Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 19 Kas 2019, 10:52

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 142 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: NIYAZİ MISRİ DİVANI ŞERHİ
MesajGönderilme zamanı: 02 Tem 2011, 21:27 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
Bu konuyu facebook'ta paylan!
NİYÂZÎ MISRÎ DÎVÂN-I İLÂHİYYE ŞERHİ
Kaddesallâhu sırrahu

LÂTİF YILDIZ
Kul İhvâni

Resim

NİYÂZÎ-İ MISRÎ (ks)

TAKDİM

Niyâzî Mısrî (ks) Hazretleri,
Yunus Emre , Fuzûlî, Nesîmî ve diğer Erenler gibi her okuduğumda yüreğimi heyacanlara gark eden HAKK Dost'larındandır.
Ondaki yüksek derûnî anlayış ve anlatış kendine mahsus bir özellik ve güzelliktir.
Çok ileri düzeyde bir Zâhirî İlim tahsilini, Ehliyetli Eren Ümmî Sinan Baba gibi bir usta elinde Bâtınî Edeble tamamlamıştır.
Yaşadığı ve eskiden süregelen Medrese kadızâdeleri ile HAKK Erenler kavgasında hak safta yerini almış ve bedelini de ağır ödemiştir.
Dinmeyen bir fırtına içinde geçen ömrünün son yıllarında yine Fitnecilerin fitnesiyle ve ne yazık ki, Sultan Fermanıyla son kez sürüldüğü Limni Adasına götüren gemi Anadolu kıyılarından açılınca göz yaşları içinde :


Osmanlı sülâlesinin inkirazı için dördüncü semâya bir kazık çaktım! Bu kazığı benden başka kimse çıkaramaz!demiştir..

İnkıraz : Sönme. Zeval bulma.

BuAh!..hiç yâr olmamıştır kimselere!..
Aradan nice yıllar geçmiş,
Sultan Abdülmecid Han, Osmanlı Devleti ve müttefikleri İngiltere, Fransa ve Piemento ile Rusya arasında, 1853-1856 yıllarında yapılan Kırım Savaşında (Kırım Harbi) kararsız kalınca,
Yahya efendiyi, Kuşadalı İbrâhim Hakkı Hazretlerine duâ ve görüşü için gönderdiğinde,
Kuşadalı Hazretleri:

Niyâzî Mısrî’nin Limni’ye nâhak yere iftirâlarla sürülmesi haksızdı. Gönlü alına!demiş ve bu bedduâsını söylemiştir.
Derhal Niyâzî Mısrî’nin dîvânını isteyen Sultan Abdülmecid Han ilk açtığında:


Oldum İsmâil gibi teslim HAKK etti hemîn
İki yüz bin dahî yetmiş beşte bir kurbân bana

Anladım zebh-i azîme bir işârettir bu koç
Hem beşârettir gele Yahyâ ile mihmân bana


Beyitlerini okuyunca:
Savaşın müjdesi vardır bu deyişte!deyip savaşa karar verir. Gâlib geldikten sonrada sarayında besleyip Koç Kakıştırmakta (toslaştırmakta) kullandığı en kıymetli koçunu Limni Adasındaki Niyâzî Mısrî’nin kabrinde kurban etmiştir.

Ne var ki Koca Osmanlı sülâlesi, o muhteşem zaferlerine rağmen her Müslüman Türk'ü yüreğinden yaralayan ve hâlâ ayak basamadığı topraklarından uzakta sürgün yaşamaktan kurtulamamıştır.
Çoğu casus olarak yetiştirilip içerdeki iş birlikçileri kanallarıyla şehzâdelere peşkeş çekilen yabancı milletlerin en güzel kızları, şehzâdeler doğurmuş, entrikalar çevirmiş ve nice canlara kıyılmıştır.
RABBu'l-Âleminin kullarına
Kulum!diye hitab eden veyâ câhiller sürüsünce söyletilen Osmanlı Sultanlarının ne yazık ki sonunda, beşikteki yavruları da dâhil olmak üzere öz yurdundan sürülmüş ve yaban ellerde yok olup gitmişlerdir.

Geçen hafta Fâtih Câmisi’ne 37 yıl aradan sonra özel olarak ikindi namazına gittim.
İçerideki ihtişamı seyrederken içimdeki acılar depreşip, gözlerimden ateş gibi dökülen zehir damlaları yüzümü yakarken dedim ki :

Fâtih Sultan Mehmed Han’ın Mâbedinde;
Gözlerimin birisi Koskoca Osmanlı Âilesinin sönüp-yok oluşuna ağlarken,
Diğeri de iniltileri içimden hiç kesilmeyen Niyâzi Mısrî, İsmâil Mâşûkî ve daha nice mâsumlar için kana kana ağlamaktadırlar!..



Niyâzî Mısrî (ks) Hayâtını kısaca gözden geçirirsek:

8 Şubat 1618 (12 Rebiülevvel1027) de Malatya Soğanlı Köyünde (Aspozi’de) doğmuştur.
Zâhiri ilimini Diyarbakır, Mardin, Bağdat, Kerbelâ ve Mısır'da tamamladı. Mısır'da 3 yıl kalmıştır.
Orada rüyâsında Gavsu’l- Âzam Abdülkâdir Geylânî (ks) Hazretleri :

Zâhirî ilimden sonra Bâtınî ilim için Anadolu rüşde erdiricini bul!buyurunca,
1643 yılında Anadolu’ya ve 1646 yılında İstanbul’a, sonra Bursa’ya geçerek Gerçek Mürşidini aramaya başlamıştır.
Bursa’da iken rüyâsında bir kalaycının bir ibriği kalaylarken ikiye bölüp önce içini kalaylayıp tekrar birleştirerek dışını kalayladığını görürür.
Kalaycının kendisine tanıdık geldiğini anlar ve kalaycı peşine düşer.
1647 yılında Uşak’a geçer ki o günlerde kaldığı tekkede Mürşid Ümmî Sinan Hazretlerinin Elmalı’dan yola çıktığı söylenir.
Merakla beklerken gelen Hak Mürşid Ümmî Sinan Hazretleri :

İbrik nasıl kalaylanır Derviş Mehmed Mısrî oğul!deyince tamâmen Mürşidine teslim olur bağsız bağla…
Mürşidi Ümmî Sinan Hazretleri ile Antalya’nın Elmalı kazâsına gider ve 1647-1656 yıllarında birlikte ve hizmetinde kalır.
Önce Uşak’a (1 yıl kadar), sonra Kütahya’ya (4,5 yıl) halîfe olarak gönderirlir..
Ne var ki Kadızâdeler denilen koyu taasubçu ve gericileri HAKK Erenler üzerindeki baskısı ve zulmü bir nevi hınç almaya dönüşmüştür..
1657 yılında Muhammedî Mürşidi Ümmî Sinan Hazretleri HAKK’a yürümüştür.
Ağlayarak çıktığı ayrılık yolunda düştüğü târih Dîvânında olmamakla berâber tesbit edilmiştir:


Uğradı can yine mâtem üstüne
Olmaya bir nâle nâlem üstüne

Cân u dil meksûf u maksûf oldular
Kara gün doğdu bu hânem üstüne

Feyzimin suyu yerinden od çıkar
Yaraşır bana ki yânam üstüne

Yıkılıp meyhâne hiç mey kalmadı
Bir eşik bulam mı yatam üstüne

Geldi şeyhimin Niyâzî târihi
San kıyâmet koptu âlem üstüne…


Nâle : f. İnilti, figân.
Meksûf : Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.
Maksûf : Kırılmış, parçalanmış.
Hâne : f. Ev, mesken, beyt.
Feyz : (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem.
Od : t. Ateş, nar.


Bu derin ve derunî acı ile diyâr diyâr dolaşır.
Uşak ve sonra Bursa..
Bursa’da
Kutbiyyet Makâmına nâil olur..
Kendisinden zuhur eden harîkalıkların getirdiği fitne seli artık peşini bırakmayacaktır..

Fitne kazanının ateşi kadızâdeler,
Sultan IV. Mehmed’den 1666 (1077) yılında:

Sofiyenin devarânı ve dedegânın semâ’ları yasaktır!fermanını almışlardır.
Halakayı zikir durmuş, neyler susup semâğlar semâya uçmuş ve tekkeler kapanmıştır..
1084 (1674) yılında Ayasofya Câmisi’nde bir Cuma günü Niyâzî Mısrî Hazretleri irticâlen ve coşkulu bir vaazla İlâhî Aşkın yaşayışa geçişi olan Aşk u cezbe zikrini anlatınca halk hıçkırıklara boğulunca Sultan mahfelinden olanları izleyen Sultan IV. Mehmed tekkeleri kapatma yasağını derhal kaldırır..

1085 (1675) de Sadrazam Fâzıl Ahmed Paşa Edirne’ye dâvet eder.
Ve ne yazık ki açık eleştirilerini kullanan fitneciler Rodos adasına kalebend olarak sürülmesini sağlarlar.
Kendisini götüren Azbî çavuş, sâdık bir müridi olacak ve ölünceye kadar hizmet görecektir..


Kalebend : Kalede hapis.

Rodos sürgününden sevenlerinin duâsıyla kurtulup Bursa’ya döner.
Ancak azılı düşmanı Vanî Efendi denilen kimse ve yandaşları, akıl almaz iftirâ ve tuzaklarla 15 yıl kalacağı Limni Adası sürgününü tezgâhlayıp gerçekleştirirler..

1691 (1103) yılında Sultan II. Ahmed sürgünü kaldırır. Bursa’ya döner.
1693 (1105) yılında tekrar Limni Adası sürgünü başlar..
Celvetiyye Târikatı Selâmiyye kolunu kuran Selâmi Ali Efendiden tutun da Vanlı Vanî efendiye kadar taş yağmuruna tutulan bu eşi bulunmaz Gönül Dostu Kâmil Âşık bu son seferinde, Limni Adasına götüren gemi Anadolu kıyılarından açılınca göz yaşları içinde :


Osmanlı sülâlesinin inkirazı için dördüncü semâya bir kazık çaktım! Bu kazığı benden başka kimse çıkaramaz!demiştir..

İnkıraz : Sönme. Zeval bulma.Yok olup gitme…

78 yıl süren çilekeş ömrü 16 Mart 1694 (20 Receb 1106) Çarşamba seheri sonunda, Limni Adası kuşlarının ilk ötüşleriyle aziz rûhu HAKK’a uçmuştur.
Şimdi ise oralarda garib ve harâbe kalmış bir türbesi var imiş..
Rivâyet budur biline!..


İlm-i Cifr bahânesiyle kahra kalkışılan ve hayâtı çilelerle boğulan,
Yiğitbaşının yetiştirdiği yiğit Eren,
Cezbe ve cesâretin yüce yürekli amansız âşığı rûhun şâd olsun!
Rahmetler rûhuna ebediyen yağsın!

Muhammedî Melâmette :

Aşk u Cezbe
Zühd u Takvâ
Sıdk u Huşû
Havf u Recâ
Yollarında kendisinden çok şey öğrendiğim aziz HAKK Eren Niyâzî Mısrî seni hiç unutmayıp rahmetle anacağız
Kaddesallâhu sırrehu'l-azizu'l-hakim…
İnşâallah...


İlm-i Cifr : Harflerin sayı değerlerinden mânâ çıkararak elde edilen ilim.
Ebced : Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfâbesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu sûretle gösterilmektedir. (Ebced) (Hevvez) (Hutti) (Kelemen) (Sa'fes) (Kareşet) (Sehaz) (Dazig) Bu sekiz kelime bütün huruf-u hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften ğayn harfine kadar, birden bine kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi değerler verilmiştir.
Elif: 1, Bâ: 2, Cim: 3, Dal: 4, He: 5, Vav: 6, Ze: 7, Ha: 8, Tı: 9, Yâ: 10, Kef: 20, Lâm: 30, Mim: 40, Nun: 50, Sin: 60, Ayn: 70, Fe: 80, Sad: 90, Kaf: 100 Ra: 200, Şın: 300, Te: 400, Se: 500 Hı: 600, Zel: 700, Dad: 800, Zı: 900, Ğayn: 1000
Şimdiki Arabca'da alfâbe bu sırayı tutmuyorsa da harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya uymak için Ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Hem birbirine benzeyen harfler bu sırada dizilmiştir. Eskiden İslâm'larda matematik ve fizikte bu harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz.


Niyâzî Mısrî (ks) Hazretleri,
İlâhî aşkın çeşmesi şiirlerinde
Mısrîmahlasını kullanmıştır.
Son yıllarında ise
Niyâzîmahlasını kullanmıştır.
Niyâzîise ebced hesabında 78 yapar ki son noktadaki yaşıdır.

Niyâzî Mısrî’nin Hayâtı çok anlatılmıştır.

Ben ise İnşâallah,
Çile çöllerinde geçen fâni ömrünün;
Açan ve solmayan çile çiçeğinin kokusunu gençlerimize bildirmek ve rûhunu buldurmak için,
Yılmaz bir Eren İZi izleyicisi ve bir
HİÇolarak,
Muhammedî Muhabbet ve Hasbî Hizmetle
BİZdenBİZe Dîvânını açıklamaya çalışacağım.
Muhammedî Melâmetin basit bir Tasavvur olmadığını ve Tevhidî bir Tasavvufla Niyâzî Mısrî Dîvânı’nda nasıl anlatıldığını mesnedlerini de göstererek arz etmeye azm edeceğim.

ALLAH Celle Celâluhu yardımcımız olsun!
ALLAH’a hamd olsun!
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e sonsuz salât ve Es-Selâm olsun!
YÂRimiz olsun!..
İnşâallah!..


LATİF YILDIZ
Kul İhvÂni


ESERLERİ :

1- Dîvân-ı İlâhiyyât
2- Mevâidu'l-İrfan
3- Şerhu’l- Esmâu’l- Husnâ
4- Şerhu’l- Nutk-ı Yunus Emre
5- Sûre-i Fâtihâ Tefsiri
6- Sûre-i Yusuf Tefsiri
7- Vahdetnâme
8- Tâbirnâme
9- Akidetu’l- Mısrî
10- Etvâr-ı sebâ’
11- Risâle-i Eşrât-ı Saat
12- Risâle-i Devriyye
13- Risâle-i Tevhid
14- Risâle-i Nokta
15- Risâle-i Haseneyn
16- Risâle-i Hızrıyye
17- Risâle-i Arşiyye
18- Risâle-i Fî Devran-ı Sofiyye
19- Risâle-i Esile ve evcibe-i Mutasavvıfâne

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 17:10 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
HAYATI

NİYAZİ MISRÎ kaddesallahu sırrahu (1617 GELdi-1694 GEÇti..)


Niyazi Mısrî kaddesallahu sırrahu Eşsiz bir Âşık-Şair ve Mutasavvıftır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gönülden bağsız bağlılardandır:

"Şefkat kılmasan varlık Niyazi'yi yoğ iderdi
Vücudun zahmının sen merhemisin Yâ Resûlullah!
" dizeleriyle seslendi.

On yedinci yüzyılın önemli şairlerindendi.
Risâle-i Nur'da şiirlerinden birkaç örnek yer almaktadır.
Savaşa giden orduyu heyecana getirmesi için kendisinden istifade edilirken,
Diğer taraftan sürgünde vefat etmesi ilginç bir çelişkiydi.
Yirmiye yakın eser kaleme aldı.
Asıl adı Muhammed'tir,
"Niyazi", mahlasıdır.
Uzun süre Mısır'da yaşayıp, daha sonra İstanbul'a gelmiş olmasından ötürü, "Mısrî" olarak tanınmıştır.

1617 yılında Malatya'nın Soğanlı Köyünde dünyaya gelen Niyazi, Nakşibendi tarikatına mensup olan Ali Çelebi'nin oğludur.
Ailesinin Malatya'ya başka bir yerden geldikleri kaydedilmekle beraber, nereden geldikleri belirtilmemektedir.
Malatya'da eğitimine başladı.
Hadis, fıkıh, kelam gibi İslami ilimlerde ders aldı.
Medresede görmüş bulunduğu eğitimini tamamlayarak mezun oldu.
Akabinde bir süre buradaki câmilerde vaazlar verdi.
Daha sonra seyahate çıkarak Diyarbakır, Mardin ve Bağdat'a uğradı.
Buralarda da ilim öğrenmeye devam etti.
Niyazi, Mısır'a da giderek Câmiü'l-Ezher'de de eğitim aldı.
Bu arada Kadiri tarikatından bir şeyhe bağlandı.
Uzun bir süre Mısır'da kaldı.
Buradaki eğitimini de tamamladıktan sonra bir süre Ezher'de ders verdi.
Muhtelif zamanlarda, mübarek gün ve gecelerde câmilerde vaazlar verdi.

1646 yılında İstanbul'a gelerek Sultanahmet civarındaki Sokullu Mehmed Paşa Dergahına yerleşti.
Mısır'dan gelmiş olmasından ötürü "Mısrî" lakabıyla anılmaya başlandı ve "Niyazi-i Mısrî" olarak meşhur oldu.
İstanbul'a geldikten sonra başka şehirlere de giderek ilim ve tasavvuf ehli insanlarla görüştü.
Bursa'ya gittiğinde Veled-i Enbiya Câmiinin kayyimi Ali Dedenin evinde ve Ulu Câmi civarındaki medresede kaldı.
Akabinde Uşak ve Kütahya'ya da gitti.
Buraları dolaştıktan sonra tekrar Bursa'ya döndü ve burada evlendi.
Ulu Câmi'de sık sık vaazlar vermeye başladı ve giderek şöhreti yayıldı.

Bir ara Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa tarafından davet alması üzerine Edirne'ye gitti.
Buradan dönerken İstanbul'da Ayasofya Câmiinde aralarında Sultan IV. Mehmed'in de bulunduğu cemaate vaaz verdi.
Osmanlı idaresi nezdinde iyi bir itibarı olması hasebiyle Edirne'ye davet edildi.
Bu davetin gayesi sefere çıkacak olan askerlere mânevî destek vermek ve morallerini yükseltmekti.
Padişah Kamaniçe seferi öncesinde kendisini davet etti.
O da davete icabet ederek yüz kadar talebesi ile birlikte Edirne'ye gitti ve oradan da orduyla beraber sefere katıldı.
Sefer sonrasında ise Edirne'de verdiği vaazlardan dolayı Rodos Adasına sürgüne yollandı (1673).
Yaklaşık bir sene sonra Ruslarla savaş başlayınca Edirne'ye geldi ve tekrar insanları sefere teşvik etti.
Savaş sonrası vaazlarında savaşın tahribatlarına dikkat çekmesi ve bu konudaki vaazları üzerine tekrar önce Gelibolu'ya ve ardından Limni adasına sürgün edildi.

Mısrî, uzun ve çileli bir sürgün hayatı yaşadı.
1677-1692 yılları arasında on beş yıl boyunca Limni Adasında sürgün yaşadı.
Muhtemeldir ki, burada yazmış bulunduğu :

Dünya gamından geçip
Yokluğa kanat açıp
Şevk ile her dem uçup
Çağırırım dost, dost!


Beytiyle içinde bulunduğu sıkıntıyı dizelere dökmüştür.
İlmin haysiyetinden ödün vermeyen ve doğru bildiklerini anlatmaktan asla vazgeçmeyen insanların dünya hayatı çile ve meşakkatlerle doludur.
Kimi bu uğurda hapishanelerde, kimi zindanlarda, kimi de her türlü dost ve akrabalarından uzak ve garip bir hayat sürdükten sonra baki âleme göçüp gitmişlerdir.

Bu çileli hayatı yaşayıp, Mısrî'yi belki de en iyi anlayan ve bazı beyitlerini eserlerine alan Bediüzzaman Hazretleridir.
Bediüzzaman İslam ve iman hizmeti uğruna her türlü sıkıntıyı göğüslerken, tahammül sınırlarını aşan durumlarla karşılaştı. Akrabalarından uzak olduğu gibi insanlarla ve talebeleriyle görüşmesine bile izin verilmeyen, eziyetin dayanılmaz boyuta ulaştığı bir anda durumunu Mısrî'nin yukarıdaki dizeleriyle ifade etmeye çalıştı.
"O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde" dergah-ı İlahi'ye sığındı.
Diğer taraftan Bediüzzaman, yaşının ilerlemiş olması ve vücut direncinin giderek azalmasına paralel olarak ölüme yaklaştığını düşündüğünde yine Mısrî'nin dizelerine başvurmaktadır:

“Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.

Niyazi-i Mısrî'nin :

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber…


Dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor.
Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar.
Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim."
(Lem'alar, s. 282)

Her ne sebeple olursa olsun aczini anlayıp sığınılacak yegâne yer olan İlahi Dergah, sıkıntıları hafifleterek ortadan kaldırmaktadır. Acz ve fakr içinde Cenab-ı Hakk'a açılan eller, yönelen kalpler iman nuruyla sahibini yüceltir.
Sabır ve tahammül kişiyi maksadına ulaştırır.
Bediüzzaman, yaşlılık ve hastalıklar karşısında nasıl davranılması gerektiği konusunda izahlarda bulunurken, kendi hayatından örnekler verip, Mısrî'nin beyitleriyle, aczimizin İlahi rahmeti nasıl celbettiğini örneklerle anlatmaktadır.
(Lem'alar, s. 283)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 22:15 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Eki 2008, 02:00
Mesajlar: 1059
Resim


İster isen bulasın cânânı sen
Gayre bakma sende iste sende bul
Kendi mir'atında gözle anı sen
Gayre bakma sende iste sende bul

...Her sıfât kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
İrişince zâtına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul

Kenz-i mahfî âşikâr hep sendedir
Yaz u kış leyl ü nehâr hep sendedir
İki âlemde ne var hep sendedir
Gayre bakma sende iste sende bul

"Men aref" sırrına ir ko gafleti
Gör ne remz eyler bu insân sûreti
Haşr ü neşr ile tamu'yu cenneti
Gayre bakma sende iste sende bul

Haşr-i sûrî hâlin inkâr eyleme
Gülşen iken yerini nâr eyleme
Enfüs ü âfâkı bil âr eyleme
Gayre bakma sende iste sende bul

Zât-ı Hakk'ı anla zâtındır senin
Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayre bakma sende iste sende bul

Sûreti terk eyle mânâ bulagör
Ko sıfâtı bahr-i zâta dalagör
Ey Niyâzî şark u garba dolagör
Gayre bakma sende iste sende bul

Niyazi Mısri

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 23:29 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 28 Haz 2011, 01:10
Mesajlar: 47
Niyâzî-i Mısrî k.s

Ey derde derman isteyen...

Ey derde derman isteyen yetmez mi derd derman sana
Ey rahat-ı can isteyen kurban olandır can sana

Yağma edersin varlığın gider gönülden darlığın
Mahveyle sen ağyarlığın yar olısar mihman sana

Sermaye bu yolda heman teslim olur buna inan
Sıdk ile Allah’a dayan etmez mi gör ihsan sana

Tevhide tapşur özünü kimseye açma razunı
Şeyh izine tut yüzünü şeyhin yeter burhan sana

İven kişi yol alamaz maksudu hergiz bulamaz
Bekle maarif kapusun yüz göstere irfan sana

Dünya ile ukbayı ko, ulâ ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdayı ko, matlab yeter Sübhan sana

Candan talep kıl yarini ver canı bul didarını
Yok eyle kendi varını kim var ola canan sana

Çürüklerin hep sağ olur zehrin kamu bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur cümle cihan bostan sana

Güçtür kati Hakk’ın yolu dergahı hem gayet ulu
Sıdk ile olmazsan kulu etmez yolu âsân sana

Kulluğa bel bağlar isen şam ü seher ağlar isen
Sular gibi çağlar isen tiz bulunur umman sana

Bülbül oluben öte gör gül gibi açıl tüte gör
Aşk oduna can ata gör gülzar olur nirân sana

Yüzün Niyazi eyle hâk derd ile bağrın eyle çâk
Kalbin sarayın eyle pâk şayet gele Sultan sana

_________________
Maharet güzeli görebilmektir,
Sevmenin sırrına erebilmektir,
Cihan,alem herkes bilsin ki şunu;
En büyük ibadet sevebilmektir.
YUNUS EMRE


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 Tem 2011, 08:55 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
Mısrî, kalbinin bütün kuvvetiyle bekâyı istediği halde, İlahi hikmetin cesedinin harabiyetini iktiza ettiğini dile getirmektedir:

Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.

Evet, vücudun giderek çürümesine karşılık, kalp ebediyen yaşamayı arzulamaktadır.
İnsanın elinde olmayan ve iradesi dışında olan bu istek ve gelişme âhiret âlemine bakmaktadır.
Eğer, ebedi âlem olmasa idi ve Cenab-ı Hakk biz kullarına ebedi hayatı vermek istemeseydi, ebedi yaşama arzusunu kalbimize yerleştirmezdi. Bu arzuyu kalbe yerleştiren elbette ona cevap verecektir.
Mısrî, son nefesine kadar Hak yolda ilerleyeceğini ve O'na sığınacağını da şöyle ifade etmektedir:

Derya olunca nefes,
Pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses
Çağırırım, Yâ Hak, Yâ Mevcud,
Yâ Hayy, Yâ Mâbud
Yâ Hakîm, Yâ Maksud,
Yâ Rahîm, Yâ Vedûd!
(Mektubat, s. 286).

Mısrî, Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beytine son derece bağlıdır :

Cihan bağında insan bir şeceredir gayrılar yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin ya Resulullah!

Şefaat kılmasan varlık Niyazi'yi yoğ iderdi
Vücudun zahmının sen merhemisin ya Resulullah!

Diyerek nübüvvetinin önemli bir özelliğine işaret etmektedir.

Mısrî, on beş yıllık uzun bir sürgün hayatından sonra 1692 yılında Bursa'ya geldi.
Buradan Edirne'ye geçti.
Selimiye Câmisinde vaaz vermeye başladı.
Devlet işleri ile ilgili sözleri üzerine tekrar Limni'ye sürgüne yollandı ve birkaç ay sonra da burada vefat etti (1694).

Türkçe ve Arapça manzum-nesir eserler kaleme aldı.
Hem aruz hem de hece vezni ile şiirler yazdı.
Divanında yer alan şiirleri içli ve yanık bir muhtevaya sahipti.

Eserlerinden bazıları şunlardır:


    Risâle-i Mısrî,
    Şerh-i Esma-i Hüsna,
    Mevadiü'l-İrfan Avaidü'l-İhsan,
    Sualler ve Mısrî'nin cevapları,
    Tefsir-i Sure-i Yusuf,
    Tefsir-i Fatiha, Risâletü't-Tevhid,
    Tâbirnâme,
    Divan-ı İlahiyyat,
    Mektubat,
    Risâle-i Belagat.

Niyazi-i Mısri hazretlerinin asıl adı Mehmet (Niyazi) dir..
İkinci Osman devrinde 1617-1618 yıllarında (Hicri 1027) Malatyada şimdiki adı Soğanlı olan "İşpozi" kasabası'nda doğmuştur.
Babasının adı Ali Çelebidir.
1638 de Medrese tahsilini tamamlayarak icazet alan divan sahibi İlâhî ilimler üzerinde çalışarak bilhassa tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf alanlarında yavaş yavaş adını çevresine duyurmaya başlamıştır.
Tasavvufu daha başlangıçta iyi şekilde kavramasıyla yaptığı va'azları da o derece etkili oluyor ve büyük ilgi topluyordu.
Babasının bir Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen,henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halveti tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin efendiye intisab etmiş ve sonuna kadar bu tarikatta kalarak coşkun bir sofi olmuştur.


Henüz 25-26 yaşlarında bulundukları sırada hem Arapça lisanını ilerletmek, hem de tanınmış sofilerle görüşmek ve onların kemal ve zevklerine erişme yollarını araştırmak maksadıyla şeyhinin ve ailesinin müsaadelerini alarak gezisine Bağdadtan başlayarak bütün Arap yarımadasını dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısırda bulunan "Miftah-ı Ulumil Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısıra gidip Ezher Câmii civarında bir Kadiri şeyhinin yanına yerleşmiştir.

Divan sahibi bir yandan Gayb ilmi tahsiline devam ederken, bir yandan da Ezher Câmii'nde va'azlar veriyor ve tanınmış ilim adamları ve sofilerle ilişkiler kurarak, onlarla ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.
Dört yıla yakın bir süre devam eden tahsil devresinin sonunda Niyazi bir gece rüyasında "Abdülkadir-i Geylani" hazretlerini görür.
Geylani rüyasında Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve Anadolu tarafını işaret eder.
Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister, rüyasını duyan şeyhi, kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de o gitmede ısrar eder ve izin alıp Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir.
Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir hücrede irşada başlar (1646).
İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Câmii kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Câmi yakınındaki medresede oturan Niyazi-i Mısri, yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisabedip tecdid-i biat eyler.
Ümmi Sinan ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergâhında imamlık, hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur.
Bir aralık İstanbul'a bir seyahat yapar.
1065 (1654-1655) te kendisine Ümmi Sinan tarafından hilafet verilmesine müteakip Uşak'a ve Kütahya'ya, Ümmi Sinan'ın ölümünden sonra tekrar Uşak'a oradan Bursa'ya gidip Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir.
Bir kız çocuğu olur.
Abdal adlı bir tüccar, Niyazi'ye bir dergah yaptırır.
Bu dergah 1080 (1669-1670) tarihinde merasimle açılır.
Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa'nın daveti üzerine Edirne'ye giden Niyazi, fazla değer verdiği cıfra dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673) te Rodos'a sürülür.
Dokuz ay sonra affedilerek Bursa'ya döner.
1676 tarihinde sürüldüğü Limni Adası'nda 1691 senesine kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra affedilir.

Ahmed II. devrinde Türk ordusunun Avusturya üzerine hareketine karar verildiği zaman Bursa'da oturan Niyazi-i Mısri, Allah rızası için gazaya gideceğini bildirir.
1104 (1693) te müridlerinden 200 kişiyi etrafına toplar.
Niyazi'nin, Bursa'da yeni kaplıca civarındaki Bademli Bahçe'de çadır kurdurup yola çıkmaya hazırlandığı duyulunca, mürüdleri çoğalan şeyhlerin huruc davasına kalkıştıkları ve bu yüzden kan döküldüğü göz önünde tutularak kendisine Bursa'da kalıp hayır dua ile meşgul olması için Hatt-i Humayun gönderilir.
Padişahın Niyazi Mısrî'ye gönderdiği mektup aynen şöyledir:

"Mısri Efendi!
Selamımdan sonra sefere kasd ve azimetiniz olduğu mesmu-i hümayunum oldu.
Sefere teveccühünüzden ise halvetinizde duaya meşgul olmanız ensebdir.
Mahallinizden harekete rızay-i hümayunum yoktur.
Huzur-i hatır ile zaviyenizde oturup asakir-i İslamiyye ve ğuzat-i mücahidine teveccüh-i tam ile mansur ve muzaffer olmaları duasında olmanız me'muldür vesselam."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Ağu 2011, 22:14 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
NiyaziMısrî kaddesallahu sırrahu, padişahın bu isteğini kabul edemeyeceğini şu mektubu ile bildirir:

"Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi Rabbilâlemin.
Vassalatü vesselamü ala Seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.
Vesselamü ala halifeti'l Mehdiyyi.

"Padişahım!
"İnne mesele isa kemeseli Adem" buyuruldu.
Mümasili ilmül-esmâda yığıldı.
Kabul edene meslek dendi, kabul etmiyene şeytan dendi.
Kazalik İsa, nüzulünde ilmü'l-esma ta'lim eyledi.
Kabul edene melek ve mehdi dendi, etmiyeneşeytan ve deccal dendi.
Ondan nüzul-i İsa'ya gelince ne kadar enbiya ve rüsul geldiyse anlara muhalefet eden padişahlardan kanğısı behremend oldu, muradına erdi?
Cümlesi makhur oldular.

Padişahım!
Muhale ferman vermek akil işi değildir.
Bir kevkebe tulu’ etmesün deyu ferman versen, yahut borusu (ağrısı) tutmuş avret doğursa padişaha asi olur mu?
Padişahım!
Ben seni esirgerim!
Sana benim su-i kasdım yoktur.
Senin hayırhahınım.
Senin düşmenim, beni sana yanlış bildirir.
Bu dahi malumun ola ki enbiyada ve evliyada kizb ve hilaf ve müdahene olmaz.
Bizim sana su-i kasdımız yoktur.
Dediğimize itimat edin ve nüdemadan birisini şunu azl veya katleyle demem.
Bu senin hizmetine layık değildir.
Ancak umum üzre adleyle deyu nasihat ederiz, kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun!
Kabul etmezsen zararı kendinize edersiniz.
İsa nüzul etmesün deyu ferman verüp geru reddedemezsin.
Ancak bir miktar ta'ciz edersen, me'yus olunca sonra nazar-ı Hakk erişüp ol me'yusa necat verir..

El-Hasıl enbiyaya muhalefette olmaktan men ederim.
Nasihati kabul edersen, tahtında sabit kadem olursun.
İsa Aleyhisselam, kendi hakkında ala mele'innas haza mehdiyyüzzeman deyu şehadet eder.
Şehadetini Allah taâlâ kabul eder, cümle halk dahi kabul eder.
Ve illa muhalefetin zararı kenduye aid olur, bilürsün.
Nasihatim budur.
Bu mektubu kendu şeyhine gösterme ve re'yiyle amil olma.
Şeyhu-l İslama ve ulemaya göster, anların re'yiyle amil ol.
Âlim kavli şeyhu’l-İslamı müşirdir.
Anların işaretleriyle âmil ol Ahmed adedidir 254 Vesselamü ala men ittebe'a'l-hüda
".

Niyazi, Padişahın emrine kulak asmıyarak Tekfur Dağına kadar gittiği gibi, yapılan te'kide de ehemmiyet vermemiş idi..
(Silahtar, tarih, II, 704).

Hadiseyi duyan padişahın, şeyhe mahsus bir koçu araba, dervişler için de para gönderdiğine ve onu Tekfur Dağında karşılattığına bakılırsa Niyazi'yi çok saydığı anlaşılır.
(Reşid, tarih, II, 216).

Niyazi Mısrî kaddesallahu sırrahu'nun Edirne'ye yaklaşması ve padişaha, iş başında bulunan hainleri keramet ile birer birer haber vereceği şayiası, pek çok kimselerin de şeyhi sabırsızlıkla beklemeleri devlet adamları arasında telaş uyandırır.
Sadrazam Bozok'lu Mustafa Paşa, Mısri Efendi'nin duasını almak istiyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören Ahmed II yi, bu zât geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi.
Niyazi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693) Salı günü Edirne'ye gelip va'zetmek üzere Selimiye Câmiine indiği zaman, halk câminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuş idi.
Bu durum karşısında Sadrazam, Mısri Efendi eğer derhal sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek Şeyhin Limni'ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır.
Şeyh Efendi hemen Tahtırevana bindirilip Boğazhisarındaki Kaptan Paşa'ya sevk olunarak Limni'ye gönderilir.
20 Recep 1105 (16 Mart 1694) Çarşamba günü Limni'de irtihal-i dâr-i bekâ eyler.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Ağu 2011, 15:18 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391

Naci GÜMÜŞ Bey ise şöyle anlatmıştır :

Mehmet Niyazi-ı Mısrî;
Nesimî ve Yunus’un ruhunu yeniden canlandıran ,
Ümmi Sinan’dan tesirler taşıyan değerli bir şair, iyi bir vaiz ve hatip, kâmil bir mürşittir.
Hicri 1027, miladi 1617 yılında Malatya’da doğmuştur.

Tahsilini 1638 yılında tamamlayarak icazet almıştır.
Babası Nakş-i Bendî tarikatı mensubu olmasına rağmen, kendi henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halvetî tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin Efendi’ye intisab etmiş ve sonuna kadar bu tarikatta kalmıştır.
25 yaşlarında Bağdat’tan başlayarak bütün Arap Yarımada’sını dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısır’da bulunan “Miftah-i Ulûmi’l-Gayb” yani, gayb ilimlerinin anahtarı ilmini öğrenmek için Ezher Câmii yakınında bir Kadirî şeyhinin yanına yerleşmiştir.

Divan sahibi olan Niyazi ilim tahsiline devam ederken Ezher câmiinde de va’azlar veriyor, bir yandan da ilim adamları ve sofilerle , ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.
Dört yıl kadar süren tahsil devresi sonunda bir gece rüyasında Abdülkadir-i Geylani Hazretlerini görür ve rüyasını Kadiri şeyhine tabir ettirir.
Şeyh, artık kendisinin olgunlaştığını, mürşidinin Anadolu’da kâmil bir insan olacağını bildirerek Mısır’dan ayrılmasına izin verir.Gayb ilmini Mısır’dan alması sebebiyle Mısrî lakabını alır.

Gerçekten mürşidini Anadolu’da Elmalı’da bulur:
Halvetî Sinan-ı Ümmi ...
O’na intisab eder, hilafet alarak irşada başlar.
İşte onun mücadele hayatı bundan sonra başlar.
Mürşidinin vefatıyla Uşak’tan ayrılarak Bursa, Edirne derken İstanbul’a yerleşir.
Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ile komşu olur.

Bursa’da Ulu Câmii civarında bir hücrede irşad, câmide va’azlara devam eder; bir yandan da geçimini temin ve yoksullara yardım maksadıyla mum yapıp satar.
Elkâsib-ü Habibu’llah
(Helal kazanç sahipleri Allah’ın sevgilileridir) hadisinin sırrına ermiş gibidir.

Padişah Avcı Mehmed, Lehistan (Polonya) seferine gidecek askere, nasihatta bulunması için kendisini Edirne’ye davet eder.
Fakat onu çekemeyenler aleyhinde bulunur;
Niyaz-i Mısri, mürşitleriyle beraber Bursa’ya geri dönmek zorunda kalır.
Yeni Tekkesinde irşad görevine devam ederken, bu defa Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın daveti üzerine Edirne’ye gider.
Eski câmideki va’azlarında hoşa gitmeyen bazı sözlerinden dolayı 1673’te Rodos Adası’na sürgün edilir.
Bir yılı doldurmadan geri döner.
1677’de Rusya seferi için halkı cihada davet etmek amacıyla 300 kişilik bir derviş grubuyla Edirne’ye geçer.
Selimiye Câmii’ndeki bir hutbesinden dolayı bu kez Limni Adası’na sürgün edilir.
15 yıl sonra bağışlanır, tekrar Bursa’ya gelir.

Yeni Padişah’ın Niyazi-i Mısri'yi sevdiğini, saydığını gören kıskançlar onun 1693 yılında tekrar Limni’ye sürülmesine sebep olurlar.
Artık bir hayli yaşlanmıştır.
Kimseyle görüşmemekte, vaktini riyazetle geçirmektedir.
1694 yılının mart ayında 76 yaşında vefat eder.
Türbesi Limni Adası’ndadır.

Kaynaklar 12 eserinin olduğunu kaydeder.
En tanınan ve bilinen kitapları şunlardır
:

1.Divan-ı İlâhiyyat
2.Mevaidu’l-İrfan (İrfan sofrası)
3.Tevhid Risalesi
4.Risale-i Haseneyn
5.Devre-i Arşiyye
6.Fatiha Tefsiri
7.Esmâ-i Hüsnâ Şerhi
8.Esmâ-i Halvetiyye
9.Mektubat

Mehmet Niyazi-ı Mısri, tasavvuf ve Vahdet-i Vücudu, Yunus’tan sonra şiirle en rahat anlatanlardandır.
Şiiri nev-i şahsına münhasır olmaktan ziyade temsilidir.
Dil ve üslup bakımından Yunus’a en fazla yaklaşanların birincisidir.

Resim
(Risale-i Nur Enstitüsü)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Ağu 2011, 21:12 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
Resim

Çile çarmıhın tâcıdır Dost
Melâmette Niyâzi Mısrî
İlm ü edeb ilâcıdır Dost
Selâmette Niyâzi Mısrî kaddesallâhu sırrahu…

Kul İhvÂNi

Resim

I ŞİİR

Ey gönül gel gayriden geç aşka eyle iktidâ
Zümre-i ehl-i hakîkat ânı kılmış muktedâ


Niyâzi Mısrî kaddesallahu sırrahu Hazretleri kendisi gibi, iyi bir İlim Öğretimi ve mükemmel bir Edeb Eğitimi sonunda olgunlaşan selim aklın, Muhammedî İz’de izleyeceği ve yaşayacağı yol olan İlâhî Aşkı yine kendi üzerinden anlatmaktadır:

Ey gönül gel, HAKK’ın yarattığı eserleriyle, gayrısı mâsivâsıyla uğraşıp durmaktan vaz geç artık!
Resimleri yapan Ulu Ressamı anlama ve yaşama hâli olan İlâhî Aşkı duy ve tâbi ol-uy!
Eşyanın Hakikatını anlayan Hakikat Ehli Erenlerin hepsi de aşka uyup hükümlerine boyun eğdiler..



Cümle mevcûdat u mâlumata aşk akdem dürür
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtidâ


Bu âlemde insan aklının algıladığı; var olan Kâinâttaki yaratılmış şeylerden ve bilinebilen her bilgiden de en önce gelen, kıdemli ve en mühim olan Aşktır.
Çünkü aşka bir baçlangıç bulamadı insan oğlu.
Çünkü bu maddî ve mânevî sistemin var ediliş sebebi “Muhabbet” tir…
Muhabbetin çekirdeği Hubb, habbe olan sevgi tohumundandır.



Hem dahî cümle fenâ buldukta aşk bâki kalır
Bu sebebden dediler kim aşka yoktur intihâ


Her şey ve herkes bir gün gelir yok olur gider, ancak Aşk dâimâ bâki kalır..
Bu nedenle Hakk Dostları : “Aşka bir son da yoktur!” dediler.



Dilerim senden Hudâyâ eyle tevfikin refik
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüdâ


Ey Hudâ!
Senden, bana aşk yolunda yardımını yoldaşım etmeni dilerim!
Gönlümü Senin aşkından bir nefeslik süre de bile ayrı bırakma!



Mâsivâ-yı aşkının sevdâsını gönlümden al
Aşkını eyle iki âlemde bana âşınâ


Senden başka her şeyin aşkının sevdâsını al gönlümden!
Senin aşkını dünyada ve âhirette bana el olmayan Yâr’im et!



Aşk ile tâmuda olmak cennetidir âşıkın
Lîk cennette olursa tâmudur aşksız anâ


Âşık olan kişinin aşk ile birlikte olacağı cehenem, cennetidir.
Lâkin aşk yoksa âşık, cennette olsa da cehennemdir onun için…



Ey Niyâzî mürşid istersen bu yolda aşka uy
Enbiyâ vü evliyâye aşk olubdur rehnümâ


Ey Niyâzî!
Bu imtihan ve hayat yolunda bir mürşid istersen eğer, aşka uy!
Çünkü Nebîlere ve Velîlere de yol gösterici-kılavuz, hep aşk ola gelmiştir…



Aşk (A.): Üstün, ileri derecede sevgidir ki, bu ancak tasavvufla uğraşanlar tarafından ALLAH hakkında kullanılır.
(Mevlâna, Yunus, Muhyiddin-i Arabî, Muhammed Nûru'l-Arabî,
Mısrî, Nesimî ve benzerleri gibi büyük mütefekkirler gibi)
Böylece de ALLAH'a ait bir isim kabul edilmiştir.
İktidâ : Uymak, tâbi olmak. Birinin hareketini örnek alarak ona benzemeye çalışmak. İttiba etmek.
Mevcûdat : Var olan her şey. Kâinât. Yaratılmış şeyler.
Mâlumat : Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
Akdem : Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
İbtidâ : Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
İntihâ : Son, nihâyet, uç.
Hudâyâ : Yâ Hud’a! Ey Hüdâ!
Tevfik : Uygun düşürme. Uydurma. Muvâfık kılma. Cenab-ı HAKK'ın kuluna yardım etmesi.
Cüdâ (F.): Ayrı, uzak.
Mâsivâ (A.): ALLAH'dan başka olan her şey.
Mâsivâ-yı Aşk: Aşk'tan başka olan her şey. Mâsivâ aşkı.
Tâmu (T.): Cehennem.
Lîk : Lâkin, fakat, ancak.
Rehnümâ (F.): Yol gösterici, kılavuz, delil. rehber.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Eki 2011, 23:51 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
II ŞİİR


Zehî kenz-i hafî k'ândan gelür her var olur peydâ
Gehî zulmet zuhûr eder ğehî envâr olur peydâ


Ledünn ülkesinden-Gönül Kaynağından-Bu âlem de her ne ki var gözükmekte ise onun, Gizli Hazinenin Kaynağı’ndan ortaya çıkışı ne güzeldir..
Ledünn ülkesinden-Gönül Kaynağından doğanlar da öyle..
Bâzen karanlık basar ve bâzen de nûr ortaya çıkar..
Ana kaynaktan gelen zıtların ortaya çıkışı ne harikadır hayatta..



Zehî deryâ-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvâcı
Bu kesret âlemi andan doğup nâçâr olur peydâ


Güzel olan şu ki, dalgaları hiçbir zaman durmayan bir Vahdet Denizi içinde oluşumuz ne muhteşem..
İşte gözlerimizin gördüğü bu Kesret-Çokluk Âlemi, o Teklik Âleminden doğmakta ve mecburen-çâresiz ortaya çıkmakta..



Ne sihri-bül-acebdir kim bu yüzden görünür ağyâr
O yüzden gayri yok tenhâ gelür dildâr olur peydâ


Ne şaşılacak bir sihirdir ki!
Kesret-Çokluk Âleminde bu sebebden, ağyâr-yabancı görünür de her şey..
Kesrette Vahdeti anlayıp zevk edince,
O sebebden girdiği kalbi hükmü altına alan O Dildâr’dan başkası yok, yapayalnız gelir de ortaya çıkar O, gönülleri fetheden!..



O yüzden görüben ağyâr döner şem'-i cemâlinden
Felekler de görüp anı döner edvâr olur peydâ


O sebebden Gül yüzünün nûrunu gören ve O’nu tanımayan herkes dönmeye başlar..
Felekler de o’nu görüp dönmeye başlar da devirler ortaya çıkar..
Zerreler döner deli gibi, atomlar gibi..
Kürreler döner veli gibi, galaksiler gibi..
Güneş döner, Ay döner ve Dünya döner de zaman dilimleri ortaya çıkar..
Eşyaların münasebetinden Olay,
Olayların münasebetinden Zaman,
Zamanların münasebetinden Zannlar doğmakta…



Şu ANda ve ŞE’ENULLAHta ZeRRe-KüRRe DÖNüşü her AN Devam etmektedir çok şükür:

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ
الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---Yusebbihu lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm (hakîmi): Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih etmektedir.(Cuma 62/1)


Yusebbihu: tesbih eder.
Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüşRAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılara ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILlarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâmindeyiz inşae ALLAH..



لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.(Yâsîn 36/40)



Taşınır günde yüz bin cân adem iklimine her dem
Gelir yüz bin dahî andan bulur îmar olur peydâ


Yüz binlerce cân her an, Adem (yokluk) Ülkesine taşınır durur buradan durmadan..
Yüz binlerce cân da her an cisim giyinerek oradan buryay gelerek, Âdem (İnsanoğlu) Ülkesinde boy gösterir durmadan...



Dışın içe hayâlatı için dışa zuhûratı
Birinden ol birine tuhfeler her bâr olur peydâ


Dış Âlemin İç Âleme duyduğu mânâ hülyaları,
Ve İç Âlemden Dış Âleme doğuşlar..
Bu İç-Dış, Enfüs-Afâk, Mânâ-Madde âlemlerinin birbirinden hediyeler alıp-verişleri her defasında yaşanır durur..
Canlar cisim giyinir, canlar cengine katılır, rolü biter..
Canlar cisim soyunur, canlar rengine katılır, gölgesi kaybolur durmadan....



O devr ile gelüptür enbiyâ mürsel meratibce
Gehî mü'min zuhûr eder gehî küffar olur peydâ


Her şeyin özünden döndüğü bu Devran Âleminde Hakk Teâlâ’nın gönderdiği Peygamberler de bu devr içinde gelmişlerdir..
“Devr” e ister zaman dilimi, ister dönüş deyin fark etmez..
Akılların tercihleri sonucu bâzen Mü'min ortaya çıkar bâzen de Kâfirler…



Tecellî eyledikçe ol saray-ı sırr-ı ahfâda
Bu sûret âlemi içre satu bâzâr olur peydâ


O Sîret Âlemi olan Gizli Sırların Sarayında İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi takdir edilince,
Şu içinde yaşadığımız Sûret Âleminde alış-veriş bazarı kuruluverir de ortada olmayan niceler mevcûd olmaya başlar..
Vücûd Âlemi, Sîret Âlemi..
Mevcûd Âlemi, Sûret Âlemi..
Vahdet-Kesret seyirleri, ya da körlükleri…



Anın zâtına gâyet sun'una hergiz nihâyet yok
Anın'çün her bir isminden gelür bir kâr olur peydâ


O’nun Kendine mahsus Zâtının varlığında zaman yok, son yok!
O Ulu Ustanın eserlerini var edip-yok etmesine-sanatına asla son yok..
O sebebdendir ki her bir isminden doğan Tecellîler, bir eşya veya iş olarak ortaya çıkar durur durmadan...



Tecellî eyler ol dâim celâl ü geh cemâlinden
Birinin hâsılı cennet birinden nâr olur peydâ


BuTecellîler hiç durmadan doğar-batar,
Bâzen Celâlinden bâzen de Cemâlinden..
İnsanoğlunun aklı ve verilen iradesiyle tercihi sonucu bu Tecellîler ya cennet doğurur, ya da cehennem çıkartır ortaya..
Allahu zü’l- Celâl ü ve’l-İkram’ın, Celâlinden ikram edişi..
Gübreden gül görünüşü..
Altın tozundaki tohumun can bahtsızlığı..
Celâldeki sırt sırta lânet ve lütuf cem’i..
Cemâldeki Muhammediyyet lütfu cem’i..



Cemâli zâhir olsa tez celâli yakalar anı
Görürsün bir gül açılsa yanında hâr olur peydâ


Cemâl kaçışı ve Celâl kovalamacası, can ve ecelin iyi bilinen bilmecesi..
Onun içindir ki nerde bir gül açsa koynunda dikeni mutlaka vardır bu zıtlarla imtihan âleminde..
Musa aleyhi's-selâmı gördünse eğer, Firavun da oralardadır bil!..



Bu sırdandır ki bir kâmil zuhûr etse bu âlemde
Kimi ikrâr eder anı kime inkâr olur peydâ


Bu sırdandır ki, bu âlemde bir İnsan-ı Kâmil meydan çıksa,
Kimi akıl sahipleri derhal onun ilmini-edebini kabul eder,
Kimi akıl sahipleri için de kabul etmemek olur peydâ..
Kimileri “Lâ ilâhe : Hiç bir ilâh yoktur!” der de direnir tırnak diker..
Kimileri de “İllâ Allah : Allah’tan başka El İlâh yoktur!” der iş biter..


ResimResim

El İlâh Esmâü’l-Hüsnâ listesinde Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Allah (cc) ismidir.
(İbni Hacer el-Askalanî ; Fethü'ül Bâri, XI-222,224)


El İlâh, herkesce bilinmesi gereken Zât’a mahsuz Özel İsim,
İlah ise belirsiz ve çoktur..
Elbette arabçadaki harf-i târifin özel olduğunu anlamak gerekmektedir.



Velî ârif celâl içre cemâlini görür dâim
Bu hâristanın içinde anâ gülzâr olur peydâ


Allah Dostu olan ârif kişi o kimsedir ki; celâl içindeki cemâli her an görür durur.
Onun için bu Diken Tarlası sanılan Kesret Âlemi, Âriflere göre Gül Bahçesi gibi Vahdet Âlemi olarak ortadadır.



Ne sırdır ki iki kimse nazâr eyler bu Ekvâne
Biri ancak görür dârı bire Deyyâr olur peydâ


Bu nasıl bir sırdır ki iki kişi bu görünen oluşlara ve eserlere bakarlar da;
Birisi sadece evi görür ve cisimde can verir,
Diğerine ise, ev Sahibi ortaya çıkıp buyur eder, cisim canda dirilir!..



İçi ummân-ı vahdettir yüzü sahra-yı kesrettir
Yüzün gören görür ağyâr içinde yâr olur peydâ


Madde ile mânânın ara kesitinde; içi Vahdet Denizi, dışı Kesret Sahrası..
Sadece yüzün gören ağyâr görür..
Yüzünden özüne bakan için ise Yâr ortaya çıkar..
Kemâlât Güneşi doğar da Cehâlet karanlıkları yok olur..
Bunlar güneşin işi..
Kişi aynı kişi..



Alan lezzâtı birlikten halâs olur ikilikten
Niyâzî kande baksa ol hemân didâr olur peydâ


Tevhîdî Birlikten, Muhammedî Bizlikten tad alanlar, İkilik derdinden kurtulup selâmete ererler..
Ondandır ki Hakk Ereni Niyâzî Mısrî Hazretleri her neye baksa o hemence Yârin Gülyüzü oluverir..
Allah'ın mü'minlere vaad et¬tiği mânevi görünüşü seyre serilir..
Kesrette, Vahdet Zevki başlar…



Görür ol kenz-i mahfîden nice zâhir olur eşyâ
Bilir her nakş-ı sûretten nice esrâr olur peydâ.


Niyâzî Mısrî Hazretleri, o gizli hazineden gelen nice “Şey” lerin ortaya çıkıp eşyâ olduğunu görür DevrÂNda..
Ve bilir ki her sûrete nakış vuran bir Nakkaşın sonsuz sırları ortaya çıkmakta SeyrÂNda…
Zât, Sıfat, Esmâ, Eşyâ.. CevlÂNda..
Sözün, Sohbetin, Zevkin sadece Hazzı kalır HayrÂNda..


KELİMELER:


Vahdet: Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.)
Kesret: Çokluk, sıklık. Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk.
Ledünn: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
Zehî (F.): Ne güzel! Ne iyi!
Kenz-i hafî : Gizli. Açıkta olmayan. Saklı olan hazine.
K'ân : f. Bir şeyin menbaı. Kuyu. Kaynak. Mâden ocağı. Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
Peydâ : f. Mevcud, var olan, açık, âşikâr, meydanda olan.
Emvâc : (Mevc. C..) Dalgalar.
Nâçâr : f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
K'andan: (Ki andan kısaltma) Ki ondan.
Hergiz : f. Aslâ, hiç bir zaman, hiç bir şekilde. .
Ne sihri-bül-acebdir kim : Ne şaşılacak bir sihirdir ki!
Sihir: Büyü.
Zulmet: Karanlık. Mc: Sıkıntı.
Envâr: (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
Hergiz: f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
Sihr: Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey. Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.
Aceb: Taaccüb, şaşma, hayret. Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
Şem'-i cemâlinden : Gül yüzünün nûrundan.
Edvâr : (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
Îmar : Yapmak. Tâmir etmek. Şenlendirmek. Mâmur kılmak. Harabilik ve ıssızlıktan kurtarmak.
Hayâlat : (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
Tuhfe (A.): Hediye, armağan.
Meratib : Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.
Saray-ı sırr-ı ahfâda : Çok gizli, pek gizli sıralrın sergilendiği saray.
Satu bâzâr : Alınıp-satılan bazar.
Sun' : Yapmak. Eser, yapılan iş. Te'sir. Güzel iş yapmak.
Kâr : f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. Kazanç.
Gâyet: Çok, pek çok. * Nihayet. Gaye. Encam.
Kâr: f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç.
Bâr (F.) : Defa, kez.
Her bâr: Her defa, her kez
Hâr (F.): Diken.
Ekvân (A.): Kevn'in çoğulu, görünen yapılar. Âlemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
Dâr (A.): Konak, ev, bina.
Deyyâr (A.): Deyr sâhibi, ev sâhibi, kâinât sâhibi.
Didâr (F.): Güzel ve sevgili yüz. Allah'ın mü'minlere vaad ettiği mânevi görünüşü.
Lezzât: (Lezzet. C.) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.
Halâs: Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
Kande: Nerede.
Kenz (A.):
Hazine.
Kenz-i Mahfî: Gizli hazine.
Esrâr : (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Kas 2011, 01:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
III ŞİİR

İnneli’r-rahmân-i tarfen kadr-i enfâsi’l- verâ
Küllü mer’in sâlikü-n nechâ kadîmen bi’l- hevâ
Men lehû aklü’n- nech yektedî bi’l- Mustafâ
Kad enâre’l- aşk-ı li’l- uşşâk-ı münhaci’l-Hüdâ
Sâlik-i râh-ı hakîkat aşka eyler iktidâ...

Şüphesiz ki Er Rahmân ALLAH celle celâluhu, tüm mahlukatının göz açıp kapayıncaya kadarlık ANdaki kadir kıymetini bilmek hakkı onun içindir.
Alışkanlık olmuş hevâ-hevesinlerini men’ eden her bir Hak Yolcusunun..
Mustafâ aleyhi's-selâm a iktida eden, uyan ve tâbi olan her Bâtılı ve Şerri men’ edip yasaklayan akıl sahiplerinin..
Hüdâ celle celâluhunun Âşıklarının Aşk Ateşi hep yanmış ve yaka gelmiştir..

Muhammed aleyhisselâmın getirip uyguladığı Hakikat Yolunun yolcusu, ancak ve ancak İlâhî AŞK-a uyar ve boyun eğer.


Resim

Cümle eşyâya birer hâlet konulmuştur tamam
Birbirinden bâzı nakıs bâzın istidadı tam
Meşreb-i âlâ olan neş'e nedir hâsıl kelâm
Aşktır ol neş'e-i kâmil kim andandır müdam
Meyde teşvir-i hararet neyde te'sir-i sadâ...

Zâtullah’ın sistemi var ediş hükmünde mevcûd gözüken her “Şey” in “Öz” üne kendine mahsus bir “Keyfiyet-Nasıllık” Alın Yazısı,
“Yüz” üne ise kendine mahsus bir “Kemiyet-Nicelik” Parmak İzi vurulmuştur ki;
Her ikisi de bir kişi için bir tek olup asla benzeri olamayacaktır..
Kesret gözüken ve Vahdet-i Mevcûd içindeki Vahdet..
Her “Şey” diğer şeyler ile kıyaslansa kiminin kabiliyeti noksan, kiminin tam gibi gözükür.

Sözden çıkan netice olarak : “İçerdeki meşrebin fıtrî huyun en iyisi ve güzeli nedir?” dersen :
İşte o en Mükemmel-Noksansız Neş’e (Yeniden doğuş noktası) “AŞK” tır.
O öyle bir olgun neşe, sevinç ve hazzdır ki ondan doğar;
Şarabın içine çekip yok eden samimi sıcaklığı ve aklı alıp peşi sıra sürüklemesi,
Ve ondandır neydeki nefes sesinin coşturan te’siri-etkisi hep..


Resim

Gülşen-i vahdet çü kalb-i emr-i râm-ı aşktır
Lezzet-i vuslât hemân ancak müdam-ı aşktır
Terk-i kavneyn eyleyen mest-i müdam-ı aşktır
Vâdi-i vahdet hakîkatte makam-ı aşktır
Kim müşahhas olmaz ol vadide sultândan gedâ...

O öyle bir Vahdet Gülbağı’dır ki bülbülün kalbini emrine boyun eğdiren Aşktır..
Kavuşmanın lezzeti ancak ve ancak devam eden ve bâki olan Aşk ile mümkün.
Aşkın kendinden geçirdiklerine, dünyayı da âhireti de unutturup terk ettiren yine devam eden ve bâki olan Aşktır.

Vahdet Vâdisi, hakikatte Aşk Makamıdır.
Gözüken ve girilen bu kesret âlemindekilerin Vahdet-i Mevcûdu yemdir.
Vahdet-i Vücûd ise Aşk Tuzağıdır.
Kendine mahsus şahsiyeti ile Vahdet-i Vücûd Vâdisinde Sultandan gayrı-başka kim; SultÂNın kimlik ve kişiliği olmadan Kimsesiz-Dilenci olmazki!..


Resim

Ârifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nuş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar anâ ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez hâlvet saray-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı mâşuktan mâşuku âşıktan cüdâ...

Ârifin her ANında, can ciğer arkadaşı-dostu- daha değerli ve öne geçeni, İlâhî Aşktan başkası olamaz!
Ârif, her AN Yüce Zâtın Sahibliğini-Sahip çıkıp-Sahip çıkıldığı DOSTluğu canında duyar,
Canda Cânân zuhurunu açıkça yaşayınca-görünce ne gam kalır ne de kederi..

Bu o kadar ender, değerli ve yaşanan bir Aşktır ki, Birlik Sırrının anlaşılması zor olan Halvet Sarayının gizliliği dahi Âşık’ı Mâşuk’tan Mâşuk’u Âşık’tan bir an bile ayırmaz.

Şah damarından da yakın oluşluk bu sistemin aslı olduğundan ayrılık sadece yaratılanın Yaratanı unutmasından ibarettir.
Onun içindir ki Zikr-i dâim emredilmiştir.

Canlı olduğumuzu, her an alıp verdiğimiz havanın varlığını, her an ya da hiç düşünmeyişimiz kesretteki Vahdeti sadece anlayamayışımızı gösterir.
Yoksa her zaman, her yerde ve her hâlde gerçek olan O’dur..


Resim

Ehl-i Hakk olmak dilersen zevk-i tâat terkin et
İçini saf eyleyi gör var kıyafet terkin et
Pendi gûş eyle basîretle sefahat terkin et
Ey ki ehl-i aşka söylersen melâmet terkin et
Söyle kim mümkün müdür tağyir-i takdir-i Hüdâ...

Ey Can!
Eğer sen gerçekten Hakk Ehli Erenlerden olmak dilersen ilk önce,
Hakk Teâlâ’ya itaatten nefsî-nefse dayalı zevk alma işini bırak.
Özünü-enfüsünü-içini tertemiz et!
Yüzünü- afâkını-dışını kılıktan kılığa sokup durma!
Öğüdü özünden gönül kulağınla ve ileri görüşle doğru duy!
Muradullah ve Emrullahı yaşayan ve yaşatan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ e uymayan nefsinin hevâ ve hevesinin saçmalıklarına uyma!

Eğer ki bunu Aşk Ehline sorarsan o sana : “Melâmeti de terk et!” diyecektir.
Söyle bakalım, Hakk’ın takdirinde ayrı-gayrı görmek mümkün mü?
Gerçek Âşıksan gülün anası gübreyi kınamak da ne demek?..


Resim

Varlığın terk etmek oldu ayn-ı erkân sâdıka
Kalbini yakmak gerek anın demâdem barika
Âşık oldur gitmeye her dem başından sâika
Aşk kilki çekti hat harf-ı vücûd-i âşıka
Kim ola sabit Hakk isbâtında nefyi mâda

Muhammedî Melâmet yolunda Sâdık olana;
Hak Erenler Meydanının temel-ana-öz kaynağı ve direği;
Kulluk kemâlât imtihanı için giydirilen iğreti, geçici ve izâfî “Benlik kimlik ve kişiliği gömleği” ni soyunmasıdır!
Benlik Buz Dağı’nı eritebilmek için Muhammedî Yanar Dağ’a dönüşüp kalbini-özünü ateşlemek şarttır!
Bu yola düşenin ilk önce özü, hiç durmadan her zaman yakılmalı ki kendi nûrunu kendi narı doğursun!
Kendi ateşinde kendi pişsin!
Kendi Buzunu kendi eritsin de öylece su gibi başsız ayaksız aksın gelsin Hakk’a!..
Onun için gerçek Âşığın başından belâ ve çille hiç eksik olmaz..
Şellâler gibi sahili buluncaya kadar çarpmadık taş bırakmaz garip başı!..

Aşk Kalemi, âşıkın mevcûd gözüken varlığına bir tek harf yazdı ki,
Nefyinden gayrısı olan İsbat sabit ola hep..
Âşığın Elif gibi tek olan kendi varlığı, “Vâcibü’l- Vücûd” olan Hakk’ tan gayrı mevcûd gözükenlerin geçici, iğreti ve hayal olduğunu,
Tümünü de gerçek varlık olmaktan çıkarıp kendi yerleri olan “Fenâ”ya oturtur.
Böylece tüm resimler yerini bulunca,
Dâim, Kâim ve “Bâki” olan Ressâm’ın El Hakk Teâlâ olduğu isbatına olan kendi şehâdetini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem in şehâdetine katarak Hakça yaşar Âşık..
“Ben” i “BİZ” de yok olur gider İnşâllah!...


Resim

Ey Niyâzî ibdidâsız zevk buldun aşktan
Yârin isbâtında “lâ” sız zevk buldun aşktan
Dâim ü bâki fenâsız zevk buldun aşktan
Ey Fuzulî intihâsız zevk buldun aşktan
Böyledir her iş ki Hakk adıyle kılsın ibdidâ.

Sen ki ey Hakk Âşığı Niyâzi!
Aşkı başlangıcı olmayan kaynaktan aldın!
El Hakk Teâlâ’ nun isbatında, tıpkı lâ mekan ve lâ zaman âleminde olduğu gibi “Lâ” sız ve zarurî bir zevk duydun bu âlemde de!

Öyle yaşadın ve anladın ki, Şah damarından da yakın olanla Bileliğin ve Bizliğin Zevkini; yokluğu imkansız, hep devamlı ve var olan Şeenullahta şehadeti yaşayışın ebediliği olan İlâhî Aşkı..

Bu zevki açıkça anlayan ve yaşayan Muhammedî Âşık Fuzulî gibi sen de Erenleri özledin, izledin ve yaşamak zevkine erdin İlâhî Aşkla Öz Zevkinin…
El Hakk Teâlâ adıyla başlayan her işin sonucu da mutlaka böylesine hayr yoluyla El Hakk Teâlâ’ ya çıkar ya hep!…


KELİMELER:

Hâlet : Suret. Hâl. Keyfiyet.
Keyfiyet : Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti. Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)
Kemiyet : (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.
İstidad : Alışma, ünsiyet etme. Doğrulma.
Hâsıl kelâm : Sözden Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
Müdam : Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan. Mübdelâ olan.
Teşvir (A.) : İçine alıp gizleme.
Te'sir : Bir şeyde eser ve nişane bırakma. Vasıfları ve halleri değiştirme. İşleme, dokuma, iz bırakma. İçe işleme. Kederlenme.
Çü : f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. Dikkat. Ahenk.
Kavneyn : İki âlem. Dünya ve Ahiret.
Gedâ : f. Fakir. Kimsesiz. Dilenci.
Hemdem : f. Canciğer arkadaş.
Mahrem : Gizli. Dince ve şer'an müsaade olunmayan. Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.
Tâat : İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
Sefahat : Zevk ve eğlenceye düşkünlük. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcamak.
Melâmet : Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
Tağyir : Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. İyiden kötüye değiştirme.
Ayn : (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. Pınar, kaynak. Çeşme. Tıpkısı, tâ kendisi. Zât. Eşyanın hakikatı. Kavmin şereflisi. Diz. Altın. Nazar değme. Casus. Her şeyin en iyisi. Muayene etmek.
Barika : C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
Sâika : Yıldırım. Ölüm, mevt. Nüzul ateşi. Semadan gelen şiddetli ses. Mühlik ve azab. Bulutları sevke vazifeli melek.
Mâda :Maada. Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
İbdidâ : Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
Hâlvet (A.): Yalnız kalma, tenhâya çekilme.
Hâlvetsaray (A.): Hâlvet edilen saray.
Pend (F.): Öğüt.
Gûş (F.): Kulak vermek, dinlemek.
Kilk (F.): Kamış kalem.
Neş’e : Gönül açıklığı, sevinç. Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. Yiğit olmak. Yüksek olmak.
Sahb : (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Kas 2011, 18:07 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391


IV ŞİİR


İki kaşın arasına çekti hatt-ı üstüvâ
Alleme'l-esmâ'yı tâlim etti ol hattan Hüdâ


İki kaşın arasına ikiye ayırış çizgisini çekti,
Vücûd ile Mevcûd ara kesitini çizdi,
Bu Sıratın sırtında Âdem’e aleyhi’s-selâm Alleme'l-esmâ'yı öğretti Hüdâ (cc)...
AHED’in Mim zuhuruna, AHMED sallallahu aleyhi ve sellem Habibullah Hattı..
Sosuz Esmâ zuhuru akıla tanıtıldı..


الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا
Resim---“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.” (Furkân 25/59)

Alleme'l-esmâ :

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Resim---“Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.” (Bakara 2/31)


Zâtî ilme Mustafâ esmâya Âdem'dir emin
İkisinden zâhir olmuştur ulûm-u Enbiyâ


İlâhî Aşk Arakesiti AHMED in;
İlm-i Zâtullaha bakan yüzü RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem,
Esmâ zuhuru olan eşyaya bakan yüzü ABDULLAH sallallahu aleyhi ve sellem…

Onun için Zâtî İlme emin olan Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem,
Onun için Zâtî Esmâya emin olan Âdem aleyhi’s-selâm oldu..
Bu iki uçtan doğdu tüm Peygamberlerin ilimleri..


Zât u esmâ vü sıfat ef'al ü âsâr cümleten
Her zamanda bir velînin vechine bunlar ziyâ


Sistemi yaratanın Zât, Sıfat, Esmâ, Fiiller, Eserleri hep birlikte,
Halkının içinde her bir zamanda var olan bir Velînin kafa ve kalb gözüne ışık ve nûr olur…


Secde eyle Âdem'e tâ kim Hakk'a kul olasın
Eden Âdem'den ebâ Hakk'dan dahî oldu cüdâ


Abdullahların atası Âdem aleyhi's-selâm a saygı secdesi et ki Hakk'a kul olasın..
Âdem aleyhi’s-selâm a Saygı secdesinden kaçınıp direnen İblis gibi Hakk Teâlâ dan da ebedi ayrılığa düşmüş demektir…


Sûreta gördüler Allah diyeni olmuş fakir
Sandılar Allah fakirdir kendilerdir ağniya


Özden-sîretten habersizler, yüzden-sûretten gördüler ki “Allah!” diyenler hep fakir olmuşlar..
Ve sandılar ki Allah fakir de bir şey vermemiş bunlara, oysa kendileri çok zenginler…


Kenz-i lâ yüfna'yı bilmez kandedir illâ fakir
Bahr-i bîpâyânı bulmaz etmeyen terk-i sivâ


Fakrı ile iftihar etmeyen; bitip tükenmeyen hazineyi bilemez ki nerdedir!
Allah’tan gayrısını soyunmayan sahili olmayan Sınırsız Denizi bulamaz..
Kesret Çölünü Geçmeyen Vahdet dağına nasıl ulaşabilecek?..


وَاللّهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَاء
Resim---"…Allah zengindir, sizler fukarasınız…" (Muhammed 47/ 38)

وعن أبى طلحة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: شَكَوْنَا إلى رسولِ اللّهِِ الجُوعَ ، وَرفَعْنَا عَنْ بُطُونِنَا عَنْ حَجَرٍ ، فَرَفَعَ رسولُ اللّهِ عَنْ حَجَرَيْنِ. أخرجه الترمذي.

Resim---Ebû Talhâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de karnını açtı, O'nda iki taş vardı." (Tirmizî, Zühd 39, (2372))


Fakriyet: Fakr, kulun kendisine ait hiçbirşeyinin olmayışıdır.
Ciddî ve samimî bir dervişe sormuştum ki:
RABB’ımıza ne arz edeceksin?diye.
Cevâbı : “canımı da veririm!” oldu.
iyi ama, can da onun! deyince.
Derviş: “Şimdi anladım ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in “Fakrimle fahrederim.” buyurmasındaki sırrı!” demişdi.


Ravza-yı Hadra'yı bilmez Hızra yoldaş olmayan
Âb-ı Hayvanı bu zılmı görmeyenler sandı mâ


Ravza-yı hadra'yı, İkram Kevserini, Nûr-u Mim Kaynağını bilemez ve bulamaz, kendisini götürecek İlm-i Ledün sahibi Hızır aleyhi’s-selâm ı bulmayan velev ki Musa aleyhi’s-selâm olsa da..
Huzuru, Hazırı ve Hızır’ı bilmeyenler bu sırrın altındaki Dirilik Suyunu sıradan bir SU sandılar..
Her şeyin anası ve Nûrullah esmasının eşya yansıması olan Nûr-u Mim’ siz canlar ölüdür ki,
Dirilmek için Ab-ı Hayat gerek..
Onu bilen ise Hızır..
Hızır ise Habibullah sallallahu aleyhi ve sellem in huzurunu bulana hazırdır..
Bu da biline!..


Bil ki seddeyn iki kaş İskender ortasındadır
Cem'-i cem'ül-cem ile fetholdu ebvâb-ı Hüdâ


Sen şöylece de bil ki, İki kaş – İki sedd ve ortalarında İskender
Üç cem’ den sonra fetholup açıldı Hüdâ’nın sırr kapıları..
Kehf Sûresi sonunu özden okumak lâzım..
Daha doğrusu, Kehf Sûresi seni okursa anlarsın ne nedir ve kim kimdir…


حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
Resim---“Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmel la yekadune yefkahune kavla : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.” (Kehf 18/93)


Kande bulur Hakkı inkâr eyleyen bu Mısrî'yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı Zât-ı Kibriyâ.


Bu Muhammedî Mısrî’yi nerede bulacak özünde Hakk’ı inkar edenler!..
Halbuki Mısrî'nin yüzünde Allah Teâlâ’nın azamet ve kudretinin yansıması olan Zât-ı Kibriyâ Nûru parıldayıp dururken, kendi kirli kibirlerine bürünenler nasıl bilsin, bulsun ve anlasın Mısrî'yi?..


Resim

Hatt-ı üstüvâ : f. Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. Ekvator. Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi.
Vü : Ve, ile.
Ef'al : (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
Âsâr : Eserler. İzler. Nişanlar. Abideler. Âdetler
Vech : (Vecih) Yüz, çehre, surat. Tarz, üslub. Her şeyin karşısına gelen ve karşısında olan. Satıh. Ön. Alın. Cephe. Tarih. Suret. Sebeb. Bir şeyin nefsi ve zatı. Semt. Cihet. Münasebet.
Ebâ : Ayak direyip inat etmek.
Ağniya : (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
Kenz-i lâ yüfna : Bitmeyen, tükenmeyen Hazine.
Lâ yüfna (A.) : Bitmeyen, tükenmeyen.
Bîpâyân : f. Sonsuz. Payansız.
Terk-i sivâ : Hakk cc dan gayrıyı özden çıkarış.
Ravza-yı hadra : Yeşil Ravza. Fahr-i Kâinât Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifi.
Ravza-yı Mutahhara : Fahr-i Kâinât Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
Kenz (A.) : Hazine.
Zılm (A.) : Kaymağı alınmadan içilen süt. (Ahterî-i Kebir lûgatından)
Mâ : Su. Ab.
Sedd: Tıkamak, kapamak, mâni olmak. Baraj. Perde, Mânia. Rıhtım. Set, tümsek.
Seddeyn : İki sedd.
İskender : (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır. (Bak: Zülkarneyn)
Zülkarneyn : İki boynuzlu. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Peygamber olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir hükümdar ismi. İki zülüflü yahut da şark ve garbın hakimi olduğu için böyle denilir. Eski Yemen Padişahlarından birisidir. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm zamanında bulunup Hazret-i Hızır'dan ders almıştır. Bazıları yanlış olarak bunu İskender-i Rumî ile karıştırır. İskender-i Rumî Milâddan 300 sene evvel yaşamış ve Aristo'dan ders almıştır. Yemen'li İskender'e İskender-i Kebir de denir. (Bak: Karn)
Karn : Zaman, devre. Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. Yüz yıllık zaman. Asır. Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.
Cem'ül-cem : Gr: Bir defa cemi'olan kelimenin tekrar bir defa daha cemi olması. (Evliya; Evliyalar gibi.) Tas: Vahdet-i vücuda dalmak. Bekabillah, Cenab-ı Hak'ta fâni olmak.
Ebvâb : (Bab. C.) Kapılar. Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
Kibriyâ : Azamet. Cenab-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2011, 13:14 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
V ŞİİR

Habsım çü geldi gelir ıtlak için fermân bana
Evveli kahr Âhiri ihsân eder Sultân bana


İşte bak hapis oldum!
Sebest bırakılmam için ferman da gelir, gelir bir gün.
Başta ezâ edip ezse de sonunda ihsân eder Sultân bana…
Halkının zahmetinden O’nun RAHMETine Kulluğuna sığınmışım şükür!



Erbain'im çün tamam oldu dahî on gün geçer
Hatm olur menzil meratib cân olur Cânân bana


40 günümü tamamladım 10 günde fazladan geçti
40 günlük menzile varmak için çıkardığım Erbain Mertebelerim-40 gün süren seyrim sona erdi. Artık Can olur CâNâN’ım bana…
RaBB ALLAH celle celâluhu ya RUCU’ neşesi içinde Can CeRRyÂNın, CâNâNla CEMlik Bağı AKLı ÂNlayınca SILAya VUSLAT TaMMamlanmıştır..



Kâbe kavseyni ev ednâ üç yüz ellidir bilin
Doğdu gün mağribden açtı zulmeti Subhân bana


“Kâbe kavseyni ev ednâ” üç yüz ellidir bilin (Hicri 1350, Miladi 1931)
Güneş batıdan doğdu, kıyamet koptu, Subhân Teâlâ başımdaki karanlığı parçaladı bana…
Bu kısımı analayan anlamıştır…
Bu tarihten sonra Muhammedi Melâmet etkendir Bâtın Âleminde…


ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

Resim---“Summe dena fe tedella. Fe kane kabe kavseyni ev edna : Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm 53/8-9)


Geldi Hak bâtıl firar etti dolaştı mağribe
Zâhir oldu gizli sırlar verdi Hakk bürhân bana


Hak geldi, bâtıl firar etti dolaştı doğuya
Ortaya çıktı gizli sırlar, Hakk Teâlâ bu hususta bürhân verdi bana…


وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
Resim---“Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl(bâtılu), innel bâtıle kâne zehûkâ(zehûkan) : Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsrâ 17/81)


Halka Garb-Batı olan BÂTINa HAKK Güneşi DOĞunca, hakkın zıddı bâtıl Halkın ZÂHiRine-Şark-Doğusuna sıvışıp sızdı-kaydı..
Ve Bâtın Âleminin sırları MuhaMMedî Melât ERİne Açılımları YAŞAmayı ihsan buyurdu..



Oldum İsmail gibi teslim Hakk etti hemîn
İki yüz bin dahî yetmiş beşte bir kurbân bana


Ben bu acımasız mahvedici –fitneciler karşısında ÇİLE ÇÖLünde tıpkı İsmail aleyhi’s-selâm gibi HaKK’a teslim oldum da,
HaKK Teâlâ da benim yerime kurbanlık KOÇu (Hicri 1275, Miladi 1858) de gönderdi..



Anladım zebh-i azime bir işârettir bu koç
Hem beşârettir gele Yahya ile mihmân bana


Anladım ki çok büyü bir savaşa işarettir bu koç..
Hem de bunda büyük bir zafer müjdesi ki bana Yahya Efendi ile misafir olarak gele…

Mısrî Baba, kendisine zulmeden Osmanlıoğullarının çok büyük bir boğazlanmayla savaşta kayıplar edeceklerini, bunun kendinse İsmailî bir bedel olduğunu..
Mânâ EHLince bed-DUAsının ve çaktığı kazığın çıkarılması için dedelerince edilen zulmün ÖZRünü yıllar sonra ettirilmiştir ruhen..


Ara Not: 1

Niyâzi Mısrî Hazretleri, dinmeyen bir fırtına içinde geçen ömrünün son yıllarında yine Fitnecilerin fitnesiyle ve ne yazık ki, Sultan Fermanıyla son kez sürüldüğü Limni Adasına götüren gemi Anadolu kıyılarından açılınca göz yaşları içinde :

“Osmanlı sülâlesinin inkirazı için dördüncü semâya bir kazık çaktım! Bu kazığı benden başka kimse çıkaramaz!” demiştir..

İnkıraz : Sönme. Zeval bulma.

Bu “Ah!..” hiç yâr olmamıştır kimselere!..
Aradan nice yıllar geçmiş,
Sultan Abdülmecid Han, Osmanlı Devleti ve müttefikleri İngiltere, Fransa ve Piemento ile Rusya arasında, 1853-1856 yıllarında yapılan Kırım Savaşında (Kırım Harbi) kararsız kalınca,
Yahya efendiyi, Kuşadalı İbrahim Hakkı Hazretlerine dua ve görüşü için gönderdiğinde,
Kuşadalı Hazretleri:
“Niyâzi Mısrî’nin Limni’ye nâhak yere iftiralarla sürülmesi haksızdı. Gönlü alına!” demiş ve bu bedduasını söylemiştir.
Derhal Niyâzi Mısrî’nin divanını isteyen Sultan Abdülmecid Han ilk açtığında:


“Oldum İsmail gibi teslim Hakk etti hemîn
İki yüz bin dahî yetmiş beşte bir kurbân bana

Anladım zebh-i azime bir işârettir bu koç
Hem beşârettir gele Yahya ile mihmân bana”


Beyitlerini okuyunca:
“Savaşın müjdesi vardır bu deyişte!” deyip savaşa karar verir. Galib geldikten sonrada sarayında besleyip Koç Kakıştırmakta (toslaştırmakta) kullandığı en kıymetli koçunu Limni Adasındaki Niyâzi Mısrî’nin kabrinde kurban etmiştir 1275 yılında.

Bu anlatılanlar masal değil tarihi gerçekler..
Yunus Babanın Molla Kasım’ı gibi…


Ara Not: 2

1275 yılındaki mânevî zuhur ise;
Niyâzi Mısrî Hazretleri’nin Divanını da şerheden Muhammedi Melâmetin son Pîri Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî kaddesallahu sırrahu Hazretleri, H.1275 (1858) tarihinde kendisi 48 yaşındayken yazdığı “Menbai’n- Nûr” adlı risâlesinde kendisine “Seyyid Tevhîd” makamlarının sonuncusu olan “Ahadiyetü’l- Cem” makamını bizzât Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ den aldıklarından,
Niyâzi Mısrî Hazretleri’nin 1275 te geleceği bildirilen Kâmil İnsanın kendisi olduğuna işaret etmiştir.
1275 de gelecek olan kâmil ile Niyâzi Mısrî Hazretleri’yle iki yakının karîbanlığından onun da “Ahadiyetü’l- Cem” makamını bizzât Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ den aldıklarını açıkça anlamaktayız.
Çünkü Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî kaddesallahu sırrahu Hazretleri “Menbai’n- Nûr” adlı risâlesinde devamla:

“Bu Makam-ı mahmud’dur, ancak Gavs-ı Azam olan zâtın mülkü olup, teberrüken bize dahi telkin ederler, lâkin biz edemeyiz. Ancak bu makamı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem telkin ederse zevk alınır, illâ zevk alınamaz” buyurmuştur..



Halk-ı âlem dediler İsâ'ya Mısrî bir zaman
Dahî bundan özge “mâ evha” dedi Kur’ân bana.


Bu âlemin halkı, İsâ'ya Mısrî dediler bir zaman..
Bu âlemin halkı, Mısrî’ye İsâ aleyhi’s-selâm gibi dediler bir zaman..
Bundan daha başkası da var ki, Kur’ân-ı Kerim bana “mâ evha” dedi..
Niyâzî Mısrî Hazretleri, burada Muhammedi Cevlan ve Hayran hallerinden işaretler vermektedir ki, Muhammedi Devran ve Seyran hallerinden habersiz olanlar susup oturmaldır…


فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
Resim---“Fe evha ila abdihi ma evha : Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi.” (Necm 53/10)

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
Resim---“Ma kezebel fuadu ma raa : (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.” (Necm 53/11)


Niyâzî Mısrî Hazretleri’nin Habs edilmesi:
Niyâzî Mısrî Hazretleri, meşhur Celveti meşâyihinden Üftade Hazretlerinden yetişen Koçhisar eski kadısı Aziz Mahmud efendi ile çağdaştır.
Her ikisi de İstanbul'da otururken Aziz Mahmud Hüdâyi'nin elan üsküdar'da yokuş nihâyetinde mevcut olan dergâhına yakın bir yerde de Mısrî Hazretleri ikâmet ediyordu.
İkinci Sultân Ahmed devri olan o zamanda Mısrî Hazretleri,
İmam-ı Hasan ve İmam-ı Hüseyin Hazretlerinin nübüvvetleri hakkında bir risâle yapmıştı.
Bu yüzden aralarında anlayış farkı sebebiyle ihtilaf çıkmıştı.
Aziz Mahmud efendi, Mısrî Hazretlerini pâdişâha şikâyet etti.
O zaman Mısrî Hazretleri, evinde zâhiren haps edildi.


(Mısrî-i Niyâzi Şerhi)

SEYYİD MUHAMMED NÛRUL-ARABÎ kaddesallahu sırrahu HAZRETLERİ :

1225 (1810) yılında Mısırda doğmuştur.
Babası Kudüslü Seyyid İbrahimdir.
7 yaşında Ezher Câmisi medresesinde Şeyh Hasanü’l- Kuveysî’den tahsile başlamıştır.
Tahsil sonrası şeyh yanyalı Ahmed Efendiyle birlikte emr üzere 1831 yılında Rumeliye geçmiştir.
1832 yılında Mısır’a geçmiş sonra Mekke’de çok cezbeli Muhammed Mekkî Hazretlerihden alması gerekenleri almıştır.
Mısıra döndüğünde Şeyhi Hasanü’l- Kuveysî Hazretleri kemâl bulduğunu ve Rum Eli’ne dönmesini ve irşadı emreder.
Gemiyle Antalya, Gelibolu, Selanik üzerinden Serez’e gelir.
Koçana, Pizren, Üsküp medereselerinde müderrislik yapar ve irşada devam eder.
Aslen Seyyid ve mısırlı olmasından “Arab Hoca” adıyla,
İmam Ali keremallahi veche’nin “ Nokta Risâlesi” ni şerh ettiğinden dolayı da “Noktacı Hoca” namıyla da anılmıştır.

“Meslek-i Celil-i Muhammedi” olarak ilan ettiği “Muhammedi Melâmiliği” yeniden ve şerîata uygun olarak diriltmiştir.

Yoğoslavyadaki sınır şehri Usturumca’da 29 Cemâzielâhir 1305 (1889) pazartei gecesi Hakk’a yürümüş ve can verdiği odaya defn edildi..

En meşhur Halifesi Hacı Maksud Efendidir : 1851 (1267-Piriştine) – 6 Mayıs 1929 (1347 istanbul)


Eserleri :
38 adet Türçe eserlerinden bazıları:
Niyâzi Mısrî Divanı şerhi,
Muhiddin Arabî’nin; Salât-ı Usbûiyye, Gavsiyye risâleleri.
İmam Ali keremallahi veche’nin “ Nokta Risâlesi” Şerhi.
Delâilü’l- Hayrat Şerhi
Akaidü’n-Nesefiyye Şerhi
Fatiha Sûresi Tefsiri
Yusuf ve Fetih Sûreleri Tefsiri
Tevhîdü’l- Behiyye Risâlesi
Süluku-ü Hakikat Risâlesi
Risâle-i Saîdiyye
Menbağın-Nûr sayılabilir
17 adet Arabça eserleriyle birlikte 55 adet eser bırakmıştır.


Resim

Itlak : Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak. Boşama. Boşanma. Afvetmek
Kahr : Zorlama. Cebir. Ezme. Mahvetme. Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)
İhsân : İyilik, lütuf, bağışlamak. Sahilik etmek, cömertlik yapmak. Allah'ı görür gibi ibadet etmek. Güzel bilmek. Güzel eylemek.
Erbain : Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
Mağrib : (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti.
Bâtıl : Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi.
Kadı (A.): Yargıç.
Elan (A.): Bugün de.
Dergâh (F.): Dervişlerin bulundukları yer.
İkâmet (A.): Oturma.
Nübüvvet (A.): Nebîlik.
İhtilaf (A.): Anlaşmazlık.
Zâhiren (A.): Dış anlayışında.
Hemîn: Tıpkı, aynen onun gibi.
Zebh-i azime : Büyük kurban boğazlama.
Beşâret : (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. Müjdeye verilen ihsan. Yeni çıkan acib şey.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2011, 19:37 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
VI ŞİİR

Ey derde dermân isteyen
Yetmez mi derd dermân sana
Ey râhat-ı cân isteyen
Kurbân olandır cân sana


Ey derdine dermân isteyen
Dermân senin derdinde yetmez mi bu sana
Ey cânına rahat isteyen
Cânânı için kurbân olandır gerçek cân sana…


Yağma edersin varlığın
Gider gönülden darlığın
Mahveyle sen ağyârlığın
Yâr oliser mihmân sana


Yağma edersin Eğer sana imtihan için geçici ve eğreti olarak verilen varlığını yağmaya verirsen, YÂRdan gayrıdan vazgeçersen her şeyden
Gönlündeki izafî varlık yükü darlığın kalkacaktır, çok sevicilikten kurtulan ve sadece YÂRin olan gönül huzur dolacaktır.
Gel sen gönlünün başkalarına bağlılık yabancılığını yok et de
Yâr’in sana misafir olacağını gönlüne taht kurduğunu göreceksin..


Sermâye bu yolda hemân
Teslim dürür buna inan
Sıdk ile Allah'a dayan
Etmez mi gör ihsân sana


Bu Erenler yolunun tek sermayesi MuhaMMedî Sadakat ve Samimiyyetle teslim olmaktır buna inan!
Sıdk ile Allah'a dayanırsan sana ne büyük ihsânlarda bulunacağını göreceksin Yüce SULTANın...


Tevhîde tapşur özünü
Kimseye açma râzını
Şeyh izine tut yüzünü
Şeyhin yeter bürhân sana


Özünü Tevhîde teslim et!
Ve kimselere sırrını açma!
Gerçek Erenlerden olan Şeyhinin izini izle!
Yol gösterici ve yetiştirici delil olarak Hakk Ereni yeter sana..


İyven kişi yol alamaz
Maksudunu tiz bulamaz
Bekle maârif kapusun
Yüz göstere irfân sana


Kendi başına, usul-vüsul bilmeden acele ile rastgeleye giden kişi bu yolda yol alamaz.
Maksadını asla erkence bulamaz.
Sen bu husuta yetkili ve etkili olan Erenlerin Mârifet Kapısını sadakatle bekle ki içerden irfan sana yüzünü gösterecektir.


Dünya ile ukbâyı ko
Ûlâ ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdâyı ko
Matlab yeter Subhân sana


Bu yolda sen ASLını anlamadan ettiğin dünya ve Âhiret davalarını terk et!
Sen şu ANın Şehadetini yaşa!
İlki de terk et, sonu da terk et ve ancak ortasını, Fırka-yı Nâciyyeyi yaşa!
Bu Nefsin hevâsından kaynaklanan kuru sevdâyı hemen bırak ki, gerçekten istemen gereken olarak sadece Subhân Teâlâ yeter sana…


Cândan taleb kıl yârini
Ver cânı bul didârını
Yok eyle kendi vârını
Kim var ola Cânân sana


Öylesine candan iste ki Yârini
Varlığıyın özü Canını esirgemeden vererek gül yüzüne kavuş..
Kendi gölge varlığından soyunup yok et ki,
Gerçekten Var olmasını dilediğin Cânân kalsın VARlıkta ve gerçek VAR olduğunu görebilesin!..


Çürüklerin hep sağ olur
Zehrin kamû bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur.
Cümle cihân bûstan sana


O zaman göreceksin ki;
Çürük ve hasta huyların sağ ve sağlam olmuşlar,
Zehir gibi ahlâkın ballara yağlara dönüşmüş,
Taşlık kayalık gönül dağların al güllü bağlara,
Ve Cümle cihân Birlik Bahçesi Bizlik Bostanına dönüşecektir sana…


Güçtür kati Hakk'ın yolu
Dergâhı hem gâyet ulu
Sıdk ile olmazsan kulu
Etmez yolu âsân sana


Hakk Teâlâ’nın vuslat yolu çok güç ve çille doludur, Kulluk imtihanı İMKAN Âleminde canlar cengindedir.
Dostluk dergahı çuk yücelerdedir, Esfeline indirilen İnsan Nefsi “İLLİYYUNa DÖN!” Dost Dergâhına Çağrısıdır.
Eğer sen çok sâdık kulu olmaz isen,
Bu yolu sana kolay aşılır ve KULluk Kapıların açılır etmeycektir ki,
Kulluk imtihanın gereği budur..


Kulluğa bel bağlar isen
Şâm ü seher ağlar isen
Sular gibi çağlar isen
Tez bulunur ummân sana


Eğer sen Abd-RABB KİMdir MuhaMMedî ŞUURuna Erdiysen,
Rabbülâlemine ABD-KUL olmaya samimi bel bağlar isen
Akşam sabah ağlar isen,
Buzluğu bırakır erir, akar ve sular gibi çağlar isen
Tez bulunur Ummân sana..
Her zerresi-Hücresi AYRı-gAYRı olan BUZdan BENlik Dağlarının VAHDET DERYAsında,
Benliği terk edince Muhammedî “BİZ”liğe kavuşur BİZ BİR-İZ Fenâ-Bekâ Olursun..


Bülbül oluban öte gör
Gül gibi açıl tüte gör
Aşk odına cân ata gör
Gülzâr olur nîrân sana


Aşk aklını nakil ile buluşturup şeydâ bülbüle dödürsün de ötüşünü gör!
Gönlünü kor ateşlere döndürsün de kendi ateşinle kızıl güller gibi kokun yayılsın cihana,
Gerçek âşık pervâneler gibi atıl Aşk Ateşine korkma!
İbrahim aleyhi’s-selâm gibi gül bağı olacaktır ateşler sana!
Bu ilahî bir vaaddir sana:


قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Resim---“Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrahîm(ibrahîme): Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol! dedik.” (Enbiyâ 21/69)



Yüzün Niyâzî eyle hâk
Derd ile bağrın eyle çâk
Kalbin sarayın eyle pâk
Şâyet gele Sultân sana.


Ey Niyâzi sen yüzünü toprak eyle, toprağa sür!
Dost derdiyle yırt bağrını,
Kalb Sarayını tertemiz eyle ki
Sultanlar Sultanı ALLAH celle celâluhu Teâlâ teşrif buyura sana..

Niyâzî Mısrî Hazretleri;

Yüzün Niyâzî eyle hâk ile Beden Terbiyesini
Derd ile bağrın eyle çâk ile Nefs Tezkiyesini
Kalbin sarayın eyle pâk ile Kalb Tasfiyesini buyurmaktadır..


Resim

Ağyâr : Yabancılar. Başkaları. Rakipler. (Bak: Gayr)
Gayr : Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)
Oliser : Olacaktır.
Tapşırmak: Teslim etmek. Ismarlamak, ulaştırmak, yerine götür-mek, teslim etmek.
Ukbâ : Âhiret, öbür dünya, bâki olan âlem. Ceza.
Ulâ : Birinci, ilk, evvel. Eskiden vezirlikten sonra gelen sivil rütbe.
Uhra : Sâir, diğer, başka. Ahir, gayr, son, sonra
Râz (F.): Gizli olan şeyler.
İyven (T.): Sağa sola bakınıp eğlenerek giden.
Bûtsan : f. Çiçek ve gül kokularının çok olduğu yer, bahçe.
Âsân : f. Kolay. Suhuletli. Yesir. Bükülmüş ipin her katı.
Şâm ü seher : Akşam sabah.
Nîrân : (Nûr ve Nâr. C.) Nûrlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
Nîrân (A.): Nâr (ateş) çoğulu, ateşler, cehennem.
Hâk (A.): Toprak.
Çâk (F.): Yırtılmış. parçalanmış.
Pâk : f. Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2011, 12:28 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
VII ŞİİR

Ey çârh-ı dûn n'ittim sana
Hiç vermedin rahat bana
Güldürmedin önden sona
Âh mihnetâ vâh mihnetâ


Ey alçak felek, yalan dünya!
Ben ne ettim sana-size!
Zamanın zamâneleri!
Bana hayatımda hiç rahat vermedin-iz.
Ömrümün önünden sonuna güldürmedin-iz
Âh çileler vâh belâlar!..


Bendinden âzâd etmedin
Feryadıma dâd etmedin
Bir dem beni şâd etmedin
Âh veylatâ vâh veylatâ


Benden bağını kesip köleliğinden âzâd etmedin
Çileler içinde çağrıma, feryadıma kulak verip insaf etmedin
Bir an için olsun şen şakrak bahtıyâr olmama müsaade etmedin.
Âh ki ne yazık bana vâh ki ne rezillik bu!..


Erişmedi dosta elim
Rahmâna varmadı yolum
Çıkmadı başa menzilim
Âh gurbetâ vâh gurbetâ


Geldim ki, yerini boş buldum Ümid Ümmîsi’nin!
Elim Dost’a erişmedi, Eren eli bulamadım!
Yolu bilemeyişten Rahmâna varamadım.
Hayattaki yolculuğumun derceleri, adımları son uçtaki Vuslat Menzilime çıkmadı.

Ruhlar Âleminden, esfeli safilin olan Şehâdet Âlemine gelince gurbete düştüm..
Eğer geldiğim yoldan tekrar yükselebilmem için varlığımı (isim, sıfat, fiil ve zâtımı) gerçek VAR olanda yok edip de yükselemez isem;
Âh şu gurbet!
Vâh şu gurbet!
İçimde şu gurbet!
Dışımda şu gurbet!


لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ


Resim---“ İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye Yemin ederim ki, Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn 95/1-5)



Kârımdürür derd ile gam
Gitmez başımdan hiç elem
Gülden cüdâ bir bülbülüm
Âh firkâtâ vâh firkâtâ


Bu hayattaki tek kârim-kazancım derd ile gam oldu.
Elemler-acılar sanki başıma yuva yaptılar da hiç gitmez oldular..
Gülünden ayrılmış bir bülbül gibiyim şimdi,
Hocam uçtu gitti…
Âh ayrılık!
Vâh ayrılık!..


Mecnûnveş âh edeyim
Ferhadveş vâh edeyim
Bu virdi her gâh edeyim
Âh hasretâ vâh hasretâ


Mecnûn gibi âh edeyim
Ferhad gibi vâh edeyim
Ben bu “Ah ve Vâh!” virdini her zaman tekrar edeyim
Âh hasret ah!
Vâh hasret vâh!


Varmazsa yolum şeyhime.
Sarmazsa merhem yâreme
Olmazsa çâre derdime
Âh hayretâ vâh hayretâ


Eğer yolum varmazsa yolum şeyhime
Varıp da ona kavuşamaz isem
Yârelerime Muhammedî Merhemet ve Muhabbet Merhemi sarmazsa
Olmazsa çâre depreşip duran başkasından devâsı yok derdlerime çâre olmazsa,
İşte o zaman benim hâlime,
Âh ki ne hayret!
Vâh ki ne hayret!..


Yanar Niyâzî derd ile
Hiç kimse yok hâlin bile.
Nâlân olup girdi yola
Âh rıhletâ vâh rıhletâ


Yanar durur Hakk Eren Niyâzî Dost derdiyle
Hâlin bilebilecek hiç kimse yok,
kalmadı bu âlemde,
İnleyip, sızlayıp figân ederek Erenler İZine düştü artık tek başına,
Âh ömür göçü ah!
Vâh ömür göçü vâh!..



Resim

Erişmedi dosta elim :

Mısrî kaddesallahu sırrahu , Efendisi Ümmî Sinan kaddesallahu sırrahu'nun emriyle ulûm-ı hakîkat tahsili için Mısır'a gönderilmişti.
Kendisi orada iken Efendisi vefât etti.
Mısrî, döndüğü zaman Efendisini bulamayınca kabrinde perişân hâl-de ağladı ve bayıldı.
O esnada rüyasında Muhammed-i zişânı gördü.
Bu sözler o durumu hatırlatan şiirlerdir.

(MuhaMMed Nuru’l- Arabî kaddesallahu sırrahu Mısrî Şerhi)

Mısrî'nin Efendisi demek: Mısrî'yi okutan, yetiştiren kimse de¬mektir ki Ümmî Sinan kaddesallahu sırrahu.
Ulûm-ı Hakîkat: Hakîkat Bilgileri.
Ulûm (A.): Bilgiler. Hakîkat (A).: Gerçekler. Tahsil (A.): Öğrenmek.
Vefât (A.): Ölmek.
Muhammed-i zişân: Çok meşhur Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem
Çarh : Çark, tekerlek. Felek, gök, sema.
Dûn : Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.
Mihnetâ : Zahmet. Eziyet. Dert. Belâ. Mc: Tecrübe, sınamak.
Dâd : f. Adâlet. Hak, doğruluk. İnsaf. Vergi, ihsan, atiyye. Ömür. Sızlanma. (Adâletle dâd arasında fark vardır; adâlet, binefsihi adâlet edip zulmetmemektir. Dâd ise, başkasının zulmünü def ve izâle eylemektir. L.R.)
Şâd : f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar
Menzil : İnilen yer. Konulacak yer. Yer. Dünya. Ev. Mesafe.
Mecnûnveş : Mecnûn gibi.
Ferhadveş : Ferhad gibi.
Her gâh : her zaman.
Veylatâ : Rezillik.
Gurbetâ : Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el.
Firkâtâ : (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
Hasretâ : Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
Husr : Zarar. Ele avuca girmemek. Dalâlete gitmek. Noksan. Sapıtmak.
Hayretâ : Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.
Nâlân : f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
Rıhletâ : Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Ara 2011, 18:28 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
VIII ŞİİR

Uyan gafletten ey gâfil seni aldamasın dünya
Yakanı al elinden kim seni sonra kılur rüsvâ


Ey gâfil uyan artık şu gaflet uykusundan!
Seni aldatıp durmasın şu yalan dünya!
Yakanı al-kurtar elinden ki,
Sonra seni ele-âleme rezil kepaze eder bak!


Ne sandın sen bu gaddarı ki tâ böyle anı sevdin
Anı her kim ki sevdiyse dinini eyledi yağma


Sen ne sandın da bu hâin-zalimi böylesine çok sevdin!
Senden önce onu çok sevenlerin tümü de, dinini yağmalattı dünyaperest şeytan uşaklarına..


Adâvet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşman
Ki aslâ senden ayrılmaz ömür âhir olunca tâ


Sen başkalarına düşmanlığı bırak artık!
Düşman arıyorsan kendi nefsin yeter sana!
Ki o, öylesine içli-dışlı bir düşmandır ki o, ölünceye kadar senden asla ayrılmaz-ayrılamaz…


İşittin Hakk Resulünden nice âyât u ahbârı
Velî nidem ki kâr etmez bu öğütler sana aslâ


Sen ki, Hakk’ın Resûlü’nden nice âyetler ve hadisler-heberler işittin..
Ancak ey Dostum!
Ben ne yapayım ki, bu İlâhî Öğütler bile asla sana fayda vermiyorsa!..



Bu zâhir gözünü örtüp bana tut cân ile gönlün
Ki her bir sözün içinde duyasın cevher-i mânâ

Şu kafa gözünü kapat!
Kalb gözünü candan-gönülden bana çevir!
Ki ancak o zaman her sözümün içindeki mânâ cevherlerini görebilirsin,
Can kulağınla duyabilirsin..



Kelâm-ı Mustafâ zevkin dimağında bula gör kim
Muadil olmaz ol zevke hezârân men ile selvâ

Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinin zevkini-mârifetini beyninde-kalbinde bul ki;
Onun zevkine binlerce “men ile selvâ” zevki eşit ve denk olamaz asla!


وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Resim---“Ve zallelna aleykümül ğamame ve enzelna aleykümül menne ves selva, külu min tayyibati ma razaknaküm, ve ma zalemuna ve lakin kanu enfüsehüm yazlimun : Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve «Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz» (dedik). Hakikatta onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.” (Bakara 2/57)


Allah Teâlâ, Musa aleyhi’s-selâm kavmine Sinâ Çölü’ne çıktıklarında gökten kudret helvası ve bıldırcın ikramını ihsan etmişti.
Ancak onlar nankörlük edip karşılığını gördüler:


Resim---Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik. (Bakara 2/59)


Kemâl-i devlet istersen oku âyât-ı Kur’ân'ı
Ki her harfin içinde var Niyâzî bin dürr-i yektâ


Ey Niyâzî!
Kulluk imtihanının murad edilen olgunluğa ulaşıp Dostluk Devletine kavuşmak istesen,
Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini anlayarak oku ki,
Her harfinin içinde binlerce eşsiz inciler olduğunu göreceksin!
Eğer Kur’ân-ı Kerim de seni okursa!..


Resim

Rüsvâ : (Rüsvay) f. Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış.
Hezârân (F.): Binlerce.
Men ile selvâ (A.): Hz. Musâ'ya ve kavmine Allah tarafından
bağışlanan bıldırcın eti ve kudret helvası.

Men: Kudret helvası.
Selvâ: Bıldırcın.
Dürr-i yektâ (F.): Biricik, eşsiz inci.
Dürr: İnci.
Yektâ: Biricik.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Ara 2011, 09:46 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
IX ŞİİR

Hatm-i cem'il-mürselinin fahridir fakr u fenâ
Hatm odur kim bir ola yanında hemşah u gedâ


Gönderilen peygamberlerin tümünün sonu olan Muhammed Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in övünç kaynağıdır fakr ve fenâsı.
Hak ve hayrın mührü-tammlanmışı-dairesi-MuhaMMedî SEVİYEde olanı odur ki,
Onun yanında Şahlar da köleler de bir ve eşit ola…

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “El-fak-ü fahrî: Fakrımla fahrederim: Fakr iftihârımdır, övünürüm” buyurmuştur.


Devlet-i dünya seni bir rütbeye muhtac eder
Devlet oldur sana her bir rütbeden vere ganâ


Dünya Devleti istersen mutlaka seni bir rütbeye muhtaç edecektir.
Birilerine yüz suyu döktürecektir…
Gerçek Devlet odur ki,
Sana maddî-mânevî bütün rütbelerin üstünde bir zenginlik versin..
Kimseye muhtaç olmayana Dost kılsın!..



Dersin aklından alırsın bil sana olmaz delil
Dersini var Hakk'dan al kim ilmin olan rehnümâ


Eğer bu hayatın “Nereden, niye, nereye?” dersini sadece AKLından alırsan bil ki sana olmaz sonuçta hakka ve hayra çıkaran bir rehber olamayacaktır.
Var durma sen dersini Hakk Teâlâ'dan NAKLen al ki,
Aklın ilâhî nakle kavuşup rüşde ersin de bu irfanlı ilmin, yolunu gösteren Kılavuzun olsun..



Belki Musâ'yı telemmüz eylese etmez kabul
Hızr ile hemrâh olan kes eylemez çun ü çerâ


Belki Musâ aleyhi’s-selâm'ı bile ilim öğretme çırağı-tilmiz yapsa da,
Hızır aleyhi’s-selâm; yanında yoldaş olanlardan “Niçin ve Nasıl?” sorusunu asla kabul etmez.
Muhammedî Mürşidin yetkisi ve etkisi bunu gerektirir.
Tam teslimiyet Müridden,
Tam istikamet Mürşidden..



İzzet istersen yürü var bekle zillet kapısın
Ateş-i a’dâ ile kayna olunca kimya


Eğer sen bu İlâhî ve Muhammedî Erenler Yolu’nda izzet ister isen,
Her şeyden önce nefsine fıtraten ve imtihan için giydirilen Benlik Elbiseni soydurmak için Erenlerin zillet, aşağılık, horluk, hakirlik ve alçaklık kapısını bekle!..
Ki, kalbin kimya küpü oluncaya kadar seni, senin “Benlik Ateşi” nde kaynatacaklardır unutma!..



Kâbe kavseyni ev ednâ’da ikâmet eyleme
Zât-ı baht envârına yan bul makam-ı müntehâ


“Kâbe kavseyni ev ednâ” makamında oturup kalma!
Zâtullah’ın saf Nûrunda yan ki, Kullarına nasib edeceği son makama ulaş!!
Fenâ Fi’ş Şeyhi ikmâl eden mürid, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ çok yaklaşmıştır.
İşte burada yiğit olan Mürşid gerek ki, müridini Muhammedi Mahviyyet Deryâsına atıvere! (kendisine köle etmeye!)
“Kâbe kavseyni ev ednâ” makamında Fenâ fi’r-Resûl, kemâl bulmuştur.
Bundan sonrası kula düşen şey, teslimiyyetinde sabır edip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in istikamet işlerine karışmayıp uymaktır.
İmam-ı mutlak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in devam eden Kulluk Namazından asla çıkmamaktır!
O zaman Makam-ı Mahmud’da Cemâlullah tecellîsi, görür gibi namazın va’dedilenidir ki yaşanır inşâllah…


Mısrî’ye hatmi'l-makamât oldu her şeyde ferag.
Zâhir ü bâtında kalmadı ebed illâ Hüdâ.


Hazreti Mısrî’ye, Ulaştığı makamların tümünün sonucu şu oldu ki;
Özü her şeyden bomboş oldu,
Zâhir ve Bâtında ebediyyen illâ Hüdâ Teâlâ'dan başkası kalmadı!..
İşte Muhammed Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbindeki Fenâfillah’a iştirak budur azîz kardeşlerim!..
[/color]


Resim

Ganâ (A.): Zenginlik.
Rehnümâ : Yol gösteren. Kılavuz.
Telemmüz (A.): Tilmiz olmak, çıraklık ederek bir ilim veya san'atı öğrenme.
Hemrâh (F.) : Aynı yolda giden, yoldaş.
Çun ü çerâ (F.): Bir şeyin sebebini ve keyfiyetini anlamak için sorulan “Niçin ve Nasıl?” anlamında Farsça bir deyim.
Çün: Niçin?
Çerâ: Neden?
İzzet : Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük. Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak. Bulunmaz derecede az olan şey.
Kimya : Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu. Edb: Aşk. İlâç. Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzuyu terk etmek.
Baht : Öz. Hâlis. Saf. Sade.
Ferag : Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. Boşaltma.

Resim

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

Resim---''“Summe dena fe tedella. Fe kane kâbe kavseyni ev ednâ : Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.(Necm 53/8-9)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Ara 2011, 08:50 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
X ŞİİR

Bahr içinde katreyim
Bahr oldu hayrân bana
Ferş içinde zerreyim
Arş oldu seyrân bana


Deniz içinde bir damlayım
Deniz bana hayrân oldu
Yer yüzünde bir zerreyim
Arş bana hayrân oldu ..


Kişi kendini bir damla bilince, Muhammedî Mahviyete gark olur da,
Rabbini bilir ve BİRlik Denizin özellik ve güzelliği damlasında da okunur hâle gelir.
Aklın Ferş (yer yüzü) zerreliğini idraki,
Naklin Arş yüceliğine iştirakini getirir ki,
Akıl + Nakil = Tevhihidi; Muhammedi Nûru, can ceryanını getirince,
Âşık kendini ve Rabbini bilince,
Raziyeten-Merziyyeten Sırrı Tecellî eder..

Damla;
DevrÂNda Kendin Bilince
SeyrÂNda Deryasın-TÜMMün BULunca
CevlÂNda KüRRede ZeRRe Olunca
HayrÂNda ARŞ istvasını YAŞAmaktadır…



Dost göründü çün iyân
Kalmadı bir şey nihân
Tufan olursa cihân
Bir katre tufan bana


Dost bana apaçık göründü
Saklı-gizli bir şey kalmadı
Cihânın tümünü tufan kaplasa da
Sanki bana bir damlalık tufan gibi gelir…
İnsan gözünün gördüğü Eşyâ-ŞEYlerdir gönlünü perdeleyen.
Ne zaman ki eşyanın Hakikatına erer, Hakikat-ı MuhaMMediyyesinden Hakkı Hakça= Aklen  Naklen BİLir Bulur Olursa;

Küllî ŞEY’in Muhit ALLAH!..:


وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---“Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta: Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Allah herşeyi kuşatıcıdır.” (Nisa 4/126)


Ve de;

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“ALLÂHU NÛRUS SEMÂVÂTİ VEL ARD(ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) : ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NURUDUR. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.” (Nûr 24/35)


Bütün cihanı tufan yutsa da bilir ki, Bir damla Sudur ASLı-fASLı tufanın ve ALLAH celle celâluhunun yutmadığı, Eşya-Olay-Zaman Ve Zann yoktur..


Sûrette nem var benim
Sîrettedir mâdenim
Kopsa kıyamet bugün
Gelmez perişân bana


Şu gözüken yüz, dış, afâk âleminde neyim kaldı vaz geçmediğim?
Benim inanç ve yaşamak haslet ve hususiyetleriminin kaynağı ise,
Öz, iç, enfüs âlemindedir..
Eğer kıyamet bu gün içinde kopsa bile benim için perişanlık ve üzüntü söz konusu olmaz!..



Kaf-ı dil Anka'sıyım
Sırrın âşinâsıyım
Endişeler hasıyım
Ad oldu insân bana



Gönlün Kaf Dağı’nın Anka kuşuyum
Ben Sırdan haberi olan birisiyim
Merak edilenlerin hasıyım-başta geleniyim
İnsan kelimesi bana isim oldu sadece..


Mânâ âlemindeki Kalb Dağının tek misafiri Anka Kuşu gibi kanat çırparım İrfan İkliminde..
Bir şehri gezer gibi gibi gezerim Sûreler içinde âyetlerde..
Merek edilenleri Muhammedî Mahzende bulurum..
İnsan gözüksem d e aslında İnsan-ı Kâmilim…



Niyâzî'nin dilinden
Yunus'dürür söyleyen
Herkese çün cân gerek
Yunus'dürür cân bana.


Hakk Erenler Emresi Yunustur Niyâzî'nin dilinden bu hikmetleri söyleyen..
Bu âlemde her yaşayana bir can gerek,
Yunus Emre olmuştur ban da can..

Hakka inanıp hayrı işlemenin hikmet suyunu halka dağıtan çeşmelerin ana kaynağı Ana Dağ’dandır.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Kalbidir Nûr-u Mim Rahmet kaynağı..
Bir çeşmeden Yunus’ça..
Digerinden Mısrî’ce akar..
Akar da akar kıyamete kadar Hakk Dostları duru mu?..



Resim

Ferş (A.) : Yeryüzü.
lyan (A.): Açık, apaçık.
Nihân (F.): Saklı, gizli.
Sûret : (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. Kılık. Tarz. Yol. Gidiş. Hal. Tasvir. Dıştan görünen şekil. Çare.
Sîret : Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
Perişân (F.): Dağınıklık, karışıklık.
Anka : İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.

Resim

Raziyeten-Merziyyeten Sırrı:

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

Resim--- Ya eyyetuhennefsu'l-mutmeinnetu: Ey, RABBine, itaat edip huzûra eren nefis!” (Fecr 89/27)

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً

Resim---İrci'iy ilâ RABBiki râdiyeten merdiyyeten: RABBine DÖN-üver, sen râzı, O da senden razı olarak.” (Fecr 89/28)

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

Resim--- Fedhulî fî 'ibadî: Gir kullarımın içine!” (Fecr 89/29)

وَادْخُلِي جَنَّتِي

Resim---Vedhulî cennetî: Gir cennetime!” (Fecr 89/30)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Oca 2012, 21:52 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
XI ŞİİR

Esselâ her kim gelir bâzâr-ı aşka esselâ
Esselâ her kim yanarsa nâr-ı aşka esselâ


Aşk Bazarı kurulmuştur.
Bu İlâhî çağrı aklı olana ki kim gelirse, nakli duyup uymak içindir!
Aşkın Bazarına esselâ!
Kimin gönlünden geçerse pervâne gibi yanmak,
Aşkın Narına esselâ!


Esselâ dâr-ı Enel-Hakk'da bugün Mansûr olup
Cân u başından geçen berdâr-ı aşka esselâ


Bu gün “Ene’l-Hakk!” dârağacı kurulmuştur bu âleme!
Hallac-ı Mansûr hazretleri gibi Şah damarından da yakınındaki Sistemin Sahibinin Sesi’nden bu sözü söylediği için, halk içinde bedelini başıyla ödemeyi göze alanlara,
Aşkın dârağcında sallananlara,
Aşkın Berdârına esselâ!

Aşk Bazarında alınıp satılan başlardır…
“Ene’l-Hakk : Ben Hakk’ım!” sözünü ben de söyledim ancak bana deli dediler başım kaldı. Mansûr da söyledi ama ona akıllı dediler başını aldılar!” diyen Hazreti Şiblî!

Özünden bâtınî okuyan Mansûr’un, zâhiren katledilmesine fetvâ veren Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri…

“Herkesin taşı değil bana değen, Şiblî’nin gülü!..” diyen Koca Mansûr, Aşkın Şehidi!..


İbni Edhem gibi tâc u tahtını terk eyleyen
Soyunup abdâl olan hünkâr-ı aşka esselâ


Belh Ülkesi padişahı İbrahim İbni Edhem gibi tâc ve tahtını terk eyleyen,
Kendi varlıklarını tamamen soyunup, tebdil-i mekan edip Abdâl olan,
Madde âleminde kul iken “Kendin bilip – Rabbin bilip”,
Mânâ âleminde Sultan olan,
Aşkın Hünkârına esselâ!


Kendini odlara atan şol Halilullah gibi
Cân u dilden bülbül-i gülzâr-ı aşka esselâ



Ahmed aleyhisselâm’ın ve bizim atamız İbrahim aleyhisselâm gibi,
El Velî Celle Celâlihu zuhuru Halilullah gibi İnkârın Nemrud Nârında, İkkrârın Muhammedi Gül Bağında candan ve gönülden BİZ bülbülü olanlara,
Aşkın Bülbül-i Gülzârına esselâ!


Varlığı dağın delip Şirin iline yol eder
Ey Niyâzî söyle ol mimâr-ı aşka esselâ.


Her şeyden çok sevdiği sevgilisi Şirin ile arasındaki tek engel olan kendi Varlık-Benlik dağını tevhîd külüngüyle delip Mânâ Âlemine yolunu açan Ferhad gibi olanlar için,
Ey Niyâzî sen de söyle esselâ!
Aşkın Muhabbet Mimârına esselâ!


Resim

Esselâ (A.): hakka ve hayra, salâta ve sılaya çağrı..
Berdâr (F.):Asılmış. idam edilmiş.
Berdâr-ı aşk: Aşkın dârağacında asılmış olan kimse.
Hünkar:f. Hükümdar. Padişah. Sultan.
Halilullah: Allah'ın dostu, Hz. İbrahim aleyhi's-selâm.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 12 Oca 2012, 10:17 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
XII ŞİİR

Mevalidin sana her fasl u bâbı
Kitabün fi kitabün fi kitabün


Vâcibü’l- vücûd’un Mevcûd kıldığı, her AN yeniden Doğuş hali olan Küllî ŞEYin ŞE’ENullah SEYRi, AKLına her AN ANlayış Kapısı açıp-durması, Eserler Âleminde var gözükenlerin özellik ve güzellikleriyle sana,
devam ediş denkleminde: kitab içinde kitab içinde kitab içinde sunulup durmaktadır.

Cansız gördüğün câmidler ki toprak diyelim bundan doğan bitkiler, onunlayşayabilen hayvanlar…İşte 3 âlem bölümleri..
Hayatın temelindeki El Hayy Celle Celâlihu esmâsının zâhiren zuhuru,
Erkek menisiyle kadın yumurtasının tevhîdi,
Canın cisim giymesi,
Doğan bebek ve Toprak Testinin tekemmülü..
Testi kırılınca suyun yok olamaması faslı,
Suyun Testisi BUZdan BİLişi,
Hesab-kitab bâbı-kapısı..
Kendini bilmeyen AKLınla Kâinat kitabını OKU!
Silm AKLınla Kalb Kitabını OKU!
NAKLe kavuşmuş AKLınla HaKK Kitabın Oku!..
İÇ İÇe kitablar…


Senin vaslında vardır her birinde
Cevabün fi cevâbün fi cevâbün


Üç âlemde üç cevâb bulursun zâhiri gelişine ve bâtını gidişine…
Toprak, bitki ve hayvansal gıda zincirinin zevki şu ki:
Üç cevâbında anası ve aslı;
Canın dirilik olarak diriden diriye kesintisiz aktarımı ve cisim giymesi,
Oysa bunların birer ambalaj olduğu, temelde güneşten alınan enerji kelimesinden de ötede ışık ve ısıdan da ayrı diriliği sürdüren yeşil enerjinin anası ne?


Muhammedî Şuûra ulaşanlar, Nûr-U Mîm deki El Hayy Diriliği, Bizliği ve Birliği için:

الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ
Resim---“Ellezi ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukidun : Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.” (Yâ Sîn 36/80)


ASL Âleminden Resim fASL Âlemine indik İmtihan olduk ASL Âlemine Rücu’ için Resim vASL Âlemine dalacağız ve Resim hASL Âleminde hasılatımızı göreceğiz ebeden inşae ALLAH!..


Dahî dâreyn ile berzâh yüzünden
Nikâbün fi nikâbün fi nikâbün


Dünya ile Âhiret arasında Berzah Âlemi..
Dost’un Zâhir perdesi bu âlemde
Dost’un Bâtın perdesi Berzah Âleminde
Dost’un Âhir perdesi Âhiret Âleminde..

Zâhir perdesi Resim Bâtın perdesi Resim Berzah Âlemi Resim Âhir perdesi Resim maHŞeR Resim EVVeLe HaTMMM…

HaTM Olan Halaka-daire-kürre ile’l-EBED Devr Eder!..


Ulûm-ü sûret u mânâ hakîkat
Şerabün fi şerabün fi şerabün


Normal akıl, İlimlerle İlme’l- Yakîn yol bulan FiilerinTevhîdini anlar
Gözüken sûretlerin anlattığı Ayne’l- Yakîni bulan nefs, Sıfatların Tevhîdini anlar..
Eşyanın hakikatının mânâsı ise Hakke’l- Yakîn ulaşımı olup Gerçek Vahdet-i Vücûd olup tevhîd-i zâttır..
Ve bunların her birisi iç içe başdöndüren mânâlar içerir…

Zâhirî İLM ile sûret BİLgileri içilince,
Bâtını Mânâ kadehi ele geçer içilince,
Ledûn “Şarabun Tahurâ” ikram edilir ‘ahir Ahmediyyetinde…


Üçünden serime dâim erişir
Hitâbün fi hitâbün fi hitâbün


Bu üç âlemde içtiğim şâhid oluş şehâdet şarapları, her makamda beni hitâba kavuşturdu..
Şehâdetime cevablar aldım..

Şeriat Şarabın SÖZ Hitabı,
Tarikat Şarabın Sohbet Hitabı,
Mârifet Şarabın ZeVK Kevseri Hitabı, ard arda Bâdeleridir MuhaMMedî ÂŞIKların İnşâallah..


Ki sen ben o demekten geçene yok
Hisabün fi hisabün fi hisabün


Bu âlemdeki Sünnetullah gereği İmtihan-Tiyatrosu Salonundaki rol gereği giyilen, iğreti ve izafî “ben-sen-o” elbiselerini çıkaranlara asla hesab olamaz ki.. kül yanmaz…

Konuşan : Ben,
Muhatab : sen,
Konuşulan : O..

Kulluk Oyununu çözüp bu şahısların rollerini oynatanın Muradı ve Emrini anlayıp işini gücünü ona göre ayarlayanlara yukardak üç âlemde de hesab vs. yoktur.


Hemîn zât u sıfat esmânı bilmek
İkabün fi ikâbün fi ikâbün


Bu Kulluk kuralları içinde, Esmâ Sırrın, Sıfat Sırrın ve Zâtî Sırrın sadece akılla çözümüne kalkışmak;
Cezâ içinde cezâ içinde cezâdır…

“Şey”ler-Eşyâ Resim Fiiller-Olaylar Resim İsimler- Esmâ Resim Sıfatlar ve Resim Var eden Zâtullah..

Bu 4 GeÇişin Sırları-Sırat Köprüleri-Düğümleri-Dargeçitleri- akibete geçiş çileleri İÇ İçedir İÇ İÇe…


Sıfat u zât u ismin cehli ey dost
Sevabün fi sevâbün fi sevâbün


Zât, Sıfat ve İsmin nakille anlatılanla yetinip fazlasına dalmamak ise;
Sevâb içinde sevâb içinde sevâbdır…

Kedi görür, BeBe görür, DeDe görür, câhil görür, Kâmil görür ve de EL Bsîr ALLAH celle celâluhu da GÖRür ancak;
Gözleri farklıdır, baktıkları aynıyken gördükleri kaderlerince-kadarlarıncadır.. ortak kelime kullanmak zorunluluğu nedeniyle resimleri görüşü RESSamın ki değildir…

Kulluk seyr ü sülukunda giydirilen elbiseler RÜCU’-DÖNüşünde tekrar tek tek ÇIKARtılıcaktır..
“Şey”ler-Eşyâ Resim Fiiller-Olaylar Resim İsimler- Esmâ Resim Sıfatlar ve Resim Var eden Zâtullah..


Bulardan görünen Hakk’ın vücûdu
Serâbün fi serâbün fi serâbün


Ben, sen, o..
FİİL, İSİM, SIFAT..
Halkın kendisinin kimliği ve varlığı sanılan Mevcûdiyet aslında asla Vücûdiyyet değildir..
Tek CûD, Vâcibu’l- vüCÛDu MuTLaK olan ALLAH celle celâluhudur..

Tıpkı serab gibi yakınlaştıkça ve işin içine girdikçe mevcûd oluşlarının geçici, eğreti ve izâfi roller gereği giysi kimlik ve kişilikler olduğunu görürüsünüz..
Ki, çorap söküğü gibi, esmâ sıfata, sıfat ise Zât’a götürecektir sizi..
Diğer görüntüler ise serab içinde serabdırlar..

AKLın AŞK AŞamalarını iyi Anlamak lâzım,
İKİliğin nereye kadar sürdüğünü ANlmadan cennette Huri DÜŞleyen Şehadetsiz Şehvet KULları SORuya Cevab verecek muhatabın kalmadığı ANı DUYmalılar:


يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Resim---Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri) : O gün onlar (kabirlerinden dışarı) çıkarlar. Onların hal ve amellerinden hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz. (Allah şöyle buyurur): “Kimin mülk bugün?” (Hiç kimse buna cevab veremez, yine Allah buyurur): “-Kahhar= herşeye galib olan (eşsiz) tek Allah’ındır.”” (Mu’min 40/16)



Niyâzî cism ü kalb ü ruh ki denir
Cenabun fi cenâbün fi cenâbün.


İnsanın Cisim Âleminde, nefsi ve onun âletleri olan bedeni vardır,
Sonra Nefis ile Ruh arasındaki Berzah olan Kalb Âlemi vardır,
Ve Emr Âleminden Ruhu vardır..
Ey Niyazi!
Seni meydana getiren ve iç içe geçmiş olan,
Senliğin içinde Senliğin içinde Senliğin..
Cenâbın, bizzât kim olduğun senin, her âlemdeki..

Beden Resim Sadr Resim Kalb Resim Fuad Resim Lüb Resim LüBbü’l-LüB Resim Habli’l- Verid (Rahmetenli’l- âlemin-sıfat)
Beden Resim Nefs Resim Kalb Resim Ruh Resim Sır Resim Hafî-Ahfâ Resim Akdes (RaBBu’l- âlemin-sıfat)

Cenebe, uzaklaşmak/yakınlaşmak içerir.. kendine mahsusluk halidir..

Basitçe;
BUZ Resim SU Resim BUharr Resim BULut ve Resim Resim.. çırıl çıplak Hakikat…



Resim

Mevalid (A.): Mevlûd (doğmuş olan şey) çoğulu. (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.
Mevalid-i Selâse: Hayvan, nebât ve madenler.
Fasl : (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza.
Bâb : Kapı. Kısım. Mevzu. Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. Hususi madde. Sığınacak yer. İş. Şekil. Tövbe.
Dâreyn : Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
Berzâh : İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. Perde. Sıkıntılı yer. İki yer arasındaki geçit. Mani'a, engel, (Bak: Sırat köprüsü). Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âleminde sevdikleri kimselerle ve iyi insanlarla görüşürler ve çok zevkli yaşarlar. Kıyamet kopunca Allah bütün ruhları haşir meydanında cesetleri ile diriltip toplayacaktır.
Nikâb : Yüz örtüsü, peçe, perde.
Ulûm : (İlm. C.) İlimler, bilgiler.
Ser : f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. Baş, başkan, reis.
İkab : Şiddetli azab, eziyet, ceza.
Serâb : Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi
Cenab : Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya aleyhi's-selâm... gibi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Oca 2012, 09:17 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
Resim XIII ŞİİR

İster isen mârifette olasın âli-cenâb
Ehl-i irfân eşiğinde yüzünü eyle türâb


Kadri ve kıymeti yüksek, üstün ve değeri bir kişi olmak istersen dört âlemde,
İrfan ehli Erenler eşiğinde yüzünü toprak et ki Hakk Dostları böyledir hizmet almakta ve vermekte…


Çok da verme kendini dünyaya bir dem çek elin
Döndüremezsin beğim kati ağırdır bu dolab


Kendini dünyaya verip durma, oyun ve eğlence rüyası olduğunu unutma!
Yeter artık bu gaflet deyip bir zaman ki çek artık elin,
Dönmüyormuş gibi dönen bu Devran Dolabı-Değirmeni çok ağırdır ve Sünnetullahça dönmektedir DevrÂN!
Kendi Nefsinin bitmek bilmeyen emellerine göre döndürürüm sanma zerre-atomdan kâinât-kürresine kadar sistemince döner elini sokturmaz sana, kendini yorma beğim!..


Bu harâbı niceler çalıştı mâmur etmeğe
Bir yanın ta’mir ederken bir yanı oldu harab


Durmadan harab olan bu yalan dünyayı ta’mire uğraşan çok oldu senden önce de ve nice hamlar hamamlar ve saraylar yaptılar ama şimdi virânelerinde rüzgar inlmekte ve ıssız dağlar dinlemekte…
Ancak bir yanın ta’mir ederken bir yanı oldu harab..
Ölmemeye çabalayan her beden onarıldıkça yıkılmaktadır ve kendi nefsinde görürsün bakarsan…


Çok seğirtti gaflet ehli bu serâbı su sanıp
Bulmadılar hiç biri bu sahrada bir katre âb


Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşan nice vurdumduymaz gaflet ehli bu hayatı sonsuzluk suyu sanıp çok koştu peşinden serabın,
Ancak bu hayal-hayat sahrasında bir damla ölüme çâre olan âb-ı hayat gerçek suyun bulamadılar…


Bir zaman yüz verme dünya ehline uzlette ol
Akl u fikrin bir yere cem' et yüzüne çek nikâb ..


Bir durum değerlendirmesi yap bir zaman,
Yüz verme dünya ehline de yalnızlık fikirhânesine çekil ve aklını-fikrini çeldirecek dünyaperestlernen kaç!
Aklını ve fikrini dağıtma bir noktaya topla, yüzüne de “Halk içinde Hakk ile OLuş” perdesini çek! ..


Göz kulak dil kapıların bağla muhkem bir zaman
Ola kim Hakk'dan yana gönlünden ola feth-i bâb


Göz, kulak ve dil kapılarını Kesret Âlemine karşı sıkı sıkıya kapat bir zaman!
Olur ki özündeki kemâlât çaban, gönlünde Hakk’a, Vahdet Âlemine çaçılan kurtuluş kapısının fethi müyesser olur kim bilir!..


Ger ölümden kurtulam dersen yürü var âşık ol
Döne döne aşk odiyle cism ü cânı kıl kebâb


Eğer ölümden kurtulayım der isen yürü var git MuhaMmedî âşık ol!
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem DUY-UY:


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Mutü kable en temutü: Ölmeden önce ölünüz!” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II-291-2669)


Döne döne aşk ateşiyle yan da, cismini ve cânını pişir Kebâb gibi..
Çiğlikten kurtul çiğ süt emdiğini unutma!


Gir bu derd meyhânesine koma elden kâseyi
Hiç yürek kanından özge aşığa yoktur şarab


Gir çekinme Aşk Meydanına çekinme!
Cevr-i cihÂN Çark-ı ÇiLle Cehenneminden geçeceksin Dârü’s- Selâma!
Kâmil İnsan huzurunu bulunca sohbet kadehihini elden bırakma!
Âşıklar, kendi yürek kanlarını içer bu meyhânede şarab yerine!
Kendi Benlik derdlerini, kanları gibi içerek tüketirler de kendilerini bilip kemâl bulurlar…


Himmetin dâim bu olsun kim Hakk’ı anlayasın
Hakk’ı bilmekten yeğ olmaz iki âlemde sevâb


Kalbini bütün kuvveti ile Hakk Teâlâ’yı BİLmeye, ANLAmaya ve YAŞAmaya DÖNdür ki,
Dünya ve Âhiret iki âlemde bundan daha hayırlı bir iş ve sevâb yoktur...
İrfÂN-ı Muhammedîyye Hakk Teâlâ’yı yaratan olarak tahkiken bilip İnanmakatır.. Hayrın ve saveabın aslı da budur..


Ger azâb-ı âhiretten bulmak istersen halâs
Ârif ol ki cehl odından kopısar cümle azâb


Eğer Âhiret azâbından kurtulup selâmete ereyim der isen,
O zaman kendini ve Rabbini bilmek için irfan ara ârif ol ki, bütün büyük sıkıntı ve çekilen azablar cehâlet ateşinden kopacaktır...
Gece denilen Güneşin olmadığı zaman dilimidir..
Nur yoksa nar vardır.. sevabsız kalmaktır azâb…


Bu Niyâzî kendiden demez bu sözü ey püser
Hep anı söyler duyarsın gökten inen dört kitab.


Ey oğul!
Bu sözleri Niyazi Mısrî kendi kafasından diyor sanma sakın!
Hakk ERENler El ELe el ise; Ehl-i Beyt aleyhumu's-selâma, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selemle ve son-uçta Yedullahadır..
Sen de duyarsın ki bu sözleri gökten inen dört kitab söyler dururlar…
Zebur, Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerim bunları Tebliğ eder âdemoğluna..


Resim

Alicenap (F.) : Kadri ve kıymeti yüksek, üstün.
Türab (A.) : Toprak.
Gaflet : Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.
Feth-i bâb (A.) : Kapının açılması.
Fetih: Açılma.
Bab: Kapı.
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Tabiî şevk ve meyil ve heves. Lütuf, yardım.
Sevâb : Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
Püser: Oğul.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Oca 2012, 16:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
ResimXIV ŞİİR (54)

Aç gözün dildâra bak ref’ oldu yüzünden nikâb
Zulmeti sürdü çıkardı ara yerden âfitâb


Gönül gözünü aç da özünü elinden alan Dildâr’a bak!
O güzeller güzeli, yüzünden perdeni kaldırıp aradaki bilinmezlik karanlığını sürdü çıkardı…


Şol sakahüm Rabbühüm hamrin lebinden içe gör
Katresin nûş eyleyen uşşak ebed görmez azâb


Muhammedî Muhabbet Meclisine Erenler İZNİ ve İZİyle kavuştun!
Ki Rabbımız onlara şarab ve süt ırmaklarından 4 âlemde kana kana içirip ikram etmektedir.
Bir damlasını içen âşıklar mest ve hayran olup artık azâb bilmezler..
Cehenneme konsalar, İbahimî olup Gül Cennetlerine dönüştüren Muhammedî Melâmet Ehlidir onlar!
Haydi sen de iç ve bir damla ol!
Sen de katıl bu BİZ BİR-İZ Ummanına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin …


عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

Resim---“'Aliyehum siyabu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullu esavire min fiddatin ve sekahum rabbuhum şeraben tahuren. : Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirir.” (İnsân 76/21)

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ

Resim---"Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum: Müttakîlere vâdolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” (Muhammed 47/15)



Otuz iki harfi bildin dört kitabın aslıdır
Safha-i vechinde yazılmış kamû bî-irtiyâb


Kur’ân, İncil, Tevrat ve Zebur’un aslı 32 harftir.
Eski Türkçe ve arabca olan 29 harfe Farsçadan gelen pe, çe, je harfleri de eklenince 32 olur.
Kur'ân harflerinin her birisi hiç şüphe yok ki senin gül yüzüne Fıtrat kalemiyle yazılmıştır.
Erence okumayı öğren ki kim olduğunu bile-bil!


Mekteb-i irfâna gir oku bu ilmin aslını
Gör ki nice derc olupdur bu ilimde dört kitab


Âriflerin damla damla biriktiği İlâhî İrfan ve Muhammedî Edeb Mektebi olan Fecr Sûresi sonunda,
“Kullarımın arasına katıl!” buyurulan ErEnlerin Hasbî Hizmet Ummanına
sen de “Benlik Belâ” sını soyunarak koş!
İlâhî İlmi Sabinin sesinden duy ve uy ki,
Dört kitabın nasıl Tevhîdî toplanıp TEK-leştiğini,
Dört âlemin nasıl “Rahmetenli’l- Ravzasında” TEK ve eşsiz Şehâdet Kevseri olduğunu gör!
El Âlim ve El Alîm Celle celâlihu tecellîleri canında cem’ olsun!
Daha ve en doğrusu sen de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in Rahmet İlmine, Edebine ve Tevhîd Şehâdetine bizzât iştirak et!


Her ne okursan çün otuz ikiden taşra değil
Yüzünün metnini şerh eder okunan fasl u bâb


Bu âlemde sen her şeyden ne okusan 32 nin dışında sanma!
Ve Bu Âlemin yüzünde-Sûrette okuyacağın her harf, mutlaka Âdemoğlunun yüzünde-Sîrette de vardır!
Ne varki bu harfleri ve okumasını öğreten Hakk Erenlerden bir Hasbî Hizmetçi İnsan-ı Kâmil bulasın!
Yunus’a Erence dilini öğreten Taptuk Baba,
Mısrî’ye hakkçayı öğreten Ümmî Sinan Baba bulasın ki,
Seni sana fasıl fasıl, bölüm bölüm okutsunda ASLına kavuş!
İnşâallah…


Her ne söz kim söylenir âlemde Türkî ya Arab
Tut kulağın kim sanadır cümle dillerden hitâb


Her ne söz ki söylenir bu âlemde, Türkçe, Arabca vd.
Kulak ver ki bütün dillerden hitab sanadır ki her insan bir sözle bir şeyler ifâde etmektedir..


Her ne kim görür gözün andan cemâl-i yâre bak
Çünkü gitti ey Niyâzî kalmadı aslâ hicâb.


Ey Niyâzî!
Erenler hiMMetiyle kemâlât buldun, kafa ve kalb gözlerinden perde kaldırıldı.
Şimdi artık kesrette vahdeti seyran eyle!
Eşyanın hakikatinde Yârin cemâlin seyr eyle!
Vahdet-i Mevcûdu tek kâlemde gör Kur’ân-ı Kerimde : “Küllü şey”..
Her şeyde eserin Ulu Usatasını göreceksin zâten.
Her şey sana: “Bizim varlığımız zâhiri, iğreti ve geçicidir yanılma! Vâcibü’l-Vücûd olandır Vahdet-i Vücûd sahibi. Yaratılanların tümü ise Vahdet-i Mevcûddur…”


عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

Resim---“'Aliyehum siyabu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullu esavire min fiddatin ve sekahum rabbuhum şeraben tahuren. : Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rabbleri onlara tertemiz bir içki içirir.” (İnsân 76/21)


Resim

Ref’ : Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. Lağvetme, hükümsüz bırakma.
Dildâr : f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
Âfitâb : f. Güneş. Mc: Pek güzel. Çok güzel yüz.
İrtiyâb (A.) : Şüphenin kırıntısı, en küçük şüphe.
Bî-irtiyâb: Hiç şüphesiz.
Hicâb (A.) : Perde. örtü.
Safha : Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. Kısım. Bir şeyin düz yüzü. El ayası. Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. Yazılmış ve yazılabilir sahife.
Derc : İçine almak. Katmak. Kitaba koymak. Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı. Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
Taşra : Hariç ve dış taraf. İstanbul harici olan memleket. Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Şub 2012, 10:58 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
ResimXV ŞİİR 260

Oldum çü mahv-ı mahz-ı zât buldum vücûdumdan necât
Ben içmişim âb-ı hayat irmez bana hergiz memât


Ben, kendimin ve diğer yaratılmışların Vücûd derdinden kurtuldum ve Mevcûdun, küllü şey’in fâni olduğunu anladım.
Kesret gözükenleri Vahdette yok edip ortadan kaldırdım,
Muhammedî Mârifet Mektebinde Katıksız Zâtullah bilgisine kavuştum.
Fenâda Bekâ bulup ebedî dirilik ilmi olan Hayat Suyu içmişim ki artık bundan sonra bana asla ölüm ulaşamaz..


كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim---“Kullu men aleyhâ fân(fânin) : Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak. Yeryüzünde bulunan herşey fanidir” (Rahmân 55/26)

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Resim---Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi) : Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (Rahmân 55/27)



Ben dost yolunda varımı terkeyledim önden sona
Küfr ile imandan geçip a’yânda bulmuşum sebât


Ben, El Velî celle celâluhu olan gerçek Dost’umun yolunda,
Bana imtihan için giydirlen önceki sonraki tüm varlık giysilerimi soyundum,
“Lâ” küfrü ile “illâ” iman ikiliğinden geçip Ayn- Hakk’a sıla ettim, karar kıldım.


Her kande baksam görünür gözlerime sırr-ı ezel
Her şey ulaşıp Hakk’ına çıktı aradan kâinât


Her bir esere baktığımda Ezel Sırrı olan “Kün feykün!” lerini görürüm de her şey Hakkâ sıla eder ve aslına döner.
Eserler Usatasının kaleminde yok olur ve Kâinler, şu an bulunanlar, yâni Kâinât kalkar ortadan da “KûN!” EMRini veren ALLAH celle celâluhu da gark olurlar…


Dost ile ben dost olalı zevkiyle işret bulalı
Zayf-i mükerremdir bu cân hep yediğim kand ü nebât


Gerçek Dost ile ben Dost olduktan ve O’nu her an Yâd edip Eser-ust zevkini yaşayalı beri,
Hakk’la olup halkın lisanıyla konuşalı,
Anladım ki özü, aslı Emr âleminden olan bu Ruhum-Canım, Rabbü’l- âlemin’in Cisim Cihanında keremli kılınmış bir gelip-geçen misafiridir.
Benim yediğim canlı cansız her şey ise var oluşlarının kemâlini bende bulup bu şerefli ve keremli oluştan paylarını almaktalar..


وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---“Ve le kad kerramna beni ademe ve hamelnahüm fil berri vel bahri ve razaknahüm minet tayyibati ve faddalnahüm ala kesirim mimmen halakna tefdiyla : Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)



Hâlvetten ettim rıhleti kesrette buldum vahdeti
Bâzârda düzdüm hâlveti rûz u şebim ıyd ü berat


Bir odaya kapanarak halvet etmekten vaz geçtim.
Halk içinde Hakk’ı celle celâluhu hazz ettim, kesrette tek tek Vahdet neşesini yaşar oldum.
Cihandaki canlar cengine ve Belâ bazarına çıkıp halvetle aradığım ihtiyacımı temin ettim.
Fenâfillah faziletini hâl-i hazır huzur edince Hızır da hazır oluverdi!!..
Sonunda gündüzüm Vuslat Bayramı, gecem ise Berât Gecesi oldu Dostlarım!.

Muhammedî Melâmetin Yiğit usatası Niyâzî Baba ruhun şâd olsun!..


Gördüm bu âlemler kamû benim vücûdumla dolu
Bir olmuş uçmağ u tâmu cümle bana olmuş sıfat


Gördüm ki Âlemlerin tümü de benim vücûdumla dolu,
Cennet ve cehennem bir “şey” olmuş ve her şey aklı olanlara beni anlatmakta benim sıfatlarım âdeta..

Burada “Cennet ve cehennem bir “şey” olmuş” sözünü ola ki yeterli anlatamamış oluruz diye Değerli Tefsir İmamız Fahreddin Razi hazretlerinin tefsirinde bildirdiği bir hadisi kısaca arz edeceğim :


وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
Resim---“Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne) : Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! “ (Âl-i İmrân 3/133)


Bu âyet-i kerîme inzâl olduğunda Bizanslı bir sefir Medine’ye İslâmiyeti incelemek üzere gelmişdi.
Bu âyeti duyunca hayret edip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip soruyor:

“Yâ Muhammed! Sen müslümanları öyle bir cennete çağırıyorsun ki o cennet yerden göklere kadar her yeri kaplıyor... Peki, cehennem nereye gitti?” deyince...
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Fe subhanallah! Ben güneş doğdu diyorum, sen ise gece nereye gitti diyorsun!” buyuruyor...
Yer aynı, güneş varsa gündüz, güneş yoksa gece..
Kişi aynı kişi Nûr-u Mîm varsa cennet, yoksa cehennem..

İşte bu husus, tasavvufun temelidir.
Kişinin özündeki Nûr-u Muhammed Prizine, Tevhîd Fişi takıldığında gönül güneşi doğar ve gecesi gündüz olur.
Karanlık kalb nûra gark olur.
Ezelî, ebedî ve ilâhî nûra kavuşur...
Tüm letâifler çalışır; gözler görür, kulaklar duyar kalbler anlar ve akıllar rüşde erip aşk civânı olur!
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu;
Tevhîdi, Tebliği, Tenziri, Tebşiri ve Bunlara Şâhid Oluşu Tecellî Eder...


Her ne yane kim eğilem ol yane her şey eğilir
Olmuş Niyâzî hep senin sâyelerin sitt-i cihat..


Ben her ne yana eğiliresem her şey de o tarafa eğilmekte..
Ey Niyâzî!
Altı yönde de senin gölgen var aynı anda..

Aziz Mısrî Hocam, yedinci yön olan “ÖZ” ünde doğan Nûr-u Muhammed Güneşinden dolayı, İzâfi Varlık gölgesinin sonsuz yönde ve sonsuz şeylerde âşikâr gözüktüğünü bildirmektedir..



Resim

Mahv : Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
Mahz : Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. Tâ kendisi. Sadece. Su katılmamış hâlis süt.
Zât : Hürmete lâyık kimse. Kendi. Öz, asıl. Ehil. Sâhib. (Zu'nun müennesi). Burada Zâtullah’tır.
Necât : Kurtuluş, selâmet. Hırs ve hased. Yüksek mekân.
Memât : Ölüm. Ahirete göç etmek. (Bak: Mevt)
Hergiz : f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
A’yân : (Ayn. C.) Gözler. Bir yerin ileri gelenleri. Meclis âzaları. Senato âzaları. Muayyen ve müşahhas olan şeyler. Altınlar. Kaymakam.
A’yan-ı sabite : Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
İşret : Manevî zevk alma, ilâhî şarab içme.
Dayf, Zayf (A.): Misafir. Konuk.
Mükerrem (A.): İkrâma uğra¬yan, itibarlı.
Kand (A.): Nebâti şeker. Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
Nebat : (C: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki.
Uçmağ : Cennet.
Tâmu : Cehennem.
Sitt-i cihat : Altı yön.
Rıhlet ( A.) : Göçme, göç etme.
Kesret (A.): Çokluk.
Vahdet (A.): Birlik.
Rûz .(F.): Gündüz. Şeb (F.): Gece.
Iyd (A.): Bayram.
Berat (A.): Beri olma, istisna, bir dâva¬nın neticesinde ilişkisiz çıkma. Berât gecesi, kandili.
Sâye : f. Gölge. Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. Muavenet, yardım.
Kâin : Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.
Rıhlet : Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek.
Cihât : (Cihet. C.) Cihetler, taraflar, yönler.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Şub 2012, 09:52 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
ResimXVI ŞİİR

Sırr-ı HAKK’ı nicesi fâş eyleyem ben ey sikât
Anı ancak remz ile etmiş beyân ehl-i nikât


HAKK’ın Sırlarından hangisi açıklayayım sana?
Ey kendisine aktarılan sırları saklayan, sikâ olan ve güvenilen Ehl-i Zâhir!
Zâten Nükte Ehli Erenler, işâret ederek herekesin aklınca anlayacağı şekilde açıklamışlardır.


Bu anlatım ise Muhammedîdir:


وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً

Resim---Ve yes’elûneke ani'r-rûh(rûhı), kuli'r-rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum mine'l-ilmi illâ kalîlâ (kalîlen): Sana RUH hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, RABB’imin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”
(İsrâ 17/85)

Koca İmâm Fahreddin Râzi efendimizin bildirdiği bir hadis-i şerîfte:
Resim---Yâ Rasûlullah!Ruh, RABB’imin emrindendir.den ne anlayalım?diye sorduklarında;
Cenâb-ı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem :
Aklınız kadar anlayın!buyurmuştur...
Bu ne kadar muhteşem ve hârika bir cevâb Yâ RABBim! (celle celâluhu)
İşte Mürşid-i Mutlak Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin cevâbı...

Güvenilmez kişiye
HAKK’ın Sırlarını teslim etmek suçtur.
Bu anlatım ise Muhammedîdir:


Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:İlim öğrenmek her müslümana farzdır. İlmi, ehli olmayana öğretmek, domuzların boyunlarına cevher, inci ve altın takmaya benzer...buyurdu.
(Enes İbni Mâlik (radiyallahu anhu) dan İbn Mâce ve diğerleri)



Her ne denlü âşikâr etsem hafâsın artturur
Ol iyân iken anı örter delâil beyyinât


Ben her ne kadar ortaya dökmek istesem de HAKK Teâlâ gizililiğini artırır.
Ap açık olanları dâhi, ehli olmayana karşı örter-sırlar, maddî-mânevî isbat için deliller ve bürhanlar sûretleri giyerek örter açıklanmaları kendilerini..



Ânı tevhîd eylemez illâ ki şirk ehli eyler
Vahdet-i HAKK’ı duyanın dili lâldir aklı mât


HAKK Teâlâ’yı diliyle tevhîd edip duranların bir kısmı gizli şirk ehlidir ki;
Gaflet karanlığında sık sık zikrini kaybedip unutur.
Tevhîdin temeli şirki terktir.
Ancak, HAKK Teâlâ’nınTevhîdini Muhammedî duyumla rûhundan duyan ve uyan Ârifler ise zikr-i dâim içinde her an Tahkikî Tevhîdi duymaktan Taklidî Tevhîdi demeye dil bulamazlar..
Sanki dilsiz gibi sessiz ve her hücreleri tevhîdde,
Atomların her an dönüşü gibi her zerreleri;
Devran'da, Seyran'da, Cevlan'da ve Hayran Âlemine gark olmuştur..


RABBısını RaBBıyla GÖRen Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin Hakîkat-ı MuhaMMediyyesinde bizZÂT şâhid olanın araması veyâ söz demesi şâhidliğine ŞİRKtir.. bu lafa sığmaz ve HALdir..yaşanmayan yalandır!deriz… kulihvÂNi…


Her ne kim fevka'l-ulâ tahte's-serâda vardurur
Zâtı vâhiddir velî göründü nice bin sıfat


Her ne ki, Yerin altından en üstün ilki Arşa kadar mevcûd olanların tümünün görüntüsü; izâfî, geçici ve görev gereği olup,
Geçici Benlik zâtları, kendilerini yaratanın
Mutlak ve Vâhid Zâtoluşunu gösteren binlerce esmâ-sıfat görünümündedir..


Zâtı birdir lîk evsâfına gâyet yokdurur
Gör bu fânusu ki anın şem'i oldu nûr-ı zât


Vâcibu’l- Vücûd olan Zâtı, Ehadiyyet bilinemezliğinde TEK-tir.
Lâkin Sıfatlarına son yok ve sonsuzdur,
Bu gördüğün Mevcûdlar fânusunun ışığı;
En-Nûr celle celâluhu esmâsının yansıması Nûrullah’ın mazharı Muhammed aleyhi's-selam’da
Rahmetenli’l-âleminNûrudur.
Rahmetenli’l-âleminRızâsını bulanlar, Râziyeten-Merziyyeten olanlar bilirki;
Nebiyyî’l- Ümmî aleyhi's-selam’ın nûru olan Nûr-u Mim sistemin ÜMMü-ANA-sıdır.

Bu anlatım ise Muhammedîdir:

ALLAHU ZU’L-CELÂL, göklerin ve yerin nûrudur:

ZÂT..Sıfat..Esmâ..Eşyâ..
Zâtullah Nûrundan Eşya Nûrunun zuhuru kademelerini-aşamalarını iyi anlamalıyız..

En dış ZÂHİR Şehâdet Âlemindeki EŞYâ-ŞEYler Bazarındakileri kendi başlarına buyruk nesneler sanmamalıyız:
ALLAH celle celâluhu Ez-Zâhir ALLAH celle celâluhu..


اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Resim--- ALLÂHU NÛRU'S-SEMÂVÂTİ VE'L-ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez-zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhu'l-emsâle li'n-nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) : ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NÛRUDUR. O'nun nûrunun misâli, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da âit olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. ALLAH, kimi dilerse onu kendi nûruna yöneltip iletir. ALLAH insanlar için örnekler verir. ALLAH, her şeyi bilendir.”
(Nûr 24/35)

Nûrullahın MAZHARı Nûr-u MuhaMMeddir. Aleyhi's-selâm..
Tüm sistemin anası “Umm” si Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemdir.
Hılkiyyet temelinde ilk ve tektir...
Dolayısıyla varlığın temelindeki fıtrî birlik, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dir.
Bunda bütün mahlûkat müşterekiz.
Bu cihâna insan süretinde ve akıl emânetiyle çıkıp mutî ya da asî olmak, evliyâ ya da eşkiyâlığını ilân etmek, rüşde erip ermemek ayrı ve sonraki şeylerdir...


Resim---Câbir bin Abdullah (radiyallahu anhu)’dan: “Yâ Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem! Anam babam sana fedâ olsun, ALLAH’ın en evvel yarattığı şeyi bana söyler misin?” dedim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:Yâ Câbir! eşyâdan önce, kendi nûrundan (Nûrullah) senin Peygamberinin nûrunu yarattı.Ve şöyle buyurdu:O nûr ALLAH’ın kudretiyle dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zaman ne levh, ne kalem, ne cennet, cehennem, ne melek, ne gök, ne güneş, ne ay, ne cin ne de ins var idi.Ondan sonra buyurdu ki:ALLAH Teâlâ mahlûkatı yaratmak istediği zaman, o nûru taksim edip 4 parça yaptı: İlk parçadan kâlemi yarattı. İkinci parçadan Levh’i yarattı. Üçüncü parçadan Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı taksim edip dört parça yaptı: İlkinden gökleri yarattı. İkincisinden yeri yarattı. Üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Dördüncü parçayı yine taksim edip dört parçaya ayırdı: Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nûrunu yarattı. İkincisinden kalblerinin nûrunu yarattı ki o, ALLAH’ı bilmedir. Üçüncüsünden dillerinin nûrunu yarattı ki o da Kelime-i Tevhîd'dir....
(İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404)


Zâhir ü bâtın kamûsu bir fenerdir gayri yok
Şem’i insân oldu fânusu cemi-i mümkinât


Gördüğün ve bildiğin zâhir-bâtın yaratılanların tümü de bir tek fenerdir, başkası olmayan..
Bu fenerin ışığı “İnsan-ı Kâmil” olup dışındaki fânusu ise, imkân bulup var gözükenler OL-AN KAİNÂT-tır..
Herkesin ve her şeyin mayası, aslının ilk şey noktası ve sılası, Nûr-u Mîm'dir..
Mâsivâ fânusunun içindeki mevcûd mazharı Nûr-u Muhammed'dir.. aleyhi's-selâm..



Ey Niyâzî âdem oldu çün cihânın şu’lesi
Bahş olur Âdem deminden âleme rûhu 'l-hayat.


Ey Niyâzî!
Cisim Cihânı’nın Cânı-Nûru anlayanı-yaşayanı, Âdem oğludur..
Bütün kâinât için Rahmet kaynağı, Âdem oğlu Muhammed Mustafa Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem dir.
Âdem deminden-soluğundan bahşedilir Âleme Hayâtın Rûhu..
Sistemin yaratılmasına sebeb, akıl verilip sorumlu tutulan İnsan oğludur.
ÂLEMin varlık RÛHu ÂDEM NûR-u MîM-inden geçmektedir..
Diğer varlıklar ise netîce olarak hizmetçi ve yardımcıdır..


اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَّكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ


Resim---Allâhullezî halaka's-semâvâti ve'l-arda ve enzele mine's-semâi mâen fe ahrece bihî mine's-semerâti rızkan lekum, ve sehhare lekumu'l-fulke li tecriye fi'l-bahri bi emrih(emrihî), ve sehhare lekumu'l-enhâr(enhâra): ALLAH, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre âmâde kılandır. Irmakları da sizin için emre âmâde kılandır.”
(İbrahim 14/32)


Resim

Fâş :Meydana çıkmış. Yayılmış. Anlaşılmış olan.
Sikât (A.): Sözüne güvenilir kimseler. (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
Nikat (A.): Nükteler. (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
Serâ (A.): Yer, toprak. Tahtes's-serâ: Yerin, toprağın altı.
Remz : İşâret. İşâretle anlatmak. Güç anlaşılır. Gizli ve kapalı söyleme.
Hafâ : Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık.
İyân : (İyân) Âşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
Delâil : (Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.
Beyyinât : (Beyyine. C.) Beyyineler. Bürhanlar.
Lâl : f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen.
Mât : Yenilmek.
Fevka'l-ulâ : Göğün üstü Arş.
Tahte's-serâda : (Taht-es serâ) Toprak altı.
Şem' : Mum, ışık.
Şu’le : Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.
Bahş : f. Bağış. Verme. İhsan.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Mar 2012, 16:51 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
ResimXVII ŞİİR


Serây-ı din esâsıdır şerîat
Tarik-i Hakk hüdâsıdır şerîat



İslâm Dîninin Temeli ve şartı, şerîattır.
HAKK Yolunun en doğru yoludur şerîat..
Hak târikatın hidâyet rehberi yine şeriattır ki târikat devamıdır..

Budur evvel kapı dergâh-ı Hakk’a
Ki yolun iptidâsıdır şerîat



HAKK Dergâhının ilk kapısıdır ve temelidir şerîat
Ki HAKK Yolunun başlangıcıdır şerîat…


Dahi bununla hatm olur bu yollar
Bu râhın intihâsıdır şerîat



Kaldı ki bu yollar şerîat ile hayr sonucuna ulaşır, başı sonuna eklenir, son bulur amacına ulaşır.
Kulluk imtihanı yolu olan bu yolun, HAKK Yolunun nihâyetidir, son-ucudur şerîat…


Sırat-ı müstakîme dâvet eden
Münâdiler nidâsıdır şerîat



İnsanları İlâhî Sırât-ı müstakîme, ALLAH'ın râzı olduğu en doğru yola, Peygamberlerin, evliyâ ve sâlihlerin, sıddîkinlerin gittikleri meslek, seyr u süluka dâvet eden
Çağırıcıların çağrısıdır şerîat…


Şerîat Enbiyânın sünnetidir
Kamûnun ihtidâsıdır şerîat



Bütün peygamberlerin sünneti, uygulama kânunu, yolu, âdetidir şerîat.
Hepsinin, herkesin muhtac olduğu, her şeyden önde değer verdiği, delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola girmek kapısıdır şerîat..


Hüdâ'nın Leyle-i Mi'rac içinde
Habibine atâsıdır şerîat



El HUDÂ celle celâluhu nun Mi'rac gecesinde
Sevgilisi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e Lütuf u İhsan Bağışı, bahşişidir şerîat…


Yiğirmi üç yıla dek Cebrâil'in
Ânâ vahy-i Hüdâ'sıdır şerîat



Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’ e Cebrâil aleyhi's-selâm 'ın 23 yıl boyunca getirdiği HUDÂ’nın vahyidir şerîat…


Cihânda çoktur envâı ulûmun
Kamûsunun hümâsıdır şerîat



Cihânda ilimlerin pek çok çeşidi vardır
Tümünün de devlet kuşu, saadet ve mutluluk menbağıdır şerîat…


Bu nefs-i kâfiri katletmek için
Hakk’ın hükm-i kazasıdır şerîat


İnsana küfrü emrden nefs-i emmârenin kötü huylarını öldürmek için
HAKK Teâlâ’nın evvelce verilmiş olan hükümü-uygulama emridir şerîat…


Cihad-ı ekber eden ehl-i diller
Kulûbunun safâsıdır şerîat


Nefisleriyle en büyük cihadı yapan gönül ehli Erenlerin,
Kalblerinin gönül şenliği ve eğlencesidir şerîat…


Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Recâ’nâ mine’l-cihâdi’l-asgari ilâ’l-cihâdi’l-ekber: Küçük cihâddan büyük cihâda döndük!...buyurmuştur.
(Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ I-511 (1362); Bagdadî Tarihi XIII-493)



Tarikât kârıbanının önünce
Delil-ü muktedâsıdır şerîat


Târikat kervanının önündeki, kendisine uyulan yol göstericisidir şerîat…


Hakîkat gerçi sultânlıktır amma
Önünde anın livâsıdır şerîat


Gerçi Tasavvufta Hakîkat, sultânlıktır amma,
Onun da önündeki Bayrağı ve sancağıdır şerîat…


Şerîattan velî yâd olmaz aslâ
Velînin âşinâsıdır şerîat


Gerçek velî olan Erenler şerîata asla yabancı olamaz,
Her velînin çok iyi tanıdığıdır şerîat…


Şerîatla durur arz u semâvât
Bu bünyânın binasıdır şerîat


Bu yer yüzü ve gökler şerîat ile ayakta durabilir
Bu sistemin binâsıdır şerîat…


Ne bilsin şer'i pâki ehl-i ilhad
Ol a’dânın adâsıdır şerîat


ALLAH'ın varlığına, birliğine inanmayan îmânsızlar ne bilsin tertemiz şerîatı
Onun için şerîat,düşmanların düşmanıdır..


Hemen onlar da aklınca sanır kim
Nizâm için olasıdır şerîat


Böyle kimseler ham akıllarınca sanırlar ki,
Sâdece îcaba göre sanki dünyâ işleri düzeni için yapılan bir kânundur şerîat…


Sakın cânâ sakın onlara uyup
Deme sen de n'olasıdır şerîat


Canım kardeşim sakın sen de onlara uyup yanılıp da,
Deme ki:
Ne olacakmış şu şeriat?


Şerîatsız hakîkat oldu ilhad
Hakîkat nûr ziyâsıdır şerîat


Şerîatsız hakîkat,
Biz hakîkat ehliyiz bize şeriât ne gerek? Vs. saçmalıkları açıkça Dinden çıkmaktır. Dinsizliktir.
Hakikat Nûrunun ışığıdır şerîat…


Ziyâ olmaz ise nûru da yok bil
Hakîkatle kıyasıdır şerîat


Işık ve aydınlık yoksa onların kaynağı olan NÛRu da yok bil sen!
Hakîkat ile onu hüküm ve muhâkeme yeridir Şerîat…


Cihâna bir velî hiç gelmez illâ
Elinde anın âsâsıdır şerîat


Bu Cihana bir Velî gelemez ki onun elindeki âsâsı-yasası-dayanağı şerîat olmasın..


Dahî başında tâc u şâl u kisve
Hem eğninde abâsıdır şerîat



Aynı zamanda HAKK yolunun işâretleri ve remizleri olan taç, şal, kılık kıyâfeti,
Hem de sırtındaki Derviş Abasıdır şerîat…


Hakîkat cânıdır ancak velînin
Cânından mâadasıdır şerîat



Elbette her Velînin canı Hakîkattir,
Hattâ canından başka da her şeyidir şerîat…


Çıkıcak cân beden öldüğü gibi
Çıkıcak sır kalasıdır şerîat



Nasıl beden öldüğünde can çıkmaktaysa bedenden,
İşte onun gibi, İnsanın sırrının da çıkacağı- onu da soyunacağı gün geride kalacak tek şey şerîattır…


Karar etmez beden olmayıcak cân
Hakîkatin bekâsıdır şerîat



Nasıl bendeni olmayan can bu âlemde yer bulamaz ise,
Hakîkatin sonsuz olmasının, bekâsının kaynağıdır şerîat…


Hakîkat dilber-i râna gibidir
Anın zerrin libasıdır şerîat



Hakîkat, gönülleri fetheden bir dilber-i râna gibidir
Onun kıymetli altınını-ziynetini saklayıp koruyan elbisesidir şerîat…


Sakın soyma anı nâ-mahrem içre
Yüzün suyu hayâsıdır şerîat



Sakın haa sakın onu sırra ortak olamayan, yabancı münâfıklar yanında-içinde soyma!
Utanmanın, sakınmanın yüz suyunun hayâsıdır şerîat…


Hakîkat Arş-ı A'lâdır muhakkak
O Arş'ın üstüvâsıdır şerîat



Muhakkak ki, Hakîkat Arş-ı A'lâ'dır,
O Arş'ın istivâsı, i'tidal, istikâmet ve karar yeridir, direğidir şerîat…



Cemi-i Enbiyâ vü evliyânın
Niyâzî rehnümâsıdır şerîat.


Ey Niyâzî!
Bütün peygamberlerin ve velîlerin yol gösteren kılavuzudur şerîat…


Resim

Esas: Temel. Kök. Rükün. şart. Hakîkat ve mâhiyetler.
Hüdâ: Hidâyet, doğruluk, doğru yol.
A'da: Düşmanlar
Adâ: Düşman
Nâ mahrem (A.): Mahrem olmayan. yabancı.
İptida : Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
İntihâ : Son, nihâyet, uç
İhtidâ : Hidâyete ermek. Delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola girmek. ALLAH'a ve Rasulu Ekrem Aleyhi's-salâtu Ve's-selâm Efendimize îman etmek. Başkasına tekaddüm etmek
Atâ : Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
Hümâ : f. Devlet kuşu. Saadet. Mutluluk.
Kârıban : Kervan.
Muktedâ : Kendisine uyulan. Önde giden. Müçtehid. Pişivâ. Peşivâ. Namazda kendine uyulan imam.
Livâ : Bayrak. Sancak. Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay. Hz. Peygambere aleyhi’s-selâm âit sancak.
İlhad : Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. ALLAH'ın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık.
Kisve : Elbise. Kılık. Husûsî kıyâfet. Küsve. Kisbet.
Râna : İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Mar 2012, 17:24 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11391
ResimXVIII ŞİİR

Cân kuşunun her zaman ezkârıdır vâridâta
Akl u hayâlin hemân efkârıdır vâridât


cAN cisimde, can Kuşu Kanlı Kafeste durmadan ötüşü HAKK Teâlâsın Sebbaha Zikri Derûnî Duyuş DOĞuşlarıdır ve Kaynağı Yaratandandır.
Akla hayâle gelir-gelmez fikirlerin Özü, coşkulardır İlâhî Feyizler…


İşidicek adını duydu cânım dadını
Bildim ki âriflerin esrârıdır vâridât


Ne zaman ki işitti ALLAH celle celâluhu ADını, canım tanıdığı TADı duydu hemence..
Ve Anladım ki Âriflerin SıRRlarıdır İlâhî Feyizler..


Sıdk ile gönlüm sever görmeğe cânım iver
Anın içün kim Hakk’ın envârıdır vâridât



AYNın Asla Hasreti ZÂTen ve ezelendir. Bu gurbet çöplüğünde görmek için hasret çekip bir an önce görsem der!
Onun içindir ki HAKK Teâlâ'nın NÛRlarıdır İlâhî Feyizler..


Ol dürr-i yekdânenin kadri bilinmez anın
Bu dil-i virânenin mimârıdır vâridât


O öyle bir tek değerli İNCidir ki ANalamayan kadir kıymetini bilemez.
Oysa bu harabe-virâne olmuş gönlümün MiMarıdır İlahî Feyizler..

“Dürr-i Yek Dâne” dediğimiz, bu eşsiz ve tek bir dâne inci, dürr-i yetim olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dir.
Hakk ERENler derler ki;
Can-CâNâN ANNe Âmine ANA, 22 Nisandı Rahmâniyyet-Rahîmiyyet BULuşması ve Nur-u MuhamMmedin Zâhire Teşrifi..
Hani deryâlarda 22 Nisan gecesi ağzın açan sedeflere 1 damla RaHMet düşerse DüRR-i Yektâ olur ya işte öylece..
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemsiz ALLAH celle celâluhu arayana ne deriz ki!?!..


Gerçi kütüp çok yazar ilm-i ledünden haber
Cümlesi bir bahçedir gülzârıdır vâridât


Gerçi kitaplar, buna benzer nice ilm-i ledünden satırlarında bahsederler ancak,
SADRa geçince cümlesi bir bahçeden bir parça ve GÜLBaĞıysa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selemin pâk yüreğindendir İlahî Feyizler..

Muhyiddin, Bedreddin ettiler ihyâ-yı din
Deryâ Niyâzî Füsus enhârıdır Vâridât.


Muhyiddin ârabî kaddesallahu sırrahu ve de şeyh Bedreddin kaddesallahu sırrahu dini Anlamında Dirilttiler,
Niyazî Ba bam da der ki: Ey Niyazî, DEYÂ-Deniz,
Füsusu’l- Hikemdir, kolları-ırmaklarıysaVâridâttır..

Niyâzî Mısrî hazretleri dinin dirilişinde;
Şeyhu’l-Ekber muhiddin kaddesallâhu sırrahu nun
Füsûsu’l- Hikemini deryâya, Şeyh Bedreddin’in Vâridât’ını da onu besleyen ırmaklara benzetmektedir. İkisi de yiğit Erenlerdendir.

Resim

Ezkâr (A.): Zikr'in çoğulu, zikirler. Zikir: Anmak.
Vâridât (A.): Gelirler; ALLAH'dan gelen feyizler. ilhamlar.
vahiyler; büyük mutasavvıf ve mütefekkir Bedreddin Simevnevî’nin ünlü eseri.
İvmek (T.): Bir an evvel kavuşmak için aceleyle ve iştiyakla gitmek.



Muhyi'ddin ARABÎ kaddesallâhu sırrahu (1165 - 1240)

Muhyi'ddin Arabî 17 Ramazan 560 (1165) tarihinde Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğdu. Sekiz yaşında babasıyla beraber İşbiliye (bugünkü Sevilla)- ya geldi. Henüz çocuk denecek yaşta kendisiyle görüşen İbn Rüşd, onunla görüştüğünden son derece memnun kalmıştı. Birçok şeyhlerden istifade eden İbnu’l-Arabî’nin ilk şeyhi, okuması yazması olmayan fakat maneviyatta çok ileri mertebelere yükselmiş olan Ebu Ca’fer al-‘Uryanî’ dir. Bundan başka 55 şeyhten feyiz almıştır.
Arabî 590 (1194) yılında seyahate başlamış, Tunus’a gelmiş 591 (1195) te Fas’a geçmiştir. 595 (1199) da Kurtuba’da İbn Rüşd’ün cenaze merasiminde hazır bulunmuş, 597 (1201) de Mağrib şehirlerinde gezmiş, ertesi yıl hac gayesi ile Mısır’a gelmiş, Kahire’de Takiyyu’d-din Abdurrahman’ın elinden Hızır’ın hırkasını giymişitir. Mısır’dan Kudüs’e geçmiş buradan da yaya olarak Mekke’ye varmış, 598 (1202) yılı hac farizasına yetişmiştir. İki yıl Mekke’de kalmıştır…
601 yılı hac mevsimi sonunda Anadolu hacılarının daveti üzerine onlarla birlikte Bağdad üzerinden Anadolu’ya gelmiştir. Malatya’da hacdan beraber geldiği Mecdu’d-din İshak’ın evinde kalan İbnu’l-Arabî, onunla beraber Konya’ya gitmiştir. Daha sonra Bağdad’a uğrayıp 602 (1205) te Kudüs civarında, 12 Şaban 603 (22 Mart 1207) de Mısır’da, 604 (1208) de Mekke’de bulunmuştur. 606 (1209) da Konya’da Risaletu’l-Envar’ı yazmıştır. İki yıl sonra 608’de Bağdat ve Halep’te bulunmuştur. 612 (1215) de Konya “AKSARAY” a gelmiş, aynı yılın Ramazan ayında Sivas’ta bulunmuştur. Daha sonra Malatya’ya gelmiştir. Burada dostu Mecdu’d-din İshak’ın dul eşiyle evlenmiş ve oğlu Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeye başlamıştır. Oğlu Sadu’d-din Muhammed 618 de burada doğmuştur. Nihayet 627 yılında Şam’a yerleşmiştir.638 (16 Ekim 1240) tarihinde 78 yaşında iken vefat etmiş, Kasiyun Dağı eteğinde bulunan türbesine defnedilmiştir. (alıntıdır.)
Bu vefatı denilnse küfrüne zâhiren fetva verilip, ipe çekilip de mübarek cesedi çöplüğe atılmış ve Hakk Erenler derler ki: Şeyhu’l ekber eyledi ki: “Kadrim Sin, ŞINa giren de BİLine!”
Ne zaman ki Yavuz Sultan SELİM ŞAM’a girdi aradı buldu KOKusundan Gül BAĞın..
Ruhu şâd olsun, Rahmetler yağsın ve HiMMeti var olsun!..



Simavna Kadısı Şeyh BEDREDDİN kaddesallahu sırrahu ( .... - 1420)

Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus'un torunu olduğu söylenen Abdülaziz'in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun'dur. Babasının mesleği nedeniyle Simavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin ilk tahsiline babasının yanında başladı. Daha sonraları Şahidî adlı bir hocadan ders aldı. Mevlana Yusuf'tan sarf ve nahiv okudu. Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi'nin I. Bayezid'in refakatinde Edirne'ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi'den ders almaya başladı; bu arada Mevlana Yusuf'un yanında fıkıh öğrenimine de devam etti.
6 ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmü'min'in oğlu Müeyyed ile birlikte 1 yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi'nde yine Hoca Efendi'nin derslerini takip ettiler. Bu 3 öğrenci Bursa'dan Konya'ya gittiler ve orada Mevlana Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri aldılar. 1 yıl sonra Musa Çelebi Semerkant'a giderek Uluğ Bey'in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavî ve Müeyyed 1381'de Şam'a gittiler. Fakat Vebâ salgını nedeniyle Küdus'e dönerek Mescid-i Aksa'da İbnü'l Askalanî'den hadis okudular. Daha sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri'nin himayesinde Kahire'ye gittiler. Ali Keşmeri verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah el-Mantıkî, Bedreddin Simavî'yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavî kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 1383'te Hac için Mekke'ye giden Şah, Bedreddin Simavî'yi de yanına alır.
Sultan Berkuk, Bedreddin'in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin Üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavî'nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin'i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin'i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem'le yaptığı tasavvufî sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin'e intisap etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavî doğuya bir geziye çıktı.
1402-1403 yıllarında Tebriz'e giderek Timur'un otağında İranlı âlimlerle yaptığı tartışmalarda Timur'un ilgisini çekmiştir. Daha sonra Kahire'ye geçen Bedreddin Simavî, Şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeylerle arası açılınca Edirne'ye dönmeye karar verdi. Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya'ya geçmiştir. Daha sonra Tire'ye geçerek isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanıştı. Daha sonraları İzmir'e geçti ve burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanıştı.
Şehzâdeler mücadelesi sırasında Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne'yi ele geçirmesi üzerine Şey Bedreddin kazaskerliğe tayin edildi ve aktif olarak siyasi hayata atıldı. Musa Çelebi'nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 1413'te Şey Bedreddin ailesi ile birlikte İznik'e sürgün edildi. Kendisine 1000 akçe maaş bağlandı fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçti. Börklüce Mustafa'yı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirdi. Börklüce Aydın ve Karaburun'da binlerce sempatizan topladı. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelenen 1416'da İznik'ten kaçmayı başarmış, Kastamonu'ya giderek İsfendiyar Bey'e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamıştır. Bunun üzerine Sinop Limanı'ndan bir gemiye binerek Rumeli'ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman'a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır.
Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh'in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal bozguna uğratılmış, şeyin adamları dağıtılarak, şey esir alınmıştır. Padişah'ın emriyle bir heyet kurularak şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyhin, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 1420'de Serez'de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1961'de kemikleri, Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir. (alıntıdır.)
Ve nice destanlar yazılmıştır ardı sıra ardı kesilmeyen ER BaBanın..
Ruhu şâd olsun, Rahmetler yağsın ve HiMMeti var olsun!..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 142 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 13 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye