Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 11:49

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 16 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 09 Haz 2009, 00:29 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 609
Konum: Kalb Dağı
Bu konuyu facebook'ta paylan!


DERMAN'ımızdan "SU"sayanlara...

En basit olarak…
Her şeyin kâinâtta 2 yüzü vardır.
ALLAH’a bakan yüzü.
HAKK’ın kudretlerine ve güçlerine bağlı kısım.
Lâ mekana bağlı kısım…
Cansızlarda elektronları…
Canlılarda HAYY olan kısmı.
Elektronların şuûrunun tezâhürü eşyaya bakan yüzü…
Sürat, bu gün ziyâ ve elektrik sürati olan saniyede 300.000 kilometre bu sürat ise 300.000+# kadar diyelim…
İşte şuûr ve ruhun seyyaliyeti…
Bu kadar süratte mekân, zaman mevzuu bahis olamaz.
İdrak için.
Her an her yerde hazır ve nazır ALLAH…
Bilmediğimiz bir mekânsızlıktan menba’ını alan büyük, tükenmez, durgun bir enerji…
Buna ne isim verirsen ver..
Hepsi aynı merkeze çıkar...
Bu sonsuzluğa sonsuzluk eklenen her şeyi muhit kudrete ALLAH deriz.
ALLAH her şeyi mühittir.
Her yerde hazır ve nazırdır.
Onsuz boş mekân yoktur.
Mekân, zaman, vakit, müddet aklımızın aczini gizleyen perdelerdir.
Bunlarda yoktur.
Hepsi görünen HAKK'ın tecellîleri, kudretleri, güçleridir.
Bunlarda HAKK'ın görünüşüdür.
Bütün kâinât ve hayatın başlangıcını aramağa lüzum yoktur.
Bunlar aklın kavramak arzusunun bulmağa savaştığı şeydir.
Başlangıç yoktur ki her şey vardır.
O kadar…
Aklımızın hududu şudur: Başladığı yerde sona erer.
Sona erdiği yerde de başlar.
Bu başlama, tükenme ve tekrar başlama bize göredir.
Ölçüye giremez.
Her şey vardır.
İnsan ne zaman dünya yüzünde göründü.
Nasıl vücut buldu.
Nasıl konuştu.
İlim gücüyle bunu berrak olarak bilmiyoruz.
Bilemiyeceğiz de…
Her yaratık; canlı, cansız, nebat, mikrop, bütün kâinât hep bu bilgisizliğin kadrosundadır.
Nazariyetler kuruldu.
Asırlarca…
Kimya, Fizik, Biyoloji yardımıyla izâha çalışıldı.
Bir yerde duruldu.
Bu ilimlerin tekâmülü sayesinde tekrar nazariyetler ortaya çıktı.
Matematik’in beliğ rakamları bu bilgisizliğe bir başlangıç için seneler, asırlar, milyonlarca yıllar, rakamları suistimal ederek akıl yordu.
100 milyar yıl önce şöyle bir şey oldu diye bir başlangıç alındı, Atom denildi.
Elektron denildi.
Aklın hududunu aşan bu ahenk, hayatın hakikatı nasıl olduğu, akla mantığa dökülemedi.
Kudret, enerji hududunda duruldu.
Bu kudrete her şeyin başlangıcı dediler…
Ortada akla vuran bir kudret menba’ı bir varlık var.
Biz de hep bu varlık içinde yaşıyoruz diyoruz.
Hepsi bu kadar…
Kâinatta bir âhenk vardır.
Bu ahenge dikkat edilirse görünmeyen, sezilemeyen bir mantık ve şuûr gizlidir.
Anlayamadığımız boşlukları tesadüflere bağlarız.
Tesadüflerde his edilmeyen mantık ve şuûr gizlidir.
Bazen etrafımıza baktığımızda “SIKINTILARIMIZI” manzaralar ve olaylar bir elbise gibi üzerlerine giyerler.
Sevdiğimiz güzel manzaralar, her şeyi bize sıkıntı verir.
Bizin dertlerimiz onlarda akseder âdeta…
Tesadüf bu kadar.
Çok kısa bir anda tesadüf husule gelir.
Biz bunda ki şuûr lu mantıklı ahengin o anda bozulduğunu anlayamaz.
İsmine iyi veya kötü, feci isimleriyle tesadüf deriz.
Bu anlayamadığımız şuûrlu ahengin bozulmasında bir an bir dalgınlık veya neşe veya görmemezlik ismiyle kendimizi teselliye gideriz.
Halbuki balığın deryada yaşadığı gibi, biz de dünya yüzünde yaşıyoruz.
Burada ki şuûrlu ahenk bizim deryamızdır.
ALLAH’ ın hiç bir peygambere ve meleğe bildirmediği, kendi âleminde gizli bu ahenk kaderdir.
Bozulması ki böyle bir bozulma yoktur, bu şuûrlu ahengin içinde bir tesadüftür ki kaza odur.
İşte en basit çerçevesi içinde kaza, kader…
Âlın yazısı, kader, kısmet böyle imiş gibi tâbirlerle şuûru tasdik ettiğimizin farkında değiliz.
Bu şuûr o kadar gizlidir ki his organlarımız bunu idrak edemez.
Bu şuûr ve akıl (KULLİ AKIL) ALLAH’tır.
Alın yazısı diye bir anlam vardır.
Herkes, kelimenin düşüncede doğurduğu mânâyı anlamadan alın yazısı der geçer…
Bu ALLAH emirlerinde, din inançlarında şüphesi olanların, mesüliyet duygusundan inançlarının zayıf olması neticesi doğan bir anlamdır.
İnanç tam olur, şüphe tozlarından ârî olursa “alın yazısı” anlamının ne kadar gülünç olduğu anlaşılır.
Alın yazım böyle idi, kaderim budur demek ince şüphelerin mevcudiyetinin doğurduğu HAKK'ın emirlerini, Resûlun sünnetlerini ihmal edenlerin kuruntusuna verilen isimdir.
Kader ve kazanın hakikatini anlayamayanların sözlüğünde bir duygu ifadesi ve anlamıdır.
“ALLAH’ın KADER VE KAZA KANUNU” bu basit düşünce içine alınarak alın yazısı, kaderim bu kelimelerden çok uzak mânâlardadır.
Aslın idraki için insan dimağında hücre yoktur.
Ancak seziş vardır.
Sezmek bir hakikatın mevcudiyetinin kati kavram veremese de en büyük delilidir.
Kâinatta intizam, işleme ve âhenk idrâk hududumuza girmeyen mekânsızlık ve zamansızlık idrak içindir.
Her an zamansızlık ve mekânsızlıktan mekâna ve zamana geliş vardır.
Yine her an zaman ve mekândan zamansızlığa ve mekânsızlığa akış vardır.
Lâ mekanın idrâki, mekan, zaman, vakit, müddet kelimelerinin ifade ettiği mefhumlarla sezilir.
Mekân olmadı mı zaman mevzuu bahis değildir.
Zaman yok farz edilirse vakit kendiliğinden kaybolur.
Vakit olmadı mı müddet konuşulmaz.
Zaman devamlı bir nehir gibi akar gider.
Bu nehrin kaynağı yok bilinmez.
Döküldüğü mansap derya da meçhullerin meçhuludur.
Mekân, zaman akışına girdiği anda vakit sözü ortaya çıkar.
O zaman müddet mefhumu mekâna mâna verir.
Görünmez mekânsızlık ve görünür mekân arasında insan istifade etsin, HAKK'ı tanısın diye müddet murad edilmiştir.
Her an yok olup var olma vardır.
Bu hâl devamlı ilâhi esmaların tecellîleri icabıdır.
Bir elektrik lambası saniyede 60 defa yanar söner.
Bu mekânsızlığı ve zamansızlığı idrak hassamız olmadığından biz lambayı devamlı yanıyor görürüz.
Her şey HAKK'ı tesbih ediyor denir bu devamlı tecellî ihtizazlarıdır.
Mekân, zaman, müddetler kısaldıkça idrak hududumuzdan uzaklaşır.
Nihâyet bir hududa kadar gelir ki artık onu ne görür ne işitir ve ne de idrak edebiliriz.
Bu huduttan sonra lâ mekân başlar.
“BU HUDUT” da mekânsızdır.
Başlamak kelimesi burada yalnız lâ mekanın mevcudiyeti var demektir.
Akıl hududunun ötesi, sidresi…
Aslında ne zaman ne mekân ne müddet vardır.
Yokluk bile yoktur.
HAKK Teâlâ vardır.
ALLAH bu hudutsuz kâinatta her şeyi zevceteyn=çift yarattı.
Müsbet, menfi, dişi, erkek…
Görünür görünmez, sıcak soğuk, hayır ve şer, hayat ve ölüm, cennet cehennem…
Kudretini bu zıtların birleşmesinde izhâr etti.
Dişi, erkek birleşmesinin altında HAYY kudreti gizli…
İlaâhir…
Elektronlardan, dünyalar kadar büyük varlıklara kadar…
Bunlara bir işleme ve bir ahenk verdi…
Tabiat kanunları, fiziki, kimyevi, çekim, binlerce âhenkli değişmeyen olaylar…
Ve bu intizam kuruluşunu kendisine perde yaptı.
İnsanlar âlemler bu kanunları buldukça HAKK'ı bulduklarını zannediyorlar.
Ve tabiat çemberi lafından bir türlü kurtulamıyorlar.
Tabiat bu işleme, değişmeyen akıl yoran ahenkli intizamdır.
Perdeler açıldıkça yine perdeler ortaya çıkıyor.
70.000 perde.
Bu sonsuzluğa kadar sürer.
Akıl almaz hatta bunu tezadları muhal görür.
Manevi inançları sarsar.
İnkara gideriz.
Müsbet ilmin buluşlarını görür.
Bunun nasıl olduğunu anlayamayız.
Maddenin ötesini birdenbire inkar edemez.
Bunu sapık felsefi, metafizik düşüncelerle izâha kalkar.
Aklı nereye kadar, hududu anlayamaz.
Bu çabalama neticesi yine aşağı düşer.
Tabiat der.
İşin içinden sıyrılır.
Ben alimim diye feryat eder.
Yaratıkların bizzat kendini yarattığını inanmağa başlar ki bu aklın aczinin tezahürüdür.
Kant-Laplas, Aranyus, Monat, nazariyetlerini kurar.
Muhakkak ki bir başlangıç kabul etmek mecburiyetindedir.
Çünkü, aklın hududunun dışında da akıla sokmağa gayret ettiğinin farkında değil.
Bu da olmaz.
Bir milyar sene evvel, on milyar sene evvel başlamış der.
Ne başlamış onu da bilmez.
O ne zaman başlamış sualine rakamları çoğaltır.
100 milyar yıl evvel der.
Matematik’in beliğ ve kati ifadelerini utandırdığının farkında olmayarak fâsid bir daire etrafında döner durur.
Ne aradığını bilmez.
Çünkü inanma gücü beslenmemiş.
Dumura uğramıştır.
İnsanın idraki sınırlıdır.
ALLAH’ın 5 duygusu ile veya tasavvurları ile yakalamağa kalkıştığı zaman “AÇIK” veya “GİZLİ” putperest durumuna düşer insan…
Bundan 5000 sene evvel Fisagor Deflas mâbedinin kapısına altın yazılarla şunu yazmıştır:
ÂDEDİ KÂİNÂTIN TEKÂMÜLÜ HAYATIN BİRLİK ALLAH’ın KANUNUDUR.
Bu hakikat, peygamberlerin bildirdiği, ALLAH’ın idrakinin akla muhal olduğunu ifade eder.
Bu işin maddî bilgilerle izâh edilemeyecek olduğunun ifadesidir.
İslâmda bunun hülasa kompirmesi şudur:
Küfür, küfür demek;
Ne hakikati örtmek ve ne perdelemek demektir.
En kolay: Her şeyi ALLAH yarattı demek…

Semavî kitapların bildirdiği emirlere şek ve şüphesiz inanarak boyun eğip bir başlangıç kabul etmek insanın şerefini tam makamına oturtur.
İnsan “AHSENİ TAKVİM” yaratılmıştır.
Cenâb-ı ALLAH insanda zâhir olduğu kadar hiçbir yerde zâhir olmamıştır.
Şiddetle zâhir olduğundan bu zuhur HAKK'ın perdesidir.
Musa’ya:
Lenterani : Beni göremezsin.
Len Era: Ben görünmem demiyor.
O hâlde düşün ALLAH heryerde zâhirdir.

“MA ZAHARET Fİ ŞEYİN KEZUHURİ Fİ’L- İNSAN”
“İnsanda zuhur ettiğim kadar hiçbir şeyde zuhur etmedim.”
Diğer bir hadis-i kudsî de : “Eğer insan benim indimde olan mertebesini bilseydi her nefeste : “yalnız mülk benimdir” sözünü söylerdi.

Güzel sözler vardır:
Şehvet kralları köle yapar.
Sabır köleyi kral yapar.
Kibir, küçük insanların kendi küçüklüklerini gizlemek için, gizlendikleri bir perdedir.
Bir insan rüyada nara atar.
Binlerce sözler söyler.
Yanında oturanlar onları duymaz…
Hakikat da o gürültülerden haberi olmayan, uyanık yok mu?
Asıl uykuda olan odur.
Deryaya hızlı akmak isteyen sularda balıklar durmaz.
Hakiki sabırda olanın hâline, ne insan, ne cin cümle yaratıklar akıl erdiremezler.
Dağ gibi, ayağını eteğine çekersen başın göklerden daha yüksek olur.
Ayağını uzatarak oturma edebini senin görmediğin HAKK görsün.
Başkası değil…
Bir arpa büyüklüğünde ki misk bir yığın çamurdan hayırlıdır.
Amma aması var…
Sen düşün!..

Suya atılan insan batmaz…
Çünkü vücudunun kapladığı su insanda ağırdır.
Batmak vehim ve şüphesini vücuda eklersek kapladığı sudan ağır gelir insan o zaman batar…
Yüzme öğrenmek bir saniyelik teslimiyettir bilir misin?
Her şey sudan halk olmuştur.
Su kendinden halk olan şeyi yüzde tutar batırmaz…
Fakat, o da yani su da Emr-i HAKK'la bu işi şarta bağlanmıştır.
Lût Denizi çok tuzludur.
Canlı mahlûk yoktur içinde insan kendini Lût Denizi’ne atsa batmaz.
Niçin tuzludur.
Evet biliyoruz onu.
O hâlde Lût kavmi HAKK'a inanmadıkları için dibine çöktüler.
Lût denizi de onlar gibi başkaları olmasın diye dibine kimseyi koymuyor da ondan…

Yukarıda bir nebze “VE MİN KÜLLİ HALAKNA ZEVCEYN LA ALLEKUM TEZEKKURUN” âyetinden söz ettik.
ALLAH her şeyi çift yarattı.
Onun üzerinde düşünesiniz diye.
Her şeyin iki tarafı vardır.
Artı (müsbet) eksi (menfi) her çiftinde iki tarafı vardır.
Bir tarafı mekanda yer kaplar.
Ne kadar küçük olursa olsun diğer tarafı bize görünmez.
Duygu azalarıyla sezilmez.
Akıl bunu bulanık sezer, ya düşünür inanır veyahut inkar eder.
İkinci taraf birinciye intikal etmezse, madde tarafı yani mekanda yer kaplayan kısım atıl kalır.
O zaman görünmeyen tarafla mekanda ise görünmez olur…
İnsanın görünmeyen tarafı ayrılsa cesedin hiçbir yeri iş göremez.
El oynayamaz.
Göz görmez.
Kulak işitmez olur.

Şurada bazı misaller verelim:
Dinde haram denilen bir bahis vardır.
Bazı haramlar vardır.
Nice meseleler bir çok hadiseler vardır ki her gün her an cereyan eder.
Bunlar düğümler için gizlenmiştir.
Bunları herkes göremez.
Henüz “TEFEKKÜR” düşünme hassaları yani “OLANI GÖRME-ANLAMA” kuvvetlerini tekâmül ettirememişlerdir.
Akıl gözünü kapasa da, vicdan gözü daima açıktır.
Milyonlarca ölenlerle milyonlarca doğanları ibretle seyredebilen haşrı daima görür.
Habil Muhabbet yani uyuşma tam değildir demektir.

Faiz cemiyette muhabbeti kaldırır.
Fakiri, zengine düşman eder.
Faiz müesseseleri daima herkesin muhtaç olmasını bekler.
"MUHTACI İLEYH" yani muhtaç olunacak yalnız Allah tır.
Faiz muhtacın ihtiyacını şiddetlendirir.
Allah kendisi ile işrâk edeni sevmez.
Haktan ayrılan insanlar banka soyuyorlar.
Hem de kendilerini ölüme koyaraktan...
Resûlü Ekrem, bir gün gelecek, faiz duman gibi herkesin üzerine koku hâlinde sinecek, almıyanın bile.
Bunların kıyamet alâmetleri olduğunu bildirir.
Kıyamet alâmetlerini saymağa hacet yok.
Şu oldu şu olacak diye lâf etmeğe lüzum yok.
Bugün bütün insanların kendileri teker teker bir kıyamet alâmetidir.

Dünyanın sonu geldi diyorlar.
Yanlış dünya yine eski dünya...
Dünyadaki insanların sonu geldi.
Tarihlere göz atmak yeter.
Milletler muayyen asırlarda payidar olurlar.
Batarlar başka milletler yerine gelirler.
Allah neyi yapmak yasak etmiş ise, beşer onu dinlememiş ve perişan olmuştur.
İşte dünyanın hâli...
Zekât müesseseleri bu hâlin olmaması için kurulmuştur.
Boşlukları da vakıflar doldururdu.
Allah'tan ayrılmayan insanın fotoğrafını kudret makinası çekmiştir.
Bütün bu hâl ve doğuracağı neticeleri Resûlü Ekrem'in ince bir hadisi çok güzel açıklamaktadır.
“HASİS NE KADAR ZÂHİD OLURSA OLSUN CENNETE GİREMEZ.
Bir cömert ne kadar fâsık olursa olsun cehenneme giremez.”

Eskiden Anadolu'da şehirlerden köylere kadar her yerde hatta mahallelerde küçücük bir türbe vardı.
Mahallenin sâkinleri onlar namına evlerinin önünü temiz tutarlardı.
Komşularıyla iyi geçinirler, fukaraya onlar namına yardım ederlerdi.
Dertli zamanlarında onlardan teselli alırlardı.
Bunlara Velî derlerdi.
Bunların birbirine benzemeyen huylar vardır.
Kimisi halim, kimisi celâl sahibi, kimisi yufka yürekli, fakat müşterek vasıflan HAKK DOSTU idiler.
Kerâmetlerinden, menkıbelerinden, efsanelerinden onları sıyırın çıkarın...
Hepsi kendi nefisleri için yaşamamışlardır, etrafındakilere yol göstermişlerdir.
Bugün bunlardan eser kalmamıştır...
Anadolu halkının sabrını onlar yoğurmuşlardır.
Nur içinde yatsınlar hepsi!..



Dr. Münir DERMAN
SU CİLT II'den alıntı



KELİMELER:

Seyyaliyet : (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
Nazariye : (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler
Beliğ : Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan. * Kâfi derecede olan. Yeter olan.
Suistimal : Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.
Ârî : Pâk, pislikten uzak. * Hür.
İhtizaz : Haz duymak. Ferahlamak.
İlaâhir : Sona kadar, diğerleri de böyledir ve başkaları... (manalarına gelir.)
Tezad : İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
Fâsid daire : Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
Dumur : Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz gitmek.
Mâbed : (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
Tekâmül : Kemâl bulma. Olgunlaşma.
Muhal : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
İntikal : Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin miras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
Haşr : (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları.
Hasis : (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
Fâsık : (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.


ÂYETLER:

AHSENİ TAKVİM :

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

“Lekad halaknel'insane fiy ahseni takviymin : Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn 95/4)

VE MİN KÜLLİ HALAKNA ZEVCEYN LA ALLEKUM TEZEKKURUN :

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun : Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.” (Zâriyât 51/49)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 01 Eyl 2009, 18:43 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Resûlü Ekrem bir hadisinde: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil nehirleri cennet ırmaklarıdır” buyurmuştur.
Fırat : Mânâ itibariyle tatlı su demektir.
Nil : Mânâ itibariyle çivit renginde mavi demektir.
"MAVİ ÎLE TATLl SU" bu mühim bir sözdür.
Mânâsı “SEYHAN VE CEYHAN” Kelimelerinde gizlidir.
Onu da siz bulun!..

Niçin dünyadaki diğer nehirlerden bahis yoktur.
Hepsi halbuki bunun içindedir.
Fazla söyliyemeyiz.
Zira tatlı suda yüzmek tuzlu suda yüzmekten çok güçtür. Boğulmak daha kolaydır.
"LUT DENİZİ" çok tuzludur.
İçinde ne canlı yaşar ne de batar...
Lut Denizinden birinci ciltte uzun bahis vardır.
Lut denizi sessiz, sözsüz bir şey haykırmaktadır.
Fırat ve Nil de tatlı bir fısıltı söylemektedir.
Daha söyliyemiyorum doğru olmaz.
Maddî varlık bir elementtir.
Maddî olmıyan varlık bir element değildir.
İnsan beden ise, ruh nedir?
Ruh ise beden nedir?
Sonsuzu işe karıştırmadan târif mümkün değildir.
Sonsuza girmeden ideal bir târif yapılamaz.
Biyoloji; canlı varlığı, cansızdan ayıran bir çok faktörler ortaya koyar.
Bunlar insanı tatminden uzaktır.
Bir cevap bulma çabasından başka bir şey değildir.
Biyoloji kitapları canlılık târifine ruhi, sonsuzu, aklın ötesini sokmadıkları için hiç bir zaman ideal bir târife varamamışlardır.
Bir biyoloji kitabı açsak insanı, canlı varlığı, cansız varlıktan ayıran başlıca vasıfları sayar durur.
Bunların hepsinin altında yine tatminden çok uzak bir cevap bulma çabalaması dizilidir.
Ruhla irtibat kuran her şey canlıdır deriz.
Medeniyette ruhla irtibat kuran insan icadıdır.
Şüphe edilecek şeyden şüphe etmemek, şüphe edilmeyecek şeyden şüphe etmek ahmaklıktır.

“SU! SU!” diye yanan dudakları ile haykırıyordu...
Nur yüzlü İsmail toprağa vurarak ayaklarını...
Kızgın kumlar, sıcak hava, susuz kupkuru yer...
Kavruluyordu her taraf öğle güneşinin altında...
Hakk emretmişti.
İbrahim Peygambere gitsin bu Mukaddes yere doğru...
Yürüyordu Hakk’ın Peygamberi, sevgililer sevgilisinin ceddi ve Hacer, Omuzunda nur topu oğlu İsmail ile...
Çatlamıştı dudakları susuzluktan bu üç mübarek seçkin kulu Hakk’ın...
Biri Hakk’ın peygamberi, diğeri ana, ötekisi çocuk İsmail... Şikayetleri yoktu. Olamazdı. Hak ile birlikte olanın...
Yanlız masum İsmail “Su! Su!” diye haykırıyordu.
Sessiz, sözsüz...

Geldiler emrolunan mukaddes yere...
İbrahim Peygamber su aramakta...
Hacer yavrusu için su peşinde...
Yanlız kalmıştı İsmail kızgın toprak üstünde, minicik ayaklarını vuruyordu durmadan su su diye insanın yaratıldığı toprağa...
Hakk’ın emriyle toprakla su karışmıştı.
İnsan oğlunun mayasında...

İsmail'in ayaklan topraktan istiyordu....
“Senden yarattı beni Hakk, gir aramıza senin sözün geçer!” diye...
Toprak Hakk’a döndü...
“Ya İlahi suyun görünmesi için beni yarattın...
Benimle suyu karıştırdın insanı halk ettin...Bu “GÖRÜNME” hakkı için izin ver.
Yarılayım. Fışkırsın suyum!”
Bu söz Allah'ın gayretine dokundu...
Çıktı emir... Fışkırdı yerden "ZEMZEM mübarek" alarak menbaını cennetten...
İbrahim peygamber, Hacer döndüler, elleri boş, dudakları kurumuş su aramaktan İsmail için...
İsmail'i buldular coşkun, yerden fışkıran buz gibi su ile oynarken... İbrahim Peygamber kaldırdı ellerini Hakk’a şükür için...
Hacer ağlıyordu. Hakk’ın "EL GANİ" esmasının tecellisi ihtizasından...
Birdenbire bir bulut geldi Yesrib cihetinden...
Üzerlerine boşandı, Bir yağmur Allah'ın rahmeti ile gelirken...
İbrahim Peygamber mübarek gözleri yaşlarla doldu.
Yâ İlahi bu Hellabı eksik etme kullarından bu günün hakkı için...
İbrahim'in yürek kınından sıyrılan bu yalın dilek yerine ulaştı.
İşte insan yavruları bu duanın rahmetidir. Dünya yüzünde...
Göz yaşı yağmuru rahmeti çağırdı.
Hakk’ın her şeyi halk ettiği suyun, insan ruhunda gizli hülasası...
Göz yaşı kulun Hakk’a en yakın, arada perde olmadığı anda gelir...

Bunun şahidi seher vakti mübarek bir ot vardır.
Onun üzerine düşen şebnem mübarektir ki oradan arş görünür. Allah hakkı için...
Suyun fişkırdığı gün Cuma günü idi.
O gün Allahu âlem...
Tavaf etti İbrahim suyu ve çevresini...
Nuh peygamber zamanında aynı yere düşmüştü "YAKUT U HADRA" sonra siyahlaştı.
Oldu HACERÜLESVED...
Taş topladı inşaa etti.
Harcını zemzem ile yuğarak Kâbeyi Hakk’ın emriyle İbrahim Peygamber...
Koydu zemzeme bakan tarafına Kâbenin Hacerü’l- Esvedi...
Kurutmuştu Kâbe, BEYTİ MAMUR'un yer yüzündeki Hakk’ın rahmet adesesi...
Bu basit, ulvi dekor içinde...
TAŞ, TOPRAK. ZEMZEM HAKK’IN EMRİ, PEYGAMBER ELİYLE...
Bu sözlerde Hakk’ın en büyük sırrı bu perdelere bürünerek gizlendi.
Milyonlarca insan, dünyanın her tarafından dönerler o tarafa...
Binlerce insan mevsiminde oraya ziyaret için giderler.
Burası neresidir?
Kâbe... Nedir Kâbe?..
Dünya kurulalıdan beri o nokta ma’lum...
La mekânın mekânda görünür kapısı...
Bunu mekanda kuran dedik ya...
Hakk’ın arzu ve emri, Peygamber eli, taş, toprak, su...
Dört duvarla çevrili bir nokta...
Bu noktada insanın nasıl yaratıldığının, niçin yaratıldığının sırrı gizlidir...
Bütün peygamberler buranın etrafında bulunan mıntıkalarda doğdular.

Taş, toprak, yol, su, yok denecek derecede az...
Ağaç yok.,. Güneşin kızgın şuaları altında...
Bulunan şey oraya göre halk edilmiş gibi...
Diken... hurma, deve, küçük fakat büyük bir misal bu...
Hepsi sıcağa, susuzluğa mütehamil yaratılmıştır.
Kanaatkar hepsi. Nebatı, ağacı, hayvanı...
Diken nedir : Suyunu havadan alır...
Hurma nedir : Suyunu havadan alır...
Deve nedir : Hörgüç deposundan, bunları ilerde anlatacağız...
Hem de Allah dilinden, kelâmından...
İnsanın yaratılışı gizli bu mıntıkada.
Bu taş topluluğu bugünkü halde değildi o zamanlar.
İbrahim Peygamberin nahir hizasına kadar yüksek...
Hulkuma kadar. Yani göğsün üstüne kadar...
Cenupta siyah bir taş konmuş...
Doğu cihetinde hatem... Arafata bakan yüz...
İbrahim Peygamber, gayri meskûn çıplak kuşların bite uğramadığı yalçın lav tepelerle çevrili bu hali araziye Hakk’ın emriyle geldi...
Mekke ismini sonradan buraya kim verdi.
Allah kelâmında "ÜMMܒL- KURA =köylerin anası" veya BEKKE diye bildirilmiştir.
Bütün gelmiş geçmiş peygamberler salât yaparlardı.
Salât duadır.
Dua edecekleri zaman ellerini kollarıyla birlikte omuzlarından yukarı kaldırırlar dua ederlerdi.
Cihet düşünülmeden sabah vakti sabah yıldızı tarafına teveccüh ederlerdi.

Bu salât şekli mi’racda Resûl-ü Ekrem'e namaz şeklinde emrolunduğu zaman tadil-i erkan ile kollar kulaklara kadar indi.
Secdeye giderken tekrar nahir hizasına eller kaldırılır.
Malikiler de halen mevcuttur.
Bu yıldız tarafi nedir?
Hatem o tarafa doğrudur.
Bu yıldız sabahlan titremeğe başlar, bakarsanız görürsünüz.
Bir an olur ki taş gibi hareketsiz kesilir o zaman seher rüzgarı 10 dakika eser.
Sabah namazı vaktidir.
Dış âlemi görmeyen, gözlerini çok küçükken kaybeden bir hak aşıkı kelimelerle ifade edilmeyen ve sessizde bırakılamayan hislerini söğüt ağacından yapılan tellerle donatılmış sazında, bu yıldızın ve vaktin hasretini çok güzel ifade etmiştir:

Ben bu sırra eremedim.
Seher vakti göremedim.
Yıldız gibi aktı geçti...

Diyerek bu ilâhi sırra meltem gibi deyip geçmiştir.
Hâkk kelamında : “Sabah yıldızına Kasem ederim”
Seher vakti ne mübarek andır.
Sabah vakti melaikeler iner, sabah vakti rızıklar dağıtılır.
Sabah vakti çimen ve ağaçlar secdededirler.
Kuşlar, bütün mahlûkatın Allah'ı tesbih ettiği zaman içinde bir “vakit” dır.
Resûl-ü Ekrem bir hadisinde : “Sabah namazını kaçırmayın!” “Kaçırmayınız!” demiyor.
“Kaçırmayın!” buyurmuştur.
Bu lâflar arasında büyük manâ farkı vardır.
“Kaçırmayın!” sözünde “dikkat edin. Muhakkak kaçırmayın!” bunda Resûl-ü Ekrem'in üzüntüsü gizlidir kaçırırsanız diye.

Seher vaktinin havasını ciğerlerinize doldurunuz.
Sabahı karşılayın, karşılayanın rızkı bol olur.
Bu vakitte dua edin, melaikeler duanıza amin derler.
Muhakkak kabul olur.
Sabah vakti horoz, melaikeyi görür öter.
Bu haberi veren horoz, mübarek bir hayvandır.
Horoza sövmeyiniz eziyet etmeyiniz.
Bir horoz bir köyü bütün felâketlerden korur.
Bu vakitte ruhunu teslim eden şehit mertebesine kavuşur.
Bu vakti gaflet ve uyku ile geçirmeyiniz...
Sabaha karşı doğan çocuk salih kullardan olur.
Sabah vakti şamata, gürültü yapmayınız...
Sessiz ve sükût içinde olunuz.
Sabah vakti Hakk’ı çok zikrediniz.
Sabah vakti yapılan dua ve niyaz geri çevrilmez.

Bütün bu sözler Hadistir, Âyettir. Kudsî Hadisdir.
Sabahın ind-i ilâhideki kıymetini söyleyebilsem, ömrünüzde uyumazdınız.
Bunlar Resûl-ü Ekremin hadisleridir.

Seher vakti bir meltem eser.
Bu meltem Hakk’tan büyük bir rahmetidir.
Her beldedeki seyyiatı temizler.
Yoksa insanların yaptığı seyyiat dünyayı mahvederdi.
Kıyamete yakın bu meltem kesilecek, bir sis saracak kentleri dünya yüzünü...
Bir kentte, diyarda seyyiat çoğalırsa o şehirden bu meltem kesilir sabah vakti...
İslâmdan başka dinlerde şirk varsa da Hakk’a ne suretle olursa olsun inanç varsa meltem mevcuttur.
Sabah vakti o anda...
Fakat orada muhakkak Hakk’ın bir sevgilisi vardır.
Veya toprakta yatan bir velisi...
Balıkçılar ancak bilir.
Bu meltem zamanında balıklar su sathına çıkarlar, bu anda hiç bir hayvan su içmez.
Bu sözler tuhaf ve garip gelirse de hakikattir.
Müşahede ederseniz anlarsınız.
Allah hakkı için bu doğrudur.
Hakk kelâmında: Kâinatta ne varsa Allah'ı tesbih ederler.
Kâinat bir hamd ve sema mâbedidir.
Sizler bunu ne işitir ne görürsünüz. Onlar zikirlerini bilirler.
İnsan, serbest bir irade verildiğinden bu hamd ve senâ armonisinden ayrılmıştır.
Ve felâketlere, dertlere, belâlara kendi kendini atmıştır.
Hırs ve heveslerine zebun olmuşlardır.
Dönelim yine Kâbe’ye doğru...
Burada Hakk’ın en büyük sırrı vardır.
Âdem ile Havva bu mübarek topraklarda buluştular.
Yakut-u Hadra buraya düşmüştü.
Nereden onu da sen düşün!..
İster göktaşı, meteor de...
İster başka türlü söyle, hepsi bizce aynı yola çıkar...
İbrahim Peygamber İsmail'i bu mıntıkalarda Arafatta, Hakk yoluna Kurban edecek.
Hakk Cennetten koçu Cebrail ile buraya gönderecekti.
İslâmın sonunda Kâbe’si oldu.
İbrahim Kâbe’de Hareme Defnedildi. Resûl-ü Ekrem burada dünyaya teşrif edecek.
İlk vahyi burada alacak...
Hakk’ın emirlerini buradan cihana tebliğ edecekti.
Hakk’ın bu kızgın, susuz, sıcak yeri seçmesi Hakk’ın muradının sırrıdır.
Hep Peygamberleri Hakk bu mıntıkalarda teşrif ettirmiştir.
Bu hikmet, Allah'ın dünya yüzündeki en büyük tecelli sırrı ..
Hudutsuz kâinattaki milyarlarca yıldızların, güneşlerin içinde dünyaya verdiği nimet ve kıymet bu...
Bütün seyyarat devirlerini bu sırrı tesbih için yaparlar.
Göz yaşı ile insan yanaşır Hakk’a arada perde olmadan...
Sessiz gelen gözyaşıdır bu...
Göz yaşında Hakk’ın EL RAHÎM "Merhamet"! gizlidir.
Döğünerek ağlamak Hakk indinde yasaktır.
Zira Hakk’ın merhameti ile yarışa çıkmak olur.
Dikkat edin!..
Hakk’ın emrine, dileğine, muradına...
Bunlardaki sırlara insan aklı varamaz.
Mantıka vurursan küfre gidersin.
Kendindeki büyük Hakk’ın emanetini rencide etmiş olursun...
Bu sözlerimizi rencide etmeyin.
Akıl ve mantık ile zedelemeyin yalvarırım...
Şah damarından sana senden yakın olan güç ve kudretleriyle Allah, bu yakınlığı su hakkı için murat etmiştir.
Bu lâf, incelerin incesi bir lâfdır.
Günlerce düşün!..

Onun İçin Hakk’a yanaşmak için su ile abdest almak farzdır.
Yani Hakk’a yanaşmak için şarttır.
"Daimi Abdestli oimak" kıymetini düşünmek gerek...
Rahmetullahi Aleyh hocam bize emretmişti.
“Namaz abdesti üzerinde olmadan : konuşma, yeme, içme!..”
Bunda suyun hakkı gizlidir.
İşte... Bu sözü hor görüp zedelemeyin!..
İster düşünün, ister gülün, ister dudak bükün ister istihza edin!..


Münir Derman Baba - Su 2. ciltten alıntı

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Eyl 2009, 05:10 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Bazı sözler vardır.
Kelimeler yer değişir.
Mânâ aynı gibi görünür, amma...
Öyle değildir.

Gözden yaş gelir…
Yaş gelir gözden...
Yaş gözden gelir...
Bunların mânâsı aynı gibidir.
Fakat bunun farkını ancak ruh sezer.
Yukarıdaki sözler de bunun gibidir.
Bu yaşın gelişi burundandır.
Bunlar fennî, ilmî, tıbbî, ruhî birçok sebepler zinciri perdesinin altında gizlenmiştir.
Hakiki sır ve hikmet...
“Her lâf kırk boğumludur!” demiş kalp gözü açık olan bir Türk İslâm anası oğluna
“Otuz dokuzunu içinde tut! Anlıyamazlar, belki zedelerler! Birini söyle yeter!..” demiş…

Namazda konuşanın namazı bozulur bilirsin...
Tekrar ediyorum namazda su içilmez, bir şey çiğnenmez.
Namaz Mi’ractır ruh için kula...
Bu halinle cesede ait olanı karıştırma ona...
Cesetle mi’rac yalnız Resûla aittir. Taklid olur.
Mi’racta Âdemiyet hamulesi ilesin, O hamuleye melekler secde etti. Cesede değil...
O hamule Allah’ındır.
Ona hürmeten abdestli olmadan "konuşma, içme, yeme" demişler büyükler...
Allah’ı tam bilenler için, cennet onun için yük olur.
Çünkü Cennet en büyük perde...
Cennetliler cennete ısınır ve bağlanırlar.
Hatta dünyadan itibaren hayalleri ile bile...
ve Allah dışında bir şeye gönül verdiklerinden Allah ile aralarına perde çekilir...
Beşerî ne varsa onu silip ancak İlahîliğin zuhurunu sağlar.
Her meydana çıkıp zuhur eden şeyin aslı, sırrı o zuhur eden şeyin içinde kalandır.
Bu sözleri çok düşünmek gerek... ondan sonra anlamak mümkündür.
Bazı sözler vardır akla sorarsan akıl halledemez.
Bu gibi şeyleri başka türlü konuşmak gerekir...

Hava su değildir.
Su da hava değildir.
Amma aralarında birleşme vardır.
Havada su buhar halinde toplanır.
Görünür bulut bu...
Bulutta su gizlenmiştir.
Havada, bulutta gizlenen suyun terkibinde olan hidrojen, oksijen...
Bulut su olduğu anda havadaki bu iki gaz birleşirler.
Suyu yağmur halinde dökerler.
Bu iki gazın biri şiddetle yanıcı diğeri şiddetle yakıcıdır.
Birleşti mi bütün ateşleri söndüren en büyük nesne olur...
Kimyada hiç bir madde yoktur ki bunlarla ünsiyet etmemiş olsun.
Bu birleşmeler hissedilmez hararetten iki bin, dereceye kadar... Hissedilmez yanmadan her şeyi yakan hududa kadar varırlar. Sarmaş dolaş olurlar...
Hidrojen bombaları, oksijen hamlaçları akciğerlerde, hücrelerdeki yanmalar, hararetlere kadar...
Kimya ve fen bilgilerimiz bunların bütün birleşme kanunlarını, gördükleri işleri, sıkletlerini, atom ve molekül adet ve tartılarını formüllerine varıncaya kadar bilir amma herkesin bilmediği, ilmin çözmediği ve belki de çözemediği taraflarını hele bir defa (Tekvin kimya) sırrı yani "Kün" ol emri ile oluş kimyasını, formüllerini moleküllerini, seyredelim bakalım ne diyor.
Manevî laboratuvarın raporunda...
O laboratuvarın sahibi Allah.
Rapor oradan verilme... acele etme bakalım...

Hava dahilinde bir yanma düşünelim, bir kağıt, bir odun, her hangi bir şey...
Oksijen olmazsa yanma olmayacak.
Peki yanan nedir?
Hidrojendir o halde yanan, yakanda birbirleriyle birleşiyorlar demektir.
Yanıp kül oldu diyoruz.
Kül oldu mu yanma bitti, fakat oksijen ve hidrojen mevcut yine... Bu hadise hava olan yerde olur.
Havasızlıkta yanma yok...
Yanma bitti diye oksijen ve hidrojen niçin gizlendiler...
Hakkın âhengine döndüler, oluşları öyle...
Burası İnce nokta...
Lâf etme!
Söyleyeceğini ben biliyorum ama öyle değil...
Düşünürsen anlarsın.
Bu kitap didaktik öğretme kitabı değildir, görünmeyeni işaret etme anahtarını söyler.
Şifrelerini kendi içinde bulacaksın, onu söylüyorum.
Bu gibi şeyleri akıl ve mantık ile çarpıştırmadan kabul etmek lâzımdır.
Mantık demek, bir işte akıl kadrosuna sokmak için bu işte pürüz var mı yok mu yu bulma meleke usulüdür.
Burada Nemrud’un ateşi nasıl gül bahçesine çevrildi.
Olur mu olmaz mı?
Onun kimyasal ve fizikse! izâhı gizli...
Her mesele madde hududunda mantık kavramında anlaşıldı mı hemen düşünce durur bu böyledir. Denir...
İç tarafa kaymaz.
Amma bir kaydır bakalım düşünceyi, altında aslını bulabilirsin...
Fakat bu kaydırma kolay değildir.
Bazı bilgilere evvelden sahip olmak lâzımdır.
Hidrojen ile oksijen öyle arkadaştırlar ki yanıcı ile yakıcı. .
Barut ile ateş...
Kurt ile kuzu arkadaşlığı gibi...
Kurt kuzuyu kapsa, çoban kuzuyu kurtarsa, kuzunun gözünde çoban kahramandır.
Ya kurdun gözünde, çoban düşmandır.
Bu işi iki taraflı düşünürsen ortada güç anlaşılır bir kanun, bir ahenk vardır…

Her kimyasal olaya dahil olan her şeyi, işlerini dünya kurulalı beri ahenk ve değişmez bir nizâm içinde yapıyorlar...
Bunları birbirinden ayır, ateşlersen yani kendi armonilerini, tahammül hudutları dışına çıkarır bozarsın o zaman :
Müthiş, bir inanılmaz, aklı sarsan, cehennemi bir karaktere bürünürler.
Ahenkleri, kendi bünyelerinin moleküllerinin görünmeyen proton, nötron diyotronlarının saniyede 300.000 + A kadar olan süratlerini ihlâl ettiğin zaman parçalanıyorlar, asıllarına dönüyorlar.
Kıyametleri kopuyor demektir.
İşte atom bombaları, hidrojen bombaları, 10 milyonun üstünde hararet yapıyorlar.
Her şey bir anda yok oluyor.
Dünyada atom bombası atılalı meteoroloji bile değişti.
Bunu herkes biliyor, görüyor.
Hepsinde su gizli...
Hakkın kelâmında : "Ne varsa" "her şeyi biz sudan halkettik" Buyrulur...

İlahî bir fıskiyedir suyun hâli arz üzerinde...
Sular vardır topraktan çıkar yer yüzüne...
Şelâleler vardır yerden fişlenir gök yüzüne...
Sular vardır gökten iner rahmet halinde yeryüzüne...
Girerek kalıptan kalıba...
Şelâleler vardır hakkı zikreder durmadan...
Kâinat bu...

Deryaların içleri, dipleri dolu binlerce çeşit, renk ve güzellikte hayvan nebat ve balıklarla...
Kimisi sudan çıkmaz.
Kimisi su dışında, fakat sudan ayrı yaşayamaz.
İnsan aklının alamayacağı bir ezelden Hakkın (Kün) ol emriyle halk oldu bu mükevvenat...
Bu nizâm... Bu ahenk...
Bütün güçler, kudretler.
Hakkın görünüşüdür.
Tek zerresinde bir bozukluk, bir ahenksizlik bulamazsın...
Her zerresinden en büyüğüne kadar bütün kâinat durmadan Hakk’ı teşbih ve zikretmektedir.
Atom dünyasındaki aklı yoran intizâm ve durmadan zikir kaynaşmasına bakmak yeter...
Atomların durmadan raksları, dönmeleri nedir bunlar?..
İşte bu zikirde tekvin kimyası.
Tekvin fiziki, bütün ilim ve fen hepsi düşünen insan için...
Kâinat bir Hamdü Senâ Mâbedi...
Bu Hamd ve Senâya uymak gerek...
İnancı olmayan eski bir şair bile inkâr edememiş bu nizâmı da şöyle söylemiş:

Pünhan ve Peyda, Nur ve Muzlim, bütün avâlim
Etmekte durmadan zikir Hallak’ı dâim. Allahu Ekber...

Biz de şöyle deriz :
“Çok kişiler gördüm senelerce bu dünya perdesinde,
Oynadılar, oynattılar bizleri bir kukla gibi.
Çok şükür Allah’a Şükür seyredecek göz kalmadı bizde.
Yanaştık artık Hakka doğru gitmek için.
Delip perdeyi arkasındakini görmek için.
Merak etmedik hiç perdenin arkasındakini.
Çünkü o perdenin arkasından geldik arz üzerine.
Seyretmek için kendi kendimizi...
Bir aksi sedâ gibidir sözlerimiz.
Bulamazsa dinleyecek kulaklar eğer.
Döner elbette sesimiz yine geldiği menziline...
Gündüz mavi sonsuz semâ...
Gece kandillerle süslenmiş uçsuz bucaksız gökyüzü insana daha yakın görünür...
Gündüz gökyüzündeki derin mavilikte Allah’ın kudretini, sonsuzluğunu gören için en büyük delildir.
Allah’ın varlığı...
Gece karanlığında parlayan sayısız yıldızlar insana Hakk’ın şah damarından daha yakın olduğunu idrak ettirmeye yeter.
Gündüz gaflette, gece uykuda olana bu basit görünür...
Gece yarısından sonra ve seher vaktinde bu muamma çözülür..
İnsanın "Ahsen-i Takvim" olduğu sezilir...
Eğer "Deyyân" ile sohbet etmek istersen...
Bu sıralarda havada cildi okşayan bir nem hisseder insan her tarafında.
İşte suyun Hak ile sırrını insan aklına pencere açtığı “An” seher vaktidir bu...
İşte suyun en büyük sırrını belirttiği vakit.

Seher vaktini birlikte görelim:
Seher vakti on dakika ancak sürer.
Bu vakit Kadir gecesinin gölgesinin gölgesidir adeta...
Melâikeler iner o zamanda...
Nereden iner.
Adetâ görülmeyen kanatlarının ihtizazları sessiz, sözsüz duyar insan bütün hücrelerinde...
Bu Hakka yakınlık demektir.
“Yanaş, durma!” dernektir.
İner dedik ya...

Nebatların hayvanların bir kısmı bunu görür, Kimi susar.
Kimisi gördüğünü gizleyerek ilân eder.
Tam seher vaktinde, ses yoktur.
O anda...Sabah namazı vaktidir.
Bu namaz şükür namazıdır.
Bu namaz seher vakti hürmetine emr olunmuştur.
Bu lâf çok mühüm bir sözdür.
Bu vakit hakiki İslâmın manevî tarafının Âdemiyet hamulesinin en büyük sırr noktasıdır.
Bu vakti kaçırmak insana çok şey kaybettirir ve ettirmiştir de.

Hakk’ın kulun ibadetine ihtiyacı yoktur.
O ibadetlerle bir şeyler gizleyerek kullara bir şey veriyor.
Kimse farkında değildir.
Farkına yarsalar bütün dünyadaki insanlar o anda sükût ve derin bir sessizlik içinde Hakk’a dönerlerdi...
Resûlü Ekrem bir hadisinde : “Ben ilmin şehriyim kapısı Ali’dir.”
“Ali kapısı” buyurmamış.
Bu hadisin mânâsını körü beşeriyet yorumlayarak biri birine girmiştir.
Bunun ne olduğunu kitapta yazamam...
Çünkü bu büyük hadisi hâşâ zedelemiş olurum.
İslâmın sırrı burada gizlidir.
Seher vakti de bunun gibidir.
Seher vakti, gece yarısından sonra sabaha doğru süzülen ve Resûle farz olan teheccüd namazının adeta Makam-ı Mahmud’da selâm verdikten sonra ki Hakk’a yönelip nur âlemine daldığı an gibidir.

Büyükler söylemişlerdir: “Bir damla şebnemde Arş’ın göründüğü, kısaların kısası bir zaman içinde bir mekân vaktidir.”
Mekândan lâmekâna göz bebeği kadar küçük su damlasında görünür.
Gözde bir et parçasında Hakk’ın hünerlerinin hüneri gözün içindeki bir iki damla billur gibi mekânı, lâ mekânında olan ruh aynasına getiren gözün içindeki su gibidir.
Göz Anotomisini büyük bir merakla öğreniniz, çok şeyler öğrenmiş olursunuz.
“Bu damla su hakkı için” Allah : “Ben kulumla görürüm!” buyurur.
Bir hadis-i kutsîde...

Kulak da aynıdır…
İç kulakta korti kısmında berrak bir damla su vardır, O da ses İhtizazlarını götüren tesbih gibi zincirin yüzdüğü yerdir.
“Bu su hakkı için” “Ben kulumla birlikte işitirim!” buyrulur bir hadis-i kutsîde...
hadis-i kutsîler sırların şifreleridir..

Her insanda meziyet mevcuttur.
Çünkü Allah insanı Ahsen-i Takvim yani en güzel şekilde yaratmıştır.
Bir İnsan Hak emirlerine hürmet eder.
Bu emirler için münakaşa etmez.
Düşünce ve sözleri ile onları zedelemez.
O emirleri ya yapar, ya yapmaz.
O kendisi ile Allah arasında bir meseledir.
Emirleri yapan : Yalan, gıpta, dedikodu bilmez.
“İnsanı biz topraktan yarattık.”
Bu İnsanın cesedidir. Fânidir.
Toprakta Mendelif cetveline göre doksan dokuz element aynen vardır.
İnsan topraktan yaratıldığı için bu elementler de vücudda mevcuddur.
O halde toprak ta, dünya da fânidir.
“Bir tohum toprağa ekilir büyür çıkar bir hüviyet kazanırsa, biz de cesede bizden bir lem’a olan ruh'u oturttuk.
Ruha esmâlarımızın benzerlerini göstermek için cesedde muhtelif organlar, uzuvlar yarattık”...
Ceset bozulursa ruhun hassaları tezahür edemez.
Göz görmek için, göz bozulursa merkez göremez.
Görme merkezinin yerinde ona görmeyi tevhid edecek maddî yolar bozuk demektir.
Körlerde rüyâda görürler.
Sağırlar da rüyâda işitirler.
İnsan, en güzel şekilde yaratıldı.
Bu güzelliği koruması için, ona tâbi olması için bir çok usuller, emirler gönderdik.
Bunları tatbik ettiği müddetçe insan Ahsen-i Takvimliğini muhafaza eder.
Bu usul ve emirler de bir nevi fizikî, kimyevî kanunlara uymak ve onlarla varlığını muhafaza eden maddelerin tabi olduğu kanunlar gibidir.
İnsan madde tarafıyla bu kanunun içindedir.
Bütün kâinat değişmeyen bir enerji kaynağından kudretini alır. Onu tüketir ve kaybolur gider.
Maddesi ile moleküllere, atomlara ayrılır, karışır yine maddeden maddeye...
Maddesizliğe…
Bu durum bir zaman içinde cereyan eder,
Zaman bizim anlamamız için murad edilmiştir.
Zamanı fizikî olarak târif etmek icap ederse,
Hareket etmeyen bir enerji kaynağının harekete geçtiği zamanki kavramı...
Her şey hareket haline geçebilmek için bu durgun enerji kaynağından bir miktar emmek, almak mecburiyetindedir.
Denizi durgun bir enerji kaynağı farz edelim :
Balık onun içindeki hayatını temin için denizin içinde dolaşır bu dolaşması zamandır.
Oradan enerji alır.
Enerji ne miktarsa o bitti mi kaybolur gider.
Bu halin sürat ve miktarı o olayın ömrü demek olur.
Bütün varlıklar buradan enerji emer, kendisine has bir ömür çizgisi kurar.
Bu emme kabiliyeti kendisinde kalmadı mı her şey madde ötesine atar.
Bu her an vaki’ olmaktadır.
Maddenin iç dünyası moleküllerinde, proton, diyotron, nötron muvazenesine kadar uzar oradan İç dünyası başlar.
İç dünya bu enerji menba’ının dışında kalır.
Sonsuzluk buradan başlar.
Yani madde ötesine doğru her şey akmaktadır.
Burada hududsuz kâinatta olan nizamdan bir iki söz etmek lüzumu vardır.
Çok dikkatle okuyun anlaşılmasını dileriz.
Zira bu kitabın özüne bu izahtan sonra girilir.
Ve su o zaman anlaşılır.
Sonsuz kâinatta bir ahenk ve nizâm vardır.
Bu nizam maddenin en küçük parçasını teşkil eden bünyesini husule getiren, devamlı hareket ve enerji kaynağından başlar.
En büyüğüne kadar canlı, cansız her şey bu armoninin içindedir. Âdeta odur.
Bu işlemlerde fizikî, kimyevî, biyolojik, fizyolojik her bakımdan şuur vardır.
Her şey yapacağı işi bilir.
Bu hududdan dışarı çıkamazlar.
Çıkmazlar, Allah kelâmında :
"Kâinatta ne varsa Hakk’ı tesbih ediyor. Siz bunları göremez ve anlayamazsınız!"
Her şey her an hem yok olur ve hem de tekrar var oluyor.
Ne tarafa bakarsan bak bu ahenk, bu şuur her yerde vardır.
Onsuz boş bir yer yoktur.
Hak her yerde hazır ve nazırdır.
Her şeyi muhittir.
Onun haberi olmadan bir zerre bile oynamaz.
En küçük atom ki maddenin ötesini madde âlemine bağlayan nokta...
Asıl külli akıl ve şuur bu noktadan her şeye kâinattan sızar. İnsandaki şuur ve akıl, küllî akı! ve şuur o noktadan, lâmekândan mekâna gelen bir lem'a, bir ışıktır,..
Allah her şeyi bilir.


Münir Derman Baba - Su 2. ciltten alıntı

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Eyl 2009, 10:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Ağu 2009, 03:00
Mesajlar: 710
Konum: Samsun
*** Su gazeli ***
Su gibi aziz ol, desin hâl erenler,*
Su balca leziz ol, tatsın bal yiyenler,*
Su İpek bâriz ol, desin şal görenler,*
Su safi haiz ol, sevsin kâl diyenler.*
***
Su saf tevazuda, su gibi bakmalı,*
Suyu israf edeni, buz olup yakmalı,*
Su yağmur misali, kor kalbe akmalı,*
Sû diye zâr et ki, gökte berk çakmalı.*
***
Su iner pek yavaş, gül eder toprağı,*
Su kükrer sel gibi, yıkar cümle sağı,*
Su bendini hoş eyle, yeşertir gül bağı,*
Su gibi kul ol ki, Hak serer sarp dağı.*
***
Su diye geçme can, aslın bir damla su,*
Su gökte, su yerde, iç ihtiramla su,*
Su ara çölde kal, sevilir kâmla su,*
Su yîkar kir, pası, su saydam camla su.*
***
Su akar şırıl şırıl, su inleyen nağme,*
Su okşar gül teni, su serince değme,*
Su ne hikmetler saklar, su perdedar döğme,*
Su yak, yanan terkipi, su söndüren eğme.*
***
Su sesi ruha şifa, su söyler anmışa,*
Su dermandır safi su, su neyler kanmışa,*
Su gibi vefalı ol, su derler banmışa,*
Su ateşi söndürür, su serper yanmışa.*
***
Su Gül Nebi'nin teri, Hak arşı su üstü,*
Su gibi saf temiz ol, Rab sever dürüstü,*
Su akar inleyerek, su sanma ki küstü,*
Su kahhar tecellisi, su yıktı çok büstü.*
***
Su ab-ı hayat cana, su parlayan bedir,*
Su buz, hava görünür, su bilsen âh nedir ?*
Su ver susuz canlara, su içir aş yedir,*
Su ol gül bitir yerde, Hak şükrünü dedir.*
***
Su ulu Aşık Uslu, susuz kalıpta gör,*
Su serper göz yaşın, su ümranı ör,*
Su mübarek sırdır, su kadri bilmez kör,*
Su Rahmet her damlası, su hayrına yor.*
***
Âşık Uslu Niksarî (Zübeyir Güngör Uslu)
03.08.2009 1:12 Samsun


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Eyl 2009, 18:13 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Ağu 2009, 03:00
Mesajlar: 710
Konum: Samsun
*** Münir Derman'ı Hak ***
Dermanca su kelamı, Münir derman'dır can,*
Ruhun derdine tabip, her sözü gül derman,*
İlhamı Hak'tan almış, Kitâbı Hak ferman,*
Rehberi Gül Nebi'dir, ilmi sanki umman.*
***
Sev- güzel yansın öz, dili bal damlatır,*
Mürşidinden ders alır, gül güzel anlatır,*
Teşekkür bize vacip, biliriz gül hatır,*
Ma-i zemzem misali, nurlanmış her satır.*
***
Rahmet yağmuru su, Derman'dan su bize,*
İçmişiz kanmamışız, taleptir su size,*
Zakiriz Hû demine, merhemdir her dize,*
Münir Hoca'ya Rahmet, Fatiha gül ize.*
***
Aşık Uslu şükreyle, Nur çeşmine vardın,*
Sür göze baş üstüne, gül kelimat sardın,*
Cemâl'i sev- güzel, gül sözleri kardın,*
Kıl namazın seherde, koş Derman'a ardın.*
***
Âşık Uslu Niksarî (Zübeyir Güngör Uslu)
06.08.2009 19:08 Samsun


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 08 Eyl 2009, 17:09 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 609
Konum: Kalb Dağı
Değerli büyüğüm Âşık Uslu Niksarî abiciğim güzel şiirinizle güzel sözlerinizden dolayı teşekkür ederiz, Allah cc razı olsun ebeden daimen İnşaallah...
Muhammedi sevgi ve muhabbetler.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 04 Eki 2009, 16:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Memba’ı olduğu için ve ora ile daimi irtibatta hatta onun içinde...
Biz size şah damarınızdan daha yakınız.
Bir gün bize döneceksiniz...
Bunların hepsi, kâinattaki her şey, ilk halk edilen sudan menşe’’ini alır...
Suda hidrojen ve oksijen molekülleri var.
Bir kısım oksijen iki kısım hidrojen H-O-H formülü kimyada bu...
Bunlar durmadan raks halindedir.
Sürat mefhumunun gayesine yakın bir sürat...
Aklın alabildiği hızdan daha fazla...
Bütün sayısız her şeyin esası, atomları ayn ayrı kıymet ve adette...
Cinsleri, hassaları ayrı ayrı.
Bütün cisimlerin müşterek nüvelerinde su vardır...
Su olmayan yerde hayat mefhumu bahis konusu değildir...
Küllî şuur ve akü, muhtelif tarzlarda, miktarlarda her şeyde mevcuttur.
Hayvanda, nebatta, insanda, madde de...
Bizim idrak hududumuzla ölçülemeyen bir şuur içindedir.
Anlayamadığımız için, onlara bir çok isimler konmuştur.
Cinslerini, şekillerini bir ahenk içinde devam ettirirler.
Bunların şuurlu düzenini bazı âlet ve tahvillerle anlamağa çalışırız.
Şimdi fizikte bir zaman mefhumu vardır.
Her olay bir zaman içinde cereyan eder.
Einstein : “Zamanı izafî olarak kabul ederek matematik formülleriyle izah eder.”
HUZUROF Rus âlimi maddede husule gelen olayları bir zaman içinde kabul eder.
Bu zaman, o maddenin ömrü diye izah eder.
Burada onun arkasında gizli ve KOZIREF'in târifinde hareket etmiyen bir enerji kaynağı vardır.
Her olay menşe’ini oradan alır ve kendi varlığını idame için harekete geçer ve bir zaman içinde işi bitti mi söner gider diye târif ederiz.
Bu durgun enerii kaynağı şöyle izah edilir : La mekân "durgun enerji kaynağı" bilinmiyor.
Hakk’ın arşı su üstünde kurulmuş haber öyle...
Arş, Hakk’ın kudretlerinin menba’ı...
Maddenin en küçük atom bünyesinde varlığı ortaya buradan çıkıyor.
Buradan bütün madde, kâinat kuruluyor.
Buraya la mekân diyelim, Buradan bütün madde, kâinat kuruluyor.
Burada şu tabirler ortaya çıkar:
La mekân, mekân, zaman, vakit, müddet kelimelerinin ifade ettikleri manâ inceliğinin ve hakikatinin bugünkü dilimizle ve başka dillere tercümesi olmaz.
Olursa da küp kum bir manâ soysuzluğuna gidilmiş olur.
Ancak, izah edilir...
La mekânın idraki : Mekân, zaman, vakit, müddet kelimelerinin ifade ettiği mefhumlarla seçilir.
Mekân olmadı mı zaman mevzu bahis değildir.
Zaman yok farz edilirse vakit kendiliğinden kayb olur.
Vakit olmadı mı müddet konuşulamaz.
Zaman devamlı bir nehir gibi akar gider.
Bunların menba’ı yoktur.
Bilinmez döküldüğü mensap deryada meçhullerin meçhulüdür.
Mekân zaman, akışına girdiği anda vakit sözü ortaya çıkar.
O zaman müddet mefhumu mekâna manâ verir...
Görünmez mekânsızlık ve görünür mekân arasında insan istifade etsin Hakk’ı tamsın diye müddet murad edilmiştir.
Her an yok olup var olma mevcuttur.
Bu hal devamlı ilahî esmaların, kudretlerin tecellîleri icâbıdır.
Kâinatta sükun yoktur.
İntizamlı bir kaynaşma mevcuttur.
Elektrik lâmbası bir saniyede 60 defa yanar söner.
Bu mekânsızlığı ve zamansızlığı idrâk hassamız olmadığından biz lâmbayı devamlı yanıyor görürüz.
Mekân, zaman, müddetler kısaldıkça idrak hassalarımızdan uzaklaşır nihayet bir hududa kadar gelir ki artık onu ne görür ne işitir ve ne de idrak edebiliriz.
Bu hududdan sonra la mekân başlar.
“BU HUDUD” da mekansızdır.
Başlamak kelimesi burada yalnız mekânın mevcudiyeti var demektir.
Akıl hududunun ötesi, sidresi...
Aslında ne zaman ne mekân ve ne müddet vardır.
Yokluk bile yoktur.
Yalnız Hak Teâlâ vardır.
Bütün kuvvet ve kudretleriyle ortada görülmektedir.
Dünya bir “an”dan ibarettir.
Resulü Ekrem buyurmuştur.
Bunların idrâki için mukaddes kitaplarda Hak dünyayı 7 günde halk etti buyrulmaktadır.
Asırlar, yıllar, aylar, günler, saatler, dakikalar, saniyeler, saliseler, rabialar, hamiseler ilâahir.
Anlara kadar uzar gider.
Zaman azaldıkça hassamızdan her şey uzaklaşır. .
Bir proton'un hareketini idrâk edemeyiz.
Kâinatta intizam ve işleme, idrâk hududumuza girmiyen mekânsızlık ve zamansızlığın idrâk edilmesi içindir.
Her an zamansızlıktan ve mekânsızlıktan mekana ve zamana geliş vardır.
Yine her an zaman ve mekândan zamansızlığa ve mekansızlığa akış vardır.
Küçük bir kimya hikâyesi söyliyeceğim.
Bunu düşün...
Herkes bilir amma bu tabii olayda bir şey gizlidir.
Su, sıfır derecede buz haline gelir.
Bu anda hacmi % 9 büyür.
Hacmi büyüyen buz su üzerinde yüzer.
Çünkü aynı ağırlıkta buzun işgal ettiği hacim aynı ağırlıkta suya nazaran daha büyüktür.
Buradaki olayı doğal deyip geçme, çok düşün bu bir şey haykırıyor!..

Bir de kimyada asit ve baz tabirleri vardır.
Asit: Hidrojen bileşikleridir.
Suya hidrojen İyonu verirler.
Eskiler asite hamız derlerdi.
Hangi eskiler?..
Baz : Asitlerin protonunu koparan maddedir, diye târif edilir.
Bazan kalevi de derlerdi.
Bu değişmiyen bir kimya olayıdır.
Canlı ve cansız her şeyde mevcut bu hadise...
İnsan vücudunda asit ve baz hikâyeleri büyük bir muvazenedir. Hem maddeten hem manen, (ruhen).....
Mevcutta bu muvazene gıdayı değiştirebileceği gibi ruhî tezahürlerin ortaya çıkmasıyla değişir.
Dert, keder, sıkıntı, ziyâ karanlık, gürültü, sükûn, hastalık, yaralanma, hiddet, heyecan her şeyde değişmektedir.
Gece gündüz bu asit ve baz olayı değişir.
Gece açan çiçekler gece sefası.
Gündüz açan çiçekler gündüz sefası.
Gece çıkan böcekler ziyâdan kaçan böcekler.
Sivri sinek karanlıkta uçar.
Kara sinek karanlıkta uçmaz.
Işık etrafında ziyâ girdabına kapılmış pervaneler.
Vücudları asittir. Uyuduğu zaman bazdır.
Basit bir turnusol kağıdı ile vücud mayiini muayene edebilirsiniz..
Hamam böceklerinin karanlıkta vücudları asittir.
Ziyâ olduğu zaman vücudları hemen baz olur.
Hemen kaçarlar ve baz olur olmaz dururlar.
Yorgunluk başlar. Yerlere baz bir madde serpiniz meselâ "KARBONAT" hemen uykuya geçtiklerini hayretle göreceksiniz.
Bir çok hastalıklarda vücudda bulunan bu muvazene ki biz ona PH muvazenesi ismini veririz.
Değişmektedir.
Şişmanlarda vücud PH umumiyetle asittir.
Hiddetli, asî insanlarda asittir.
Sakin insanlarda bazdır.
Nebatlarda fotosentez hadisesi güneş ziyâsiyle olur.
Normal uykuda vücud baza doğru gider.
Canlılarda bu asit ve alkalen muvazenesi bozuldu mu canlı hayatını kaybetmeye kadar gider.
Acidose ve Alcalok diye isimlendirilir ki bu halde o kimse komaya girer...
Organizmaya asit girerse kan muhiti asit olur.
Alkalen girerse baz olur.
Yalnız tabiî limon asit olduğu halde, vücuda girdiği zaman alkalen yapar.
Bunun sebebi şimdiye kadar anlaşılamamıştır.
Halk arasında bir tedavi usûlü vardır.
Şişmanların zayıflaması için limon içmeleri tavsiye edilir.
Kanı alkalin yapmak...
Fakat tabiî limon, limon tuzu değil...
Asitli yemeklere limon sıkarız limon tuzu değil...
Limon tuzu sentetiktir. Vücuda girdiği zaman asit yapar.

İmdi burada çok şayanı dikkat olan limondan bahsedeceğiz.
Çürümüş limon kokusundan karıncalar kaçar bilir misiniz...
Tabii limon asidi vücuda girdiği zaman kanı alkalen yapar.
Şimdiye kadar sebebi tıp da anlaşılamamıştır.
Diğer bütün asitler hatta limon tuzu dediğimiz sentetik asit siterik vücuda girdiği zaman asit yapar.
Yani PH yi aside doğru götürür.
Vücudda asit ve alkalen muayenesine PH denir Ponushidrrogenin.
Karıncanın vücudu, organizması yaradılış itibariyle asittir.
“Hamz-ı Neml” karınca asidi.
Asit formik dir.
Çürük limon kokusu karınca organizmasında asidi notralize eder ve karıncayı kuvvetten düşürür.
Ölümüne sebep olur.
Bundan dolayı limon kokusundan bu hayvan kaçar...
Bu fennî izahıdır.
Diğer taraftan karıncanın yaradılış hikmeti çok incedir ve Kur’ân’da geçen mahluklardan birisidir.
Kur’ân-ı Kerimde : Deve, Koç, İnek, At, Buzağı, Ebabil kuşları, Aslan, Hüdhüd kuşu, Karınca, Karga, Güvercin, Arı, Örümcek gibi hayvanattan bahis vardır.
İsimleri geçer.
At, arı methedilmiştir.
15 yerde mübarek attan behseden âyet-i kerime vardır.
Bunların bahsedilmesinde ince ve gizli hikmetler vardır.
Büyük mânevi değeri olan bu hikmetler bakımından, yani mantık ve aklın vahleten red ve isyana gideceği mevzularından olduğunu herkes tarafından anlaşılması güç meselelerdendir.
Size garip gelecek binlerce misal varsa da ben bir tanesini söyliyeceğim.
Bu dünyada hiç bir kimyager, hiç bir laboratuvar tarafından ne müşahede edilmiştir, ne de bilinmektedir.
Güneş doğarken bütün mevcudat alkalendir.
Batarken asittir. Nebat, ağaç, hayvan... Asitleşirler.
Ziyâ, koku, birçok organizmalarda asit yapar.
Gece uçan kelebekler, pervaneler vardır.
Duvara konarak uyurken vücudları alkalendir.
Ziyâ vurdu mu vücud asit olur ve onun tesirinden kurtulamazlar.
Gider mumun veya ziyânın etrafında dönerken kendilerini yakarlar.
Katillerde, zalimlerde, vücud asittir.
Ondan kurtulamazlar.
Bütün ateşli hastalıklarda vücud asittir.
Alkol asittir. Şarap asittir. Bütün içkiler asittir.
Birçok asitleri vücud aldığı gıdalardan yapar ve vücuda lâzım asiti hazırlar.
Mide suyu asittir.
On iki parmak bağırsağının ifrazatı alkalendir.
Balıklar tuzlu suda yaşarlar.
Vücudlarının terkibinde tuz yoktur.
Tuz koymadan yiyemezsin.
Tatlı suda yaşayan balıkların vücudlarında tuz vardır.
Bütün ruhî ve adelî hâletlerin şiddet veya tenakuz hallerinde, hiddet, korkularda vücudun bütün organları kendi hesaplarına bazı ifrazat çokluğu veyahut azlığına doğru gider.
Korkudan tansiyon düşer.
Kanda şeker azalır.
Korku, ziyâ, ses vücuddaki organlarının ifrazatı üzerine tesir eder.
Bu haller “katon” tecrübesi ile fen alanında ispat edilmiştir.
Sen elerce evvel...
Kedî, köpek, bağırsak hikâyeleri.
Rineger mahlülünden tecrit edinmiş kedi bağırsağı tecrübesi.
Fizyoloji kitaplarında vardır.

Üzüntü, dert, acı, ağrı, hayâl kurma, neşe, gülme, kahkaha, ağlama, uyanık veya uyku hallerinde değişmeler mevcuttur.
Göz yaşı muhtelif üzüntü cinslerinde, neşelerde terkip değiştirmektedir.
Bazan acı,asit.
Bazan tatlı, alkalen tad vermektedir.
Kara sineğin karanlıkta altı alkalendir. Uçamaz. Konar, uyur. Sivrisinek ışıkta alkalendir uyur. Karanlıkta uçar.
Pireler, Tahtakuruları, Hamam böcekleri karanlıkta haltları asittir. Ortaya çıkarlar.
Ziyâda alkaten olurlar. Faaliyeti durur.
Ziyâyı görür görmez süratle kaçarlar fakat hemen dururlar, vücudları alkalen olmuştur.
İnsan organizması asit iken, madde tarafı galiptir.
Dünya hırsı, isyan halinde olanların, dinsizlerin asittir.
Manevî tarafı galip gelen insanlar alkalendir.
Sakin, mütevekkil, temkin sahibi, doğru kimseler böyledir.
Fakat bu hâllerin tam ve hakikî olması lazımdır.
Dinin yasak ettiği şeylere dikkat edilip tahlil edilirlerse vücudu asit yapar.
Ve Haktan uzaklaşırlar.
Haramlar, haram lokmalar, bütün harabiyet de bu bir hakikattir. Bunların hepsi ruhun muvakkat bulunduğu ve tezahürlerini gösterebildiği vücud makinasında hünerlerini göstermesi İçin vücudun müsait bir vasat halinde bulunması haramdan kaçmayı temin eder.
İnkârda olanların kanlanın PH yi tetkik ediniz...
Doğru, ahlâklı, samimî, adil insanların kanları alkalendir.
Hakikî manevî tarafı galip olanların da kanlan alkalendir.

Nerelerden nerelere daldık.
Söz uzadı.
Yine biz karıncamıza dönelim :
Netice karıncalar çürümüş limon kokusundan korkup kaçmazlar. Kanaat ve sabır, çalışkanlık timsali olan bu hayvana yasak edilmiştir: vücudu için, ondan yanaşamaz.
Biz zavallılar karıncalar çürümüş limon kokusundan kaçarlar diyerek, karıncalan kaçırmak için bunu bulmuşuzdur.
Bir Âyet-i Kerime vardır.
Bir eve yazıp bırakırsan o evdeki karıncalardan eser kalmaz, gelmezler oraya...
Bunu gelin izah edin bakalım...
“Olur mu olmaz mı?” düşüncesini bırak, buz gibi olur, oluyor.
Müşahede ettiğim ne kadar karınca hadisesi vardır.
Fakat bunun da bir çok şartları vardır.
Soytarılık, hokkabazlık değil bu işler...

Sen uyurken, gece uyumayanlar çoktur bu kubbenin altında...
Bunu ilân eden büyük bir olay vardır dünyada, yaradılışından beri...
Dünyanın bir yüzü gündüz iken diğer yüzü gecedir.
Altı ay gündüz altı ay gece olan kutuplarda mıntıkalar vardır...
Bunların böyle oluşunda bir hikmet ilan edilmektedir.
Tesadüfi bir oluş değildir.
Gece sefası çiçek akşam oldu mu açılır suyu asit olur.
Gün doğdu mu öğleye doğru kapanır.
Alkalen olur ziyâ suyunu alkalen yapar.
Diğer cinsi vardır bu çiçeğin o gece kapanır akşama doğru alkalen olur kapanır.
Sabah öğleye doğru asit olur açılır...
Sivrisinek karanlıkta uçar, ışıkta konar.
Kara sinek ışıkta uçar karanlıkta konar.
Bir çok böcekler gündüz uyurlar gece gezerler.
Bir kısmı gündüz gezer gece uyurlar.
Bunların hepsi çok kaba misallerdir.
Gözle görülmeyenden en büyüğüne kadar canlı cansız, nebat, hayvan, taş , toprak sular hep bu kanuna tabidirler.
Gündüz soğuk, gece sıcak olan gözeler, membalar gördüm.
Gündüz akan, gece kesilen membalar da çok tesadüf ettim.

Hatta Erzurum'un şimâlinde bir dağ vardır orada bir bayır var. “Çoban dede” hikâyesi uzundur.
Bu dağda bir çeşme vardır.
Koyunlar dağa çıktığı zaman akar, çekildi mi çeşme akmaz.
Burayı bizzat 1926 senesinde ziyâret etmiştim.
Bunların sebepleri izah edilmiştir.
Muamma değildir…



Münir DERMAN
SU Cilt II den Alıntıdır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 04 Eki 2009, 16:49 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
ayyildizfm yazdı:
*** Münir Derman'ı Hak ***
Dermanca su kelamı, Münir derman'dır can,*
Ruhun derdine tabip, her sözü gül derman,*
İlhamı Hak'tan almış, Kitâbı Hak ferman,*
Rehberi Gül Nebi'dir, ilmi sanki umman.*
***
Sev- güzel yansın öz, dili bal damlatır,*
Mürşidinden ders alır, gül güzel anlatır,*
Teşekkür bize vacip, biliriz gül hatır,*
Ma-i zemzem misali, nurlanmış her satır.*
***
Rahmet yağmuru su, Derman'dan su bize,*
İçmişiz kanmamışız, taleptir su size,*
Zakiriz Hû demine, merhemdir her dize,*
Münir Hoca'ya Rahmet, Fatiha gül ize.*
***
Aşık Uslu şükreyle, Nur çeşmine vardın,*
Sür göze baş üstüne, gül kelimat sardın,*
Cemâl'i sev- güzel, gül sözleri kardın,*
Kıl namazın seherde, koş Derman'a ardın.*
***
Âşık Uslu Niksarî (Zübeyir Güngör Uslu)
06.08.2009 19:08 Samsun


Tek kelime ile SU GİBİ AZîZ kardeşimiz Âşık Niksarî,
Hasan Dağımızın Bağrından fışkıran Meşe Kokulu Helvadere Kaynağı gibi yüreğin,
Dâimî-Hasbî Hizmette Nur-u MîM fışkırsın ebediyyen de kuş-kurt SU-SUz kalmasın inşaallah ne çöplükte ne de çölde...

Kalbî-Muhammedi Muhabettlerimle..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 05 Eki 2009, 14:28 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 724
Konum: Gelsenkirchen Almanya

CEMÂL CELÂLE AŞKINDAN
VERMİŞ ONU YANGINLARA
CELÂL YANMIŞ CEMÂL YAKMIŞ
AŞKI ÂLEMLERİ SARMIŞ

CEMÂL ARTTIRMIŞ AŞKINI
CELÂLİ AK ALEV SARMIŞ
CELÂL BİR HOŞ CELÂL BİR MEST
YANAN PERVÂNEYE DÖNMÜŞ

DÖNDÜKÇE GEÇMİŞ KENDİNDEN
YANGININDA HUZUR BULMUŞ
DAHA ARTTIKÇA ATEŞİ
DUYMUŞ CEMÂLİN SESİNİ

CEMÂL İ GÖRÜNCE CELÂL
ÇARPILMIŞ MEFTUN A DÖNMÜŞ
CEMÂL ONU SARMALAMIŞ
SARDIKÇA ATEŞI YAKMIŞ

CELÂL CEMÂLDE ERİMİŞ
AŞKIM CEMÂLİMDİR DEMİŞ
DÜGÜN DERNEKLER KURULMUŞ
MÂNÂ OCAĞIN ÇOCUĞU DOĞMUŞ

ADINA KÂMİL DENİLMİŞ
GÖBEK ADI “SU” BİLİNMİŞ
KÂMİLDEKİ SIRRI SEZEN
BUZ A BAL A GARK EDİLMİŞ...

MÜNİR DERMAN BABAMA ARMAĞANIMDIR

02.09.2009
GELSENKIRCHEN 18:30

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Eyl 2013, 20:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 609
Konum: Kalb Dağı
Resim


MÜBÂREK SU

Topkapı sarayı ki bu gün müzedir.
Orada Osmanlı İmparatorluğunun Devlet Arşivi vardır.
Buna “Tomar-ı Osmanî” ismi verilir.
Bunlar 80 santim genişliği 120 santim uzunluğu meşin ciltli, kalın kâğıt yapraklı, ciltlerin kalınlığı 35 santimden 55 santime kadar değişir. “185” cilttir.
Bunlar Padişahlar zamanındaki Devletin arşividir.
Bazılarında da Padişahlar zamanında geçmiş ve aklın ötesine ait mühim hâdiseler de kayıd ve tesbit edilmiştir.

Bunlardan Fatih’in İstanbul’u muhasara ettiği sırada 7. Tomarın ortalarında yazılıdır.
Sahifelerde numara olmadığından böyle söylüyoruz.
Fatih’in ordusunda saka başı ki ismine “Derya Ali Efendi” demişlerdir.
Bunun hâdisesi meşhurdur.
Fatih’in ordusu “Tuzcu Mehmet Efendi” “Koyuncu Baba” gibi bir çok kerametleri zuhur etmiş, hâdiseye vesile olmuş mübarek insanlarla doludur.

Türk diyârında sebiller, çeşmeler, sarnıçlar suya verilen kıymetin tezahürleridir.

Susuz köpek hikâyesi...


“Her ciğeri yanana su vermekte ecir vardır”
Hadis-i Şerîf
Ecir demek “iltifat-i ilahiye” demektir.
Susuz bir köpeğe eliyle su içiren bir fahişeyi Cennet-i Âlâ’da görüyorum.
Kedisini susuzluktan öldüren bir saliha kadının cehennem azabını görüyorum.

Bu hadisde, suya hürmet ve hürmetsizlik vardır.
Merhamet ve merhametsizlik mes’elesi değildir.
Şefkatin özü suya bağlıdır.

“Merhamet 14 de bir Nebi’liktir” buyurmuştur Resûl-ü Ekrem bir Hadisinde...
Sudan yaratılmış bir canlıya su vermemek hürmetsizliktir.
Bize merhamet şeklinde görünür.
Dünya yüzme şampiyonu su içerken boğulmuştur.

Fahrettin-i Razi’ nin tefsirinin ikinci cildinin mukaddimesinde yazılıdır.
Fahrettin-i Razi ve sinek hikayesi...


“Harü’n- nâsi men yenfeu’n- nâse fi’l- mâi”
“İnsanın en hayırlısı susayana su verendir.”
(Hadis)

“Emri’l- Kays”
Toprağa soğuk su dökmüşler.
Dudakları çatlamış, bir direğe çocuk bağlıdır.
“Keşke toprak olsaydım!” demiş.

“Yâ leytenî küntü turâbâ”

ALLAH kelamında:

“Kaf” Sûresinin 9. Âyetinde :
“Biz Sem⒠dan Mübarek su indirdik. Sudan her şeye hayat verdik. Yoksa inanmıyor musunuz?...” Buyurulmuştur.
Cenab-ı HAKK bir çok şeylerden bahsederken “Mübarek” lâfzını söyler.
Bu kelimenin Arapçadan başka dilde mukabili yoktur.
Kelime olarak.
Mübarek zeytun ağacı
Mübarek Mekke
Mübarek su
Mübarek beraat gecesi...

Mübarek kelimesiyle HAKK kendi yarattıklarını tenzih ediyor.
Kendi Ecel-li Âlâlarını tesbih ediyor.
Mübarek lafzını yerinde kullanmak ALLAH’ın yarattıklarını tesbih olur.
Dikkat edilmelidir.
Mübarek kelimesinin bir de gizli bir mânası vardır.
İzah edilemez.

“Hamden kesiran teyyiben mübareken fihî”
“İçinde bir hamd, çokluk, temizlik, bereketli oluş olarak…” de bu gizlidir.
Resûl-ü Ekrem Cemmate namaz kıldırırken arka saflarda Sahabe, Resûl-ü Ekrem:
“Semihallahü limen hemide hu”
Dediği anda içinden, yukarıda söylenen mübarek sözleri söylemiş. Resûlullah selâm verdiği zaman :
“Söylediğin ne güzeldi!” buyurmuştur.
Onu yalnız Resûl-ü Ekrem duymuş...

Halbuki namazda emrolunan âyet ve elfazdan başka söz beşeridir. Namazı bozar.
Namaz mü’minin Ruhî mi’racı’ dır.
Mi’rac’da cesedi ona, Resûl’ den başka kimse refakat ettiremez.
Resûl-ü taklid olur.
Cebrail bile :

“Bir adım öteye geçemem yanarım!” demiştir...
Bu bahis uzundur.
Yeri değildir burada izah etmek....
Namazda beşer kelâmı, yemek, namazı bundan dolayı bozar. Mi’racda cesedî iştirak olur burada.
Bu sözlerimiz herkese ait değildir.
İzahı uzundur.
Mevzu dışına çıkarız söz uzar.
Anlayanlar anlar o kadar...

İçinizden geçer, bu satırları karalayan bunları biliyor mu?
Bilmesek mırıldanmayız.
Azabdan korkarız.
Cenab-ı HAKK en iyi bilendir...


--SU Cilt I den Alıntı--

Tomar: Dürülerek boru biçimi verilmiş deri, kâğıt.

Arşiv : Belgelik.

Muhasara : Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.

Keramet : Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.

Vesile : (Vâsile) Bahane, sebeb. * Fırsat. * Elverişli durum. * Vasıta. Yol. * Pâye, rütbe. * Baba. * Kurbiyet. * Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey. * Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)

Sebil : Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.

Tezahür : Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.

Cennet : Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân ve mesken. Cennet'in varlığını bütün peygamberler, onların yolundan giden âlimler ve ermiş kişiler, evliyalar ittifakla haber vermişlerdir. Esasen Allah'ın adaleti, Cehennem gibi Cennet'in de varlığını gerektirir. İnananlar, ölümün; ebedî bir hiçlik değil, ölümsüzlüğe geçiş, sevdikleriyle buluşacakları âhiret âlemine bir yolculuk olduğuna inanıyorlar ve bunalım içinde değil; mutluluk içindedirler. İnananların ve iyilerin bu hâlleri Cennet'in varlığını gösteren hayattaki belirtilerinden biridir.Cennetin tabakaları : Dâr-ül-Celâl, Dâr-üs-Selâm, Cennet-ül Me'va, Cennet-ül Huld, Cennet-ün Naim, Cennet-ül Firdevs, Cennet-ül Adn, Cennet-ül Vesile.

Mukaddime : Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli. * Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz. * Alın. Nâsiye. Alındaki perçem.


إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا
“İnna enzernakum 'azaben kariyben yevme yenzurulmer'u ma kaddemet yedahu ve yekululkafiru ya leyteniy kuntu turaben. . Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.” (Nebe’ 78/40)

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء مُّبَارَكًا فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ

“Ve nezzelna mines semai maem mubaraken fe embetna bihi cennativ ve habbel hasiyd : Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik.” (Kaf 50/9)


Semihallahü limen hemide hu : ALLAH hamdedenin hamdini duyar.

Elfaz : (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.

Mi’rac : Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir

Refakat : Arkadaşlık, beraberli

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 May 2016, 11:42 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


SU-TOPRAK-TUZ

Su, renksiz, kokusuz, tadsız, normal sıcaklıkta mayi bir cisimdir, diye târif edilir...
Rengi vardır renk kadrosuna girmez.
Kokusu vardır burun almaz.
Tadı vardır dil hissetmez.
Rengi, kokusu, tadı...
Bunları gören, alan, duyan maddi uzuv vücud organları, göz, burun, dil insaniyet cihazları ile, bunları anlayan Âdemiyet hamulesi arasında gizlenmiştir.

Su: iki hacim”Hidrojen” bir hacim “Oksijen” den teşekkül etmiştir. Bu gazlara ayrıldığında cismi, maddesi kaybolur su görünmez olur.
Hidrojen, “müvellidü’l- mâ” suyu doğuran manasınadır.
Oksijen “müvellidü’l- humuza” yanmayı doğuran manasındadır. Hidrojen yanıcıdır.
Oksijen yakıcıdır...
Bunlarsız hayat yoktur.
Tecelli yoktur.
Suda ve havada hep bu câridir.
Bunlar ayrılırlar görünmez gaz olurlar.
Birleşirler görünür su olurlar...

Havadan canlılar öksijen alır.
Sudakiler sudan alırlar.
Su sıfır derecede donar, yüz derecede kaynar.
Daha fazla hararette buhar olur.
Havanın sıcaklık, soğukluk derecesine göre su bazen katı, bazen mayi, bazen buhar hâlinde görünür.
Yer yüzünün ¾ su ile kaplıdır.
Karalar ¼ nisbetindedir.

Su, görünmezken havada buhar, görünmeğe başlarken bulut; yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, kaynak hâlinde ortaya çıkar...
Su, dünyamızın çevresinde gaz hâlinde bulunur hava ismini alır.

Sıcak suda bir çok cisimler çabuk erir.
Soğuk suda gazlar daha çabuk erir.
Bazı cisimler de suda erimezler.
Ya az miktarda erirler veyahut hiç erimezler.
Ne sıcak suda ne de soğuk suda canlı yaşayamaz.

Vücudun 2/3 ü sudur.
Bir limon gibi insanı sıksanız 50 litre su çıkar.
Su vücuda girdiği zaman değişmez, sarf edilen tekrar çıkar. Değişmeden...
Salya, ter, idrar, hılt, gözyaşı şeklinde çıkar...
Canlıların en az dayanabileceği susuzluktur.
Nebat, hayvan, insan hepsi bu kadro içindedir.
Balıklar hele hiç dayanamazlar.

Dünyada susuz bir şey yoktur.
Susuz oldu mu yok olur.
Nebat, hayvan, maden her şeyde su vardır.
Evvelce bahsettik bundan.
Yalnız ne hikmettir.
Kurumuş kemikte su yoktur.
Neden?
Bunu bilen vardır, cevap verir ama...
Açıklanmaz.
Bir faidesi yoktur.
Merak etme, düşünme o kadar...
Burada büyük bir kudret, bir hikmet gizlidir...

Susuz insan ölür.
Susuz hayvan yaşayamaz.
Susuz nebat kurur.
Susuz toprak çatlar.

Hayat suda devam eder.
Su HAYY esmâsının muhafazası olduğu için susuz, HAYY çekilir ve cansızlık başlar...
“Her şey aslına döner” toprağa...
Toprakta ortadan kalktı mı su görünmez olur.
Evrende hayat biter...
Kıyamet...

İnsan organizmasındaki su âdi su değildir.
Deniz suyudur.
Karada gezeriz içimizde deniz suyu taşırız.
Kan tuzludur.
Gözyaşı tuzludur.
Mide suyu tuzludur.
İdrar tuzludur ve en çok tuz idrarda vardır.
Bunlar buhar olursa geriye tuz kalır...

İnsan vücudunda:
% 80 Tuz Sodyum – Sûlfat, klorid,
% 4 Kalsiyum – Karbonat
% 4 Potasyum – Nitrat,
% 2 Magnezyum – Sûlfat
Hidrojen Sûlfat

Deniz suyunda % 10 Manganez vardır.

Organizmadaki mayi soğuk değildir.
Yani kan ve diğer sulu kısımlar...
Kan sıcaklığı normalde 40 derecedir.
Tuzsuz insan yaşayamaz.
Fazla tuz da hayatı durdurur.

Deniz suyu tuzludur dedik.
Güç donar.
Donarsa buzu tuzsuz olur niçin?...

Denizde bir balık vardır tuz içindedir.
Fakat onu tuzsuz yiyemezsin...
Bu hâl büyük bir hikmetin ifadesidir.
Düşünmek gerek...
Normal denizde % 4 nisbetinde tuz vardır.
Bu tuzluluk içinde nebat hayvan yaşar.
Balığın vücudunun terkibinde tuz yok gibidir.
Tuz içinde yaşar amma...
Onun için balık sudan çıktı mı çabuk kokar.
Tadlı su balığında, vücud terkibinde su vardır.
Bu çok tuhaftır amma sebebi vardır...

Havada tuz yoktur.
İnsan vücudunun terkibinde tuz vardır.
Adeta damarlarda, hücrelerde, deniz suyu taşıyoruz.
Bu târif edilen hâller bir biri içine o kadar girmiştir ki, düşünülmesi bile mutad olmamıştır.
Bunları birbirinden ayırırsan, canlılığın “Şimik” kimyevi olarak sırrı ortaya çıkar...

Bir an sizinle Lût denizine gidelim...
Bir kimyager gibi basit bir tetkik yapalım...
Ortalama litresinde 35 gram tuz vardır.
Üst tabakalarında litrede 227 – 275 gram tuz bulunur.
Daha derinlere inersek:
Potasyum klorid
Sodyum
Magnezyum
Kalsiyum
Magnezyum bromid bulunur.
Bazı yerlerinde litrede 327 gram tuza tesadüf edilir...
Gölün tamamının % 20 nisbetinde tuzlu olduğunu söylerler...
Tuzun fazlalığından Lût denizinde mikroskobik bile canlı mahluk, nebat yoktur.
İçine hayvan, insan düşsse batmaz.
Suyun kesafetinden dolayı. Dünya yüzünde Lût denizi gibi bir tane daha yoktur.
Bu denizin teşekkülü hakkında Semâvi Kitablarda bildirildiğine göre, Lût kavmi mahvolduktan sonra teşekkül etmiştir...

Organizmadaki kimyasal, fizyolojik sabit nizamın, mevcudiyeti ALLAH’ın kudretinin küçük bir tezahürüdür.
Bu nizam bazen bozulur.
Kan terkibinde bulunan mâdeni ve uzvi maddelerde azalma veya çoğalma olur.
Bunlar hastalıklarda görülür.
Bir gurup hastalık, mikropların tesiriyle, diğer bir gurub gıdanın değişmesiyle, başka bir gurub Ruhî bir etki ile husûl bulur.
Bunların böyle oluşundaki ilâhi murad, insanın fâni olacağının delil ve hatta isbatıdır.
Bu nizamı bozacak mikropların sayısı muhtelif ve binlercedir.
Organizmaya giriş yolları, organizmada yerleşme uzuvları hep ayrı ayrıdır.
Bir cins mikroplar da araya bir vasıtaya lüzüm gösterirler. Nefes borusundan, ciltten, mideden, yiyeceklerden, sudan araya giren parazit, böcek, haşere vasıtasıyladır.
Bunlarda büyük hikmetler gizlidir...


Hılt : Bir şeye karışık, karışmış bulunan. * Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi. * Soyu, nesebi karışık kimse.
Salya : Ağızdan sızan tükürük.
Evren : Gök varlıklarının bütünü, kâinat, kozmos. Düzenli ve uyumlu bir bütün olarak düşünülen bütün varlıklar.
Terkib: Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler.


Dr.Münir DERMAN (k.s) Hazretlerinin Su adlı eserinden alınmıştır.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Haz 2016, 16:46 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


BESMELE


“Bismillahhirrahmanirrahim”
Anahtar bu...
Bana şah damarımdan yakın, beni diri tutan, Esmâlarıyla süsleyen benimle gören, benimle işiten ALLAH’ da eriyorum.
Ben ondan bir parçayım.
Ahsen-i Takvim yaratıldım.
“El insanü sırrî ve enâ sırrıhu”
“Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım.”
Diyen ALLAH’ ımla beraberim demektir Besmele...

Bunun önünde, bütün hadisatın arkasında gizlenen kudreti ilâhiye ortaya çıkar.
O anda sen sende değilsin.
Anladınız mı?..
Anlamak güçtür amma mümkündür.
O zaman Besmele ile havada durursun, su üzerinde yürürsün...

Bir büyüğün emriyle çile süzgecinden geç!..
Hâlvete gir!..
Himmeti almağa çalış!..
Fakat birçok cesed arzularından, dünya hırslarından soyunmak gerek...
Akıl ve mantık malzemenle bu sözlere hücuma kalkma!..
İyi olmaz.
Kendine yazık etmiş olursun.
Yavaş yavaş helâk olursun...
Bu sözler başkalarının ağzına benzemiyor amma.
Doğrudur...

Dünyanız Mâ-i Nûr, yolunuz bu denizde açık olsun su kadar aziz olun!..

Besmele ALLAH’ ın :
“Ol! kün!” emrinin yerini tutar...

Besmele, sende meknuz hakkın kudretinin seni bir anda kaplamasıdır.
HAKK’ da bir anda yok olmandır.
Bunu unutma!..

Besmeleyi bütün varlığınla söyle!
Dil ile de tasdik et!..
O zaman ne oluyor ancak anlayabilirsin...

Besmele: Bismillâhirrahmânirrahi’m’ in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareketi yapmamak, onun emri dairesinde kalmakla gerçekten insan olur. Aksi halde hayvanlardan aşağı dereceye iner.


Mâ-i Nûr : Nûr Denizi.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Haz 2016, 17:21 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


GÖNÜL – SIRR - HAYY


“İnsanda zâhir olduğum gibi hiçbir şeyde zâhir olmadım...”
(ALLAH)

İnsan, Gönül olduğu için ALLAH’ın sevgili mahlûku olmuştur...
Kâinat bunun için yaratıldı.
ALLAH da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.
O hâlde, bu bedende mukaddeslerin mukaddesi, İlâhi bir lem’a var...
Vücud, beden bu Nûr’un muhafazası...

Vücudunu temiz tut o hâlde...
İçini demiyorum.
ALLAH, insanın ruhu ile meşguldür.
Cesedi ile değil...
Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur...
“Benim meşgul olacağım şey, emrimden olan Ruh’ladır...
Onun bulunduğu yeri temiz tut!” emri...

İbadet, insanı bulunduğu hâlden başka bir hâle sokmaz... Değiştirmez...
Var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır...
Sen içini süsle, sendeki gizli kokular dışarı vurur...

Sana senden yakın olan, “gıpta, hased, gıybet” perdelerinin altında gizlidir.
Bu perdeleri yırt!..
Bu huyları kaldır kendinden...

Vücud bir mâbeddir.
İçinde sana senden yakın olan var...
Nûr-u Resûlullah var.
Bunların arasında sen varsın...
Ne makamda olduğunun farkında mısın?...
Kıymetini bil!..
Kendini temiz tut!..

Gönül, ALLAH’ın ucunu tuttuğu bir merdivendir.
İnsan bir mekandır.
Hiç aklından çıkarma...
İnsan dünya mekânındadır.
Amma, aslı Lâ mekândadır.
Ayna yalnız sûreti gösterir.
Gönlün sırrını göstermez.
Kâmil insanın yüzüne bak, O ALLAH aynasıdır.

“Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuş Resûl-ü Ekrem...
Amma hangi mü’min?...
İşte söylediğim Mü’min O...

Cenab-ı ALLAH bir âyette insanı târif ediyor...

“Ben insanın sırrıyım insan benim sırrım”

Bu sırrı ortaya çıkarmak için insanı yarattı.
Kendi sûretinde yarattı.
İlâhi Esmaların Vahdetten kesrete açılan menevişlerinin bir araya gelmesinden olduğu için İlâhi Esmaların birleşmesinden dolayı kendi sûretimde yarattım buyruluyor.
Esmaların toplanması insan şeklini almıştır.
Yâni Bâtından Zâhir oldu.
İnsan şeklinde...

Yunus söyler ya :
“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”

Gül tohumunun bâtınında, yeşil renk ve koku vardır.
Gül açtımı zâhir olur.
Tohum yok olur.
Amma gülde yine evvelki tek bâtın var...

İnsan da aynı...
Yok iken var olduk.
İçindeki yok mu oldu?
Bunu niçin düşünmüyorsun?
Utanmak lâzım...

Bu mukaddes muhafazanın içine “HAYY” ile yayıldı.
“Nûr-u Resûl” ile “HAYY” ı donattı.
Ve cesedle bunların arasına Gönül denilen güzel nesneyi koydu.
Bir çok cihazlarla süsledi.
Göz, kulak, tad, koku, his uzuvlarıyla Esmaların tecelli menfezlerini açtı.
Buralardan harfsiz, sessiz, sözsüz, kelâmını sevk ederek konuştu. “El Semi’ ” ile işitti ve işittirdi...
“El Basîr” ile gördü ve gördürttü...
İlââhir...

O hâlde Gönlün elinden tuttu.
Bunun kademelerine Resûlleri oturttu.
Bunların hepsini muhtelif mâsiyetlerle gizledi.

Bu perdelerin arkasındakini göstermek istemedi siz bulun...
Fakat bulmak yollarını öğretti.
Gıbta, hased, tamah hisleriyle; “fazilet”, “Doğruluk”, “Adalet” süslerinin önlerine engeller koydu.
Sabır verdi, teslimiyet verdi, irâde verdi.
Fakat bunların hepsini savaş hâlinde yekdiğerine zıdlarla getirdi...
Zıdları olanların arkasına da zıddı olmayanı gizledi...

O hâlde insanda; bunları görmek ve güzelliklerini bulacak “ilâhi televizyonu” seyredecek bir pencere vardır.
İnsanın gözü aklı kadar görür.
Bu göz ALLAH’ın yarattıklarını görür.
İnsanın HAKK’a bakan gözleri açılırsa, o zaman her şey ortadan kalkar.
HAKK’ı görmeğe başlar.

Her şeye karşı sevgi, arzu, ihtiras, güzele, kadına, paraya, mal ve servete karşı sevgi.
Asıl sevginin muhtelif görünüşleridir.
Dünyaya ve yaratıklara aklı kadar bakan gözler bunları görür. İhtiras ve sevgiye bağlanırlar.

Bunların hepsi HAKK’ı gören gözleri perdeler.
O zaman, insanlara bu şerr şeklinde tecelli eder.
Aslında ne şerr vardır ne haram. Ne helâl...
Bunlar, aklı kadar gören gözleri olan insanlara böyledir...
HAKK’ı gören gözleri işleyen bunlardan kurtulur...
O zaman ne haram vardır ne helal;
Ne şerr vardır ne hayır hepsi O’dur...

“Ve ilâ Rabbike fergab.”

“Onlar mahzun da olmazlar daima canlıdırlar”
Bu işlere ne kadar bakarsan o kadar görünür.

Ruh cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Dünyada tek bir mâbed var.
O da insan vücudu.
Hiçbir şey bundan mukaddes değildir.

İnsan bir mekândır, aslı “Lâ mekan”dır.
İnsanları sevmek ve tâzim etmek “beden” içindeki bu “habere” bir tâzimdir.

Elinizi insan vücuduna dokundurduğunuz zaman onu gökyüzüne dokundurmuş olursunuz.
Edebiyat yapmıyoruz, Belagat nûmunesi de vermek niyetinde değiliz...

Bütün kâinatı yaratan küçülerek insan vücuduna, şah damarlarından daha yakın olarak gizlenmiştir.
O’nun his ve idrâk mekanizması insanda mevcuttur.
Bu mâbedin hoparlöründen konuştu.
Bu kelâmı işte...
ALLAH kelâmı...
“Ben kulumla görürüm, ben kulumla işitirim. Bana bir adım yanaşana on adım yanaşırım...”
ALLAH, kelâmından Resûl-u Ekrem’e düşünmek ruhsatını verdi.
ALLAH ilham etti, Resûl anladı ve konuştu.
Hadîs-i Kudsî bu...

Bunlardan Ruh-u Muallâ ve dimağ-ı muazzamalarında husule gelen değişmeyen düşünceler mübarek ağızlardan kendi fikri ve kendi düşünceleri Rahmetenlil âlemin kanalından çıktı.
Bunlara da Hadîs-i şerîf diyoruz.

Ümmetlerde, bunların taklidî şekilde söyleme ve tatbik etmeleri bir nevi kelâm, Vahiy, ilham, düşünce ve fikre iştirâk ruhsatı demektir.

Onun için doğru söyle!
Gıbta etmeden, hased etmeden, yalana tevessül etmeden... Adaletten ayrılmadan.
Daima gönülden söyle!..

Gönülden söyleyenin vücudundaki şaibeler ortadan kalkmıştır. Vücudundaki şaibeleri irade, sabır ve ibadet ile kaldıranlar da gönülden konuşurlar:
Birincisi Velî’lerdir.
İkincisi Salih kullardır.
Bunları taklide gidip gayret edenler de hâlis mü’minlerdir.

Bâzı büyük diye mırıldanmış kimselerin kurduğu ileri sürülen nazariyat külliyatından çıkan mantıkî lakırdılar insandaki inanç mekanizmasını sarsamaz...

İnsan; yüreğinde, kendinden daha yüksek olana hayranlık duygusundan daha necib bir duygu yaşayamaz.
Şimdiye kadar beşer hayatında görülen en hayat verici tesir budur.
Din, inanış, işte bu temele dayanır...
Bu his, insanda İlâhî ve asîl olduğu zaman secdeye varır insanoğlu...
Bunu beşer nesline bildiren Resûl-ü Ekremdir.

Cesed, o hâlde gönlün gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir demişlerdir...


Mahlûk : Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan.

Kelâm : Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah'a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir. * Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İslâmiyetin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim. (Bak: İlm-i kelâm ve Kelâmullâh)

Tecelli : Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.

Mukaddes : (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.

Lem’a : (C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak.

Nûr : Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden, şule, ışık.

Makam : Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.

Mekân : (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.

Lâmekân : Mekansız âlem.

Sûret: (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil.

Kâmil: (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi.

Vahdet: Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.)

Kesret : Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk.

Meneviş : Bir yüzeyde renk dalgalanması sonucu görülen parlaklık, hare.

Esma : Adlar. Nâmlar. İsimler.

Esma-ül Hüsna : Allah'ın isimleri. Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatları.

Bâtın : İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sırr, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir) (Bak: Batn)

Zâhir : (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan.

Gıbta : İmrenme. Aynı iyi hâli isteme. Şiddetle başkasının güzel bir halinin kendisinde de olmasını arzu etme.

Tamah : (Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.

Fazilet : Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.

Teslimiyet : Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.

Muhtelif : Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan.

Muvakkat : Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ

“Feiza ferağte fensab. Ve ila rabbike ferğab : Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah 94/7-8)

Mâbed : (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)

Muallâ : Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.

Dimağ : Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)

Muazzam : Büyük, iri, cesim, mükerrem, mübeccel, koskoca.

Rahmetenli’l- âlemin : Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

Taklidî : Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen.

Nev’ : Çeşit, sınıf, cins.

Vahiy : Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi.

İlham : Allah tarafından kalbe gelen mâna.

Tevessül : Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek. * Sarılmak. * Baş vurmak. * İnanmak. * Sebeb tutmak.

Şaibe : Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.

Nazariyyat : (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.

Külliyat : (Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. * Bir müellifin bütün eserleri.

Mekanizma : Belli bir sonuca ulaşmak için karmaşık bir biçimde düzenlenmiş organ veya parçalar birleşimi, sistem, düzenek. Organların işleyiş biçimi: "İnsan vücudunun mekanizması."

Âsil : Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.

Beşer : (Beşere) İnsan derisinin dış yüzleri. * İnsan. Âdem.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Haz 2016, 04:26 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
...:...:... ORUÇ = SAVM ...:..:...

Kıblenin değişmesinden 1 ay sonra oruç farz olmuştur.
Farz demek:
Allanın sevdiği ve onu korumak için istediği mahlûka bir iltifatıdır.
Hakk’ın arzuladığı hâle gelmek ve Hakk’a yanaşmak için mecburiyettir.
Ne?
Farz...
Orucun faydalarından hakiki İslama bahsetmek ayıptır.
Herkes kendine göre onu az çok bilir.
Veyahut tamamiyle sırrına vararak.
Oruç bir amel-i zâhir değildir, bir sırr-ı bâtındır.
“Oruç benimle kulun arasında bir sırdır” buyurur Cenab-ı ALLAH bir hadîs-i kudsîde.
Onun için oruç yemenin günahı, tövbe ile sakıt olmaz.
Burada günah ALLAH'ın kul ile sırrı arasındaki ne ise ona hakaret ve ehemmiyet vermemektir.
Kefaret ortaya çıkar.
Kefaret orucu amelen farzdır, itikaden farz değildir. Muhtac-ı kefarettir. Kefarette bir nev’î kendi kendine cezâ vermek gizlidir.
İslâmda cehil, bilmemezlik özür değildir.
Oruç dış görünüşü ile gün doğmadan gün bâtıncaya kadar yemek içmek, cinsi arzulardan ibâdet niyetiyle kati olarak uzak durmaktır.
İbâdet ALLAHa yanaşmak usullerine verilen isimdir.
Bununla da oruç tam olmaz.
Yalan, Dedikodu, Gıybet, Küfür, Hiddet orucu sarsar.
“Bunlardan tamamiyle uzak olarak tutulan orucun mükafatını bizzât ben vereceğim” diyor Cenab-ı ALLAH . . .

Soru: Diğer ibâdetlerin mükâfatını kim veriyor o hâlde?..
Niçin?..
Burada oruçlunun mükâfatını bizzât ben vereceği buyrulmasındaki sır nedir?
Diğer bütün ibâdetlerde kul Hakk’a yanaşmaya doğru seyreder.
Oruçta ise Hakk insana doğru seyreder.
Oruçlu bir insan hazret-i insandır.
Burada “Kul huvallahu Ahad” sûresinin bir nebze sırrının tefsiri gizlidir.
Oruçlu bir insan şu âyet-i kerîme ve hadîs-i kudsîlerin âdetâ tecellî mihrakı olur :
“Ben size şah damarınızdan daha yakınım”
“Bana bir adım yanaşana ben on adım yanaşırım.”
“Ben kulumla görür kulumla işitirim.”

Oruç aç durmak değildir.
Orucun hususî ufkunda erenlerin diyarı gizlidir.
Oruçlu bir insan Hazret-i İnsandır.
“İnsanda zâhir olduğum gibi hiçbir şeyde zâhir olmadım.”
“ Eğer insan benim indimde olan mertebesini bilseydi her nefeste bugün mülk yalnız benimdir” sözünü söylerdi.
İftar sofrasında iyi hazırlanmamış diye tabağı kıran, yarım saat kala yanına girmeyin çok sinirli diye oruç tutanlara söylüyorum.
Bunlara kim “oruç tut!” dedi.
Bu gibilere zâten oruç farz değildir.
Farz ALLAH'ın sevdiği ve onu korumak istediği mahluka bir iltifatıdır.
Bu iltifata biz farz diyoruz.
Farz Hakk’a yanaşmak için bir mecburiyetdir.
Oruç Hazret-i İnsana mahsustur.
Yalan, Gıybet, Hiddet, bunlar orucun mahiyetini bozar.
O zaman akşama kadar aç durmak olur…
İftar abdestli helâl lokma ile olur.
“Beş şey vardır ki orucu ifsad eder.” Resûlü Ekrem buyuruyor. Hadis. Yalan, Gıybet, Yalan yemin, Şehvetle bakmak, Küfretmek orucu ifsad eder. Bunlar büyük hadestir.
Abdestsiz bulunmak, ufak dedikodu etmek bu da küçük hadestir.
Hakiki böyle oruçluyu ALLAH korur.
Onunla beraberdir.
Bunu hissetmiyor musunuz?
Cesedi ile birlikte olanlara bu fetva verilmiştir.
Orucu ifsad eden şey ruha aittir.
Cesede değil.
ALLAH'a cesedle değil ruh ile yanaşılır.
Cesedî orucu bozan hâllerdir, onların verdiği fetvalar.
Bütün ibâdetler ALLAH için yapılır.
Mükâfatı ya vardır ya yoktur.
O hâlde mükâfatını beklemek diye bir şey yoktur.
Yalnız Cenab-ı ALLAH :
“Orucun mükâfatını bizzât ben vereceğim” buyuruyor.
Peki diğerlerinin mükâfatını kim veriyor?..

Amel-i zâhir : Açık işlenenişler

Sırr-ı Bâtın : Gizli sırr.

Hakaret : Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.

Ehemmiyet : Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.

Hazret : (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pişgâh. * Hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan; “Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Paşa Hazretleri” gibi.

Mihrak : Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne.

Hades : Fık: Abdest almayı icabettiren hâl. Bazı ibâdetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hâl. * Pislik.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Nis 2017, 10:59 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


İBADET – MERHAMET - GÖZ YAŞI - RUH

ALLAH’a ibadet ecir almak değildir.
Cenab-ı HAKK’ın varlığı için ibadet edilir.
Ecir almak için yapılan ibadette nefsin hazzı bulunduğundan riya olur.
Çok tehlikelidir.

Göz yaşı vardır.
Gözyaşı, Merhamette ALLAH ile yarışa çıkmamak için gözyaşı gelir.
İnsanda gözyaşının bulunması bir hikmettir.
Bir merhamettir ve gizlidir.
Onun için kahkaha menedilmiştir.
Tebessüm serbesttir.
Ağlama yalnız insanlara mahsustur.
Düşünme ve duyguyu öğrenen insanlar ağlar.
Çocuk ağlamaz.
Bağırır...
Ağlama konuşma ile alâkalıdır.
Gözyaşı, merhamet, şefkat lisanıdır.
Fizyolojik sahadan mantık sahasına uzanan bir reflekstir.
ALLAH, insana ağlamasını öğretmiştir.
Ağlamak ibadettir.
Ağlamak dikkat buyurun:
HAKK’a karşı tevazu göstermenin şiddet hâlidir.
Gözyaşı, ağlamak, bir histen diğerine geçerken gözyaşı gelir. Gözyaşı sinir gerginliği değildir.

En kederli hâllerde ağlayamayız.
Ancak kederden sûkunete geçerken gözyaşı akar.
Saf bir saadet anında ağlayamayız.
Duyduğumuz sevince biraz keder katılınca kendimizi tutamayız. Güzellikte ağlatır.
Sinirlerimiz gerginken, kırıklığımızı içimize atmış olduğumuz zamanlarda, bir şeref, bir manzara, bir câminin ihtişamı gibi ağlatır.
Burada kederden rahatlığa geçiş vardır.
Korku, kırgınlık, keder ancak gözyaşları ile sükûn bulur iyileşir.

Ağlamak tıbben faydalıdır.
Bu fayda hem ruh’a hem cesed’edir.

Bir de ALLAH sevgisinden gelen gözyaşları vardır.
O yaşın kıymetini herkes bilemez.
Cenab-ı HAKK, gözyaşını çok sever.
Niçin?
ALLAH’ ı tesbih vardır.
Gözyaşı geldiği zaman insan kul olduğunu itiraf etmiş olur. Ahadiyeti tesbih vardır.
Bütün esmâlara hürmet vardır.
“Ben size şah damarınızdan daha yakınım”
“ER-RAHÎM” damlayan göz yaşıdır.
Çirkin bile ağlarken güzelleşir...

Ağlamada:
El-BEDİ’
Er-REZZAK
Es- SETTAR
Er- RAHİM
Er-RAHMAN esmâları tecelli eder.
Gizlilik vardır.
Şefkat vardır.
Merhamet vardır...

Avusturya’lı doktor Alfred Adler; “frauen” kadınlar isimli kitabında: Gözyaşında Lyzozyme denilen zehirli bir madde bulmuştur.
Gözyaşı davet eden hâllerde bu madde, o ruhî hâlin tevekkülünde vücudun dışarı atmak istediği bir artıktır.
Bu madde kanda kalırsa mideyi tahriş eder.
Bronşları etkiler.
Ağlayan insan gıcık duyarak öksürür.
Bu madde vücudda kalırsa mide ülseri yapar.
Onun için sıkıntılı ruhî zamanlarda ağlamak, vücudda husule gelen bu maddeyi dışarı atmak içindir.

Doktor Alfred Adler, yirmi sene Pasifik adalarında kalmış. Erkeklerden ziyade kadınlarda ülser görülmüştür.
Erkeklerde tesadüf etmemiştir.
Normalde kadınlarda ülser enderdir.
Ağladıklarından...
Erkekler sıkıntılı hâllerde ağlamazlar.
Sinirlenirler.
Erkeklerde ülsere çok tesadüf olunur.
Halbuki Pasifik Adalarında erkekler çok ağlarlarmış.
Bu adada ağlamak ayıp değildir.
Diğer milletlerde ağlamak erkek için ayıptır.
Ağlayan birine bile:
“Sen erkek değil misin ayıptır! Ne ağlıyorsun, sen kız mısın?” diye tekdir, bir förmül hâline gelmiştir.
“Bu adalarda kadınlar ağlamadıklarından ülsere çok tesadüf edilir” diye doktor Adler kitabında uzun uzadıya tecrübeleriyle izah etmektir.

Göz yaşı ile ruhun bir alâkası vardır.
Üzüntülerde gözlerimizden yaş gelir.
Bunun sebebi henüz anlaşılamamıştır.
Gülmede gözden yaş gelmesinin sebebi de meçhûldür.

Cenab-ı HAKK, göz yaşını çok sever dedik...
Göz yaşı hakkında daha fazla malumat vermeyeceğiz.
Gözyaşı ismindeki kitabımızda bütün bilinen ve bilinmeyen tarafları ile izah edilmiştir.
Oraya müracaat edilebilir...

Fena ve çirkin insan yoktur.
Kendisindeki azizliği ortaya çıkaramamıştır da ondan fena ve çirkin isimlerini almıştır.
Su, toprak taharet malzemesidir.
“Maddi taraftan”
“Alâ nefsihi bâsîretün”

Su mikrop öldürmez.
Kaynarsa, ateşin yapacağı işe iştirak eder.
Amma, buhar olur uçar gider.
Temizleyicidir.
Ateş mikrop öldürür.
Ateş uçmaz, söner.
Bu lakırdıları düşünmek lâzımdır...

Sudaki oksijen yakıcıdır.
Hidrojen yanıcıdır.
“Ateş”i bir birinden ayrılarak husule getirirler.
Ayrılırlar görünmez buhar gaz olurlar.
Birleşirler görünürler “Su” olurlar.
Ateş, “Cehennem”...
Mânevi taraftan nefsi’l- levvame...

Su ve toprağın temizlik malzemesi olması, Beşerin su ve topraktan yaratıldığındandır.
Kendi kendini temizlemek insanın elinde bulunduğundandır.
Kendi malzemesiyle kendini temizlemek...

ALÂ NEFSİHİ BÂSÎRETİN

Okuyucularıma Dedemden selâm olsun!
Su kadar Aziz olun!...

Münir DERMAN (k.s)


Tesbih : Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah'ın zâtında, sıfâtında ve ef'âlinde cemi' nekaisten münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan)
RAHÎM :(Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)
BEDİ’ : (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. * Garib. Acib. * Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. * Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. * Beğenilen. * Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. * Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli.
REZZAK : Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. (Allah)
SETTAR : Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
RAHMAN : Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
Şefkat : Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.
Tahriş : (C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Şub 2018, 17:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


HÂLDEN BİLENE ÜÇ SU MASALI


Şimdi, bizce hakikat, okuyan belki bir masaldır amma.
Üç masal ile birinci cildi bitiriyoruz.
Buyurun okuyun!
Bittikten sonra ne demek istediğimizi düşünün…

*

Akşam oluyordu.
Güneş batmak üzereydi.
Fersiz gözlerinin süslediği yüzünün hatlarından gönül sahibi olduğu sessizce okunuyordu.
Yürümesinde sessiz, görünmez bir asalet gizli idi.
Gün görmüş bir zattı...

Fırına doğru yanaştı.
Bekledi.
Kalabalık dağıldıktan sonra Fırıncıya:
“Efendim bu gün nafakamı çıkaramadım.
Ecel gelmezse yarın ödemek üzere bana dörtte bir ekmek verir misiniz?” diye titrek, utangaç bir sesle söyledi.
Fırıncı :
“Peki baba, bir ekmek vereyim helâl olsun, paraya lüzum yok!” dedi...
O :“Hayır yavrum dörtte bir kafi...
Belki üç yoksul daha gelir.
Dörtte bir ekmek kadar yüzümü kızartabiliyorum.
Fazlasına tahammül edemem.
Hem de yarın borcumu takdim ederim!” dedi.
Dörtte bir ekmeği aldı.
Öptü başına koydu.
Yavaş yavaş fırından ayrıldı...

Köşeyi dönerken bir köpek kuyruk sallayarak ihtiyara yanaştı. İhtiyara saf, kahverengi gözleriyle bakıyordu...
“Demek yarısı senin imiş” diye mırıldanarak, dörtte birin yarısı ekmeği köpeğe verdi.
Yürüdü...

Güneş batmıştı.
Ezan okunuyordu.
Yavaş yavaş yakındaki câmiye girdi...
Geri saflardan bir köşede namazı kıldı.
Dışarı çıktı besmele çekerek orucunu dörtte birin yarısı ekmekle bozdu.
Câmi yanındaki çeşmeden iki avuç SU içti.
“Elhamdulillah!” diye mırıldandı.
“Ve ceâlnâ min’el mâi külli şey’in”... dedi.

Nerede yattığı bilinmiyordu.
Yavaş yavaş yürüdü.
Sokaklar bomboştu.
Herkes iftar sofrasında idi...

Ertesi günü fırın önünde yine göründü.
Fırıncıya, dörtte bir ekmek için 25 kuruşu zorla kabul etmesini rica ettiğini gördüler.
Fırıncı, gözleri dolu dolu :
“Peki baba!” dedi...

O gün bir dükkancı:
“Baba şu karşıki çeşmeden testiyi doldur ve şu yeni gelen eşyaları içeri taşı!” dedi.
Taşıdı.
Zahmeti için ona bir lira vermişti...

**

Fakir bir adam çölde gidiyordu.
İki gündür aç, susuzdu.
Bütün kuvvet ve tahammülünü seferber etmişti.
Elinde olmayarak gözlerinden yaşlar dökülüyordu.
İsyan ve ümitsizlik yaşları değildi bunlar...

Gözden bâzı yaşlar gelir ki bunun sebebi bilinmez.
Bu yaşlar çok kıymetlidir.
Göz yaşları vardır korkudan gelir.
Göz yaşları vardır haşyetten gelir.
Gözyaşları vardır acıdan gelir.
Gözyaşları vardır nedametten gelir.
Gözyaşları vardır yaptığı hatadan gelir.
Gözyaşları vardır hassasiyetten gelir.
Gözyaşları vardır fazilet ve âli his, vatan, din sevgisinden gelir.
Gözyaşları vardır fedakârlık, adalet, kahramanlık hislerinden doğar.
Gözyaşları vardır mânevi zevkten gelir.
Gözyaşları vardır sevinçten gelir.
Gözyaşları vardır ayrılıktan gelir.
Gözyaşları vardır gariplikten gelir.
Gözyaşları vardır cesedî ızdırab ve işkenceden, zulûmden gelir.
Gözyaşları vardır kahkahadan gelir. Şeytanîdir.
Gözyaşları vardır, HAKK’ın nimetine karşı duyulan şükrü yapamamak üzüntüsünden gelir.
Gözyaşları vardır, sebebi bilinmez, sessiz dökülür.
Bunlar HAKK katında inciden kıymetlidir.
Gözyaşları vardır felâketten gelir.
Gözyaşları vardır HAKK ile kul arasındaki sırr’dan gelir.
Bu gözyaşını ALLAH:
“Ben yere döktürmem, yeri mahvederim!” buyuruyor.
Bir Hadis-i Kudsî’ de...

Yolcumuz altı gün daha yürüdü.
Takatı kesildi yürüyemez oldu.
Birde baktı ki bir ölü hayvan var yolun kenarında...
Yanaştı ölü bir koyun...
Fakat kokmamış...
Ölü hayvan eti yemek haramdır.
Biliyordu bunu....
Aklına bu durumda kendine mübah olacağına da şer’ an müsaade olacağını da biliyordu...
Amma şöyle düşündü:
“HAKK, bu durumda Şer’an müsaade etti amma.
Ben HAKK’ tan utanırım!
Bunu yediğim takdirde ölmeyeceğim güya...
Hayır benim Ruhum HAKK’ın emrindendir.
Ben, lokma için HAKK’ın Esmâlarına mâkes olan Ruhu kirletmem! HAKK’ tan utanırım!” diye mülâhaza etti.

Ve ellerini, utanarak göz yaşlarıyla birlikte kaldırdı.
“Ya İlâhi!..
Sen her şeye KADİR’ sin.
Benim ruhumu uykuda al!
Sana kavuşayım.
Eğer bu arzum bir hata olursa, Nezd-i İzzetinde onun için beni cehenneme at!
Hatam kadar azabımı çekmeğe razıyım...
Beni bu dünyada senin haram kıldıklarına yanaşmaktan hıfzet!” dedi ve çöktü uyudu...

Biraz sonra sanki biri kendisini dürttü.
Uyandı.
Baktı ki önünde bir sofra yemek.
Buz gibi SU...

Şaşırdı.
Elini uzatmadı...
Birden uzaktan Nûranî bir şahsın geldiğini gördü.
Zât yanaştı :
“Ye oğlum dedi. Ben Hızır’ ım. Sana HAKK’ın selamı var. Bu yemek senin” dedi.
Ve Hızır kayboldu.

Şimdi düşün!
Kendi kendine hüküm ver.
Biraz da, bu kadar çeşitli göz yaşlarından hangisini beğenirsen ondan bir iki damla dök!..

***

Havası arı, temiz, denizi maviliği ile çevrili, yemyeşil, uzakta mor dağlar, sâkin büyük bir adada...

Hayatın kaçınılmaz acılarını sabırla karşılayan ve birlikte geçirdikleri 60 yıllık hayatları boyunca hiç eksilmeyen karşılıklı sevgilerine herkes hayran olurdu onların...

Erkek Yuşiva kadın Fumi...
Vaktiyle bu adada yaşarlarmış...
Sonsuz mutluluk geçirmişler birlikte yıllarca...
Büyük kıvançları olmuş.
Büyük acıları olmuş zaman zaman...

Üç güzel oğulları olmuş.
Kıvanç duymuşlar.
Balıkçı imiş üçü de...
Fırtınalı bir günde denizde kaybolmuşlar...
Yanık kalbli baba, anne güler yüzlü, tasasız görünmeğe başlamışlar, dostlarına....
Amma yalnız kaldıkları zaman, birbirlerine göstermeden zaman zaman ağlarlarmış bol bol...
Ne acı gözyaşları ıslatmış ve kurumuş gömleklerinde...
Dünyada yapayalnız kalmışlar...
Fakat karşılıklı sevgileriyle avuntuyu bulmuşlar...
İçlerine durgunluk gelmiş, seneler geçtikçe...

Biliyorlardı kiraz ağaçları çiçeklerini döktükten sonra ne kadar ağlasan sızlansan yeniden çiçek açmazlar.
Biliyorlardı bu hakikati...
Onlar çok yaşlanmışlar.
Evden dışarı çıkamaz olmuşlar artık.
Evlerini daima temiz ve derli toplu tutarlarmış, ihtiyar olmalarına rağmen...

Çok yaşlanmışlardı.
Yaşama sevgilerini yitirmediklerinden mutlu ihtiyarlardı.
Geçip giden gençlik özlemi içinde idiler...
Birimiz ölünce, kalan nasıl dayanır diye düşünürlermiş...
Erkek: “Son bir defa odunculuk yaptığı ormanları göreyim, yiğit iken gördüğü ağaçları son bir defa göreyim!” diye dalmış ormana...
Çok dolaşmış, yorulmuş.
Bir kaynak gördü orada...
Bir iki avuç SU içti. Susamıştı.
Birde ne görsün...
Suda, beyaz saçları siyahlaşmış yüzü genç yüzü.
Bacaklarına kuvvet gelmiş yirmi yaşında olmuş...
Bilmeden gençlik pınarından su içmişti...
Hemen koşarak eve gelir.
Genç bir adamın eve girdiğini gören ihtiyar kadın bir çığlık atar...
Fakat erkek olup biten anlatır...
Hem ağlıyordu, hem gülüyordu yaşlı kadın...

Ertesi günü erkenden kadın pınara gider.
Tekrar güzel bir ömür süreceklerdi...
Kadın evden çıkalı bir saat, iki saat, dört saat geçer.
Dönmez.
Erkek bir şey başına gelmiştir diye endişe ile ormana dalar.
Bir solukta pınarın başına varır...
Fakat aradığını bulamaz.
Kulağına garip bir ses gelir.
Yaralı bir hayvan iniltisi gibi...
Pınarın başında birkaç aylık bir çocuk görür.
Fakat bir ömür boyunca elde edilen tecrübe okunuyordu gözlerinde bu küçük yavrunun...
Pınardan çok SU içmişti kadın...
Erkek içini çekti.
Sırtına aldı bebeği...
Bir zaman hayat yoldaşı olan karısını, bir baba gibi büyütmek zorunda idi şimdi...

Onun için sana verilen toprağa kanaat et!
Suyunu kanaatle kullan!
Bunlar sana bir müddet için verilmiş.
Su, vücudda, değişikliğe uğramaz.
Bozulmadan vücuddan tekrar çıkar...
ALLAH öyle takdir etmiş, fazla sarf edilmez...
Edemezsin...

Bu iki ihtiyar, imanda idiler çocukluklarından beri...
Kanaat, Sabır, Ahlâk...
Her yaratığa karşı merhametli ve şefkatli, felaketlere karşı sızlanmazlar...

Dedik ya kiraz ağaçları çiçeklerini döktükten sonra yeniden açmazlar.
İhtiyarlıktan şikâyet etme!..
Kiraz ağacı çiçeğini döktü diye yakınmaz meyve yapacak rızk olacak tekrar kendine verilen emri yerine getirecek...
Senin çiçeklerin âhirette huzurda açacak, tasalanmağa değmez... Hayat bu...
Çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık. Sonra tekrar çiçek açacaksın...

Hâlinden memnun ol şikâyet etme!..
Her devrin kendine göre güzellik ve mutluluğu vardır.
Dünya hayatında maddi ve ruhî bir aksaklık yoktur.
Bunu unutma!..

Çünkü Cenab-ı ALLAH her şeyi kusursuz mükemmel yaratmıştır...
“Âlimlerin Kanı zehirlidir.” (Hadis)
İmamı âzam bu hadisin doğruluğunu anlamak için zehiri müthiş bir akrebe kendini sokturmuş.
Akrep bir müddet sonra ölmüştür.
İmam-ı Âzama bir şey olmamıştır.

“Onun için ilmin ilmi, ilmin cehlidir.” Buyrulur bir hadis-i Kudsî’de. Bilen yalnız ALLAH’ tır.
Diğer bir hadis-i Kudsî’de:
“İnsanda zâhir olduğum gibi hiçbir şeyde zâhir olmadım” buyurulur.

HAKK rızası için kıymetinizi biliniz.
HAKK müsaade ederse ikinci cildimizde tekrar buluşacağız.
HAKK’ın selâmı üzerinize olsun!

Yazan:Münir DERMAN (k.s) Hazretleri



Nedamet : (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek.
Haşyet: Korku ve dehşet.
Hassas: Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
Mübah: (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
Mâkes: Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
Mülâhaza: Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakikatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.
Nezd: f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
İzzet: Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük. * Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak. * Bulunmaz derecede az olan şey.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 16 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye