe atılan zehirli ok gibi tesir ettiğinden her türlü gayrimeşru flört hayat biçimi men edilmiştir. Gerçekten de haram bakışlar doğrudan kalbe sirayet ettiğinden dimağı sarıp kişinin ruh iklimi ansızın tarumar olur da. Kaldı ki harama bakış beyin fonksiyonlarını körelttiğinden aklıselim olmaya da manidir. Çünkü beynin sürekli haramla meşguliyeti insanın yaratılış gayesinden uzaklaştırmaya yetiyor. Madem öyle, küçük büyük günah demeden ne kadar haramlardan uzak kalınırsa bir o kadar Allah'a yakınlığımız artmış olacaktır. Zaten insanın Allah’a yakınlığı haramlardan uzaklığı ölçüsünce gelişme kaydeder. İyi ki de dinimiz harama giden yolları kapatmış, böylece nefsin esiri olmaktan kurtulma fırsatı yakalamış oluruz da.

Velhasıl; Dinimizde kadın hem madden, hem de ruhen korumaya alınmıştır. Yeter ki, kadın helal daire içerisinde Saliha hatunca yaşasın bak o zaman aradığı hürriyeti Allah’a abd (kul) olmakta bulacaktır.
Vesselam

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: İSLAMDA KADIN VE İŞ HAYATI
MesajGönderilme zamanı: 14 Mar 2015, 11:49 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
İSLAM’DA KADIN VE İŞ HAYATI

ALPEREN GÜRBÜZER


Besbelli ki, kadına asıl asalet katan değer özünde ki aşk mayası ve omuzlarında taşıdığı annelik duygusudur. Fakat ne var ki çağımız kadını erkekleştirmeye yönelik çarpık bir değer katmaktadır. Zaten magazin dünyasına baktığımızda kadını erkekleştirme yolunda birbirleriyle adeta yarış içerisindeler.
Evet, günümüz dünyasında kadının omzunda taşıdığı o annelik duygusu bir tarafa itilmiş yerine teşhircilik sahne almıştır. Böylece birçok kadın çocuk yapamaz hale gelmiş ve kendisine evinden uzak bir hayat reva görülmüştür. Öyle ki, evin yerini otel ve motel odaları alırken mutfağın yerini ise batı tipinde facefood tarzı yeme kültürü almıştır. Değim yerindeyse kadın artık evinde kalma duygusunu yitirmek üzere, böyle olunca da kadına pansiyonvari bir hayat daha cazip gelebiliyor. Ve birçok kadın kendi çıkmaz sokağında kayıp, aynı zamanda derbeder haldedir. Sanki gerçek hayatla bağdaşmayan anlık bir hayat yaşıyor gibi. Bu yüzden deriz ki; bu tip kadınların gerçek hayatla yüzleşmeleri ancak sıcak bir aile ortamına kavuşunca son bulur.
Hiç kuşkusuz kadınların en ilginç yanı yakınlaşınca cezp edici olmaları, uzaklaşınca elem ve hüzün verici olmalarıdır. Hele kadınların o nazlı bakışları, o endamlı yürüyüşleri, o gamze yanaklarına süzülen birkaç damla gözyaşları, o narin yapıları, o iç çekişleri var ya kadını çekici kılabiliyor. Değim yerindeyse bu tür çekicilikler hoş gelse de çoğu kez aldatıcı ve erkeği nefsine esir edecek cinsten koz olabiliyor, gerçek anlamda bunların hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur, yani her bir çekici unsur iç dünyada karşılığı olmayan yokluk abidesidir. Zira dış görünüm sanıldığının aksine kadına yücelik kazandırmaya yetmiyor, asıl yücelik kazandıran ana yüreği denilen derin sinede kodlu manevi sevgidir. Yeter ki, o fıtri sevgi dışa yansısın bak o zaman bu doğurgan topraklarda yeni Fatihler, yeni Kanuniler, yeni Yavuzlar, yeni İmam-ı Azamlar, yeni İmam-ı Rabbaniler gibi daha nice şahsiyetlerin çıkması an be an mümkün.
Anlaşılan o ki, sevginin mihrabında kalpler ünsiyet bulmadıkça ortada ne seven, ne de sevilen kalır, geriye sadece özden uzak içi boş bir beden birlikteliği kalır. Ne diyelim gerçek anlamda sevgi olmayınca etrafımızı bir anda hayvani arzu ve hevesler sarabiliyor. Aile bilinci mi hak getire, bakın şöyle etrafa evden kaçışların hız kesmediği ve çok sayıda boşanan çiftlerin haddi hesabının olmadığı bir manzarayla karşı karşıyayız. Artık etraf öyle bir hal almış ki, ömür boyu bir baş yastıkta evli kalmak kimin umurunda, kadınların varsa yoksa biricik davaları ekonomi olmuş. Öyle ki, kıyasıya aş ve iş arama hırsı tavan yapmış durumda. Tabii durum vaziyet böyle olunca da dostluklar pragmatist düzlemde ilerlemekte. İşte bu noktada Cemil Meriç’in; “Feminizm, eskiden hayatını evinde kazanan kadına pazarlarda iş bulma davasıdır” sözleri çok yerinde bir tespit olarak anlam kazanır. Gerçekten de, bir zamanlar kadınlarımızın yerleşik bir hayat yaşadığı dönemlerde yuvasında mutlu bir şekilde hayatını tanzim ederlerken bugün geldiği noktada avare avare dolaşır halde kendi kendilerini küçük düşürücü konuma hapsettiklerini kolayca müşahede edebiliyoruz. Bilhassa kalabalık yığınlar arasında kaybolup kendi öz kadınsı ruhuyla buluşamaz haldedir. Zaten bir kadın düşünün ki, ulu orta kadın erkek karışık ortamlarda bulunmaktan kendini alamıyorsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Bir kere adı üzerinde kadın, koyun değil ki, sürü misali gelişi güzel ortamlara salınsın. Elbette dedelerimiz, ninelerimiz “her şeyin bir usulü, yol yordamı ve adabı var' derken sırf laf olsun diye söylememişler. Hiç kuşkusuz onların hayattan aldıkları o engin tecrübe birikimi bu sözü söylemeyi gerektirir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v), “Cennet anaların ayakları altındadır” beyan buyurmakla kadınların gerçek konumu açıklığa kavuşmuşta. Bu yüzden anaların ayakaltı öpülür de. Ama gel gör ki, bir takım kendini elit sanan tipler; “özgürlük” havariliğine sığınarak kadını kadınlığından utandıracak her türlü adapsızlığı görgü kuralıymış gibi lanse etmişlerdir. Yetmemiş topluma çağdaşlık olarak sunmuşlardır. Doğrusu bizde merak ediyoruz bu neyin çağdaşlığı acaba, yoksa özgürlük dedikleri nefsin özgürlüğü mü? Oysa bizim yerli kültürümüzde öyle köklü değerlerimiz var ki, uğruna ölmeye değer de. Malum o değerler; iffet, namus, adap ve erdemli kalabilmek gibi ulvi değerlerden başkası değil elbet. Üstelik bu değerler toplumun en hassas yumuşak karnı da. Şöyle geçmişe uzanıp köklü kültür tarihimize baktığımızda, bu tabloda ceddimizin bu değerlerden ödün vermediklerini görürüz. Hatta yeri gelmiş ninelerimiz köklü değerler uğruna düşman süngüsüne karşı cansiperane olmuşlar da. İşte Aziziye Tabyasıyla abideleşen Erzurumlu Nene Hatun bunun en tipik misalini teşkil eder. Nitekim ninelerimiz biliyorlardı ki; İslamiyet kadına çalışma mecburiyeti yüklememiş, bu yüzden onlar dışarıda çalışmak yerine sıcak yuvalarında çocuklarının ve torunlarının başında dine, vatana, millete iyi bir evlat yetiştirmeyi tercih etmişlerdir. Onlar icabında Aziziye Tabyasında abideleşen Nene Hatun gibi yuvasından çıkıp yurt savunmasına iştirak etmişler de. Derken yerli kültürde bu anlayış “Saliha kadın” ifadesiyle karşılık bulup gerçek anlamda ninelerimiz evin kraliçesi olarak adından söz ettirmişler de. Nasıl söz ettirmesinler ki, düşünsenize böyle bir yerleşik kültür anlayışına göre yeryüzünde kaç aile varsa bir o kadarda kraliçe var demektir. Meğer kadına asıl değer katan yüklendiği misyona karşılık gelen evin baş tacı oluşudur. Nasıl ki, kraliyet ailenin kraliçesi çalışmak zorunda değilse, aynen bizim yerli kültürümüzde de evin kraliçesi çalışmak zorunda değildir. Kadın çalışmak mı istedi, engel konulmaz, hayır da denmez, ancak çalıştığında onu yüceltecek iş verilmesi gerektiği hatırlatılırdı, asla kadınlık ruhuna herhangi bir gölge düşmemesi açısından çer çöp işleri verilmezdi, icabında memurluk işi de verilmez, müdüre olması uygun görülürdü. Bakın, Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde kadına müfettiş ya da müdüre gibi görevlerin verilmesi layık görülmüş bile.
Anlaşılan yerleşik kültürümüzde evin geçiminden birinci derecede erkek sorumludur, tabii bu arada erkek eşinin iffet ve namusunu koruma sorumluluğunu da üstlenmek zorundadır. Çünkü İslam kadına hiçbir beşeri sistemin veremeyeceği değerde 'Saliha hatun' makamını layık görmüştür. Dolayısıyla paha biçilemez böylesi manevi bir makamın her halükarda korunması gerekmektedir. Yeter ki, bir kadın Saliha hatun özelliklerini ruhunda taşısın, bak o zaman o kadın evin gül kokusu, gül neşe kaynağı olması bir yana, Rabia’tül Adeviyye’nin (Hanım evliya) varisi hükmünde talebesi olmaya hak kazanır da. Elbette ulvi makamlar gökten zembille inmez, tabiî ki bu makamlar İslam'a bağlılık ölçüsünce verilir. Günümüzde her nasıl kadın hakları savunuculuğuna soyunmaksa kendilerine örnek aldıkları Avrupa’da hala çer çöp işlerinde çalıştırılan kadınlar var. Acı ama gerçek, öteden beri vahşi kapitalizmin insanlığın önüne koyduğu tablo budur. Böyle vahim bir tabloyu insanlığın önüne koydular da ne oldu, güya kocasına karşı ekonomik özgürlük kazandığı söylenen kadın mutlu oluyum derken bizatihi kendisi aile bağlarını zayıflatan etken unsur olmuştur. Neyse ki, kadın geçte olsa içine düştüğü perişan halini fark eder haldedir. Maalesef kadınlar; vahşi kapitalizmin getirdiği o ağır çalışma şartlarından öyle bitap düştükleri her hallerinden belli ki; ‘ah emekliliğim gelse de biran evvel yuvama dönsem’ derdindedirler. Şimdi sormak gerekir, kadın ah çekmesinde ya kim çeksin, hele bir kadın vahşi kapitalizmin ağına düşmeye dursun bu ağdan çık çıkabilirse, ne mümkün. Ah zavallı kadınlar, meğer ne hale gelmişlerde haberimiz yokmuş gibi davranmışız. Daha neyimize yetmiyor, erkeğin sorumluğunda olması gereken birçok ağır görevleri yüklenmişler. Sonunda bin pişmanlar olmuşlar ama bir kere iş işten geçmiş oldu, sonra ki ahu vahlar yaraya merhem olmaz da. Şu an buruk bir haletiruhiye içerisinde bütün gün çoluk çocuğundan koparılmışlığın sancısını yaşıyorlar. Onlar bu sancıyla hayatlarını idame ederken, bir takım aklı evveller de pişkin bir vaziyette birde şunu demezler mi; aman efendim artık modern dünyada yaşıyoruz, kadın erkek eşitliği var, erkek ne iş yapıyorsa kadında aynısını yapacakmış diye. Madem öyle bizde deriz ki; illa kadın erkek eşitliğinden söz edilecekse cinsiyet mukayesesine ihtiyaç olmaksızın sırf insan olmanın şeref ve haysiyeti yönüyle eşit olmak her şeye bedel haslet olmaya yeter artar da. Bu hasletin dışında kadın kadındır, erkek erkektir. Zira Kur’an-ı Kerimde; “Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki (hakları) gibi, kadınlarında onların üzerinde (hakları) var” (El-Bakara, 228) beyan buyrularak kadın erkek münasebetlerinde hak ve hukuk nedir net bir şekilde ortaya konmuş bile. Dolayısıyla cinsiyetler arası fiziki ve psikolojik farklılıkları göz ardı edemeyiz. Kaldı ki, doğum öncesi ve doğum sonrası farklılıklarda söz konusudur. Şöyle ki; doğumda kız çocuğu erkek çocuğa nazaran yaklaşık on gün önce dünyaya gelir, doğum sonrasında ise kız çocukları erkek çocuğa göre erken diş çıkardığı gibi erken konuşup yürür de. İlginçtir kız çocukların beyinleri küçük olmasına küçük ama erkeklere göre iki yıl öncesinden buluğa ermekle erken yol alıp büyük gelişme kaydetmiş olurlar. Maalesef kadın erkek eşitliğinden bahsedenler şu hususu gözden kaçırmış gözüküyorlar. Malum o husus “realite tam eşitlik kabul etmez” gerçeğidir.
Evet, realite eşitlik kabul etmez. Nasıl mı? Şayet realitede tam eşitlik olsaydı beş parmağın beşi de eşit olması gerekirdi. Aslında yaratılan her ne varsa iyi analiz edildiğinde eşitsizliğin eşitlik olduğu görülecektir. Düşünsenize beşeri ilişkilerde tam eşitlik söz konusu olsa herkesin ya efendi, ya da tam aksine köle olması icab ederdi. Şimdi bu veriler ortada iken birileri kalkıp hala eşitlikten dem vuruyorsa, pes doğrusu. Dedik ya illa eşitlik aranacaksa insan olmanın şeref ve haysiyetinde aranmalı. Bu yüzden Resulullah (s.a.v); “Kadınlarınıza eziyet vermeyiniz, onlar yüce Allah'ın sizlere emanetleridir. Onlara karşı yumuşak olunuz. Onlara iyilik ediniz” diye buyurmakta. Madem öyle, siz siz olun öyle bir takım feminist grupların ikide bir kadın haklarından dem vurmalarına aldanmayın. Bir kere onlar samimi olsalar vahşi kapitalizmin servis ettiği sahte feminizm sloganına can kurtarıcı simit olarak sarılmazlardı. Yediden yetmişe herkes bilir ki, vahşi kapitalizm kadını ekonomik çarkın içinde iliklerine kadar sömürüp kendi kaderiyle baş başa bırakmıştır. Hatta kapitalizm hızını alamamış körpecik çocukları sıcak aile ortamında annelerinin kucağından kopartarak kreşlere mahkûm etmiştir. Onlar sanayileşmeyle, endüstriyel devrimleriyle övüne dursunlar, gerçekte işleyen sanayi çarkın kollarında kadınların her biri metadır. Maalesef insanlık o gün bugündür, yani tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişteki emeği ucuzlatan kapital hırs ve ihtirasın tek değer olarak damga vurduğu o günden beri annelerin ninnisine eşlik eden çocuk ağlayışına ve sesine hasret kalmıştır. Artık, çocuklar annelerinden işiteceği ninni bebeğim şarkısını, sevgiyi ve merhameti kreşlerde aramakta. Oysa anne sevgisinin yerini hiç bir şey karşılayamamaktadır. Evet, kapitalizm kadını endüstriyel hayata dâhil etmekle emeği ucuzlatmış, adına da kadının ekonomik özgürlüğü demiştir. Nasıl emek ucuzlatmaksa erkek soluğu meyhanelerde, köprü altlarında, yer altı mafya dünyasında almış, kadın da kendini endüstriyel çalışma hayatında bulmuştur. İşte vahşi kapitalizm budur. Keza komünizmde öyle, o da kadını ekonomik vasıta olarak görmüş, yetmemiş aile kavramına bir de reddiye döşemiştir.
Hiç kuşkusuz bizi endişelendiren husus kadının çalışıp çalışmaması değil, bizi endişelendiren asıl husus bizden sonraki kuşakların sevgiden mahrum edilişidir. İşte tüm endişemizin kaynağı bu noktada düğümlüdür. Tek dert davamız kadının yuvasında dine, vatana, millete faydalı evlat yetiştirmesidir. Bilhassa engin köklü kültürümüzden aldığımız ilhamla şayet kadından beklenen çalışmaksa; buna hiçte gerek yoktur, onun için yavrusunu sarıp sarmalayacağı sevgi ve şefkat ortamı en ideal çalışma alanıdır zaten. Zira dâhileri doğuran, yoğuran yaşadığı toplumdan ziyade ana kucağıdır. Bakın, Fransızlara isnat edilen bir atasözünde şöyle denilmekte: “Büyük adamlar, büyük kadınların eserleridir.” Evet, gerçekten de tarihe baktığımızda deha şahsiyetler eli ve ayağı öpülesi anaların eseridir.
Peki, ya şimdi! Malum, günümüz dünyasında kadın kaybettiği değerlerini, tekrar geri almak için uğraşmakta, adeta yuvaya nasıl dönebilirim hasretiyle çırpınmakta. Nasıl çırpınmasın ki, çağımızda habire reklamı yapılan matmazel veya proletarya tipi kadın tanımlamaları kadına yücelik veremedi, veremez de. Şayet kadına bir model tanım aranıyorsa, başka adres aramaya gerek yoktur, bizim kültürümüzde tanımlanan “Saliha hatun” modeli kadına kadınlığını kazandırmaya fazlasıyla yeter artar da.
Biz biliyoruz ki; Saliha hatun ev işlerini bir zorunluluk icabı değil, ibadet şuuruyla yapan kadın demektir. Zaten İslam kadını ev işlerini yapmakla mükellef kılmamış ta. Kadın ister yapar, ister yapmaz, mecbur tutulamaz. Gerektiğinde hanım kocasından ev işlerini yürütecek ücretli eleman talep edebiliyor. Kadın evin dışında ise meşru olan her ne iş, ya da her ne meslek varsa icra etme hakkına sahiptir. Ancak İslam’da yine de kadının kendini evine adaması daha uygun görülür. Bu yüzden dinimiz kadına camide ibadet zorunluluğu, cuma namazını eda etme ve savaş yapma mecburiyetini şart koşmamıştır, kadın dilerse bunları yapabilir. Keza, kadın çalıştığı kazancıda kendine aittir, kocası için veya evin iaşesine harcamak mecburiyeti yoktur. Birinci derece bu sorumluluk erkeğindir. Hatta ailenin birliği ve dirliğini koruyup kollamak adına akla gelebilecek her türlü tehlikelere karşı göğüs germekte erkeğin sorumluluğundadır. Oldu ya, erkek bu üstlendiği görevi ihmal etti, bu durumda kadın dava açma hakkına sahiptir. Ya da erkek ailesine gerektiği kadar sahip çıkmadı, dünyanın sonu değil elbet, derhal devletin şefkat eli devreye girmek zorundadır. Nasıl mı? Bir kere devlet evvela kocayı nafaka vermeye zorlamalı, gerektiğinde malı mülkü ne varsa satma kararı almalı, yok eğer koca ölür veya çalışamaz durumdaysa bu noktada devlet kendini aile reisi addeder. Peki ya devlette aileyi yüzüstü ortada bırakırsa, elbette bu durumda kadının devlete dava açma hakkı vardır. İşte görüyorsunuz İslam bu, devlete bile dava yolu açarak aileyi korumaya alan bir dindir.
Bu arada akla şöyle bir soru gelebilir, koca öldüğünde kadın tüm haklardan mahrum edilir mi diye. Şu bir gerçek; dul kalmak her kadının başına gelebilecek muhtemel bir alın yazıdır. Önemli olan bu alın yazı vuku bulduğunda kâbusa dönüştürmemektir. Bir kere İslam'da dul bir kadın kocasının varisi olması hasebiyle böyle bir kâbus hayat yaşamasına geçit verilmez. Öyle ki, kadın sadece kocasından değil, kendi ebeveyninden kalan mirasa da hak kazanıp erkek kardeşinin yarısı kadar pay alır da. Hakeza kocasından düşen mihir hakkı da vardır. Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki; İslam kadının ekonomik yönden güvence altına almıştır. Hatta İslam’da çocuklar da ekonomik güvence altındadır, şöyle ki erkek çocukları akıl baliğ olana dek, kız çocukları da evlenene kadar babanın sorumluluğuna vermiştir. Şayet kız evladı evlenemeyip baba hayatta yok ise bu kez “Yetiş ya Hızır ” misali devletin şefkat ellerine teslim edilir. İşte gerçek anlamda ekonomik özgürlük budur. Anlaşılan o ki; bu ve buna benzer birçok uygulamaları İslam’ın çağları aşan evrensel üstü mesajlarında sıkça görebiliyoruz.
Velhasıl; kapitalizmin burjuva özentisi ve komünizmin proletarya kadın tipi yerine evine kendini adamış buram buram annelik duygu yüküyle yaşayan fedakâr “Saliha hatun” tipi bizim kabulümüzdür.
Vesselam.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: İSLAMDA TESETTÜR
MesajGönderilme zamanı: 22 Mar 2015, 15:37 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 03:00
Mesajlar: 91
İSLAM’DA TESETTÜR

ALPEREN GÜRBÜZER


Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim'de tesettür hususunda şöyle beyan buyuruyor;
“Mümin kadınlara söyle gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesna. Başörtülerini yakalarının üstünü (kapayacak surette) korusunlar”(Nur suresi, ayet 31), “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir libas birde giyip süsleneceğiz bir libas indirdik. Takva libası ise o daha hayırlıdır”(El-arad suresi ayet 26).
İşte beyan buyrulan bu iki ilahi emirden anlaşın o ki; bir kadın tesettüre (ehrama) bürünmekle dışa karşı cinsi arzu ve emellerin aracı olmadığı, bilakis kendini saygı değer kılacak bir konuma yükseldiğini idrak ederiz. Malum, değerli eşyalar ulu orta sergilenmez, bilakis en güzide yerde muhafaza edilirler. Aynen öyle de kadının Allah’ın erkeklere bir emaneti olması hasebiyle göz zinasından korunması emredilir. Ki, tesettür hali kadın üzerine odaklanan şehvani arzuları bertaraf ettiği gibi bizatihi kendi istese de salkım saçak saçılmasını önleyebiliyor. Ne var ki, bazı çevreler bu gerçeklerin tam aksi istikamette; kadınların teşhir edilmesinden yana tavır koymaktalar. Maalesef bu tavrı ısrarla sürdüren bir takım aklı evveller kadın için ön gördükleri en popüler kriterleri: gözlerini haramdan sakınmasınlar, ırzlarını korumasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine örtmesinler yönündedir. Onlar nefislerinin telkinlerine kapılıp bu kriterlerle oyalanadursunlar bizler ilahi buyruk neyse onun icabını yapmakla mükellefiz. Zaten Allah bir şeyi yasak etmişse biliniz ki; o yasak kılınan hususta kullar için nice bilinmeyen hayırlar vardır. Bakın, hamr görünürde üzüm veya başka bir bitkiden yapılmış içecek gibi görünse de aslında o görünen mayi dinimizce içilmesi haram kılınan şaraptan başkası değildir. Dahası söz konusu bu içecek kendi dışında birçok içeceğin yasak kapsamına girip girmeme noktasında kıyas teşkil edecek bir içkidir. İyi ki de böyle bir kıyas teşkil edecek bir delil var, nitekim bu delilden hareketle dünya üzerinde ne kadar bilumum sarhoş edici şarap ya da benzeri içki türü varsa içmemek gerektiğini fark ederiz. Böylece tüm aklı melekelerin üzerini sanki siyah ziftle kaplamış aklı giderici her türlü içkinin haram olduğu bilincine varırız. Ne diyelim, yücelerden ferman böyle inmiş, madem öyle gereğini yapmak gerekir. Şimdi belki diyebilirsiniz şarabın tesettürle ne alakası var diye. Elbette her iki öğede görünürde birbirinden farklıdırlar, ama örnekleme yönünde benzerlik vardır. Şöyle ki; şarap örneğinde olduğu gibi, tesettür hadisesinde de gerek vücut azaları belli örtünür çıplaklık olsun, gerekse yarı çıplaklık olsun her iki durumda tesettür demek değildir. Kelimenin tam anlamıyla her türlü şehvani arzulara kapı aralayan giyinme modelleri İslam’da tesettür olarak kabul görmez. Kabul gören sadece ziynetlerin görünmemesi yönünde tam örtünmek esastır. Emre uyulur, ya da uyulmaz, ama hüküm bu. Belli ki örtünme ayetleri ihtiyaca binaen nüzul olmuş. Bilhassa İslamiyet’in ilk doğuşu yıllarında bir kısım Arap erkeklerden bazılarının rastgele çadırlara daldıkları, hatta evlere destursuz girenler olduğu ve böylece Arap kadınlarını başlarındaki başörtülerini arkaya doğru sarkık ya da göğüslerine takılan ziynetleri ortaya saçılır halde hazırlıksız kala kaldıkları bir vaka. Tabii bu hoş durum sayılmazdı. Bu yüzden kadınların başörtü veya ziynetlerin açılmaması hususunda ayet nüzul olur da. Bu gün geldiğimiz noktada ise sanki örtünme ilahi bir emir değil de bir simgesel türban hadiseymiş gibi bakılmakta. Oysa ister adına başörtüsü denilsin ister türban, sonuçta her ikiside herhangi bir masayı örttüğünde onun adı masa örtüsü olabiliyor. Aynen öyle de ilahi ferman gereği bir kadın da başını örttüğünde adı başörtü (eşarp) olması kaçınılmazdır. Bu gayet tabii bir haldir, yadırganmaya gelmez. Dolayısıyla kelime oyunlarına takılıp türban yaftasıyla tesettüre dil uzattırmamak lazım gelir.
Evet, tesettür kadına maddi ve manevi estetiklik kazandıran bir ziynettir. Nasıl ki, pencerelere takılan perdeler evin hem içine hem dışına bir renk, bir görünüm, bir estetiklik katıyorsa, tesettür de kadının dış ve iç dünyasına itibar, hayâ, iffet, namus gibi kutsi değerler katmaktadır. İyi ki de İslam kadına kadınlık onurunu koruyacak örtünmeyi vasıta kılmış. İşte kadın bu vasıta sayesinde toplum içinde daha da bir hürmete layık baş tacı konuma gelebiliyor. Dikkat edin satır aralarında başörtü için vasıta dedik, niye derseniz sebebi gayet açık, bir kere tesettür mahremiyet noktasında amaç değil vasıtadır, onun için elbet. Yani örtünmek bir noktada Allah’ın emrini yerine getirme gayesine yönelik bir vasıtadır. Madem öyle, bir kadın için temel gaye Allah'ın hoşnut olacağı edep ve hayâ libasına bürünmek olmalıdır. Hani derler ya “Hayâsı olmayanın imanı olmaz” diye, aynen kadın açısından da hayâ imandan bir cüz olması hasebiyle ar damarı bir meleke sayılır. Hele ar damarı bir kere çatlamaya dursun, o kadının toplum içinde itibarını kaybetmesi an meselesi diyebiliriz. Bu yüzden bir kadın tesettüre bürünmekle içindeki hayâ duygusuna koruyucu zırh geçirmiş olur. Sadece hayâyı korumak mı, elbette bundan daha da mühim olan Yüce Allah’ın (c.c) örtünme emrini yerine getirmek esastır. Madem öyle emri ilahinin gereğini yapmak kadının yücelik kazanmasına yeter artar da. Dahası bir kadının “Hayâ imandandır” gerçeğinden hareketle mahremiyetine gölge düşürecek her ne varsa elinin tersiyle itip Allah’ın hoşnutluğunu kazanması her şeye bedel davranıştır. Zaten bir kadın toplum içerisinde itibarını ve iffetini koruyabilecek vasıtaları kullanması kadınlık haysiyet ve şerefinin bir gereğidir. Nasıl ki bir asker ya da polis için üniforma neyse bir kadın için de tesettür hürmet görmesine vesile olacak bir başka kıymet değer üniformadır. Hele kadın tesettür haline birde takva hayatını ilave etmiş olduğunu varsayalım, hiç kuşkusuz böyle bir kadın artık Rabia’tül Adeviyye’nin manevi kanaldan talebesi olur da. Maalesef günümüz modern dünyanın kadına bakışı bir cinsel meta ya da şehvet aracı gözüyle bakmaktır. Tabii bakış açısı bu olunca kadınlar ister istemez kültürel travmaya uğramakta. Zaten kadına yönelik her türlü cinsel içerikli reklâmların göklere çıkarıldığı bir ortamdan başka ne bekleyebilirdik ki. Düşünsenize öyle bir haldeyiz ki; kadını metalaştıran her türlü aldatıcı cilalı makyaj maskaralığına özenmek tavan yapmış durumda. Oysa kendimiz olmak varken kadın ruhunu esir alacak modellere özenmek neyin nesi şaşmamak elde değil. Hele şirazeden çıkmış halde vücudunu teşhir etmekten çekinmeyen öyle kadınlar var ki; şaşkınlığımız daha da bin kat artmakta ve toplumun genel ahlakını tehdit eder boyuttadır. Kelimenin tam anlamıyla bu tür kadınlar karşı cinsle olan ilişkilerinde ruhen münasebet kurmak yerine, bedeni ilişkilere girmeyi yeğliyorlar. Şöyle bir kendimizi kalabalık yığınlar arasına attığımızda bu tür kadınların attığı her adımlamanın adeta erkekleri avlamaya yönelik adım olduğu, böylece günaha akan cadde ve kaldırımların şehvetli bakışlardan geçilmeyecek derecede kirlendiğine şahit oluruz. Tabii böyle manzaralara sıkça rastlanır olmasında hiç kuşkusuz kadını reklam aracı gören bir zihniyetin etrafa saçtığı bilinçsizce ürettikleri reklam kampanyaların etki payı çok büyüktür. Derken tüm bu ve buna benzer yaşanan nice vahim tablolar bizi biz yapan değerlerden her geçen gün uzaklaştırmaya sebep teşkil etmektedir. Bu yüzden Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; “Unutkanlığın sebeplerinden en kötüsü kadına şehvetle bakmaktır. Gusül aldığın, abdest mahalline idrar etmek unutkanlığa sebep olur, oysa her şeyin hükmü ve asliyeti vardır” diyor. Gerçekten de unutkan toplum olduk. Düşünemeyen, ilimden bihaber insanlar çoğaldıkça artık belden aşağı konuşmalar gırla gidiyor. Oysa Allah kullarına aklı nefsanî arzularda heba etsin diye vermemiş, bilakis aklı, aklıselim kılmak için vermiştir. Yeter ki; akıl aklıselim olsun, bak o zaman gazab kuvveti şecaat’e, şehvet kuvveti ise iffete dönüşür de. Gel de şimdi eseflenme, ne mümkün, baksanıza günümüz toplumunda ne şecaat, ne iffet, ne de hikmet kalmış, nefsi ve şehvani arzular akla perde olmuşta. Bu durumda akıl karaya vurmasın da ya kim vursun? Zaten cinsi arzulara kendini kaptırmış aklı karaya vurmuş fertlerden ne beklenir ki. Bir zamanlar neydik, şimdi ne olduk. Aklıselim bireylerin hâkim olduğu bir toplumdan hafızasını yitiren ve düşünemeyen bir topluluk haline geldik. İşte İslam’ın bu denli tesettüre önem vermesinde ana temel gaye; aklı aklıselim kılmaktır. Böylece aklıselim olmayı başaran her kim varsa şehvani nefsi kuvvetini iffete dönüştürürde. Tabii ilahi hükümlerin yüzeysel çerçevesini bile analiz etme basiretinden yoksun olanlar böyle ulvi gayelerin ne demek olduğunu anlamakta zorluk çekecekleri malum. Nasıl zorluk çekmesinler ki, onların tek bildikleri şey reklam şirketlerince ellerine tutuşturulmuş hazır reçeteler veya kafalarına geçirdikleri mankurt şablonlardır. Değil mi ki bu mankurtlaşma kadın erkek fark etmez herkes bir anda moda defilecilerin ağına düşebiliyor. Öyle ki, bu uğurda konu manken olmak için uzun kuyruklar oluşturularak sırada bekleyen kızlarımızın heder edilişini gördükçe içimiz parçalanıyor. Nasıl yüreklerimiz dağlanmasın ki, bu hazin tabloyu övünç tablosu olarak sunmaktan geri durmuyorlar da. Yetmedi entel görünümlü birkaç prof. etiketli medyatik hocaların açıklamalarıyla bu tip kampanyalar destek bulup sürekli açık tutulmaya çalışılır da.
Peki, onlar kadının ruhu çalmak için bunca çaba sarf ederken, biz ne güne duruyoruz. Pekâlâ, bizler de kadının ruhunu diri tutacak ehlisünnet âlimlerinin sesine kulak kabartıp tesettür kapısını açık tutmak için uğraş verebiliriz. Bakın İmam-ı Gazali (k.s); ‘Göz daima helal haram demez bakmak ister’ derken bir gerçeği dikkatimize sunmuştur. Sakın ola ki Allah’ın kullarına bahşettiği göz nimetini iki küçücük et penceresi deyip meseleyi geçiştirmeyelim, zira o küçücük et parçası sanılan gözle kadına bakıldığında bir anda şehvet damarı kabarıp zinaya kapı açabiliyor, akabinde zina fiili, nihayetinde bir insan canını bile katletmeye kadar uzanan süreç doğabiliyor. Nasıl ki hayra giden yollar aşama aşama gerçekleşiyorsa, şerre giden yollarda aşama aşama ilerlemekte. Dolayısıyla bu gerçekler ışığında ‘güzele bakmakta ne var’ deyip işi sulandırmayalım, mesele sanıldığı kadar basit değil. Unutmayalım ki, hiç umulmadık küçük bir ihmalkârlığın bedeli sosyal hayata ağır yansıyabiliyor. Eğer nasıl bir bedel yansımasıymış diye merak ediyorsak bunun cevabı bizatihi tarihte yaşanılan bir takım hadiseler ve şuan yaşadığımız olaylar şahittir. Gerçekten de tarihten bugüne yaşanmış ve yaşanan birtakım hafife alınan her ne varsa bir bakmışsın can evimize düşen bir kıvılcım olmakla kalmamış, zaman içerisinde bu kıvılcım etrafımıza da sıçrayıp alev alev yaktığı görülmüştür. İşte bu yüzden İslam hiçbir meseleyi hafife almadan işi başında sıkı tutmuş ve toplumun temel dinamiklerini sarsacak her türlü fuhşiyatı şiddetle men etmiştir. Hatta sadece yasak koymakla yetinilmemiş cezai müeyyidelerde ortaya koymuştur. Nitekim dinimiz, zina işlediği sabit olan evlilere ölüm cezası, bekârlara ise yüz değnek cezası tatbik edilmesini ön görür. Hiç kuşkusuz verilen cezadan temel amaç can almak değildir, tam aksine toplumda caydırıcılığı sağlamak içindir Ki; Allah Teâlâ'nın; “Namuskâr, zinaya sapmamış ve gizli dostlar da edinmemiş insanlar halinde yaşamasını emreder” (El-Maide suresi ayet 5) hükmü bu gerçeği teyit ediyor.
Maalesef, insanlık vahyin soluğundan bihaber yaşadığı içindir hem kendi iç dünyasıyla, hem de çevresine yabancı kalmıştır. İlahi hükümlere duyarsız olunca olacağı buydu. Öyle ki, ilahi duyarsızlık tam çıplak, yarı çıplak, yarı giyinik çıplak dolaşan kadınları, örtü altında hayâsızlık yapan kadınları, Amerikan tarzı viski yudumlayanları, Fransızlar gibi dans eden popçuları, İngiliz tarzı ‘hello’ deyip selam veren tiplerin türemesine yaramıştır. İşte sosyal çözülme budur. Her nedense içimizde bu gidişattan çok keyif alıp kendine yabancılaşmayı çağdaşlık addedenler var hala. Sadece addetseler yine gam yemeyiz, hem gayri meşru ilişkileri cinsel özgürlük diye takdim etmekteler, hem de aile olmayı ortadan kaldıracak evsiz barksız bir düzen peşindeler. Belli ki ruh sağlıkları yerinde değil, toplumsal cinnet had safhada, bu yüzden yeniden Nuh’un kurtuluş gemisine muhtacız. Bakın, Rasulüllah (s.a.v) ümmetinin başına gelecek olan fitneyi çok önceden nasıl dile getirmiş: “Ümmetimin sonunda eğerlere binen erkekler olacaktır (yani kendileri kadın fakat erkeklere benzerler). Hanımları giydikleri halde çıplaktırlar (pazıları ve göğüsleri açık bacaklarda açıktır). Başlarındaki saçları devenin hörgücü gibidir. Onları lanetleyin. Çünkü muhakkak onlar lanetlenmişlerdir. Sizden sonra bir millet olsaydı onlara hizmetçi olacaklardı. Nitekim önceki milletlerin hanımları size (el-an) hizmetçi oldukları gibi ve erkeğe benzetene Allah lanet etmiştir.”
Tabii bitmedi dahası var yine bir hadisi şerifte Peygamberimiz(s.a.v); “Kadın kısmı avrettir. Evinden çıktığı zaman şeytan onu yoldan çıkarmak yahut onunla başkayı yoldan çıkarmak için gözleri ona çevirttirir (kalpler ona yönelir). Cenabı Hakka en çok yakın olduğu zaman kendisinin evinde oturduğu vakittir” buyurmaktadır.
Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta Habibine;
“Habibim mümin erkeklere söyle: gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için temiz harekettir. Şüphesiz ki Allah yaptıklarından muhakkak haberdardır” (En-Nur suresi ayet 30) beyan buyurmakla erkeklerin harama nazar etmemeleri gerektiğini, kadınlarında örtünmeye riayet etmelerini emretmektedir. Erkekler cihad gibi hayrat işlerden kazandıkları sevaba karşılık, kadınlar içinde kocalarına karşı itaat ve tesettüre bürünme sevabı vardır. Zira ev içinde nizamın devamı için Allah erkeği kadına eşitler arasında birinci kılmıştır. Hakeza yine Rabbu’l âlemin;
“Kadınlar ziynet yerlerini kocaları, kendi babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, elleri altında bulundurdukları cariyeler, kadına arzusu kalmamış, ele bakar hale gelmiş erkekler ve kadınların mahrem yerlerinin farkına varmayan erkek çocuklardan başkasına açmasınlar..”( Nur 24/31) beyan buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“İki sınıf cehennem ehli olan insanlar vardır. Ben bunları henüz görmedim. Birincisi bir kavimdir ki, yanlarında sığırkuyrukları gibi kırbaçlar vardır. İkincisi de, bir grup kadınlardır. Bunlar sözde giyinmişlerdir, ama gerçekte çıplaktırlar. Bunlar erkeklere meylederler ve erkekleri de kendilerine meylettirirler. Bunlar saçlarını da başlarının tepesinde toplayıp, deve hörgücü gibi yapmışlardır. İşte bunlar cennete giremeyeceklerdir. Oysa cennetin kokusu çok uzaklardan hissedildiği halde bunlar, cennetin kokusunu dahi alamayacaklardır.(Tac,3, 179)
Bu yüzden Hz. Ali (k.v) bir gün hutbede;
‘Ey insanlar yapayalnız hanımlarınız sokaklarda dolaşmasınlar. Sizler onların dolaşmalarından utanmıyor musunuz? Yoksa gayretiniz yok mudur? Sizler hanımlarınızı yapayalnız sokaklara salıveriyorsunuz. Sonra onlar erkeklere, erkeklerde onlara bakıp duruyorlar, birbirine fitne oluyorlar’ demiştir.
Demek ki; bakmak şehveti kamçılamakta, şehvet ise zinaya giden kapıyı aralamakta, kapı aralanınca da zinanın akabinde daha vahim olanı cinayet hadisesiyle süreç son bulabiliyor.
Velhasıl; Said Nursi Hz.leri; ‘Kadın bir üzüm yedirir bin elem takar’ deyip meseleyi açıklığa kavuşturmuş bile.
Vesselam.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 10 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye