Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 09:37

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 33 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 04 Şub 2016, 16:36 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim


Mehmet Lütfi Budak kaddesallahu sırrahu
Hâce Muhammed Lütfi Efendi kaddesallahu sırrahu (1868-1956)
Veyâ halk arasında yaygın söylendiği şekliyle Alvarlı Efe Hazretleri



Türk imam, sufî ve Halk Şâiri ve MuhaMMedî HAKk ÂŞIKtır. Nakşibendî ve Kadirî tarikatlerinde şeyhtir.

Hayatı:

Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesine bağlı Kındığı (Altınbaşak) köyünde doğdu. Resmi nüfus kayıtlarına göre doğum tarihi h. 1271 m. 1853-1854 iken, oğlu Hacı Seyfeddin Efendinin tespitine göre h. 1285 m. 1868'dir. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi ise Hatice Hanım'dır. Anne cihetinden Seyyid olup soyu Muhammed aleyhisselâm'a dayanır.
H. 1307 (m. 1889-1890) yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiinde imamlığa başladı. Aynı yıl babası ile birlikte Bitlis'te ikâmet eden Nakşibendî Şeyhi Muhammed Küfrevî'yi ilk defâ ziyâret etti. 5 yıl sonra, 27 yaşında iken Muhammed Küfrevî'den Nakşibendîlik hilafeti aldı.

Tasavvufta Nakşibendî Tarikat zinciri Resim Muhammed Küfrevî Resim Seyyid Taha Hakkari Resim îMevlana Halid-i Bağdadi şeklinde devâm eder..

Resim Ayrıca bilahare Tillo'da bulunup Şeyh Nur Hamza'dan Kadirî Tarikatı icâzeti de almıştır.

I. Dünya Savaşı esnasında 1916 yılında Erzurum'da Rus işgali başladığı sırada Dinarkom köyünde imamlık yapmakta idi. Bizzât savaşmak için müracaat ettiği ordu tarafından kendisine müsaade verilmedi. Fakat Tercan'ın Yavi köyünde câmi imamlığı esnasında Ermeni mezâliminin artması üzerine ilerleyen yaşına rağmen köylülerden teşkil ettiği milis kuvvetleriyle savaşa iştirak etti. Savaş sona erip Rus işgali ortadan kalkınca Hasankale'nin Alvar köyünde imamlığa başladı. Burada 1939 yılına kadar ikâmet etti. Alvar Köyünden ayrılınca yerine gelen imam Ramiz Efendi, Fethullah Gülen'in babasıdır. Gülen, dergahına devam ettiği sırada Alvarlı Efe'nin vefât ettiğini ve o sırada kendisinin 16 yaşında olduğunu belirtir.

II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra ilk fırsatta hacca gitmiştir. 1947, 1949 ve 1950 yıllarında üç defâ hac yapmıştır.
Hayatı boyunca 5 defâ evlilik yapmıştır. Evlatlarından sadece Hacı Seyfeddin Efendi kendisinden sonraya kadar yaşamıştır.
H. 28 Receb 1376 (m. 12 Mart 1956) günü Erzurum'da vefât etti. Kabri Alvar Köyündedir.
Bizzat sohbetlerinde bulunup istifade edenler arasında Mehmed Kırkıncı, Erzurumlu Nâim Hoca gibi pek çok meşhur simâ bulunmaktadır.
Muhammed Lüfti Efendi anadili Türkçe'nin yanında, şiir yazacak derecede Arapça, Farsça ve Kürtçe bilirdi. Tasavvuf edebiyatı sahasında eserler vermiştir. Vefâtından sonra şiirleri oğlu tarafından “Hulasatu’l- Hakayık” adı altında kitaplaştırılmıştır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Şub 2016, 23:13 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
ALVARLI EFE HAZRETLERİ

Murat KAYA

Tarihin sayfalarında karşımıza nice değerli kurucu ruhlar çıkar. Bu ruhlar, Hak aşkıyla için için yanmalarına mukabil, çağlayanlar gibi coşkun akar ve susuz sinelere su, ıssız gönüllere vaha serinliği taşırlar. İşte bu gönül hekimlerinden biri de Alvarlı Muhammed Lütfi Hazretleridir. Burada onun hayatından günümüze, gönlümüze ışık olabilecek kareleri ve mısraları taşımaya çalışacağız.

1868'de Erzurum'un Pasinler ilçesine bağlı Kındığı köyünde dünyaya gelen Avlarlı Muhammed Lütfi, "Alvarlı Efe Hazretleri" olarak bilinmektedir. Anne tarafından seyyid olan Efe Hazretleri, ilk tahsilini babası Hüseyin Efendi'den tamamlayarak icâzet aldı ve 1890'da Pasinler'in Sivaslı Câmii'ne imam olarak tâyin edildi. 1890'da babasıyla birlikte Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî'ye intisâb etti. Orada riyazâtını tamamladı ve hilâfet alarak Hasankale'ye döndü. Bir süre burada görevine devam ettikten sonra Erzurum'un Dinarkom Köyünde imamlık yaptı.

Efe Hazretleri, Rus istilası sırasında, 16 Şubat 1916'da Dinarkom'dan Erzurum'a taşınır. Erzurum'un istilası Efe Hazretleri'nin kalbinde onulmaz yaralar açar. Bu acılarını şu mısralarla ifade eder:


Kopdu bugün Kıyâmet
Yer yüzi al kan oldi..
Görülmemiş alâmet
Kandan bir tûfan oldi..

Yiğitler baltalanmış
Öz kanına boyanmış
Körpe kuzular yanmış
Âteşde büryân oldi..


Katliam gibi olan bu savaşta Efe Hazretlerinin başından geçenler, "Türk-İslâm Düşünce Tarihinde Erzurum" sempozyumunda şu şekilde yankısını bulmuştur:
"Alvarlı Efe Hazretleri, çok sevdiği ve Allah'ın emânet-i hassı olarak yanından hiç ayırmadığı muhterem pederlerini Erzurum'da Hacı Recep Efendi'nin evine emânet eder. İstila görmüş baht-ı kara yurdun derdi için Tercan'ın Yavi Nahiyesi'ne gelir. Onun için imamet, cihadın başka adıdır. Rus istilâlarına mâni olmak için sebep ve çâreler araştırır. Köyde ve çevresinde kendisinin gönlüne girdiği herkesi bu acılı istilâya karşı silahlandırır."

Erzurum'un kurtuluşu ile tekrar Hasankale'ye dönen Muhammed Lütfi Efendi, kendisine teklif edilen müftülük görevini kabul etmeyerek Alvar halkının isteği üzerine oraya yerleşir ve 1939 yılına kadar tarikat neşrinde bulunur. Alvarlı Efe Hazretleri diye anılması da bu ikâmeti sebebiyledir.


Mühim bir hatıra:
Halis kalble yapılan duanın ehemmiyetini gösteren bir hatırayı, Alvarlı Efe Hazretlerinin talebesi Mehmet Tekin Bey şöyle naklediyor:

"Bir gün birisi yaklaşıyor Efe Hazretlerinin yanına. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. Belli ki deva arıyor. Gözyaşları içerisinde Efe Hazretlerinin mübârek ellerine sarılıyor. Bir ah yükseliyor, yüreğinin derinliklerinden… İnsanlar hüznün acısını yaşayan bu insanın hâline üzülüyorlar. Bir merak sarıyor herkesi…

Adam şöyle konuşmaya başlıyor: “On yedi on sekiz yaşlarında bir kız çocuğum var. Doktorlar mide kanseri olmuş diyorlar. Çocuğum çok zayıfladı. Yüzüne bakmaktan utanıyorum. Doktorlar, ameliyat gerekiyor ancak yüzde on kurtuluş ümidi var, dediler. Ne yapacağımı şaşırdım.”

Adâmin bu sözleri üzerine Alvarlı Efe Hazretleri adama sorar: “Sen bu durumu kızına açtın mı? Ameliyat durumunda kurtuluş ihtimâlini veya riskini biliyor mu?” Adâmin cevabı şu olur: “Ben yüzde on falan demedim; kızım, ameliyat olursan kurtulacaksın dedim. Bunun üzerine kızım ağlayarak: “Baba, ben ameliyat olmak istemiyorum; Rabbime böyle tertemiz gitmek istiyorum.” dedi.

On yedi, on sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun kader-i İlahîye teslimiyetine Efe Hazretleri de ağladı. Ardından da ellerini kaldırarak öyle güzel dua etti ki… Hepimiz ağladık ve duaya âmin dedik.

O adam öylece gitti. Oraya her gittiğimde Efe Hazretlerinin yakını Osman Efendi'ye: “Ne oldu Osman Ağabey, o zat geldi mi?” diye soruyordum. Bir gün: “O zat geldi; akşam yine gelecek.” dedi.

Bekledik, akşamüzeri adam geldi: “Amca çocuk nasıl oldu?” dedim. “Evlâdım; biz buradan duayı aldık. Bunun üzerine ümitlendim. Gittim otele, baktım yavru dalgın dalgın yatıyor. Nefes dahi alması zorlaşmış. Onu yormamak için dokunmak istemedim. Biraz yüzüne baktım, biraz meşgul oldum. Bir ara gözlerini açtı: “Baba geldin mi?” dedi, “geldim” dedim. “Baba benim canım işkembe çorbası istiyor.” dedi. Boğazından su geçmiyor, suyu dudaklarına pamukla veriyorum. Kaşığın ucuyla biraz işkembe çorbası verdim. “Baba kaşığı doldurarak ver.” dedi. Yine, her hâlde “ölüm iyiliği” diye düşündüm. Kaşığı doldurdum verdim. Daha sonra “Baba beni lavaboya götür.” dedi, götürdüm. Lavabo, kan ve irinle doldu. “Eyvah, çocuk gitti.” dedim. Getirdim; çocuk soluk alıyor mu almıyor mu belli değil; yatırdım. Öylece kaldı çocuk. Üç dört saat sonra sabah namazında gözünü açtı ve “Baba, ben iyi oldum.” dedi. “İnşallah kızım” dedim. “Bana süt getir.” dedi; sabahın o saatinde süt aradım getirdim. Onu içirdim velhasıl iki gün orada baktıktan sonra :“Baba, beni köyüme götür; ben iyi oldum.” dedi. Bu olaydan üç dört ay sonra doktorlara götürünce: “Bu, o çocuk değil.” diyerek kabul etmediler."


Bediüzaman'dan Alvarlı Efe'ye Yazılan Mektub:
Osmanlının son dönemini görmüş olan ve dönemin bunalımlarına çâreler arayan Bediüzzaman ve Alvarlı Efe Hazretleri arasında geçen mektuplaşma, uhuvvetin ve mü’minlerin birbirlerine olan muhabbetinin ehemmiyetini gösteriyor. Bediüzzaman'ın, Efe Hazretlerine gönderdiği mektupta bu sevgi şöyle ifade ediliyor: "Silsile-i ilmiye'de bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren, Hz. Şeyh-i Muhammed El-Küfrevî'nin hulefâsından Alvarlı Hâce Muhammed Efendi'ye ve ihvanlarına çok selâm ederim."

Efe Hazretlerinin, Bediüzzaman Hazretleri için, Hulusi Bey'e yazdığı cevabî mektubu:

"Ümmet-i Muhammed'e şem'â-i muhabbet füruzan eden, bir zât-ı âli kadrin huzur-i saadetine nâm-ı kemterânemi celb ve selâmlarımı tebliğin kıymet-i dünya ve mafiha olan eşyadan değerlidir. Ol zât-ı âlî-kadrin, himmetlerinin istirhamında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim, ol bâbta himmetlerine havale..."


Salih Özcan, Efe Hazretleri ile alakalı hatırasında şunları anlatıyor:
Erzurum'a gidiş tarihini kat'i hatırlamıyorum. Üstad Emirdağı'nda idi. Yanına gittim. Erzurum'a gideceğimi söyledim. O da: "Mehmet Alvarlı'ya benden çok selâm söyleyin. Bana dua etsin. Ben onu duama aldım, dua ediyorum." dedi.

Erzurum'a vardım. Yanımda askerlik yapan Mehmet diye bir er ve Kasımpaşa Câmiinin müezzini Hafız Mehmet ile beraber gittik. Beni tanıttılar. Kulağı ağır duyuyordu. Kulağına eğilerek: "Üstadın selâmı var, bana dua etsin!" diyor dedim. Efe Hazretleri yaşlı ve hastalığına rağmen birdenbire doğruldu: "Bediüzzaman bizim medâr-ı iftihârımızdır, O'nun duacısıyız. Bize dua etsin." dedi. Bunu gelip Üstada anlatmıştım. O da memnuniyetini izhâr etmişti.


Fethullah Gülen Hoca Alvar İmamını Anlatıyor:
Hocaefendi Efe Hazretleriyle tanışmasını ve onun sohbetlerine katılmasını hatıralarında şöyle ifade ediyor: "… Ailemin dışında Alvar İmamının da üzerimde tesiri çok büyüktür. Hüsn-ü teveccühte bulunmam için lâzım gelen bütün şartlar hazırdı. Dayım, âdeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzem o iklimin delisiydi. Babâmin, annemin ciddi bir merbutiyeti vardı. Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı.

Sözün tesiri için bu çok önemlidir. Onun için, Alvar İmamının ağzından çıkan her kelime bana, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken biz, yeni, şimdiye kadar yere inmemiş bir kısım semâvî şeyler dinliyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorduk. Belki bu söylediklerim o gün için, tesir yönüyle bu kadar netleşmemişti ve ben çocukluğumda bu kadar net bir düşünceyle onu dinlememiştim. Fakat vicdanımın bir lahutilik karşısında olduğunu her zaman hissetmişimdir.

Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, onun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. Onu idrak ettim diyemem; çünkü o, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyâde, onu yine onun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Onun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım "Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ onun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hâlâ "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekân açılsın." dediğini duyar gibi olurum.

O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyen debdebeye düşmedi, Hakka kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alâyişe yüz vermedi. Âdeta bir Hüma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.

O, akıl gözünü doğru düşünce ile birleştirmeye muvaffak olmuş ve kalb, kafa izdivacı gibi çok az talihlinin ulaşabildiği bir noktada kutup bir insandı.

O, en kötü dönemde, en ağır şartlar altında kimseye pes etmeden ve hiçbir şeye takılıp kalmadan medrese ilimleriyle tekkenin aşk ve şevkini te'lifi başarmış çok nadide temiz soluklardan biriydi. Himmetindeki yükseklik ve idaresindeki bu derinlik sayesinde, bizlerle ilkler arasındaki mesafeyi bir ölçüde kapamaya muvaffak olmuş ve arkadan gelenlere zemin hazırlamıştır."


Misafirsiz Sofraya Oturmazdı:
Misafirperverlik ve cömertlik hususu Efe Hazretlerinin dillere destan hâliydi. Altmış sekiz sene misafirsiz bir sofraya el uzatmamak az kişiye nasip olan bir hâldir. Bu mevzûyla ilgili bir hatırayı Ali Hoca şöyle anlatır:
"Bir gün Efe Can ile sofraya oturduk. Elini yemeğe uzatmadı, kalktı ve öbür odaya geçti. Mahdumları Hâce Seyfeddin Efendi, Efe Can'ın yanına gittiğinde seccadede dua ederek ağladığına şahid olmuş: “Ya Rabbi ne yaptım ki, bunu bana revâ gördün.” Daha sonra sofraya geldi ve aynı anda kapı çalındı, misafirler geldi. Biz de yemeğimizi gelen misafirlerle yedik."


Fakirleri Korur Kollardı:
Herkese, bilhassa hasta ve düşkünlere karşı çok şefkatliydi. Fakirlere hiç beklemedikleri anda yardım eder, birçok fakire fırınlardan ekmek göndererek onların günlük ihtiyaçlarını karşılardı. İhtiyacından dolayı huzuruna gelenler, derdini söylemeden, kendisi ihtiyaçlarının ne olduğunu anlar ve bunları giderirdi.

Çok cömert idi. Herkes, bilhassa varlıklı kimseler kendisine hediyeler gönderirdi. Fakat o bunlara hiç elini sürmezdi. Bunları minderin altına kor, evlenmek isteyenler, borcunu ödeyemeyenler ve cenaze masrafları olup da kendisine gelenlere dağıtırdı. En büyük zevki hediyeleri lâyık olduğu yere ulaştırmaktı. Bazen sohbetleri esnasında üzerindeki en büyük parayı ortaya koyar, sonra çevresindekilere de: "Şuraya biraz para koyun!" derdi. Onlar da paralarını koyduktan sonra bunları toplatır, mahallin ileri gelenlerine veya muhtarına ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaları için gönderirdi.


Talebelere Yardım Yapılmasını İsterdi:
Osman Demirci Hoca, insanların hayra yönlendirilmesi ve imkânı olmayan talebelerin okutulması konusunda Efe Hazretlerinin hassasiyetini şöyle anlatıyor:

"Zaman zaman sohbetlerinde hedefi, gayesi; ihmal edilen İslâmiyet'in yeniden ihyası için ne lâzımsa ele alınması, yapılması yolunda gayret sarf etmekti. Zenginlere bu yolda mali imkânları sarf etmeleri, gençleri ilim adamı yaparak onların dine hizmet etmelerinin sağlanması hususunda ciddi tavsiyelerde bulunmuştu. Onların, imkânları ile talebe okutmalarını çok isterdi."


Kalb Kırmaktan Korkardı:

Şiirlerinde Peygamber Efendimizin ahlakına ne derece önem verdiği, hayatını O'nun pırlanta gibi düsturlarıyla şekillendirdiği görülür. Bu düsturlardan biri de, kalb kırmamak için gösterdiği hassasiyettir.


Bu hâl şiirinde şöyle ifade edilmektedir:

Ol fakîr ki yüzen bakar
Gözlerinin yaşı akar
Mü'min olan kalb mi yıkar
Boynuna la'net mi takar
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı..

*

Bu dünya seni terk eder
Devletin hep elden gider
Ölüm bir gün kabre güder
Biri sürer biri yeder
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı..

*

Kimsenin gönlünü kırma
Sakın harama el urma
Bir ferdin aybını görme
Günah meclisinde durma
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı..


Edebî Yönü:
Efe Hazretleri şiirlerini âşıkane, ârifane, âlimane ve mürşidâne bir edâyla söylemiş ve yazmıştır. Şiirlerinin çoğunluğunu divan tarzında oluşturmuştur. Halk şiir zevkine uygun düşen, ama daha çok Yunus'tan esintiler taşıyan hece şiirleri de yazmıştır. Yunus'un, Fuzûlî'nin ve Nâbî'nin etkisinde kaldığı gözlemlenmektedir.

Alvarlı'nın şiirleri, mektupları ve nesirleri ölümünden sonra önce oğlu Seyfettin Mazlumoğlu tarafından derlenmiş, daha sonra da "Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı" tarafından "Hülâsatü'l-Hakâyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lütfi" adıyla İstanbul'da neşredilmiştir. Bu divanda çeşitli nazım şekilleriyle söylenen yedi yüzü aşkın şiir mevcuttur. Hece vezni ve oldukça sâde bir Türkçenin kullanıldığı bu şiirlerden bazıları bestelenmiştir. Şiirlerinde tuluat hâkimdi. Kendisine perdeler aralandığı zaman "Uşaklar yazın." derdi. Yanında bulunan kâtipler hemen yazarlardı. Sonra "Hele bir okuyun bakalım." derdi. Onların yazıdaki hatalarını tashih ederdi. Gazelleri bu hassasiyetle hazırlanmış ve yazılmıştır.

Bütün meselesi ilimdi. Tek derdi Kur'ân'a ve İslâm'a hizmetti. Cehâletin neticesinde felâketlere sürüklendiğimizi bildiği için cehâleti ortadan kaldıracak olan ilmi teşvik ederdi. Bilhassa bayramlarda münasip köylere gider, sohbet eder ve halkı irşad ederdi. Bir bayram gününde, bayrâmin bütün heyecan ve neşvesi içinde şu mısralar dilinden dökülür:


Mevlâ bizi affede
Bayram o bayram olur.
Cürm-ü hatalar gide
Bayram o bayram olur..

Lütfi'ye lutf-u kerem
Dahili bâb-ı harem
Dâimâ Allah direm
Bayram o bayram olur..


Alvar İmamının Vefâtı:

Efe Hazretleri 12 Mart 1956'da vefât ettiğinde köyde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, o günü şöyle anlatıyor:
"Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefâtıdır. O gün [12.03.1956] ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum. Birden hafiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bu çığlık "Efe öldü!." diye bağırıyordu.

Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü çevre komşular hep evin etrafına toplanmışlar ve insanlar mendil tutmaca ağlıyorlardı. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efe'nin ölümüyle bu yaşlı ana, bir defâ daha inleyecekti. İnleme ve ağlamalar günlerce, aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hâlâ devam etmektedir."

Efe Hazretleri, marifetullah deryâsına dalmış, muhabbetullah bahçesinde seyran etmiş bir insan-ı kamil olarak yaşadığı yılları ve çevresini aydınlattığı gibi, vefâtından sonra geride bıraktığı eser ve hatıralarıyla da bizleri aydınlatmaya devam etmektedir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Mar 2016, 13:02 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Alvarlı Efe Hazretleri, 1869 yılında Erzurum'un Hasankale (Pasinler) ilçesinin Kındığı Köyünde doğmuştur. babası Hoca Hüseyin Efendi’nin eğitimiyle yetişmiş, daha sonra da Erzurum'da tanınmış birçok âlimin derslerine katılmıştır. Aldığı bu derslerin neticesinde de 1891 yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmii'ne imam tâyin edilmiştir. Aynı yıl babasıyla birlikte Bitlis'e giderek Muhammed Pîr'i Küfrevî'ye bağlılıklarını bildirmişlerdir. Ardından Pîr'i Küfrevî 'nin onayıyla Hasankale'de insanları Kur'ÂN-ı Kerîm ahlâkına çağıran tebliğlerine başlamıştır. Bir süre buradaki görevine devam ettikten sonra Erzurum'un Dinarkum Köyüne giderek imamlık vazifesine orada devam etmiştir. 12 şubat 1916'da Rus’ların Erzurum çevresini işgale başlaması üzerine babasıyla birlikte Erzurum'a gelmiş, Erzurum'un kurtuluş hareketine katılmış, daha sonra tekrar Hasankale'ye oradan da kendisini çok seven Alvar Köyü halkının isteği üzerine Alvar’a yerleşmiştir. Halk arasında "Alvar İmamı" ünvanıyla tanınırken, sonraları kendisine "Efe Hazretleri" ünvanıyla da hitab edilmiştir. Tebliğlerine 1939'a kadar bu köyde, bu tarihten sonra da Erzurum'da devam etmiştir.

Aynı zamanda Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi'nin şiirleri, ölümünden sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenerek “Hulâsatü'l- Hakâyık-Hakikatlerin Özü” adıyla 1974 yılında İstanbul’da yayımlanmıştır.

Alvarlı Efe Hazretleri’nin yaşadığı yıllar; uzun süren savaşların getirdiği yıkımların ve zor şartların hüküm sürdüğü yıllardı. Alvarlı Efe Hazretleri böylesine zor şartlardan hiçbir zaman yılmamıştır. İslâm Âleminin zor dönemlerindeki sorunları ile her zaman bizzat ilgilenmiştir. Alvarlı Efe Hazretleri, ardında değerli bir mü’min topluluğu bırakan büyük bir islam âlimidir..



Kerem kıl kesme sultanım keremin binevâlardan
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlardan...

Derdi derunuma derman arardım
Didiler derttir dermanın senin...


GaZeL..

Âşık olan cân verir dîdârına dilberlerin
Bülbül-veş cân atar gülzârına dilberlerin..

Cân verir cândan geçer cânânına âşık olan
Gûş-i cânın bahşeder ezkârına dilberlerin..


Hubb-i mevlâ bâdesi âşıkların gark eylemiş
Kim düşer fânî olur efkârına dilberlerin..


Ger çalarsa gözüne şems-i muhabbet şu’lesi
Bin cânın kurbân eder dür-bârına dilberlerin..

Gül-gülistân-ı sa'adet âşıka diyâr-ı yâr
Lutfiyâ cânın atagör dârına dilberlerin..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Mar 2016, 15:37 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

YÂRi İNcitme!.

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin canını incitme!
Esir-i gurbet-i nalân olan insanı incitme!
Tarik-i ışkta bî-çâreyi hicranı incitme!
Sabır kıl her belâya Hâne-yi Rahmân'ı incitme!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Elin çek meyl-i dünyadan eğer aşık isen yâre
Muhabbet câm’ını nuş et asıl Mansur gibi dâre
Misafirsin felek bağında bendîn salma efkâre
Düşersin bir belâya sabrı kıl Mevlâ verir çâre!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Bulaşma çark-ı dünyaya vücudun pâk-tâhirken
Güvenme mal u mülk ü mansıbın efnâsı zâhirken
Nic' oldu mali Karun'un felek bağında vafirken
Nedir bu sendeki etvar-ı dert gönlün misafirken!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Hasislikten elin çek sen cömerd ol kân-ı ihsan ol
Konuşma cahil-i nadan ile gel ehl-i irfan ol
Hakir ol âlem-i zâhirde sen mânâda sultan ol
Karıncanın dahi halin gözet dehre süleymân ol!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Ben insanım diyen insana düşmez şâd-u-handanlık
Düşen bî-çâreyi kaldırmadır âlemde insanlık
Hakikat ehlinin hali durur dâim perişanlık
Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

ehl-i irfanım deyü her yerde bendîn atma meydâna
el elden belki üstündür ne lâzım uyma şeytâna
yakın olmak dilersin hazret-i Hallak-ı ekvâna
cihânda tatlı dilli olması lâzımdır insâna!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Celîs-i meclis-i ehl-i hakikat ol firar etme
Heva-yı nefsine tabi' olan yerde karar etme
Tekebbürlük eden insana asla i'tibar etme
Sana cevr ü cefâ ederse bir keş inkisar etme!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Vefâsı var mıdır gör kim sana bu çarh-ı devranın
Eser yeller yerinde hani ya taht-ı süleyman'ın
Yalınız adı kaldı âlem-i zâhirde Lokmân'ın
Geçer bir lahzada ru'yâ misali ömrü insânın!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Sana bir fâide yokdur bilirsin halk-ı gıybetden
Gözün aç âlemi bir bir geçersin çeşm-i ibretden
Zarar gördüm diyen gördün mü sen ehl-i mehabbetden
Yeme kul hakkını korkar isen rûz-i kıyametden!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Hakikat bahrinin gavvası ol terk-i mecâz eyle
Çıkar ha alma mazlumun ahın seni i'tiraz ile
Çekil semt-i habîb'e ey gönül azm-i Hicâz ile
Yüzün tuk hak-i pâyine hemen arz-ı niyaz ile!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.


Resim

Gönül âyinesin silmek gerekdir kalb-i agâhe
Muhabbet şems-i dogmuşken ne lâzım mihr ile mâhe
Ne müşkil hâcetin varsa hemân arzeyle ALLAH'e
Dâr-i Mevlâ dururken bakma Lütfî başka dergâhe!.


Felekte hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şanı incitme!.



ResimResim

er Rahmân:
Resim

El Hallâku :
Resim

El Mevlâ :

Resim


ResimResimResim

Süleymân aleyhisselâm: Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.) oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi.
Çarh: Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema.
Celîs: Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan.
Tekebbür: Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek
İ'tibar: (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
İnkisar: Kırılma. Gücenme. * Beddua ve lânet okuma. * Şikeste olma.
Ekvân: (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
Şâd: f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
Handan: f. Gülen, gülücü, mesrur.
Lokmân Hekim aleyhisselâm: Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
Lahza: Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
Gıybet: Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek.
Mecâz: Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.
Hazer: Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma
Nalan: f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
Bî-çâre: Çâresiz.
Zî-şan: Şan sahibi.
Nûş: f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
Mansur: Hallac-ı Mansur. Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevî istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idâm edilmiştir.
Bend: f. Bağlanan. Bağlanmış. * Bağ. Boğum.
Mansıb: (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'.
Efnâ: En fâni.
Kârun: (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden
Vâfir: (Vefret. den) Bir çok, bol, çok.
Çeşm-i ibret: İbret gözü.
Rûz-i kıyamet: Kıyamet günü.
Hicâz: Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulunduğu mıntıka.
Hâk-i pây: Ayak tozu.
Agâh: (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
Mihr ile Mâh: Güneş ile Ay.
Dâr-i Mevlâ: Mevlâ Kapısı.
[/font]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Nis 2016, 15:59 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

ALVARLI EFE HAZRETLERİ
kaddesallahu sırrahu


Prof. Dr. Veysel Güllüce
Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi.


Hayatı ve Şahsiyeti:

Erzurum’da yetişmiş önemli şahsiyetlerden biri olan ve Erzurum halkı arasında “Efe Hazretleri” ya da kısaca “Efe” olarak bilinen Alvarlı Efe Hazretleri’nin adı, Muhammed olup mahlası ise Lütfi’dir.

Muhammed Lütfi Efendi 1868 yılında Hasankale’nin Kındığı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Efendi, annesi Hatice Hanım’dır. İlk tahsilini babası vasıtasıyla tamamlamış, 22 yaşında iken Hasankale’de Sivaslı Câmii’ne imam olmuştur. Bu imamlığı esnasında ilmî yeteneği ve güzel ahlâkıyla herkesin takdirini kazanan Alvarlı Efe, babasıyla birlikte Bitlis’e giderek Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmiş, bir müddet sonra onun seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye dönmüştür.
Daha sonra Dinarkom Köyü’ne tâyin olunan Alvarlı Efe Hazretleri, I. Dünya Savaşı’na kadar burada kalmış, 16 Şubat 1916’da Rusların Erzurum’u işgali üzerine, Erzurum’a göçerek, babasını Erzurum’a bırakıp, kendisi imamlık göreviyle Yavi Nahiyesine gitmiştir. Rus istilası müddetince burada kalıp istilaya karşı koymak için çâreler aramıştır.

Alvarlı Efe Hazretleri, Erzurum’un kurtarılmasından sonra tekrar Hasankale’ye dönmüştür. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü görevini kabul etmemiş, yakındaki Alvar Köyü halkının ısrarlı talepleri üzerine, oraya giderek 24 yıl vazife yapmıştır. Bundan dolayı halk arasında, ‘”Alvarlı Efe” adıyla meşhur olmuştur. Ancak hastalığı sebebiyle, devamlı olarak hekim kontrolünde olması gerektiği için 1939’a kadar kaldığı bu köyden ayrılmak zorunda kalmış, köy halkından izin isteyerek, Erzurum’da Mehdi Efendi Mahallesinde kiraladığı bir eve yerleşmiş, irşad ve ilmî faaliyetlerine burada 16 yıl devam etmiştir. 12 Mart 1956’da (pederlerinin vefât ettiği ve aynı zamanda Erzurum’un kurtuluşu olan bir günde) vefât etmiştir. Cenâze namazı kalabalık bir cemâat eşliğinde kılınmış, ardından Alvar köyüne götürülüp orada toprağa verilmiştir.

Alvarlı Efe, ömrünü İslâm’ı anlatma, insanları irşad etme yolunda geçirmiş, sohbet ve şiirleriyle insanları; ilme, doğruluğa, takvâya davet etmiştir. O’nun çeşitli şiir türlerinden meydana gelen Hulâsatü’l-Hakâyık adlı eseri, bu nevi tavsiyelerle dolu olup, iç dünyasını yansıtması açısından da çok önemlidir.

Burada bu değerli eserde derlenmiş olan Alvarlı Efe Hazretleri’nin şiirlerine güzel bir örnek olarak, 20 kıta halindeki meşhur “Erzurum Destanı” isimli şiirinin birkaç kıtasına yer vererek asıl konumuza geçmek istiyoruz.:

Erzurum Destanı’ndan

Erzurum kilidi, mülk–i İslâm’ın
Mevlâ’ya emânet olsun Erzurum..
Erzurum derbendî ehl–i imanın
Mevlâ’ya emânet olsun Erzurum..

*

Gayet şecaatli erler var idi
Nisâsi, ricâli hayadâr idi
Edebli erkânlı bir diyâr idi
Mevlâ’ya emânet olsun Erzurum..

….

Kalblerine dolsun feyz–i rabbanî
Ahalisi bulsun Rahm–i Rabbanî
LÜTFÎ, Erzurum’dan gördün ihsani
Mevlâ’ya emânet olsun Erzurum..


Derbend: f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale.
Şecaat: Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme. Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesidir.
Nisâ: Kadın.
Ricâl: Erekek.
Hayadâr: Hayâlı, edebli.
Erkân: (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.

Mârifet Eri Efe Hazretleri, ilham-ı ilahiye, ledünnî ilme mazhar, ârif bir zâttı. Şiirlerinde bu ilmin hususiyetini ve değerini şöyle dile getirir:

Bak ilham-ı ilahîden dolan dil kenz-i hikmettir
Anı bul halleder ilm-i ledünnle her muammayı.. (s. 433)

Yani, ilahî hikmetlerle dolan gönül bir hikmet hazinesi gibi olup, böyle bir gönüle sahip olan kimse Allah tarafından ihsan edilen bu ilim sayesinde her müşkülü halleder..

Resim

Dilde ders-i a'ref okur dervişân
Keşf olur sırrına esrâr-ı Kur’ân
Ârif-i Hakk olur ilm-i ledündân
Olur mârifetin bahr-i ummani.. (s. 444)

Yani, Allah yolunun yolcuları, gönül dershanesinde mârifet dersi okurlar. Böylece kalblerine Kur’ân’ın sırları açılır. Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme mazhar olmuş böyle kimseler, Cenab-ı Hakk’ı hakkıyla bilen kullar olur, mârifet deryasına dalar da dalarlar.
Ledünn: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, Esrar-ı İlâhîyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelü’t- tahiyyât ve’s- salâvât Efendimizdir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (aleyhumusselâm) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.

Resim

Gönül nur-i hidayette okur esrar-ı eşyâyı
Aref dersin alan talib görür dilde dilârâyı.. (s. 411)

Yani, gönül, hidayet ışığıyla mahlukâtın yaratılış hikmetlerini, ilâhî isimlere mazhar oluşlarına dair sırları okuyup öğrenir. Mârifetullah dersini tamamlayan bir talib-i Hak gönül aynasında Allah’ı müşâhede eder..

Resim

Mekteb-i ilm-i ledünnîdir bu âlem ser-te-ser
LUTFİYA nûr-i hüdâ Hakk’ı temennâdır garaz.. (s. 302)

Sertese: f. Baştan başa, bütün, hep.
Temennâ: Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. * Minnettar olma.

Yani, bu âlem baştanbaşa bir ledünnî ilim mektebidir. Ey Lütfi! Yaratılış gayen hidâyet nurunu elde ederek Cenab-ı Hakk’ı istemektir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Nis 2016, 10:49 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Alvarlı Efe’nin şiirleri, Mârifetullah Denizinin çok derinlerine daldığının açık göstergeleridir. Şimdi onun bu mârifet denizinden topladığı bazı incileri göstermeye çalışacağız:

Cihan bir zarf-ı esrâr-ı ilahîdir, gözün varsa
Görürsün hurşid-âsâ keşf olunmuş her muammayı..

Erişse dîde-i dilde görür kudret-i Mevlâ’yı
Doğar her zerreden bir şems, bu eşyâ vahdet âyâtı.. (s. 421)


Hurşid: f. Güneş. Afitab. Hur. Mihr. şems.
Âsâ: f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.)
Hurşid-âsâ: Güneş gibi.

Yani, bu kâinat, içinde İlahî Sırları barındıran bir zarf gibidir. Basîretin varsa, her müşkülün güneş gibi aydınlanıp hallolduğunu görürsün. Böylece, gönül gözüyle Mevlâ’nın kudreti müşahede edilir. Her zerreden bir güneş doğarak bütün varlıklar ALLAH celle celâlihu’nun BİRliğini terennüm ederler.

Resim

Kitab-ı sırr-ı vahdettir bu eşyâda olan eşkâl
Bu mevcud Mûcid’e dâldir münevver kıl süveydâyı.. (s. 447)


Eşkâl: (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
Mûcid: Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan. * Yaratan. Yoktan var eden.
Dâl: Delâlet eden, delil olan.
Münevver: (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. * Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. * Parlatılmış.
Süveydâ: Siyahlık. Karanlık.

Yani, bu varlıklarda görülen şekiller, Allah’ın birliğinin sırlarını ifade eden yazılardır. Bu varlıklar, kendilerini var eden bir Zât’a delâlet edip gösteriyor. Eğer gönül dünyanı aydınlatırsan bu gerçekleri görürsün..

Resim

İşit ezkâr-ı eşyâyı geçüp sît û sadâlardan.. (s. 304)


Ezkâr-ı eşyâ: KüLLî Şeylerin kendince zikirleri.
Sît: Çatırtı, patırtı, gürültü. Ün, şöhret, nam.
Sadâ: Seda. Ses. Avaz. Savt.

“Şan şeref peşinde koşmayı, övgü ve alkış seslerini dinlemeyi bırakıp biraz da varlıkların Yaratıcılarını zikredişlerini dinle..”
Diyerek her şeyin Allah’ı anıp, O’nu tanıttığına dikkat çeker..

Şu beyitler de “Her şey Allah’ı hamdiyle tesbih eder” âyetinin tefsiri mahiyetindedir:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
"Tusebbihu lehu’s- semâvâtus seb’u ve’l- ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ (gafûran).: 7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).” (İsrâ 17/44)


LUTFİ bu eşyâ ne ki var Hâlıkını tesbih eder
Eder ise bu mahlukât esrar-ı Hakk’ı tâlimât.. (s. 114)


Tâlimât: Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.

Yani, Ey Lütfi! Bu varlıkların tamamı Yaratıcı’larını tesbih edip ilâhî sırları ta’lim ederler..

Resim

Kim okursa dilde ders-i men-aref
Âlem-i mânâda bulur bin şeref..

Bir gör tevhid eder eşyâ her taraf
LUTFİ hüccetindir imanın senin.. (s. 328)


Hüccet: Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika. * Şâhid.

Yani, kim gönlünde mârifet dersini okursa, mânâ âleminde bin şeref bulur. Her şey Allah’ın birliğini ilan eder. Ey Lütfi! Senin hüccetin imanındır..

Ders-i men-aref:
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu: Nefsini tanıyan RASBBını tanımıştır.” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfu’l-Hâfâ II/343 (2532)


Resim

Bu kâinat kudretinde bir hubabdır ya Ğanî.. (s. 337)

Hubab: Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcık ki, habab-ül mâ' derler.

Diyerek Allah’ın sonsuz kudretine dikkat çeken Alvarlı Efe Hazretleri, kâinatı kâlem-i kudretle yazılmış bir kitap olarak tavsif eder, şiirlerinde bu kitabı ne kadar güzel okuduğunun örneklerini sunar. Bu kitabın güzel bir sayfası olan bahçeyle ilgili şu şiiri bu konuda güzel bir örnektir:

Bu bahçe ne müzeyyen
Kudret-i Mevlâ’yı seyreyle..
Görünür sırr-ı vahdet
Cennet-i Me’vâ’yı seyreyle..


Müzeyyen: Bezenip süslenmiş, ziynetli.
Me’vâ: Mekân. Varılacak yer. Mesken. * Sığınacak yer.
Cennet-i Me’vâ’: Me’vâ Cenneti.

Yani, bu bahçe ne kadar süslü! Gel de Yüce Mevlâ’nın kudretini seyret! Bu bahçede Allah’ın birliğinin nişaneleri görünüyor. Gel de, Me’vâ cennetini seyret!

Nazar kıl gül-gülistânı
Ederler tevhid-i Bârî
Bezenmiş dârı diyârı
Gül-i ra’nâyı seyreyle..


Bârî: Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)

Yani, Bak! Gül, gülistan hepsi Yaratıcı’larının birliğini ilan ediyorlar. Her taraf ne güzel süslenip bezenmiş! Gel de bu hoş kokulu güzel gülü seyret!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 May 2016, 21:42 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Çeşitli âyetlere telmihlerle dolu olan aşağıdaki beyitler ise, Alvarlı Efe’nin kâinât kitabını ne kadar güzel okuduğunu, tefekkür dünyasının genişliğini bildirmekle birlikte, Kur’ân âyetlerine derin vukufiyetini de göstermektedir. Çünkü o, iki kitabı da (Kâinât ve Kur’ân) güzel bir şekilde okuyarak, Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve rahmetine, insanları ölümlerinden sonra tekrar diriltmenin Allah için çok kolay olduğuna istidlâlde bulunmuştur:

Hatemu’l-Enbiya Mahmud u Muhammed getirip
Bize Kur’ÂN-ı Kerim her dü-cihan dâru’l-emân..

Yani, Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (aleyhisselâm) bize hem dünya hem de âhiret saadetinin rehberi olan Kur’ân’ı getirmiştir.

Resim

Nazar et kâinâtın kâtibinin defterine
Kâlem-i kudret ile yazdığına var mı gümân!?.

Yani, Bu kâinâtı kudret kâlemiyle yazmış olan Kâtib’in defterine bir bak! Kudret kâlemiyle yazdığı bu eserler hakkında bir şüphe olur mu?!

Resim

Bu kadar saltanatı gösterecek Zât-ı Hudâ
Var mı tebdil ile tağyir bu kadar devr-i zemân!?.

Yani, Yüce Allah öyle bir saltanat ve hükümranlık gösteriyor ki, bu kadar zaman geçmesine rağmen kurduğu bu eşsiz nizamda bir değişme ve sapma olmamıştır.

Berr ü bâhirde olan ekl ile şürb muhtacı
Herkesin rızkını vermeye kadîrdir Rahmân..

Yani, Kara ve denizde rızka muhtaç bütün canlılara rızık vermeye o Rahmân kadirdir.

Resim

Rahm-i zî-ruhda tecemmu’ edecek her iki su
Ola bir mîr-i zemân inkar eder mi insan!?

Yani, Ana rahminde iki suyun birleşmesiyle, yeryüzünün efendisi olan insan meydana geliyor. Bu gerçeği kimse inkâr edebilir mi?!

Resim

Bir avuç toprağı Âdem edemez mi Allah!?
Rûz-i mahşerde bize kudretini ede ayân..

Yani, insanı bu surette yaratan Allah bir avuç topraktan Adem’i yaratamaz mı?! Mahşer gününde insanı dirilterek kudretini herkese gösteremez mi?!

Resim

Bir çekirdeği Hudâ eyleye bir cism-i kebîr
Yevm-i kıyamda olur mu LUTFİYÂ şüphe emân.. (s. 302)

Yani, Allah bir çekirdekten koca bir ağacı inşa ediyor. Artık bu gerçekleri gören bir insanın insanların diriltilerek kabirlerinden kaldırılacağı kıyamet günü hakkında bir şüphesi kalır mı Ey Lütfi!.
Dâru’l- emân: Sığınılacak, korunulacak yer.


Gümân: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
Tebdil: Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
Tağyir: Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme.
Berr ü bâhir: Kara ve deniz.
Ekl ile şürb: yiyip içmek.
Zî-ruh: Ruh sahibi.
Tecemmu’: Toplanma. Birikme.
Mîr: Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli.
Rûz-i mahşer: Mahşer günü.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Haz 2016, 16:36 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Cenâb-ı Hakk’ı esma-i hüsnasıyla tavsif ettiği şu kıtalarında tevhid ilminin gönüle yerleşmesinin irfan ile olacağına dikkat çeker:

Hâlık-ı âleme bin hamd ü senâ
Şeriki yok zatı alîm u dânâ
Kudreti kadîmdir basîr-i bînâ
Her anda o Mennân bir şa’n iledir..


Kadîm: Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
Dânâ: f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
Bînâ: f. Gören, görücü. * Göz.
ŞeÂN: her ÂN yeniden yaratış.

El Hâliku :
Resim

El Mennan:
Resim

Yani, Bu kâinâtın yaratıcısı olan Allah’a binler hamd ve senâlar ederiz. O’nun ortağı, misli ve dengi yoktur. O Âlimdir. Kudreti kadim olup her şeyi görendir. O Mennân her ân bir iştedir.

Resim

Âlemleri var eyleyen bir Allah
Secdeler eyleriz hasbeten lillah
Fânidir mâsivâ Bâki’dir Allah
Nûr-i tevhîd dilde irfân iledir.. (s. 123-124)

Yani, Âlemleri var eden Allah birdir. Ona rızasını kazanmak için secde ederiz. Allah Bâki olup onun dışındaki her şey fânidir. Tevhid nuru gönülde irfan ile olur.

كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ*
" Kellâ, lâ tutı’hu vescud vakterib.: Hayır! Ona uyma! Allah'a secde et ve (yalnızca O'na) yaklaş!”
“Secde et, yaklaş!” (Alak 96/19) (Secde Âyeti)

Âyetine telmih edip: “Ubudiyetten özge Kurb-i Hakk’a bir sebeb yoktur” (s. 445) diyerek Allah’a yakınlaşmanın yolunun ancak ibâdetle mümkün olacağını söyleyen Alvarlı Efe, ârif-i billah olmanın bir neticesi olarak, Allah’a gönülden teslim olmuş, O’nun her işinde bir hikmet olduğuna yakinen inanmış bir zattır.

“Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler” diyen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi o da: “Bütün ef’ali hikmettir, Huda’nın kahri rahmettir” (s. 422) diyerek, insana hoş görünmeyen şeylerde, belâ ve musibetlerde dahi, rahmet cilvelerinin bulunduğuna dikkat çeker:

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
"Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).: Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)

Âyetlerinin mânâlarını terennüm eder.

Muhabbet Eri,
Muhabbetullah, Mârifetullah’ın bir neticesidir. Mârifet-i İlahiyyede büyük mesafeler kat’etmiş olan Alvarlı Efe, muhabbetullah deryasına dalmış, “Eynemâ Şarabı” diye isimlendirdiği, Muhabbet Şarabını içerek kendinden geçmiştir.
Alvarlı Efe’nin şiirleri İlahî Aşk ile tutuşmuş bir gönülden savrulan kıvılcımlar gibidir.
“Ni’met oldur ışk-ı Hakk rûşen-zamîr olsun sana” (s. 103) diyerek İlahî Aşkın en büyük ni’met olduğuna ima eder.

Resim

Ona göre muhabbet-i İlahî, âlemlerin mâye-i hayatı-hayat mayasıdır.
Kur’ân da bu muhabbeti tâlim eder:

Kamu âlemlere ayn-ı hayattır
Okur dilden dile Kur’ân muhabbet.. (s. 58)

Yani, Kur’an, bütün âlemlere hayat veren muhabbeti okuyup durur.

O, “Bâki bir can isteyenler fâni bir can istemez” (s. 231)
“Meydan-i tevhidde merd-i merdâne olan Hak’tan gayri bir yâre bakmaz” (s. 226) diyerek hiç batmayan bir güneşe, hiç solmayan bir güle meyil vermiştir.

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا
"Ve tevekke’l- alâ’l- hayyillezî lâ yemûtu ve sebbih bi hamdihî, ve kefâ bihî bi zunûbi ibâdihî habîrâ (habîren).: Ve ölümsüz olup, daima hayy (hayatta) olana (Allah’a) tevekkül et (güven ve O’nu vekil tayin et). Ve O’nu, hamd ile tesbih et. Ve kullarının günahlarından haberdar olması, O’na kâfidir.” (Furkân 25/58)

Âyetinden ilham alarak İbrahim aleyhisselâm gibi batıp kaybolan fâni güzelliklerden yüz çevirişini şöyle ilân eder:

Bir güle gönül ver ki o gül solmaya hâşâ
Öyle bir güzele el ver dâd-res olsun sana..


Dâd-res: f. Yardımcı, yardıma yetişen.

Yani, öyle bir güle gönül ver ki, o gül asla solmasın. Öyle bir güzelin elinden tut ki, senin yardımına koşsun.

Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni
Öyle bir dâmanı tut ki ede ber-murâd seni..


Dildâr: f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
Dilşâd: f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş.
Dâman: dâman

Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin.

Öyle bir yâr ile yâr ol yâr ola her dü serâ
Hurşid-âsâ her zamanda eyleye irşâd seni.. (s. 412)

Yani, Öyle bir yara yar ol ki, sana iki dünyada da yar olsun. Güneş gibi, dâimâ senin yolunu aydınlatsın..

LUTFİ tut dest-i garibi sen garibsin o garib.. (s. 236)

Mısraıyla dile getirdiği gibi, Efe bu fâni dünyada Mahbûb-u Bâki’sinden ayrı kalmış, O’nu arayıp duran bir garip idi.

Resim

Gel ey can bülbülü, fâni kafeste zârı mu’tad et
Ezel demlerini yâd eyleyüp bin âh û feryâd et..

Yani, Gel ey can bülbülü, bu fâni dünya kafesinde ağlamayı adet et. Ezel’deki halini hatırlayıp binlerce âh-vâh et!

Vatan gülzârını terk eyledin diyâr-ı gurbette
Bu hâristan-ı mihnette belâ emtârını yâd et.. (s. 110)

Yani, Bu gurbet yerinde vatan gülistanını terk ettin. Artık, bu sıkıntılı diken tarlasında belâ yağmurlarını anıp dur, diyerek nasıl bir garip olduğunu, yaşadığı gurbet hayatının ne olduğunu şerh eder. Bu gurbet, asıl vatanından ayrılıp bu fâni dünya kafesinde sızlanıp duran can bülbülünün “Elestü bi-rabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?!” hitabına “belâ – bilâkis evet!” diye karşılık vererek gülistan olan asıl vatanından ayrılıp bu dikenlerle dolu gurbetteki belâ yağmurlarına giriftar olduğu gurbettir.
Böylece o bu dünyada, Efendimiz’in: “dünyada bir garip gibi ol” (yani kendini gurbette farz et) emrinin mânâsını çok iyi anlamış ve öyle yaşamıştı.

İbni Ömer radıyallahu anhu şöyle dedi: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem benim iki omzumu tuttu ve: “Dünyada, sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol!” buyurdu.”

İbni Ömer radıyallahu anhu (sık sık) şöyle derdi: “Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al!.”
(Buhâri,Rikak, 2; Tirmizî; İbn Mâce)

Ancak, gurbet ne kadar uzun sürse de:

مَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
"Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huve’s- semîu’l- alîm (alîmu).: Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa hiç şüphesiz Allah'ın (tesbit ettiği) süresi yaklaşarak gelmektedir. O, işitendir, bilendir.” (Ankebût 29/5)

Âyetinin hükmünün mutlaka gerçekleşeceğinden emin idi.
Nitekim şöyle der:“Lâ-cerem Mecnun olan bir gün bulur Leylâ’sını” (s. 417)


Lâ-cerem: Şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Haz 2016, 10:24 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Alvarlı Efe, elest bezminden beri kalbinin ilahî aşkla dolduğu inancındadır. Çeşitli beyitlerde bu durumu dile getirir:

Gönül bezm-i elest’ten taht-gâh’ı hubb-i Mevlâ’dır
Tecelli-hânesinde feyz-i Mevlâ’sın nihan eyler.. (s. 187)


Taht-gâh: f. Başşehir, başkent. * Taht yeri.
Nihan: f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.

Yani, gönül tâ ezel bezminden beri Mevlâsı’nın sevgisinin yerleştiği makamdır. Orada Mevlâsı’nın feyzini saklar.

Resim

Masiva bilmez nedir bezm-i elest mestânesi
Öyle hayret bahşeder nâtıkları lâllandırır..

Elestu bi-Rabbikum meclisinde sarhoş olan, masiva nedir bilmez. Bu öyle hayret verici bir durumdur ki, konuşanların dili tutulur.

Resim

LUTFİYâ bu bâdedir mesteyleyen Mûsâ’ları
Zevk-i ruhanî verir kâl ehlini hâllandırır.. (s. 198)

Yani, Ey Lütfi! Hz. Musa aleyhisselâm’ın, Rabbinin dağa tecelli etmesiyle düşüp bayılmasına sebep olan işte bu bâde’dir. Bu bâde, yani Muhabbetullah, insana ruhanî bir zevk verir. Söz ehlini hâl ehli yapar..

Resim

Hamdü-lillah din û imandır şerab-ı eynemâ
Bârekallah nûr-i Kur’ândır şerab-ı eynemâ.. (s. 98)

Yani, Elhamdulillah, eynemâ şarabı (her şeyde Allah’ın isimlerini müşâhede etmek) din ve imandır. Bârekallah, eynemâ şarabı Kur’ân’ın nurudur. …gibi beyitlerde görüldüğü gibi, Alvarlı Efe’nin şiirlerinde sıkça geçen eynemâ şarabı, “Yüzünüzü nereye dönerseniz (eynemâ tuvellû) Allah’ın vechi oradadır” (Bakara sûresi, 115) âyetinden iktibas edilmiş bir kavram olup, kâinâtın her tarafında Allah’ın isimlerinin tecelli ettiğini, her şeyin Allah’ı tanıtıp gösterdiğini, başka bir deyişle, mârifet ve muhabbetullahı ifâde etmektedir.

Yukarıdaki beyitlerde geçen meyhâne ise bu aşk meyinin (eynemâ şarabının) içildiği meclislerdir. Başka bir ifadeyle meyhane men-aref (3) bâdesinin sunulduğu men-aref meyhanesidir. (s. 152) Bazen de men-aref dersinin okunduğu dersâne.


وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Resim---"Ve lillâhi’l- meşriku ve’l- magribu fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh (vechullâhi) innallâhe vâsiun alîm (alîmun).: Ve doğu da Allah’ındır batı da. Artık hangi tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın Vechi (Zat’ı) işte oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsi’dir (rahmeti ve lutfu geniştir, her şeyi ilmi ile kuşatandır).”
(Bakara 2/115)

Resim

SoNuÇ:

Alvarlı Efe Hazretleri, mârifetullah deryasına dalmış, muhabbetullah bahçesinde seyran etmiş bir insan-ı kâmil olarak, yaşadığı yıllarda bir güneş gibi çevresini aydınlatıp ilim ve irfan ışıklarını neşrettiği gibi, geride bıraktığı menkıbeleriyle ve değerli eseri Hulâsatu’l- Hakâik ile bizleri de aydınlatmaya devam etmektedir. Burada örnek olarak sunduğumuz şiirler, âb-ı hayat’la dolu olan o deryadan numune olarak alınmış birkaç katreden ibârettir.

*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
vgulluce@yeniumit.com.tr


Resim

DipnOtlar:

(1) Alvarlı Efe’nin tarihçe-i hayatına dair bilgiler, kendi eserinden tesbit ettiklerimizin yanında şu kaynaklardan istifadeyle yazılmıştır:
Seyfeddin Efendi, “Hâce Muhammed Lutfi, Lakab-ı Meşhuriyle: Efe Hazretleri” (Hulasatu’l-Hakayık’ın sonunda, s. 5089), Ahmed Ersöz, Alvarlı Efe Hazretleri, Nil Yay., İzmir, 1991; Hüseyin ELMALI, “Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi ve Erzurum Destanı”, Yeni Ümit: Sayı: 49; Selâhattin Kıyıcı, “Alvarlı Muhammed Lütfi Efe”, DİA, II, 552; Mehmet Lütfi Karaca, Alvarlı Muhammed Lutfi’nin Şiirlerinin Umumi Tahlili, (Yüksek Lisans Tezi), Erzurum, 1996.

(2) Alvarlı Efe Hazretleri, Hulâsatü’l-Hakâyık s. 467. Aynı kitaptan olan daha sonraki kaynaklar metin içerisinde belirtilmiştir.
(3) Bu kavram, Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu (kendini bilen Rabbini de bilir) hadisinden iktibas edilmiş bir ifade olup, Ârif-i billah veya Mârifetullah mânâlarında kullanılmaktadır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu: Kim ki NEFSini BİLdi, kesinlikle RABBını da BİLdi”” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II/343 (2532)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Haz 2016, 20:36 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Muhammed Lütfî
kaddesallahu sırrahu

Alvar İmamı Muhammed Lütfî, bir devri bütün çilesiyle sırtlamış insanlardan. Sohbetinde ve sofrasında herkes kendine yer bulmuş. Bir asır evvel insanlığa çizdiği ufuk, bugün ışık saçmaya devam ediyor.
Nisan ayının sonları. Bahar yeni yeni geliyor Erzurum’a. Şehri kuşatan dağlar karla kaplı hâlâ. Ova; çiçeğe, çimene durmuş. Ömrünü zemheri ayazında geçirmiş, baharı görmeden göçüp gitmiş bir zâtı, Alvarlı Efe Hazretleri’ni ziyâret için yollardayız. Bir asırdır eşiğine varanları eli boş göndermediği sofrasından nasiplenmek, dilimiz döndüğünce baharın müjdesini vermek niyetimiz…

Muhammed Lütfi, nâm-ı diğer Alvarlı Efe Hazretleri; aramızdan el etek çeken mânâ büyüklerinden. 1868-1956 seneleri arasında geçen ömrünün tamamını; şeyhine intisap için çıktığı Bitlis seyahati ve 3 hac ziyâretini saymazsak, Erzurum’da geçirmiş.
Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi; hem şehrin havası, hem devrin çetin şartları itibarıyla kıştan başka mevsim görmeyenlerden. Memleketin maddî manevî ilmek ilmek çözüldüğü yıllarda şefkatle, merhametle, sohbet ve nasihatle etrafına topladığı insanları sımsıkı kenetlemiş. Son kale düşmesin; halk, iman ve Kur’ân’dan uzaklaşmasın diye yapmış ne yaptıysa.

Efe Hazretleri’nin lakabı, 21 sene imamlık yaptığı Pasinler’in Alvar İlçesinden geliyor. Küçük bir köy câmiinde, köylüler arasında yaşıyor ancak öyle bir ufka sahip ki, divanını elinize aldığınızda; bugün, size konuşuyor âdeta… Zihni, gönlü, gözü dünyanın dört bir tarafına dağılmış zamane insanı için böylesine mütevâzi bir hayattan dünyayı kuşatan bir sedânın nasıl yükseldiğini anlamak kolay değil. İşe doğru bildiklerimizden şüphe duymakla başlamak gerekiyor belki. Sonra diz çöküp bize de rehberlik etmeleri için dua etmek.

Erzurum ve Alvar ziyâretini bahar müjdesi kabul ettik; zira vefâtından 57 sene sonra bir araya gelen yüzlerce ilim adamının Dîvan’ı aracılığıyla “Efe”ye tercüman olma gayretini kendileri de böyle kabul ederdi herhalde. Çilesini çektikleri zor zamanlar geride kalmıştı. Onun lisânıyla dua ve münacatlar okunuyor, kılavuzluğuna sığınılıyordu.

Muhammed Lütfi Efendi’nin kapısını çalma vesilemiz; Erzurum Atatürk Üniversitesi, Belediye, Valilik ve Efe Hazretleri Vakfı’nın birlikte düzenlediği sempozyumdu. Türkiye’nin dört bir tarafından icâbet edilmişti davete. O büyük bir dağ, bizler farklı yönlerden ona bakmaya çalışan insanlardık. Herkesin gördüğü bir araya gelince ortaya çıkan muazzam manzara, Efe Hazretleri’ne tekabül ediyordu.

1868’de Erzurum’un Hasankale İlçesinin Kındığı Köyünde dünyaya geliyor Muhammed Lütfi Efendi. Âlim ve ârif bir zât olan babası Hüseyin Efendi’nin rahle-i tedrisinden geçiyor. 22 yaşında babasının da şeyhi olan Bitlisli Muhammed Küfrevî Hazretleri’ne intisab ediyor. Aynı sene Erzurum’un Dinarkom Köyünde imamlığa başlıyor. 16 Şubat 1916’da Ruslar Erzurum’u işgali edene kadar burada kalıyor. Savaş baş gösterdiğinde niyeti orduya katılmak. Ancak kendisini yakından tanıyan bir komutanın “Hocam, Türk Milleti’nin harb edecek asker kadar, vaaz edecek âlimlere de ihtiyacı var. Siz vaaz ediniz, halkı irşâd ediniz!” sözleri üzerine babasını Erzurum’da bırakarak imamlık yapmak üzere Yavi’ye gidiyor. Yavi’de katliama dönüşen savaşta bir torununu şehid veren Muhammed Lütfî Efendi, köyden topladığı 60 kişilik müfrezeyle direnişin parçası oluyor. Nihâyet işgal sona eriyor. Babası Hüseyin Efendi ve çok sayıda şehid kalıyor geride.

1918’de Erzurum nisbeten sükûna erse de vatan toprağı kaynamaya devam ediyor. Alvar köyü imamlığını Hasankale müftülüğüne tercih eden hazretin hayatında 21 sene sürecek uzlet başlıyor. Divanında da yer yer belirttiği gibi toprakla insan, cemiyetle fert arasında fark yok onun nezdinde. Nerde bir acı varsa Muhammed Lütfî Efendi’de karşılık buluyor. İşgal çilesi bittiğinde Efe 55 yaşında. Zaman hızlanıyor o tarihten itibâren. Önce saltanat kaldırılıp Cumhuriyet ilan ediliyor. Sonra hilafet gidiyor. 1925’te tekke ve zâviyeler kapatılıyor. Kılık kıyafet değişiyor. 1928’de, 60 yaşına geldiğinde alfabe değişiyor. 32’de Tekbir, Ezân ve Kamet’in Türkçe tercümelerinin okunması emri Alvar’a kadar ulaşıyor… Siyasete hiç temâs etmeyen Alvarlı Efe, bu yasaklardan doğrudan etkileniyor elbette. Tüm tehlikesine rağmen mücadeleden geri durmuyor. Pek çok Allah dostu gibi o da fikrini, düşüncesini nazımla ifadeyi tercih ediyor. Duyguları şiir olup dökülüyor dilinden. Haccac’ın halkına ettikleri onların yaşadıkları yanında hiçbir şey değil Efe’ye göre.:

Belây-ı girdâbın devrini bir gör
Bu devr-i âlemin katresi değil
Haccac-ı zâlim’in cevrini bir gör
Bugünkü bu zulmün zerresi değil..

Milli mücadelenin ardından manevî mücadele başlıyor. Görev yaptığı köy câmiinin girişindeki bir odayı medreseye çevirip talebe okutmaya başlıyor. Daha gençlik zamanlarından beri tanınan, ilmine ve irfanına hürmet duyulan Efe hazretlerinin evinde her kesimden, her seviyeden insan toplanıyor. Küçük odasında kurulan sohbet meclislerinde insanlığın sıkıntıları gündeme geliyor. Yasağa rağmen Kur’ân öğretiyor Efe, ve bu hizmete devam edilmesini teşvik ediyor.
“Kâbe’nin duvarı yıkıldı deseler onu tamir edeceğime ihtiyaç sahibi talebeye yardım ederim.” diyor.
Bu sebeple zamanın bütün zorluklarına rağmen talebe okutmaya devam eden hocaların ayrı bir yeri var nezdinde. Muhabbet ve hürmetini her fırsatta dile getiriyor.:

Ne renklere düşdü bu devr -i zemân
Kalmadı bir yerde bir dârü’l-emân
Her kimde var ise vallahi îmân
Kurbân olur muallim-i Kur'ân’e.


[size=180]Önce i’tikad Sağlamlığı:


Devlet nizâminın değişmesine bir yere kadar tahammül edilebilir. Ancak toplum da bir o kadar hızlı değişiyor o günlerde. Erzurum’a tuttuğu ayna memleketin halini gösteriyor Alvar İmamı’na. Kadın, erkek, çocuk…
Herkes nasibini alıyor savrulmadan. Ahlakî bozulma artmış, dinde lakaytlık var, insanlar alenen günah işlemekten çekinmiyor. Fakirler perişan, âlimlerin gözü dünyaya dönmüş...

Hayâ, nâmus, âr, pîr kalmadı gitti
Derûn-ı dillerden saadet yitdi
Uryan oldu bu halk perdeyi attı
Kimden edek bilmem kime şikâyet..

“Kıyamet alameti” diyor gördüklerine. Başka nasıl izah etmeli…

Deryâ-yı fitneye gark etmiş devrân
Kurb-i kıyâmetin bidâyetidir
Eşyâya bırakmış dehşet heyecân
Celâl-i Celîl’in celâletidir..

İnsanların dinî hayattan uzaklaşması, hak ve hakikate dâveti vazife edinmiş biri için zor elbette. Toplumun bu hali, hidâyet güneşinin zevale doğru meylettiğini, iman sahrasını besleyen nehrin kuruduğunu gösteriyor Efe Hazretleri’ne. Günahların açıktan açığa, gözler önünde işlenmesine, Kur’ân’a, Allah’ın emirlerine karşı kayıtsızlığa üzülüyor:

Ahkemü’l-hâkimîn Rabbü’l-âlemîn
Demezler göndermiş Kur’ân-ı mübîn
Münkir-i kıyâmet olur mu gâm-gîn
Gün-be-gün gafleti izdiyâd eyler..

Zamanın ve zamanenin hali belirliyor sohbetinin mevzuunu.
Maksadı; insanları iman, ibâdet, takvâ, Muhammedî ahlâk, kardeşlik ve dayanışmaya teşvik etmek. Önce i’tikad sağlamlığı istiyor Hazret. İnançla kalmayın, huşu ve ihlasla amel edin diyor.:

Ey mü’minler gelin hakkı söyleyin
Namazsız niyâzsız İslâm olur mu
Gökden inen kitabları dinleyin
Salâtsız zekâtsız İslâm olur mu?.

Emr-i şerîat terk ola
Binlerce bin ânlar gider..
Kitâb-ı Hak metrûk ola
Seller gibi kanlar gider..

Yerde kala emr-i Hudâ
Olmaya Kur’ân’la nidâ
Seddoluna bâb-ı hüdâ
Merhamet-i Rahmân gider..

1939’da rahatsızlığı sebebiyle Erzurum merkeze taşınmak zorunda kalıyor. İstese sevenleri şehrin en güzel konağını hizmetine sunmaya hazır. Ancak o Mehdi Efendi Mahallesi’nde küçük bir eve kiracı olmayı tercih ediyor. Torunu Nakip Mazlumoğlu’nun anlattığına göre ailesinin kullandığı mekân, bir oda ve mutfaktan ibâret. Kendisi, evin girişindeki ahırın birkaç basamakla çıkılan sekisinde geçiriyor bütün vaktini. Ahır odası deniyor oraya. Hayvanların sıcağı şehrin soğuğunu kırdığı için sekiler oda hizmeti veriyor o günlerde. Misafirlerini orada kabul ediyor. “Pek büyük bir yer değildi.” diyor Mazlumoğlu. “Fakat misafir geldiğinde yay gibi açılır, genişlerdi. Kalabalık gittikten sonra tekrar küçülürdü. Ben çocuk olarak öyle hissederdim.”
Sohbetinde bulunmuş, sofrasına oturmuş insanlar için hiç de öyle olağanüstü bir zât değil “Efe”. Onlar gibi yaşıyor, aynı sofraya oturuyor, aynı câmide namaz kılıyor. Yücelterek hayatın dışına itmedikleri gibi sıradanlaştırıp saygıda kusur da etmiyorlar. En sık kullandıkları hitaplardan biri “Efe Can”. Vicdanları, hocaları, şeyhleri, çünkü o...
“Efe”nin hayatı; tasavvufî ahlakın inanılması imkânsız bir menkıbeden ibâret olmadığının ispatı. Hatıraların şehadeti ve “Hulâsâtü’l- Hakâyık” adıyla toplanan nutk-u şerifi, bütün nasihatlerinin Kur’ân ve hadis kaynaklı olduğuna işaret ediyor. Çok güzel sohbetler ediyor. Cemâat nefesini tutarak dinliyor adeta. Meclisinde zikir halkası kuruluyor, Hatm-i Hâcegân yapılıyor, İlahî, gazel okunuyor. Ve elbette çay hiç eksik olmuyor. “Evliya çorbası” diyor Erzurum halkı orada ikram edilen çaya. Lütfî Efendi, mütevâzi hayatına rağmen ne hediye kabul ediyor ne fitre, zekât. Misafirleri bir şeyler bırakmak istediğinde oturduğu minderin altını işaret ederek oraya bırakmalarını söylüyor. İhtiyaç sahipleri de ziyârete geliyor elbet. O zaman elini sokup minderin altında ne varsa çıkarıp veriyor. Gündüz gelen, akşama kadar bitiyor. Hatıralar hâlâ taze, bugün bile “Efe, Erzurum’un kesesiydi” diye anlatılıyor..

Efe Hazretleri’ne göre dindarlık, Efendimiz’in izini takip etmek demek. Torunu Nakip Mazlumoğlu, hüzün ve hürmetle hatırlıyor; “Bize Gelin!. Ben deve olayım, sırtıma binin” derdi. Büyük zevk alırdık onunla oynamaktan. O zamanlar “dedem bizi seviyor” diye düşünürdüm. Sonra anladım ki Peygamberimiz de torunlarıyla öyle oynuyordu. O da sünnetti.” Sohbetlerinde Allah ve Rasulü’ne itaatten sonra en çok birlik, beraberlik, yardımseverlik ve kin tutmamayı nasihat ediyor. Ahlâkının en dikkat çeken yönleri; merhamet, hürmet, cömertlik, gönül kırmamak, misafire hürmet.
Sair tasavvuf büyüklerinin söylediklerini kuvvetli bir şiir gücüyle ifâde ediyor hazret. Divanı şöyle bir okunduğunda bile neye hassasiyet gösterdiği anlaşılıyor. İncitmemek ve incinmemeyi İslam ahlakının parçası kabul ediyor. Halkı incitmek Allah’ı ve Resul’ünü incitmek mânâsına geliyor onun nezdinde. Zira halk; Hakk’ın ve Resul’ünün ayali hükmünde. Kimse yakınlarına zarar verilmesine razı gelmez ki Cenâb-ı Hakk ve Efendimiz rahatsız olmasın.

Hazer kıl; kırma kalbin, kimsenin cânını incitme
Esir-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme!.

Tarîk-i aşkta bî-çâre-i hicrânı incitme
Sabır kıl her belâya, hâne-i Rahmânı incitme!.

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma, Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme!.

Halkı incitmemek nispeten kolay. İncinmekten de men ediyor Efe Hazretleri. “İncinme” deyip bırakmıyor elbet. Neden ve nasıl incinmeyeceğini de öğretiyor. “Başına gelen her işin hakikatte Cenâb-ı Hakk’ın muradı olduğunu gör. Perdeye takılıp kalma” diyor. İnsan bu şuura eriştiğinde incinme de ortadan kalkıyor. Hâsılı;

Cihan bâğında ey âşık, budur maksûd-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen kimseden incin…

Köyünden şehrine, oradan insanlığa yayılan bir dua halkasının imamesini bu kadarcık zaman ve idrakle ne anlamak ne anlatabilmek mümkün. Zira “Cevâhir kadrini ancak cevherfürûşan olan bilir.”
Biz vaktinde yaptığı hizmetlere, bugünümüzü aydınlatan rehberliğine şahidlik edebiliyoruz ancak. Umulur ki kabul edilir ve Alvarlı Muhammed Lütfî Hazretleri’nin manevî sofrasından istifade edenlerin sayısı artar…

Muhammed Lütfî’yi hayr ile yâd et
Hayır dua ile kalbin abâd et
Bir Fatiha oku, ruhunu şâd et
Her iki âlemde mansûr olasın…


Divan’ını Oğlu Derledi:

Hayatı müddetince; “Okuyacağınız daha güzel kitaplar var!” diyerek eserlerinin bir araya getirilmesine müsaade etmiyor Efe Hazretleri. Sohbet ve zikir esnasında söylenen, birine verilen notun girişine yazılan, mektub olarak gönderilen gazel ve İlahîler, dağınık bir halde bulunuyor. Hayatı müddetince zikir meclislerine devam eden gazelhânların ezberindeki bu Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler, Efe’nin vefâtından sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulâsatü’l- Hakâyık adıyla yayımlanıyor. Ömrü boyunca babasının hizmetinden çıkmayan Seyfeddin Efendi’nin evinde 8 ay kalan 7 katip, teker teker hafızalardan topluyor divanı..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Nis 2017, 20:11 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

HÂCE MUHAMMED LUTFÎ (Efe Hazretleri)
Kaddesallahu sırrahu..


Hâce Muhammed LUTFÎ (Alvarlı Efe Hazretleri) 1285/1868 tarihinde Erzurum'un Hasankale'ye bağlı Kındığı köyünde dünyaya geldi. Pederleri Hâce Hüseyin Efendi, vâlideleri Seyyide Hadîce Hanım'dır. Tahsilini başta pederi olmak üzere devrinin şöhretli âlimlerinden tamamlayarak mücâzen 1307/ 1889'da Hasankale'nin Sivaslı Câmii'ne imam oldu. Aynı yıl pederleri ile birlikte Bitlis'e giderek Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri'nin huzuruyla müşerref oldu. 1312/1894 tarihinde icâzet alarak Muhammed Küfrevî Hazretleri'nin seçkin bir halifesi oldu. Bitlis'ten Hasankale'ye döndü. Hasankale'den Erzurum'un Dinarkom Köyüne hicret ederek 1. Cihan Harbi'ne kadar orada kaldı. Bilâhare vazifesini Yavi Nahiyesine, oradan da anavatanı olan Hasankale'ye nakletti. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğünü kabul etmeyerek, Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine bu köyde yirmi dört sene vazife yaptı ve "Alvar İmamı" olarak tanındı. 1939 yılında tedavi için Erzurum'a geldi. Vefatına kadar Mehdi Efendi Mahallesi'nde kiraladığı bir evde ikâmet etti. 90 senelik ömrünü insanlığa ve İslâmiyet'e adayan Efe Hazretleri 12 Mart 1956 tarihinde ebedî âleme intikal etti. Nâş-ı şerifi Alvar köyünde pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri yanında sırlandı..


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Haz 2017, 21:43 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellemi İNCİTME!.

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme
Esîr-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme
Tarîk-ı aşkta bîçâre-yi hicrânı incitme
Sabır kıl her belâya hâne-yi Rahmân’ı incitme

Felekte hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme!.


Sakın sakın kendini nefisiyin kızgınlık kiniden-hıncından koru ve sakın kimsenin kalbini kırıp canını incitme!
Hele hele gurbet ellerde garib kalmış gurbette hasret ve yâd el acısının esiri olup kurtulamamış insânı incitme!
MuhaMmedî Tarikatta çeşitli çetin aşamalarda denenmekte olan ve gönlündeki YÂRinden-RABBısı teÂLÂ’sından ayrı kalmış gerçek MuhaMmMedî Sufîyi de incitme!
OLaBİLir ki, bir nedenle gücenirsen de, sabret ve bekle, sakın sakın karşındaki kişinin Er RAHMÂN ALLAH celle celâlihu’nun EVİ OLduğunu ve her ÂN nefes verdiğini Nefhay-ı RahmÂN Sahibi olduğunu bil ve sakın incitme!
Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki, peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

er Rahmân:
Resim

Ol Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ki;

Nebîyyü'r- Rahmet: Bütün âlemler için Rahmete vesilesi, İSÂLe YOLumuz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
---“Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz (azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’l- mu’minîne raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun ki; size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O'na ağır gelir (O'nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128)

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
---“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn (âlemîne): (Rasûlum!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)

NebîYyü'l- ÜMMî sallallahu aleyhi vesellem:

ASLın fASLının ANAsı.. ÂLEM-lerde ASLın-> fASLın ->hASLın ->HuSuL ve vUSLat Vâlidesi. KüLLîŞEyy’in “ÜMM”ü ve tÜMMü NûR-u NEBîYyü'l- ÜMMî aleyhisselâm..
TevhiDuLLAH’ın TaMMlık Hakikatı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
---“Mâ kâne MuhaMMedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebîyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ (alîmen).: Muhammed (aleyhisselâm), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat ALLAH’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.” (Ahzâb 33/40)


Resim

Elin çek meyl-i dünyâdan eğer âşık isen yâre
Muhabbet câmını nûş et asıl Mansûr gibi dâre
Misâfirsin felek bâğında kendin salma efkâre
Düşersin bir belâya sabır kıl Mevlâ verir çâre

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme!.


Eğer sen Yaratana, El YÂRe gerçekten MuhaMMedî HAkk ÂŞıKsan,
El HAKk’ın Muhteşem muhabbetini içip zilzurna ZERHUŞu olup Halkına sergile ki, seni de, kısır şeriat ANLAyışlarıyla HALLAC-ı Mansûr kaddesallahu sırrahu gibi “Ene’l- HAKk..: BEN HAKkım!.” DÂR ağacına Çekip kanını döksünler görelim birr!.
Sen şu, durmadan dönen FELEKLer Âleminde gelgeç-izafî-iğreti-süreli ve Ölümlü bir gölge gibi misafirsin, nefsiyin hevâ ve hevesine uyup da olur-olmaz düşünceler deryasına salma-dalma sakın!.
İçinde yaşadığın; herşeyin-herkesin başına her belânın-sıkıntının-denemenin GELeBİLeceği Dertler DÜNyâsında sen de derde düşersen bir gün, sabret ve dert etme yaratan el MevLâ ALLAH celle celâlihu’ya sığın ve bir çâresini vereceğini unutma!.

Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!

MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Gnahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

El Hakku:
Resim
El Mevlâ:
Resim


Resim

Ben insânım diyen insâna düşmez şâd u handânlık
Düşen bîçâreyi kaldırmadır âlemde insanlık
Hakîkat ehlinin hâlidürür dâim perîşanlık
Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme!.


İnsÂN OLUşun Hakikat-ı MuhaMMedîyyesine-RÜŞDe ERmiş bir İnsÂNa-KULa, nefsin dünyaya dönük hevâ ve heves seline kapılıp ebediyyen bu ÂLeMde kalacakmış gibi şâdlık/sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyaroluş ve Şâd: f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyarlık ve
handânlık/gülüp mesrur olmak yakışmaz.
İnsÂNlık o ki, hayatın yokuşlarında düşüp çâresiz kalan kula, Yaratanı ALLAH celle celâlihu hatırına ayağa kaldırıp, koluna girip ve yoluna yürümesine MuhaMMedî Hasbî Hizmettir.
Hakikat-ı MuhaMMedîyyesine ERen Hakk ve Hakikat Ehlinin hâliyse ezelden beridir ve SünnetuLLAHtır ki zâhiren perişanlıktır. Her konuda normal halktan farklı fakr-ü-zâruret içinde olması MuhaMMedî bir Hayat Yoludur.
Sakın etttiğini BULma dünyâsında, bir iş edip de, kimseye taş atma ki, döner dolaşır da başına düşer ve çok ama çok pişmân olursun!.

sallallahu aleyhi ve sellem: “El-fakru fahrî: Fakirliğimle öğünürüm.” Buyurdu.
(Aclunî, Keşfu’l- Hafâ)

Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN oLsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


Resim

Vefâsı var mıdır gör kim sana bu çarh-ı devrânın
Eser yeller yerinde hâni ya taht-ı Süleymân’ın
Yalınız âdı kaldı âlem-i zâhirde Lokmân’ın
Geçer bir lahzada ru’yâ misâli ömrü insânın

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme!.


Şu Kesret Âleminde dırmadan dönen zerre-kürre DevrÂNında sen, ebedî bir çıkış yolu ya da hayat veren bir sebeb görebiliyor musun?
Hâni bir zamanlarda tahtını rüzgârların uçurduğu Süleymân aleyhisselâm tahtı nerede ki, yerinde yeler esmekte!.
Her derdin dermÂNın bilen Lokmân Hekim aleyhisselâm’ın şu zâhir âleminde sadece adı anılmaktadır..
Bu âlemde tek gerçek “ÖLüm”dür.. ve bu gerçek SON-UÇ ise alınıp da verilemeyen veya verilip de alınamayan YÂRım NefesLik-bir ÂNlık nefes ki, gördüğü bir düş gibidir bu hayatı insÂNoğlunun!.
Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


Resim

Sana bir fâide yokdur bilirsin halkı gıybetden
Gözün aç âlemi bir bir geçir sen çeşm-i ibretden
Zarar gördüm diyen gördün mü sen ehl-i muhabbetden
Yeme kul hakkını korkar isen rûz-i kıyâmetden

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme!.


HAKk TeÂLÂ’nın Halkını çekiştirip dedi-kodu, fitne-fesad yapmayın sana asla bir fâidesinin olmadığını çok iyi bilmektesin!
Kafa ve Kalb Gözlerini aç da ibretle seyret şu ÂLEMdeki HiKmetleri.
ALLAH celle celâlihu için BİRiBİRLerin seven gerçek MuhaMMedîMuHABBet EHLinden zarar gördüm diyen bir insan gördünmü bu dünyâda!.
Ve sen gerçekten âhiret inancı taşıyorsan ve kıyamet günün hesaba çekileceğine inanıyorsan sakın sakın hiçbir kul ve canlı hakkı yemeyesin haa!.
Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


Resim

Hakîkāt bahrinin gavvâsı ol terk-i mecâz eyle
Çıkar ha alma mazlûmun ahın sen ihtirâz eyle
Çekil semt-i Habîb’e ey gönül azm-i Hicâz eyle
Yüzün dut hâk-i payıne hemân arz-ı niyâz eyle

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme!.


Şu içinde yaşadığın tasavvuf simsarları ve tevhid tüccârlarının kol gezdiği, kaypak zamanda, onların gerçeğe dayanmayan uydur kaydır ve akıllarınca anlattıklarına uyma, terket ve Kur'ÂN-ı Kerîm ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem gerçeklerine DÖNn!. Bizzât DUY ve UY İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Sakın sakın gücüm yetti sanıp zulmedip de, mazlumların ahlarını alma ve titizlikle korun ki, onların Sahibi Yaratan ALLAH celle celâlihudur ve intikamlarını bizzât alacaktır ve ahları senden aheste aheste çıkaracaktır unutma!.
EYy gönlüm sen de al başını çek git HabîbuLLah İklimine ki, Hicâz DiYÂRına YOLa çık!.
Huzuruna vardığınde MuhaMMedî EDEBini takın, ayak tozuna yüzünü sürüp, TaMm TESLimiYYetle MuhaMMedî Mü’min OLarak HÂLLerini ARZ EYyle ve Şifâsına-Şefâatına kavuş İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


Resim

Gönül âyînesin silmek gerekdir kalb-i âgâhe
Muhabbet şemsi doğmuşken ne lâzım mihr ile mâhe
Ne müşkil hâcetin varsa hemân arzeyle Allah’e
Dâr-i Mevlâ dururken bakma Lûtfî başka dergâhe

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme!.


İnsÂNoğlunun AKLının-Nefsin-Kalbinin AŞK AYNAsını;
Şu DÜNya PERDesi olan Gaflet-Cehâlet-Dalalet-İhânet PASından-PİSinden SİleBİLsin ki, MuhaMMedî MuhaBBet CÂmina dönsün ve Hakikat-ı MuhaMMedîyyesini görüp gereğini YAPaBİLsin ki, doğan ve Ebedî OLan NÛr-u MuhaMMed Güneşi doğduktan sonra şu dünyanın zâhirî Güneşine Ayına ne gerek varki zâten onlar da sanaldır..
NûR-u MuhaMMed -> NÛRuLLahtır.. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ALLAH celle celâlihu kullarını İRSÂL edici ResûLüdür.. Sen de bu MuhaMMedî Şûur ve NÛRa kavuşunca ki, RÜŞDüne Erince, seni zora sokan her ne derdin varsa arz et ALLAHu Zü’L- CeLÂL’e ki küllî şeyyi ve sebebi yaratandır lutf-ü-ihsan edecektir.
Eyy MuhaMmed Lutfî kaddesallahu sırrahu Babam sen ki, el MevLÂ ALLAH celle celâlihu DÂRına-BİZ BİR-İZ DiYÂRına ULAŞmışken ve her ÂN seni beklerken, şunun bunun dergâhına bakıp yüz sürme Dostun DERGÂHIna KOşşş!.. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Hülâsa-yı kelâm ki, sen eğer bu Âlemde İnsÂn oğlu İNSÂN isen sakın sakın, Bitki-Hayvan-İnsÂN olsun hiçbir CÂNı incitme!
MuhaMMedî Şûuruna-Nûruna-Sürûruna ve ONûruna Ulaşmış bir ÜMMeti olarak, sana yakışmayan Günahlara dalma ki peygamberin ve her Şeyin, şu ÂLemLerin RaHMet ve ŞÂN Sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi incitme!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


Hâce Muhammed Lutfî (Alvarlı Efe)
kaddesallahu sırrahu


Resim

Aziz Kardeşlerim,
MuhaMMedî Tasavvufu Hatmedip HAZMeden MuhaMMedî HAKk ÂŞIK Muhammed Lutfî (Alvarlı Efe)kaddesallahu sırrahu’nun DivÂNı “HüLâSaTü'L- HaKaYiK ->HAKİKATLERİN ÖZÜ” Eserini; ALLAHu zü’L- CeLÂL KULLarına ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ÜMMetine, günümüz DİL ANLAYIŞında Elimden ve Gönlümden geldiğince sadece HASBî-HABİBî HİZMetLe SUNmaya çalışcağım İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


EBeD İSLÂMdır DİNuLLAH
HAKk’ın SÖZü KELÂMuLLAH
AKIL<->NAKİL ->MESNEDidir
“SÖZ”ün>SESi ->RESÛLuLLAH!.

ZEVK 8206

Şİmdi ->Şu ÂN -->Şe’ÂNuLLAH ->İŞini ->İŞLemekte -->ALLAH
ALLAH>EL HAYy->RASÛLü>HAYy ->NÛRuLLAHtır>RASÛLuLLAH
NÛR-u MuHaMMeD ->KÜLLî ŞEYy ->SÜNNetidir ->SÜNNetuLLAH
“CÂNda ->CÂNÂN CERYÂNI”dır->BEDENe ->RÛH ->KELÂMuLLAH!.


19.06.17 21:29
brsbrsmm.. tktktrstkkmdhicrÂNn..


->MuhaMMedî NÛR ZİNCİRi
EL ELe YEDuLLAHa HERBİRi
MuhaMMed LÜTFİ>GÖZDEsi
-->KuL İhvÂNisi -->KıtMÎRi!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..
kaddesallahu sırrahu…


Hazer: Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma.
Nâlân: f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
Hicrân: Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.
Zî-şân: Şanlı, meşhur ve şerefli olan.
Câm: f. Cam, şişe, bardak, sırça.
Nûş: f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
HALLac-ı Mansûr: Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.
Dâr: Dârağacı. İdâm sehbası.
Efkâr: (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
Şâd: f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
Handân: f. Gülen, gülücü, mesrur.
Çarh: Çark, tekerlek. * Felek, gök, semâ.
Lokmân Hekim: Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivâyet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
Çeşm: f. Göz. Ayn. Dide.
Rûz: f. Gün, 24 saatlik müddet. * Gündüz.
Gavvâs: Çok gayretli. Çalışkan. * Suya dalan. * İnci arayan dalgıç.
Mecâz: Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
Mecâzî: Gerçek değil de mecâz yoliyle.
İhtirâz: Sakınmak, çekinmek, kaçınmak.
Hicâz: Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulunduğu mıntıka.
Hâk-i pây: Ayak tozu-toprağı.
Âgâh: (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
Mihr:Güneş
Mâh: Ay.
Müşkil: (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Tem 2017, 23:44 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

1-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz.
2-) Ebu Bekir Sıddık radiyallahu anhu Efendimiz.
3-) Selman-ı Farisî radiyallahu anhu Efendimiz.
4-) Ebu Bekir Sıddık ‘ın torunu Kasım kaddesallahu sırrahu
5-) İmam Câfer-i Sadık radiyallahu anhu Efendimize
(Câfer-i Sadık’tan da üveysî olarak Beyazid-i Bistami’ye),
6-) Beyazidi Bistamî (k.s.) hazretlerine,
(Beyazidi Bistamî’den de üveysî olarak Ebul Hasan Harkani’ye),
7- ) Ebul Hasan Harkanî kaddesallahu sırrahu Hazretlerine,
8-.) Ebu Ali Farmidî kaddesallahu sırrahu Hz.lerine intikal etmiştir. (ö. 1084 miladî yılı),
9-) Yûsuf Hemedânî... (ö. 535/1140-41),
10-) Abdulhâlik Gücduvânî... (ö. 617/1220-21),
11-) Hoca Ârif Rivgerî... (ö. 649/1251),
12-) Mahmud İncir Faşnevî... (ö. 670/1271),
13-) Ali Râmitenî (Azizan)... (ö. 705/1305, 715/1315),
14-) Muhammed Baba Semmâsî... (ö. 740/1339),
15-) Seyyid Emir Külâl... (ö. 777/1375),
16-) Bahaeddin Buhari Nakşibendî... (ö. 791/1389),
17-) Muhammed Alâeddin Attâr... (ö. 802/1399),
18-) Mevlânâ Ya’kub Çerhî... (ö. 847/1443),
19-) Ubeydullah Taşkendî... (ö. 895/1490),
20-) Muhammed Parsa... (ö. 922/1516-17),
21-) Derviş Muhammed... (ö. 970/1562),
22-) Hacegî Emkenegî... (ö. 1008/1599),
23-) Muhammed Baki Billah... (ö. 1014/1605),
24-) İmam Rabbânî… (ö. 1034/1625).
25-) Muhammed Ma’sum... (ö. 1098/1687),
26-) M. Seyfeddin Fârukî... (ö.1100/ 1689),
27-) Muhammed Bedvânî... (ö. 1135/1723),
28-) Şemseddin Habibullah... (ö. 1195/1781),
29-) Abdullah Dehlevî... (ö. 1240/1824-25),
30-) Mevlânâ Hâlid Bağdâdî... (ö. 1242/1826).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Tem 2017, 23:45 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


SİLSİLE-yi ŞERİFE

Hudâvendâ be-hakk-ı ism-i Âzam
Be-nûr-i seyyid-i evlâd-ı Âdem..


Ey Allah'ım!
İsm-i Âzam hakk için/hürmetine!
Âdem oğlunun Seyyidinin/Efendisinin Nûru için/hürmetine!


Resim

İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün
Kabul-i bâb-ı dergâh-i harem-kün..


Ey El İlâhımız olan Allah'ım!
Onlar ki, SENin kereminden hürmete lâyık dergâhıyın kapısında kabul gören ikram olanlardır ki onlar;


Resim

Habîbullah Muhammed Mustafâ'dır
Veliyyullah Aliyü 'l- Mürtezâ'dır..


SENin SEVgilin Habîbullah, Muhammed Mustafâ aleyhisselâm'dır.
Ve de, Veliyyullah Aliyü 'l- Mürtezâ kerremallahu vechehu'dur..


Resim

Velîler serveri Sıddîk-ı Ekber
Anı tafdîl ider Zât-ı Peygâmber..


Velîler serveri/başı Sıddîk-ı Ekber Ebu Bekir radiyallahu anhu,
Onun faziletini bildiren bizzât Peygâmberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin kendisidir..


Resim

Ömer'dir şems-i eflâk-i adâlet
İden izhâr-ı İslâm'a dalâlet..


Ömer radiyallahu anhu ki, adâlet göklerinin güneşidir.
Ve de İslâm’ı gizlemeden açığa çıkarıp yol gösterendir..


Resim

O Zinnûreyn olan Hak yâri Osman
Güneş gibi yüzünde nûr-i Rahmân..


O, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin iki kızıyla evlenerek Zinnûreyn/çift nûrlu-iki nur sâhibi, Hakkın yâri Osman radiyallahu anhu ki,
Yüzünde Rahmân ALLAH celle celâlihu nûru güneş gibi parlardı..


Resim

Resûlullah dedi Selmân-ı Fâris
Benimdir emrider nûru'l-mecâlis..


Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Selmân-ı Fâris Benimdir” buyurup nûrlu meclislerine, toplantılarına katılmasını emretmiştir.

Selmân-ı Fâris radiyallahu anhu, hendek kazımı sırasında on kişinin anca kazabileceği yeri tek başına kazmış ve diğer sahabîler tarafından sık sık yardıma çağrılmıştır. Selmân'ın bu gayretini gören Ensâr ve Muhâcirden bazıları: "Selmân bizdendir" diye çekişmişlerdir. Bunu duyan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt'tendir" buyurarak tartışmaya son vermiş ve bu sözlerle Selmân-ı Fârisî'yi ödüllendirmiştir.
(İbn Hişâm, es-Sîre, I, 72; Zehebî, A'lamu'n-nübelâ, I, 540.)


Resim

Radıyallahü anhüm her dü-âlem
Be-nûr-i seyyid-i evlâd-ı Âdem..


ALLAH celle celâlihu onlardan iki âlemde de razı olsun, Âdem oğlunun Seyyidinin/Efendisinin Nûru için/ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem hürmetine!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Tem 2017, 16:57 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

O Kasım ibn-i Muhammed güzeldir
İnâyâtı Kerîm ü Lem-yezel'dir..


Ebu Bekir Sıddık radiyallahu anhu ‘ın torunu Kasım ibn-i Muhammed güzeldir
Onun yoluyla ulaşılan Dâimi ve çok Cömert olan ALLAHu zü’l- CeLÂL’in İyilikleri Lütuflarıdır.


İnâyât-ı Kerîm ü Lem-yezel: Dâimi ve çok cömert o-lan Allah’ın iyilikleri lütufları.

Resim

İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık hidâyet
Güneş gibi velâyetde nihâyet..


İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık kaddesallahu sırrahu, hidâyette
Güneş gibi Velâyette nihâyete ERdiricidir..

Ca‘fer-i Sâdık: Hz. Hüseyin aleyhisselâm’ın torunu olan Muhammed Bâkır Hazretleri’nin oğludur. Hicrî 83’te Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmiştir. Ca‘fer-i Sâdık Hazretleri H. 148’de 65 yaşında Medine’de vefât ede-rek babasının kabri yanına def-nedilmiştir.


Resim

Ârifler sultânıdır Pîr-i Bistâm
Derecâtını Allah itdi itmâm..


Bistâm Şehrinin Pîri Bâyezid-i Bistâmî kaddesallahu sırrahu, MuhaMMedî Âriflerin Sultânıdır ki, Yükseliş ve Rücû Derecelerini ALLAHu zü’l- CeLÂL tamam eyledi.

Bâyezid-i Bistâmî: İsmi Tayfur b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân’dır. 160/777’de İran’ın Horasan eyâletinde bulunan Bistam ka-sabasında dünyaya gelmiştir. 234/848 yılında Şaban ayının 15. günü vefât etmiştir. Tür­besi Bistâm’dadır. Bâyezid-i zemân: Zamanın Bâyezid’i (Bkz. Bâyezid-i Bistâmî)
İmam Cafer-i Sadık efendimize, (Cafer-i Sadık’tan da üveysi olarak Beyazid-i Bistami’ye) geçmiştir.


Resim

Şeyh Hasan Harakânî nûr-i vahdet
Reşâdet neyyiridir mâh-ı himmet..


Şeyh Hasan Harakânî kaddesallahu sırrahu VahdetuLLAH NÛRUdur ki, RÜŞDe ERmekte, Himmet Ayı’nın NÛRlu ışığıdır..

Reşâdet: Doğru yolu bulup o yola girme, Hak yolunda yü-rüme.
Neyyir: Parlak, nurlu.
Mâh-ı himmet: Himmet ayı.

Ebul Hasan El Harakanî: 963 ile 1033 yılları arasında yaşayan Ebul Hasan Harakani Hazretleri'nin asıl ismi Ali b. Ahmet b. Cafer'dir. Bistâm’ın kuzeyindeki Harakān köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hicrî yıl hesabıyla yetmiş üç yaşında vefat ettiğine göre 352’de (963) doğmuş olmalıdır. Kaynaklarda ümmî olduğu, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî bir işareti üzerine Kur’an okumaya başladığı kaydedilmektedir. Harakān’dan Bistâm’a gidip Bâyezîd’in türbesini ziyaret eden Harakānî’nin Bâyezîd-i Bistâmî’nin ruhaniyetiyle terbiye edildiği ve şeyhinin Bâyezîd olduğu kabul edilir.
1033 yılında Кaɾs'taki Yahnileɾ Dağında düşmana kaɾşı savaşıɾken şehid düşeɾ..


Resim

Ebu'l-Kâsım-ı Gürgânî tarikat
Güneşidir füyûzât-ı şeriat..


Ebu'l-Kâsım-ı Gürgânî kaddesallahu sırrahu, Tarikat
Güneşi ve Şeriatta Mânevi Tecellîlere geçişte inâyet kapısıdır..


Füyûzât: Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.

Ebu’l-Kāsım Gürgânî: Adı Ali, künyesi Ebu’l-Kāsım’dır. Hicretin 450. yılında vefât et-miştir.
Ebu'l-Kâsım-ı Gürgânî 11. yüzyılda Horosan’da yetişen İslam alimi. Silsile-i aliyyenin yedinci halkası. İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. Künyesi Ebu Ali’dir. Ebu Ali Farmedî diye meşhur olmuştur. 1042 senesinde doğdu.1085’te vefât etmiştir.


Resim

O Pîr-i Fâramedî Tûsî cânân
Reşâdet tahtına oldu o sultân..


Cân SEVgilisi, Fâramed’in Pîri Fâramedî Tûsî cânân kaddesallahu sırrahu,
ALLAHu zü’l- CeLÂL’in kulları Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ÜMMetini RÜŞde ERdiriş tahtının SultÂNı oldu..


Reşâdet: Doğru yolu bulup o yola girme, Hak yolunda yü-rüme.

Fâramedî Tûsî: Altın silsilenin sekizinci halkasını oluşturan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyri’nin talebesi, İmam Gazzali’nin şeyhi ve üstadı.
Ebû Ali Farmedî, Horasan’ın Tus Şehri yakınındaki Farmez’den. Asıl adı Fazl bin Muhammed, künyesi Ebû Ali. Türkçe kaynaklarda memleketi Farmez’e nisbetle Farmedî diye anılır. 407/1016 yılında doğdu.
Ebû Ali, şeyhi Ebû’l-Kasım Gürganî tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mana alemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû’l-Hayr’dan almıştı. Daha sonra Sıddıkıyet yolunun temsilcisi Ebû’l-Hasan Harakani’yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedî, emâneti Yusuf Hemadani’ye bırakıp Hakk’a yürüdü..


Resim

Ebû Eyyûb Hemedânî o sultân
Hidâyet mihridir hâzin-i irfÂN..


Ebû Eyyûb Hemedânî kaddesallahu sırrahu, o sultân ki,
Hidâyete Eriş Güneşi ve irfÂN Hazinesidir..


Mihr:
Aşk, şefkat, muhabbet. * Güneş

Yûsuf Hemedânî: 439/1048 târihinde, Hemedan’da dünyaya geldi, ismi Yûsuf b. Ebû Ya‘kub Hemedânî olup, künyesi Ebû Ya‘kub’dur. 534/1140 târihinde vefât etmiştir. Kabirleri Merv şehrindedir. ya da Yûsuf Hemedânî (ö. 535/1140-41) yılında doğmuştur.

Resim

Şeyh Abdülhâlıku'l-Gucdevânî
"Bekâbillâh Fenâfillah"da fâni..


Şeyh Abdülhâlıku'l-Gucdevânî kaddesallahu sırrahu ki,
Fenâfillahta fâni OLmuş Bekâbillâhta bekâ BULmuştur..

Abdülhâlık Gucdevânî: Yûsuf Hemedânî Hazretleri’nin halîfesi olup, Hâcegân sil-silesinin başıdır. Kaynak­ larda doğum târihine âit bir kayıt yoktur. Buhâra’ya altı kilometre­ mesâfede bulunan Gucdevan köyünde dünyâya gelmiştir. Yirmi yaşında­ i-ken Hâce Yûsuf Hemedânî Hazretleri’ne intisâb etmiş olup, sebeb-i necâtı Hızır aley-hisselamdır. Yûsuf Hemedânî Hazretleri’nin sohbet­ ve ders-leriyle kemâle eren Abdülhâlık Hazretleri Gucdevan’da vefât etmiştir. Kabri de buradadır. 10-Abdulhâlik Gücduvânî …….. (ö. 617/1220-21)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Ağu 2017, 16:59 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Nûr-i irfÂN Ârif-i Rivgerevî
Reşâdet kubbesinin mâh-ı nevi..


İrfÂN NÛru Ârif-i Rivgerevî
HAKk’ın Sırat-ı Mustakîm Yolunun Rüşd Kubbesinin Hilâli..


Reşâdet: Doğru yolu bulup o yola girme, Hak yolunda yürüme.
Mâh-ı nev: Yeni ay, hilâl.

*Ârif-i Rivgerevî kaddesallahu sırrahu: 459/1067 târihinde Buhâra yakınlarındaki Rivger kasabasında dünyaya gelmiştir. Ârif-i Rivgerevî Hazretleri 714/1315 târihinde Rivger kasabasında vefât etmiştir.


Resim

Pîr-i İncîr-i Fağnevî o sultân
Hidâyet bahçesinde bir gülistan..


Pîr-i İncîr-i Fağnevî o sultândır ki,
Hidâyet bahçesinde bir gül bahçesidir..


Mahmud İncir-i Fağnevî kaddesallahu sırrahu: Hâce Ârif Rivgerevî Hazretleri’nin en mümtâz ashâbından ve en büyük halîfelerindendir. 717/1317 yılında vefât etmiştir. Kabr-i şerîfi Buhâra’dadır.


Resim

Aliyy-i Râmitenî pîr-i pîrân
Anın şöhreti âlemde "Azîzân"..


Aliyy-i Râmitenî ki, Pîrlerin pîri.
Onun şöhreti bu âlemde "Azîzân" dıye yayılmıştır..


Ali-yi Râmitenî kaddesallahu sırrahu: Buhâra’ya 15 km. mesâfede olan Râmiten kasabasında dünyaya gelmiştir. Lakābı “Hâce-i Azîzân” dır. 728/1328’de Harzem şehrinde vefât etmiştir.


Resim

Muhammed Semmâsî nûr-i hudâdır
Cihâna nâşir-i feyz-i Hudâ'dır..


Muhammed Semmâsî el Hadî ALLAH celle celâlihu NûRudur
O, bu Cihâna Hudâ celle celâlihu feyzini neşreden, yayandır..


*Muhammed Bâbâ-yı Semmâsî kaddesallahu sırrahu:
Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir­. Buhara ve Râmiten arasında bulunan Semmas köyünde dünyaya gelmiştir. 755/ 1354 târihinde Semmas’ta vefât etmiştir. Kabri buradadır. Kendisine ser-halka-yi hâcegân denilmiş-tir.


Resim

Seyyid Emir Gülâl üstâd-ı kâmil
Fuyûzât-ı Muhammed'i o hâmil..


Seyyid Emir Gülâl kâmillerin üstâdıdır.
O, MuhaMMed aleyhisselâmın feyzlerini yüklenmiştir..


Seyyid Emir Külâl kaddesallahu sırrahu:
Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on dördüncüsüdür. Hazreti Hüseyin aleyhisselâm’ın soyundan olup, seyyiddir. Evliyânın meşhûrlarından olan Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için “Külâl” ismiyle meşhûr olmuştur. Buhârâ’nın Sûhârî kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 772 (m. 1370) senesinde Sûhârî’de vefât etti. Kabri oradadır.


Resim

Muhammed Nakşibendî mihr-i vâlâ
Âlem-i İslâm'a şems-i tecellâ..


Muhammed Nakşibendî kaddesallahu sırrahu ki, Tarikatın yüksek, yüce güneşidir. İslâm Âlemine doğan Tecellî güneşidir..

BEHÂEDDÎN MUHAMMED BİN MUHAMMED BUHÂRÎ (Şâh-ı Nakşibend) kaddesallahu sırrahu:
Muhammed Nakşibendî Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin ve Emîr Külâl’in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Bahâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir. Seyyid olup, soyu şöyledir: Babası Seyyid Muhammed Buhârî, onun babası Seyyid Muhammed Celâl Burhâneddîn, onun babası Seyyid Abdullah, onun babası Zeynel’âbidîn, onun babası, Seyyid Kâsım, onun babası Seyyid Şa’bân, onun babası Seyyid Burhâneddîn, onun babası Seyyid Tâkî, onun babası İmâm-ı Mûsâ Kâzım, onun babası İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleridir. Behâüddîn Şâh-ı Nakşîbend hazretleri, 718 (m. 1318) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı ârifân’da doğdu. 791 (m. 1389)’de Kasr-ı ârifân’da Rebî’ul-evvel ayının üçüncü günü olan Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır, İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Hem zamanında, hem de kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan hidâyete kavuşmuştur..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Eyl 2017, 17:13 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Mukaddes Gavs-i Geylâni seâdet
Güneşidir o ummân-ı inâyet..


Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan Gavs-i Abdülkādir Geylânî kaddesallahu sırrahu ki o,
Mukaddes Mutluluklar Güneşi, yardım, lütuf meded ummânıdır..


Abdülkādir Geylânî: Kādiriyye tarîkatinin kurucusudur. 470/1077’de Hazar Denizi’nin güneybatısındaki­ Geylan Eyâlet merkezine bağlı Neyf Köyünde dünyâya gelmiştir. Kabri Bağdat’ta Bâbü’l- Ferec Medresesi’ndedir. İnsanlara doğru yolu gösteren te’lîf eserleri pek çoktur. Gavsü’l-A‘zam tâbiri onun için kullanılır..


Radıyallahü anhüm her dü-âlem
Be-nûr-i seyyid-i evlâd-ı Âdem..


İki âlemde ALLAHu zü’L- CeLÂL onlardan razı olsun.
Âdem aleyhisselâm evlâdının seyyidinin nûru hürmetine..


İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün
Kabûl-i bâb-ı dergâh-i harem-kün..


Yâ İlâhî!
O’nun sahibi olduğu keremden kerem sahibi kıl.
O’nun sahibi olduğu hürmet değer Harem Dergâhının kapısında olmayı kabul buyur..


Resim

Ömerü 's-Sühreverdî bâb-ı Rahmet
Künûz-i nûr-i irfân mihr-i himmet..


Ömerü 's-Sühreverdî kaddesallahu sırrahu, Rahmet Kapısı.
Himmet Güneşi.. İrfÂN NÛrunun Hazinesi..


Şihâbüddin Ömer Sühreverdî: 542/1147 yılında dünyaya gelmiştir. 632/1234 yılında 90 yaşında vefât etmiştir­. Kabri Bağdat’tadır.


Resim

Hâce Necmeddin-i Kübrâ mukaddes
O zarf-ı nûr vücûdu rûh-i akdes..


Mukaddes Velîyullah Hâce Necmeddin-i Kübrâ kaddesallahu sırrahu,
O, NÛRun zarfı Kudsî RÛHun Mevcûden Vücûdudur..


Necmüddin Kübrâ: M. 12-13. asırda yaşamış İran’lı mutasavvıfların en mühim­ şahsiyetlerinden biridir. 540/1145 senesinde dünyaya gelmiştir. Harzem’de Moğol istilâsı üzerine kâfirlerle cihâd etmiş ve 618/1221 senesinde şehâdet mertebesine ulaşmıştır.


Resim

Hâce Ahmed-i Çeşti kadr-i vâlâ
Muallâ eyledi kadrin Te'âlâ..


Hâce Ahmed-i Çeşti kaddesallahu sırrahu, kadir ve kıymeti çok yüce.
O’nun kdir ve kıymetini ALLAH Teâlâ Muallâ/Makamı ve Rütbesini yüce ve âli eyledi..


Ahmed Çeştî: Çeştiyye Tarîkati pîri, Seyyid Mu‘înüddîn Hâce Hasan Senceriyy-i Çeştî Haz-retleri 537/1142 yılında Horasan’da dünyaya gelmiştir. 633/1235 yılında ebedî âleme göçmüştür. Kabri Açmir’dedir.


Resim

Hâce Alâaddîn-i Attâr Muhammed
Anı garkeyledi envâr-ı Ahmed..


Hâce Alâaddîn-i Attâr Muhammed Kaddesallahu sırrahu ki onu,
Ahmed aleyhisselâm’ın NÛRu gark eyledi yuttu..


Muhammed Alâeddin Attâr.: (ö. 802/1399). İsmi Muhammed b. Muhammed el-Buhârî’dir. Lakabı Alâüddin’dir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin damadı ve halifesidir. 2 Recep 802/28 Şubat 1400’de vefât etmiştir. Kabri Buhar’da Çiğanyân’dadır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Eki 2017, 22:16 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Hâce Ya'kûb-i Çerhiyyü 'l-Hisâr nur
Hisâr edüb anı eyledi mestûr..


Hâce Ya'kûb-i Çerhiyyü 'l-Hisâr kaddesallahu sırrahu ki;
Nûr, onu etrafı istihkâmlı kale edip halkın gözünden gizledi..

Ya’kub-i Çerhî: Hâce Alâüddin Attar Hazretleri’nin dost-larından ve en fazîletli halîfelerindendir. 1447 târihinde vefât etmiş olan Ya‘kub-i Çerhî Hazretleri’nin kabri Helegnu köyündedir..


Resim

Emir'i Evliyâ Hâce-i Ahrâr
O ummân-ı hüdâ sultân-ı ebrâr..


Velîlerin Emiri olan Hâce Ubeydullah Ahrâr kaddesallahu sırrahu,
Ki o, Hüdânın Ummânı Ebrârların Sultânıdır.

Ubeydullah Ahrâr: 806/1403 senesinde Taşkent’te dün-yaya geldi. 895/1493 târihinde Rebiü’l-evvel ayının sonunda cumartesi günü Semerkand’ın Kemânkerân köyünde vefât et-miştir. Kabri Semerkand’dadır..


Resim

Muhammed Zâhid idi mîr-i mîrân
Zemânesinde idi şâh-ı devrân..


M u h a m m e d Z â h i d kaddesallahu sırrahu, beylerin beyi, hepsinin başı idi.
Ve ZamÂNınıın DevrÂN ŞÂHı idi..

* M u h a m m e d Z â h i d : Türkistan’da yetişen büyük velîlerdendir. 936/1529 yı-lında vefât etmiştir. Kabri Semerkand’a bağlı Hisar’ın Vahş, Rahş köyündedir. Mesmûât-ı Mevlânâ Kadı¬ Mu-hammed Zâhid ve Silsiletü’l-Ârifîn adlı eseri mevcut olup, baş halîfesi Derviş Muham-med Hazretleri’dir..


Resim

Fütûhât sâhibi Derviş Muhammed
Vücûdundan gelürdi bûy-i Ahmed..


Derviş Muhammed kaddesallahu sırrahu, Fetihler Sâhibi idi.
Vücûdundan Ahmed aleyhisselâm’ın kokusu gelirdi.

*Dervîş Muhammed: Kadı Muhammed Zâhid Hazretleri’nin halîfesidir. Hı-zır aleyhisselâmın işâreti ü-zerine Muhammed Zâhid Hazretleri’ne intisâb etmiş-tir. 969/1562 târihinde vefât etmiştir. Kabri Bister’e bağlı Darferar’dadır.


Resim

Muhammed Hâcegî esrâr-ı tevhîd
İderdi mürîdâne feyzi tecdid..


Muhammed Hâcegî kaddesallahu sırrahu, Tevhîd Sırlarının Sâhibi idi.
Müridlerinin feyzini sürekli yeniler tazelerdi..

Muhammed Hâcegî: 918 /1512 târihinde Buhâra’nın Emkine kasa-basında dünyaya­ gelmiştir. Hâcegî Hazretleri. 1008/1599 târihinde doksan yaşlarında i-ken Emkine’de vefât etmiştir..


Resim

Muhammed Bakî Billâh bir dilârâ
Zemânesinde sân Şâh-ı Buhârâ..


Muhammed Bakî Billâh kaddesallahu sırrahu, gönülleri ziynetlerin idi. Yaşadığı zamanda Buhârâ’nın Şâhı olarak bil..

Muhammed Bâkîbillah: 971/1563 târihinde dünyaya gelmiştir. 1012/1603 târihinde cemâziye’l-evvel ayının 26. pazartesi günü 40 yaşında vefât etmiştir. Kabri Delhi’de Kutabrol denilen yerdedir.


Resim

İmâm-ı Rabbani Fâruk-ı Ahmed
Senâ eyler ona Zât-ı Muhammed..


İmâm-ı Rabbani Fâruk-ı Ahmed kaddesallahu sırrahu ki,
Onu MuhaMMed aleyhisselâmın Zâtı methedip över..

*İmâm-ı Rabbânî: Hindistan’da yetişen meşhûr İslâm âlimi olup ismi Ahmed bin Ab-dülehad bin Zeyne’l-âbidin’dir. 971/1563 tarihinde Hindistan’ın Serhend (Sih-rind) şehrinde dünyaya geldi. 1034/1624'de Serhend’de 63 yaşında iken vefât etmiştir. Müceddidün li elfi sânî lakabıyla meşhurdur..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Kas 2017, 21:46 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Muhammed Ma'sum ise nûr-i vahdet
Yüzünde berk urur şems-i şerâfet..


Muhammed Ma‘sûm ise Vahdet Nûrudur.
Yüzünde parıldar durur Şerîf Güneşinin NÛRları.. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in neslinden Şerîf oluş şerefi..


Muhammed Ma‘sûm: 1309/1599 târihinde Hindistan’ın Serhend şehrine iki mil uzakta bulunan Mülk-i Hayder mevkiinde dünyaya gelmiştir. Muhammed Ma‘sûm Hazretleri­ 1079/1668 târihinde Serhend’de vefât etmiştir. Kabri, babası İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin türbesinin birkaç metre kuzeyindedir. (ö. 1098/1687)


Resim

Muhammed Muhsin ise câne cândır
Güneşdir dillere hurşîd-i candır..


Muhammed Muhsin ise CÂNa CÂN-CÂNÂndır
Gönüllere CÂN Güneşi olan bir Güneştir..


Resim

Bedevânî o güzel Seyyid Muhammed
Derûnudur kitâb-ı sırr-ı Ahmed..


Bedevânlı olan Seyyid Muhammed kaddesallahu sırrahu ise, güzelller güzelidir.
SıRR-ı AhMed aleyhisselâm Kitabının İÇi-ÖZüdür..


Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî: Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmialtıncısıdır. Hindistan’ın Bedevân şehrindendir. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1135 (m. 1722) senesinde vefât etti. Türbesi Hindistan’ın Delhi Şehrinin güney tarafındadır. Nizâmüddîn Evliyâ’nın türbesinin batısında olup ziyâret edilmektedir.. (ö. 1135/1723),
Nur Muhammed Bedâyûnî: Orta boylu, esmer tenli, seyrek sakallıydı. Kaşları çatıktı; fakat yüzündeki ve alnındaki nur, kaşlarının çatıklığına tatlı bir mehâbet kazandırmıştı. Gözü yaşlıydı. Göz pınarlarından akan yaşlar, yanaklarına doğru derin iz açmıştı. Zâhirî ve bâtinî ilimlere vukufu sebebiyle "Âllame-yi cihan" diye anılırdı.
Altın Silsilenin 27. halkası yine Hind diyarından, fakat bu sefer "Serhindi" ailesinden ve İmam-ı Rabbâni soyundan değil. Seyyidliği sebebiyle "Seyyid Nûr" diye anılan Muhammed Bedayünî, Delhi'den. el-Hadaiku'l- Verdlyye ve ondan naklen diğer bazı kaynaklar, nisbesini "Bedvanî" diye anarlarken çağdaş araştırmacı Ebu'l-Hasan Nedvî, onun nisbesini "el-Bedayünî" olarak kaydetmektedir. (bk. el-İmamu's-Serhindî, s. 314, 317)
Nur Muhammed Bedayünî, İmam-ı Rabbâni'nin torunu Seyfeddin Serhindî'nin yetiştirdiklerinden. Dini ilimlerde belli bir merhale katettikten sonra önce Seyfeddin Serhindî'ye, ardından Şeyh Muhammed Muhsin'e intisab etti. Muhammed Muhsin, Muhammed Masûm'un önde gelen halifelerindendir. Her iki şeyhten feyz aldıktan sonra otuz beş yıl kadar Delhi'deki Nakşi Müceddidi Dergâhında hizmet etti. Gönüllere iman heyecanı ve aşk kıvılcımı taşıdı. 1135/ 1722'de vefat etti.


Resim

O Şemseddin Habibullah-i Mazhar
Güneş gibi yüzünde nûri ezher..


O kimse ki Şemseddin Habibullah-i Mazhar
Yüzündeki NÛR, bembeyaz ve parlak bir Güneş gibidir.


Habibullah Mazhar-ı Cân-ı Cânân: Uzunca boylu, gökçek yüzlü buğday benizli, siyah sakallı, mehabet ve cemal sahibiydi Yumuşak görünüşüne rağmen heybetliydi. Hz Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye neslindendi. Anaları ve ataları cihetinden cedleri hep velî, ya da velî tabiatlı kimselerdi. Özellikle büyük annesinin yaratıkların tesbihini işitecek bir manevî olgunluğa sahib olduğu rivâyet edilirdi.
Altın Silsile’nin yirmi sekizinci halkası da Hind diyarından Adı Mirzâ “Şemseddin’ ve “Habibullah’ lakablarıyla anılırdı. Belki de çok arzuladığı “şehidlik” sıfatıyla Rabbına kavuştuğu için “Mazhar-ı Cân-ı Cânân” diye meşhur olmuştu.
1113/1701 yılında doğdu Küçük yaşlarında Kur'ÂN-ı Kerîm ve İslamî ilimler tahsil etti. Şeyhi Nur Muhammad Bedayünî’nin (ö 1135/1722) vefâtında yirmi iki yaşlarında olduğuna bakılırsa pek genç yaşta (onsekiz yaşları civârında) tasavvuf yoluna girdiği anlaşılmış olur. Şeyhinin yanında sıkı bir riyâzat ve mücâhede île nefs eğitiminden geçtiği anlaşılmaktadır. Genç yaşta şeyhinin vefâtı üzerine çağdaşı bazı şeyhlerin hizmetine girdi, kendilerinden feyz aldı. Muhammed Efdal, Hafız Sa’dullah ve Muhammed Abid Sem’anî onun feyz aldıkları arasındadır. Yirmi yıl süreyle hizmet ettiği bu şeyhlerin vefâtından sonra oturduğu irşad makamında otuz yıldan fazla kaldı. (ö. 1195/1781)


Resim

Şâh-ı Dehlevî gayet dilrubâdır
Seyyiddir evlâd-ı Al-i abâ'dır..


Şâh-ı Dehlevî gayet dilrubâdır/gönül alan, gönül kapandır.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem neslinden Seyyiddir Âl-i Abâ evlâdıdır..


Abdullah Dehlevî: Hindistan’da yaşayan âlim ve evliyânın en büyüklerinden, insanları hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmisekizincisidir. Tasavvuf mütehassıslarının üstadı, müslümanların gözbebeğidir. Seyyid olup, Hazreti Ali kerremallahu vechehu Efendimizin soyundandır. 1158 (m. 1745) senesinde Hindistan’ın Pencab Şehrinde doğdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân Hazretlerine talebe oldu.
Abdullah-ı Dehlevî Hazretleri, 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefât eyledi. Şah Cihan Câmii yakınındaki kendi dergâhında, mermerden yapılmış mezar içinde, üstâdının yanında ve onun batı tarafında medfûndur..


Resim

Müceddid-i zemân Hazret-i Hâlid
Hidâyet güneşidir feyz-i câvid..


ZamÂNın Müceddidi/ her yüz yıl başında dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vârisi olan zât ki, Hazret-i Hâlid kaddesallahu sırrahu.
El CeVVâD ALLAH celle celâlihu’nun câvid/ sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut feyzi bolluk ve bereket kaynağı ve Hidâyet güneşidir..


Mevlânâ Hâlid Bağdâdî: Evliyânın en büyüklerinden. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. İsmi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Osmânî olup, lakabı Ziyâüddîn’dir. Hazret-i Osman bin Affân soyundandır. Annesinin soyu ise Hazret-i Ali’ye ulaşır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, 1192 (m. 1778) senesinde, Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Zûr şehrinde doğdu. 1242 (m. 1826) senesinde, Şevval ayının yirmialtıncı günü Şam’da vefât etti..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Kas 2017, 23:59 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

O Abdullah-ı Hekârî nevale
Erişdi devlet-i seyr-i cemâle..


O Abdullah-ı Hekârî kaddesallahu sırrahu ki, HAKk’ın bahşiş, kısmet, tâli', nasibi.
Cemâlullah seyri devletine erişenlerdendir..


Şeyh Seyyid Abdullah Şemzedînî Hakkârî: Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin halifesidir. Seyyid Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin torunlarındandı. Bu yüzden kendisine “Kâdirî” deniliyordu. Şemzedin’de doğduğu için Şemzedînî, Hakkâri’de ikamet ettiği için de “Hakkârî” diye tanındı, bilindi. Seyyid Tâhâ-yı Hakkâri’nin amcasıdır.


Resim

Muallâ-yı himem Seyyîd Tâhâ'dır
Velâyetde makâmı müntehâdır..


Himmetlerin yüksek, yüce, âli makamı ve rütbesine ulaşan Seyyîd Tâhâ'dır. Velâyetde makâmı müntehâdır/en uçtadır..

Seyyid Tâhâ-yı Hakkâri:Seyyid Tâhâ-yı Hakkâri Hazretleri, Anadolu'da yaşayan büyük velîlerdendir. Silsile-i aliyyenin otuz birincisidir. Peygamber efendimizin neslinden olup Seyyid Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin on birinci torunudur. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin halifelerindendir. 1853 yılında Şemdinli yakınındaki Nehri'de vefât etti. Kabri orada olup ziyaret edilmekte, feyz ve bereketlerinden istifade olunmaktadır.

Asil ve temiz bir aileye mensup olan Seyyid Tâhâ-i Hakkari'de çocukluğunda büyüklük ve olgunluk halleri görülür, zeka, istidat, vakar ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi. Onu her gören ilerde pek büyük bir zat olacağını söylerdi. Küçük yaşta Kur’ÂN-ı kerimi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsiline başladı. Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden, tefsir, hadis, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi.

Seyyid Tâhâ, daha ilim talebesi iken, bir gün Bağdat'a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; (Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz) deyince: “Bu, ma-i caridir, yani akarsudur. Dinimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar.” buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına: “Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır.” diyerek elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerameti gören arkadaşları: “Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana itiraz etmeyeceğiz.” dediler.

Hicri on üçüncü asrın kutbu olan Mevlânâ Halid, Hindistan'a giderek, Gulam Ali Abdullah Dehlevî'nin huzuru ile şereflenip, lâyık ve müstahak oldukları fazilet ve kemâlâtı aldı. Sonra, Allahu teâlânın kullarına doğru yolu gösterip Hakk'a kavuşturmak için vatanına döndü. Her taraf, Mevlânâ'nın kalbinden saçılan nurlarla aydınlanmaya başladı. Bu sırada arkadaşı olan Seyyid Abdullah da Süleymaniye'de bulunan Mevlânâ'yı ziyarete gitti. Sohbetinde bulunarak, kemale geldi ve halife-i ekmeli yani en olgun halifesi oldu. Mevlânâ Halid-i Bağdadi'ye, biraderinin oğlu Seyyid Tâhâ'nın, harikulade ve yüksek istidadını anlattı. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri de, bir daha gelişinde, onu beraberinde getirmesini emir buyurdu. Seyyid Abdullah, ikinci ziyaretlerinde yeğeni Seyyid Tâhâ'yı da götürdü. Mevlânâ Hazretleri, Bağdat'ta Seyyid Tâhâ'yı görür görmez, Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin kabr-i şerifine gidip, istihare etmesini emretti. Seyyid Tâhâ da kabre gidip istihare etti. Ceddi Abdülkadir Geylanî Hazretleri, “Mevlânâ Halid, zamanının âlimi, evliyânın büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun emrine gir!” buyurdu.

Seyyid Tâhâ, büyük dedesi Seyyid Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin manevi emri ve izni üzerine, Mevlânâ'nın huzuruna geldi. Bu öyle bir gelişti ki, pek az kimselere nasip olmuş, nasıl ve neler elde ederek gideceği, bu başlangıç ve gelişten belli oluyordu. Mevlânâ, Seyyid Tâhâ'nın yetişmesine, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalblerin düşünemediği makamlara erişmesine himmet gösterip yardım etti. İleride zamanın en büyük âlim ve velîsi olacak tarzda, ihtimam ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyazet ve mücahedesinde hiç eksiklik etmedi.

Mevlânâ Halid Hazretleri, yetiştirme ve terbiye esnasında, Seyyid Tâhâ'ya dağdan taş getirtirdi. Bu hâl, talebeleri arasında, taaccüble karşılanır: "Hocamız Mevlânâ, Resulullahın Ehl-i beytine çok fazla bağlı olduğu halde, Seyyid Hazretlerini dağa göndermesindeki hikmet nedir?" derlerdi. Hazret-i Mevlânâ ise, bu hususta konuşmaz sükut ederdi.

Seyyid Tâhâ Hazretleri, Mevlânâ Halid-i Bağdadi'nin yanında seksen gün kaldıktan sonra, velîlikte pek yüksek derecelere kavuştu. Keşf ve keramet sahibi olarak hilafet-i mutlaka ile şereflendi.

Seyyid Tâhâ Hazretleri, hilafetle müşerref olup Berdesur'a hareket edeceği zaman, Mevlânâ onu büyük bir cemaatle uğurladı. Vedâdan sonra, Seyyid Tâhâ, Mevlânâ'nın ayrılmış olduğunu hissedip, atına binmek istediğinde, üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu anladı. Baktığında, üzengiye yapışan ve onu tutanın hocası Mevlânâ olduğunu gördü. “Estagfirullah” dedi ve geri çekildi. Mevlânâ, Seyyid Tâhâ Hazretlerine hitaben: “Bir zaman nefsinin terbiyesi için size dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resul-i Ekremin Ehl-i beytine olan bağlılığım sebebiyle üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de bundan kaçınamazsınız” buyurdu. O da sıkılarak: “Emir edepten üstündür” sözü gereğince ata bindi. Bir müddet binlerce âlim, salih, talebe ve halkın katıldığı uğurlama merasimi ile yürüdü. Sonra, Mevlânâ durdu. Elindeki dizginleri, Seyyid Tâhâ'ya verip: “Bundan sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmende kusur etmedim. Cenâb-ı Hak yardımcın, büyüklerin ruhları sığınağın olsun” buyurdu. Tâhâ-yı Hakkâri Hazretleri Mevlânâ Halid-i Bağdadi'nin halifesi olarak Berdesur'a geldi.

Amcası Seyyid Abdullah, Nehri'de talebe yetiştirmek ile meşgul iken, oraya çok yakın olan Berdesur'a Seyyid Tâhâ'nın da gönderilmiş olmasının hikmetini anlayamayan birçokları: "Böyle iki büyük halifenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir?" dediler. Fakat bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefât ettiğinde anladılar. Bunun üzerine, oranın halkı tarafından Seyyid-i Büzürk (Büyük Efendi) diye bilinen Seyyid Tâhâ Hazretleri, Nehri kasabasına gelip irşada başladı. Burada kırk iki sene, ilim talebesine, Hak aşıklarına ve Hakk'ı arayanlara ilim, feyz ve nur saçtı. Aşıklar, uzaktan yakından pervane gibi bu irşad ve nur kaynağının etrafına toplandılar.

Seyyid Tâhâ'nın sohbetleri bereketiyle pek çok kimse Allahü teâlânın rızasını kazandı. Onu gören müslim veya gayrimüslim, o anda Allahü Teâlâyı hatırlardı.

İnkârcılardan ve bid’at sahiplerinden kaçınmak hususunda buyurdu ki: "Münkirden (inkârcıdan) ve bid’at ehlinden aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resulullahın zamanında olsalardı, ona iman etmezlerdi."

Seyyid Tâhâ Hazretleri, vefâ ve sadakatte Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık'ı, şecaatte ve adalette Hazret-i Ömer'i, hayâ ve hilmde Hazret-i Osman'ı, vilâyet-i kübrâda Hazret-i Ali'yi (radıyallahü anhüm) temsil ederdi. Tıpkı Resulullaha yakın Ashab-ı kiramdan biri gibiydi.

Vakar ve heybetinden mübarek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet ışığı, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı. Alnı geniş, kaşları gür, iki kaşları arası açık, mübarek gözleri siyah, yüzleri yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nur parçası idi. Gönül sahipleri görünce, ruhen aşık olurlardı. Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi. Nehri hududuna girildiğinde, feyz ve muhabbet kokuları, akıllı olanları ve gönül sahiplerini istila ederdi. Ziyaretçiler, abdestsiz olarak Nehri'ye giremezdi.

Seyyid Tâhâ Hazretleri, teheccüd namazını ekseriya bereketli evinde, bazen kendi mescitlerinde edâ ederlerdi. Kuşluk namazını daima câmide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve talebelerin tahsillerini tetkik buyururdu. Müderrislerin müşkil meselelerini hallederdi. Nehri, karınca yuvası gibi, daima salih kişiler ve talebelerle dolu idi. Binlerce gönül sahibi feyz almak için boyunlarını büküp, o dergaha akın ederlerdi. Gece-gündüz o makamın, zikir, fikir, ibadet ve taatsız bir anı bulunmazdı. Seyyid Tâhâ Hazretleri dergahı teşriflerinde, herkesin gönülleri, inci saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı.

İkindi namazından sonra "Hatm-i hacegan-ı kebir", sonra imam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat'ı okunurdu. Seyyid Fehim Hazretleri Nehri'de ise ona, yok ise, muhterem damatları ve halifeleri Seyyid Abdülehad Hazretlerine okuturlardı.

Bu arada bazı kelime veya cümle üzerinde yapılan geniş izahlar, sohbetlerinin esasını teşkil ederdi. Nehri'de misafirlerden, faraza sadrazam olsa dahi, akşamla yatsı arasında yemek fasılası yoktu. Bu müddet zikir, fikir ve ibadetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam namazından önce yenirdi. Kendisini sevenlerden ve talebelerinden kimseyi unutmazlar, herkesin halini genişçe sual buyururlardı. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeye çalışırlardı. Sıla-i rahme, akraba ziyaretine ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılardı. Hocasının tavsiyelerine uyarak devlet adamlarıyla temas buyurmazlar, ancak bazı müslümanların zararını önlemek üzere mektup yazarlardı. Halbuki başta Sultan Abdülmecid Han olmak üzere, bütün devlet adamları her emirlerine amade ve hazırdı.

Seyyid Tâhâ-i Hakkari'nin pek çok kerametleri vardır.

Seyyid Tâhâ-i Hakkârî: Peygamber Efendimiz’in neslinden olup, Seyyid Abdülkādir-i Geylânî Hazretleri’nin on birinci toru-nudur. 1853 senesinde Şemdinli yakınlarında Nehrî’de vefât etmiştir. Kabirleri de buradadır.


Resim

Muhammed Küfrevî künûz-i himmet
Bu ümmete delil Hâdi-i rahmet..


Muhammed Küfrevî kaddesallahu sırrahu, Himmet Hazinelerinin Definelerinin ocağıdır.
Bu ümmete rahmet rehberi hidâyet deililidir..


Muhammed Küfrevî: Muhammed Küfrevî Hazretleri Küfra’da doğmuş ve orada tahsîlini tamamlamıştır. Hz. Pîr 120 sene yaşamıştır. 1912 yılında vefât etmiş, Bitlis’teki türbeye­ defnedilmiştir.
(Geniş bilgi için bkz. “Hâce Muhammed Lutfî Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri”. Hüseyin Kutlu, Damla Yayınevi)


Resim

Anın ferzendi Abdülhâdi Şâh'dır
Velâyet rütbesinde âlî-câhdır..


Muhammed Küfrevî kaddesallahu sırrahunun oğlu Abdülhâdi Şâh'dır.
Ki kendisi, Velâyet rütbesinde yücebir makama sahibdir..


Abdülhâdî: Muhammed Küfrevî Hazretleri’nin zevceleri Şeyh Fatma hanımdan doğma büyük oğlu ve halîfesidir. Hz. Şâh olarak da tanınır. 1914 yılında vefât etmiştir. Bitlis’te babasının türbesinde medfundur.


Resim

Diğer ferzendi Abdülbâkî cânân
Reşâdet tahtına oldu o sultân..


Muhammed Küfrevî kaddesallahu sırrahunun diğer oğlu Abdülbâkî cânân ki o, Hak yolda yürümek-yürütmek tahtına sultan oldu..

Abdülbâkî: Şeyh Abdülbâkî Hazretleri 1872 târihinde Bitlis’te dünyâya gelmiştir. Muhammed Küfrevî Hazretleri’nin oğludur. İyi bir eğitim görmüş ve Bitlis’te Küfrevî dergâhında kemâle ermiştir. Belli bir süre der gâhta kalan Abdülbâkî Efendi….. yılında İzmir’e oradan da İstanbul’da ikāmete mecbur edilmiş ve göz altında tutulmuştur. Abdülbâkî Efendi 1943 yılında İstanbul’da vefât etmiştir. Bitlis’te makama define izin verilmediği için Eyüp Kabristanına defnedilmiştir. Büyük oğlu Nesim Efendi, rüyasında aldığı işaretle kabrini açıp na‘ş-ı şerîfini gizlice Bitlis’e nakletmiştir..


Resim

Şeyh Nesîm'dir nesim-i hidâyet
Mir'ât-ı ceddidir bâb-ı saâdet..


Hidâyetin lâtif ve serin seher yeli Şeyh Nesîm'dir.
Saâdet kapısında atalarının aynasıdır..


Nesim Efendi: Hz. Pir Muhammed Küfrevî’nin torunu, Şeyh Abdulbâkî Efendi’nin büyük oğludur. 1950 yılında vefât etmiştir. Bitlis’te Hz. Pir’in türbesine defnedilmiştir. Cesim Efendi’nin babasıdır.


Resim

Şeyh Yûsuf-i Kôdi nur-feşândır
Meyân-ı evliyâda âli-şândır..


Şeyh Yûsuf-i Kôdi, bu yolda nur saçandır.
Velîler arasında şanı yücadir..


Yûsuf-i Kôdî: Şeyh Yûsuf-i Kôdî Hazretleri 1266/1849 târihinde Bağdat’ta doğmuş daha sonra ailece Bitlis’e yerleşmişlerdir. 1340/1921 yılında bu köyde vefât etmiştir. Türbesi Kod köyünde olup halkın ziyaretine açıktır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2017, 16:56 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Gedâî Şeyh Huseyn ol nûr cemâle
Şehâdetle erüp Hakk'a visâle..


Gedâî Şeyh Huseyn kaddesallahu sırrahuki, ol nûr cemâle ömürünü şehâdetle mühürleyerek HAKkTeÂLÂ'ya kavuşmuştur..

Resim

Hâce Hüseyin Efendi (Gedaîî) kaddesallahu sırrahu

Hayatı:

Hâce Hüseyin Efendi (Gedaîî) kaddesallahu sırrahu, Muhammed Lutfi kaddesallahu sırrahu’nun babasıdır.
Bu necib ailenin kabirlerini ziyaretimizde, Erzurum’dan Pasinler’e oradan Alvar Köyüne yol aldık. Efe Hazretleri vakfı köyde câmisi, türbesi ve misafirhânesiyle birlikte güzel bir külliye inşa ettirmiş. Külliyeyi Efe Hazretlerinin torunlarından Hasan MAZLUMOĞLU Beyle birlikte gezdik. Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri türbede oğlu ve torunuyla birlikte yatmaktalar.

Hüseyin Efendi’nin mezar taşında:


Ben Şehid-i tevhid-i zât-ı lem-yezel
İnne li lutfen minallah ni’me li heli’l-ecel..

Yüz yere koydum azimü’ş-şan olan Allah’ıma
Ente Yâ Settâru Yâ Gaffâru Ya A’la ecel..

Hamdu lillah mazharım şâh-ı şehiden sırrına
Laübâlı ibtilâi Kan eli yevmü’l-ecel..

İftiharım dâreyinde nâm-ı men kâne’l-Hüseyin
Tarihimdir mürg-i canım sıbğetullah fi’l ezel..
1334


Muhammed Lutfi Efe Hazretlerinin ruhen ve fikren yetişmesinde mürebbi ve tarikatta ilk rehberi hiç şüphe yok ki, babası Hâce Hüseyin Efendi’dir. Hâce (Hoca) Hüseyin Efendi Hasankale’de dünyaya geldi. Babası Hâce Muhammed Efendi, annesi Fatıma Hanım’dır. Ne yazık ki doğum tarihini bilmiyoruz. Meşhur lakabı “Nur Efe” ve “Nur Dede”dir. Şiirlerinde “Gedaîi” mahlasını kullandığı için “Hüseyin Gedaîi” olarak da tanınmaktadır. Hüseyin Efendi beş yaşında iken yetim kaldı. Şefkatli annesi Fatıma Hanımın himayesinde ilk tahsilini bitirdi. Yüksek tahsilini Erzurum’da ilmi itibarı yüksek hoca Efendil’erin derslerine devam ederek tamamladı. Onlardan icâzet aldı. ( O devrin meşhur ulemâları; Kurşunlu medreselerinde Hacı Halil Efendi, Vefâtı 1877-İbrahim Paşa medreselerinde, Solakzâde Ahmed Tevfik Efendi, Vefâtı 1893-Ali Paşa medreselerinde, Ketencizâde’nin hocası Hacı Ahmed Efendi, Vefâtı 1869) Hasankale’ye geri döndü. Gönlü saf, ruhen pak ve nurani bir insan olan Hüseyin Efendi, iç âlemindeki manevi zevk ve ruhanî şevkin tesiriyle şan ve şöhretten kaçarak yalnızlık köşesine çekilmeyi tercih etti. Bu ruhani halet ile Hasankale’nin Kındığı Köyü’ne imamet görevi vesilesiyle yerleşti. Burada kâmil bir müderris olarak, sayısı otuzu bulan talebelerine ilim öğretmekle meşgul oldu.”(1)

Hüseyin Efendi Erzurum-(Tortum) Kisha köyünde Nakşibendî tarikatınden, ilahi feyiz neşreden âlim, fazıl, kâmil ve hattat Hacı Feyzullah Efendi’ye intisab ederek o kadiri yüce zatın eğitimine tabi olarak ilmi ledünni den behre-yab olabilmek için sayu gayretle çalıştı. Hacı Feyzullah Efendi’nin vefâtından (1866) sonra Seyyid Mir Hamza-i Nigarî Hazretlerine, onunda vefâtından sonra, aynı kolun meşhur şeyhlerinden Muhammed Küfrevî Hazretlerine bağlandı. Bu bağlılığı ömrünün nihayetine kadar sürdü.
Hâce Hüseyin Efendi hattat, Mülteka (Fıkıh) isimli el yazma (1858) bir eseri ve Divanı vardır.
Gedaîi mahlasıyla yazdığı şiirleri mevcuttur. Bu şiirlerden:


Kadem bastın gönül tahtına
Sultânım sâfâ geldin..
Dil-i pür-renc ü tâb-ı derde
Dermanım sâfâ geldin..

Kapundur matla-i a’lâ
Tapundur maksad-ı aksâ
Senindir rütbe-i’ulyâ
Benim şâhım sâfâ geldin..

Gel ey dilberlerin şâhı
Melâhat burcunun mâhı
Gedaî’nın halini gâhî
Sorup şâhım sâfâ geldin..

Gel ey sultân-ı âli-şân ki
Sensin Hüsrev-i devrân
Sana hep bende-i fermân
Buyur şâhım sâfâ geldin..

Gedaîi geldi ol câne cân
Olsun yolunda kurbân
Seadet tahtına sultân
Buyur şâhım sâfâ geldin..


Resim

Ey sâki aşkın oduna
Yandıkça yandım bir su ver..
Düşeli dilber derdine
Yandıkça yandım bir su ver..

Ol su ki gözlerden nihân
Görmez onu ehl-i cihân
Rahmeyle saki el-emân
Yandıkça yandım bir su ver..

Öyle bilmezdim kendimi
O ben miyem ya ben o mu?
Âşıkların budur demi
Yandıkça yandım bir su ver..

Ol suyu kim içse hemân
Kalbe doğar şems-i cihan
Verir hayat-ı Cavidân
Yandıkça yandım bir su ver..

Bak bu gedaînın haline
Bend oldu zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandı GEDAÎİ bir su ver..


Tarihçeyi Hayatta Hüseyin Efendi’nin doğum tarihi bilinmiyor denilmekte, Aynı dönem Hacı Feyzullah Efendi’nin müritlerine bakıldığında; İhvanlar, Caferiye Câmii imamı Şeyhülkurra Mustafa Niyazi Efendi doğum tarihi M.1841, Vefâtı 1918- Ketencizâde Mehmet Rüşti Efendi, doğum tarihi M.1834, Vefâtı 1916 dır. Hâce Hüseyin Efendi bunların emsali, Bilhassa ihvanı ve eskimez arkadaşı Ketencizâde M.Rüşti Efendi ile ortak yanları: Her ikisi de şair ve hattat, Feyzullah Efendi’nin vefâtından sonra, (Hilafet Vekili Hacı Mehmet Efendi’ye kalıyor.) Her ikisi de şeyh arayışı içindeler. Ketencizâde Bursalı Şeyh Süleyman Efendi’ye intisab ediyor. Hüseyin Efendi, Seyyid Mir Hamza Nigarî’ye intisab ediyor. Nigarî Hazretleri vefât edince, Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerine bağlanıyor. Ketencizâde Erzurum’a dönüşte eskimez arkadaşı Hüseyin Efendi’yle bir araya geliyorlar. Ketencizâde’de Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerine intisab ediyor. Bu intisabları ömürlerinin sonlarına kadar devam ediyor. Kuvvetle muhtemeldir ki Hüseyin Efendi ve Ketencizâde emsâldirler. Ketencizâde Mehmet Rüşti Efendi vefât etmeden önce: “Hüseyin Efendi de bizden hemen sonra gelir ama süslü gelir” diyerek onun şahâdetine işâret etmiştir.

Hâce Hüseyin Efendi Seyyide Hatice Hanımla izdivac kurar. Bu izdivactan beş oğlu olur. Büyük oğlu Hâce Muhammed Lütfi Efendi-Hasbi Efendi-Ahmed Efendi-Mahmud Vehbi Efendi ve Hacı Emin Efendilerdir. Hüseyin Efendi, ömrü boyunca dünya ile meşgul olmamış, dünya malından haz duymamıştır. Eline geçen dünya malını ilim yolunda olan talebelerin ihtiyaçlarına sarf etmiştir. Allah’a kullukta, tevazuda, ahlakî güzellikte, zühd ü takvada, zamanında yaşayan insanların takdirini kazanmıştır. Zengin fakir demeden her şahsın ve her tanıdığının kalbini yapmak için her türlü fedaîkârlığı kendisine şiar edinmiş bir gönül insanı olarak darı bekâya irtihal etmiştir.

Hâce Hüseyin Efendi Ermeniler tarafından Şehid edilmiştir.”1916 da Ruslar Erzurum’u işgale başlayınca oğlu Muhammed Lütfi ile beraber Dinarkom Köyünden Erzurum’a geldiler. M.Lütfi Efendi, babasını Hacı Receb Efendi’nin yanına bırakarak, Yavi Nahiyesine gitti. İşgal müddetince 1918’e kadar Hüseyin Efendi burada kaldı. Türk ordusu ile birlikte 12 Mart 1918’de gün ışırken civar köylerden gönüllü bir müfreze ile Erzurum’a giren Efe Hazretleri hemen pederinin yanına koştu. Pederini kana bulanmış ağır yaralı bir şekilde buldu. Şahadet mertebesine eren muhterem babasını akşama doğru Kavak kabristanına defnetti. Daha sonra 1950 yılında bu kabristan alanında okul başladığından Alvar Köyüne şimdiki medfun bulunduğu türbeye nakil edildi.”(2)
Bir menkıbede de: Erzurum’un Rus işgalinden ne zaman kurtulacağız diye sorulduğunda “Bu aksakalım ne zaman kana bulanırsa o zaman” buyurmuş. Ruslar Erzurum’dan çekilirken bir Ermeni başına tüfek dipçiği ile vurarak yaralamış ve akan kanlar aksakalını kana bulamış. "Allah! Allah! Allah!." diyerek 12 Mart 1918’de ruhunu teslim etmiş. Hâce (Hoca) Hüseyin Efendi kaddesallahu sırrahu’nun ruhu şâd makamı cennet olsun!.
Âmin yâ Muîn ALLAH cellecelâlihu!.


Kaynakça: (1-2) Hüseyin KUTLU-Hâce M.Lütfi, hayatı, şahsiyeti, eserleri. S.15-30

Resim

Muhammed Lutfi'dir bâb-ı tecellâ
Meyân-ı evliyâ kadri muallâ..


Muhammed Lutfi kaddesallahu sırrahu ki, ALLAH celle celâlihu lütfuna uğrama kapısıdır.
Velîlerin bel bağladığı kadri kıymeti çok yüksek ALLAH celle celâlihu Dostu..



Tecellâ: Görünme. Bilinme. Kader. ALLAH celle celâlihu lütfuna uğrama. İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.

Resim


Mehmet Lütfi Budak kaddesallahu sırrahu
Hâce Muhammed Lütfi Efendi kaddesallahu sırrahu (1868-1956)
Veyâ halk arasında yaygın söylendiği şekliyle Alvarlı Efe Hazretleri



Türk imam, sufî ve Halk Şâiri ve MuhaMMedî HAKk ÂŞIKtır. Nakşibendî ve Kadirî tarikatlerinde şeyhtir.

Hayatı:

Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesine bağlı Kındığı (Altınbaşak) köyünde doğdu. Resmi nüfus kayıtlarına göre doğum tarihi h. 1271 m. 1853-1854 iken, oğlu Hacı Seyfeddin Efendinin tespitine göre h. 1285 m. 1868'dir. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi ise Hatice Hanım'dır. Anne cihetinden Seyyid olup soyu Muhammed aleyhisselâm'a dayanır.
H. 1307 (m. 1889-1890) yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiinde imamlığa başladı. Aynı yıl babası ile birlikte Bitlis'te ikâmet eden Nakşibendî Şeyhi Muhammed Küfrevî'yi ilk defâ ziyâret etti. 5 yıl sonra, 27 yaşında iken Muhammed Küfrevî'den Nakşibendîlik hilafeti aldı.

Tasavvufta Nakşibendî Tarikat zinciri Resim Muhammed Küfrevî Resim Seyyid Taha Hakkari Resim îMevlana Halid-i Bağdadi şeklinde devâm eder..

Resim Ayrıca bilahare Tillo'da bulunup Şeyh Nur Hamza'dan Kadirî Tarikatı icâzeti de almıştır.

I. Dünya Savaşı esnasında 1916 yılında Erzurum'da Rus işgali başladığı sırada Dinarkom köyünde imamlık yapmakta idi. Bizzât savaşmak için müracaat ettiği ordu tarafından kendisine müsaade verilmedi. Fakat Tercan'ın Yavi köyünde câmi imamlığı esnasında Ermeni mezâliminin artması üzerine ilerleyen yaşına rağmen köylülerden teşkil ettiği milis kuvvetleriyle savaşa iştirak etti. Savaş sona erip Rus işgali ortadan kalkınca Hasankale'nin Alvar köyünde imamlığa başladı. Burada 1939 yılına kadar ikâmet etti. Alvar Köyünden ayrılınca yerine gelen imam Ramiz Efendi, Fethullah Gülen'in babasıdır. Gülen, dergahına devam ettiği sırada Alvarlı Efe'nin vefât ettiğini ve o sırada kendisinin 16 yaşında olduğunu belirtir.

II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra ilk fırsatta hacca gitmiştir. 1947, 1949 ve 1950 yıllarında üç defâ hac yapmıştır.
Hayatı boyunca 5 defâ evlilik yapmıştır. Evlatlarından sadece Hacı Seyfeddin Efendi kendisinden sonraya kadar yaşamıştır.
H. 28 Receb 1376 (m. 12 Mart 1956) günü Erzurum'da vefât etti. Kabri Alvar Köyündedir.
Bizzat sohbetlerinde bulunup istifade edenler arasında Mehmed Kırkıncı, Erzurumlu Nâim Hoca gibi pek çok meşhur simâ bulunmaktadır.
Muhammed Lüfti Efendi anadili Türkçe'nin yanında, şiir yazacak derecede Arapça, Farsça ve Kürtçe bilirdi. Tasavvuf edebiyatı sahasında eserler vermiştir. Vefâtından sonra şiirleri oğlu tarafından “Hulasatu’l- Hakayık” adı altında kitaplaştırılmıştır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 Ara 2017, 17:14 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


O Mahmûd Vehbi cân merd-i Hudâ'dır
Anın ilmi zühdi Hak'tan atâdır..


O Mahmûd Vehbi cân Hudâ merd/Sözünün Eridir.
Onun İlmi ve zühdü HAkkTeÂLÂ’dan atâdır/bahşiş, lütuf ve ihsandır..


Mahmud Vehbi Efendi: Hâce Hüseyin Efendi’nin oğludur. Erzurum’un­ Pasinler ilçesine bağlı Kındığı köyünde dünyaya gelmiştir. 1946 yılında­ 73 yaşında iken Pasinler’in Epsemce köyünde vefât etmiş ve oraya defnedilmiştir. Tarihçe-i hayâtını, yüce makāmını fazîlet ve kemâlini vefâtından sonra büyük kardeşi Hâce Muhammed Lutfi Efendi nazm etmiştir. (Bkz. Sf. 659)..



Resim


Şeyh Seyfi-i Mahdûmi güzeldir
Hidâyet nehri bahşîş-i ezeldir..


Şeyh Seyfi-i Mahdûmi MuhaMMedî Güzeldir
HAkkTeÂLÂ’nın Ezel bahşîşi ve Hidâyet Nehridir..


Seyfeddin Mahdûmî: Efe
Hazretleri’nin oğludur. 1908 yılında Erzurum merkezine bağlı Dinarkom köyünde dünyaya gelmiştir. 23 Mart 1984 târihinde Erzurum’da vefât etmiş, Alvar köyünde pederlerinin yanına defnedilmiştir. (Geniş bilgi için bkz. “Hâce Muhammed Lutfî Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri”. Hüseyin Kutlu, Damla Yayınevi).



Resim


Radıyallahü anhüm her dü:âlem
Be-nûr-i seyyid-i evlâd-ı Âdem..


ALLAHu zü’L- CeLÂL Onlardan her iki ÂLemde Razı olsun
Âdem oğlunun SEYyidi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ‘in NÛRu ile..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Oca 2018, 22:34 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
İlâhi ez-kerem ber-mâ kerem-kün
Kabûl-i bâb-ı dergâh-i harem-kün..


Yâ İlâhi Rahmetenli’l- âlemin olan kerem kaynağının ikramı keremi ile,
Zâtına mahsus hürmete değer kerem dergâhı kapısında kabulu için..



Resim


Sâd ât-ı Nakşibendi'ler mukaddes
İde esrârlarını Allah akdes..


Tarîkat-ı Sâdât-ı Nakşibendî'ler, Nakşibendî Silsilesindeki Sâdât mukaddes/ tertemiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberrâ ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsî HAKK âşıklardırlar..
ALLAHu zü’L- CeLÂL onların SIRRLarını akdes, en kudsî, en mübârek kılsın..

Seyyid: Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan aleyhisselâm neslinden gelenlere seyyid;
Şerîf: Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hüseyin aleyhisselâm neslinden gelenlere de Şerif denmektedir..



Resim


Sâdât-ı Kadirî'ler hurşîd-i himmet
Anın dervişlerine kıl muhabbet..


Kadirî Tarîkatı Sâdâtları, HiMMetin Güneşidirler.
Sen de Kadirî Dervişlerine muhabbet kıl!.



Resim


Ricâl-i Sühreverdî'ler münevver
Olup râh-ı hidâyetde mutahher..


Sühreverdî Tarîkatı ERLeri Münevver/ Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmışlardır.
Onlar Hidâyet Yolunda mutahher/ Kudsi, pâklanmış. Tâhir kılınmış. Mübârekdirler..



Resim


Muallâdır gürûh-i Kübrevî'ler
Kemâliyle makâm-ı mânevîler..


Mânevî Makâmlarını KULLuk Kemâliyle elde eden Kübrevî Tarîkatı cemaatı Muallâdır/Yüksek, yüce ve âlidir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Şub 2018, 22:41 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Tarîk-ı Çeştî'de sâlik olanlar
Bi-emrillâh hidâyeti bulanlar..


Çeştî Tarîkatı yolunda yolcu olanlar,
ALLAHu zü’L- CeLÂL’in emriyle hidâyeti bulanlar..


Çiştiye Tarikatı Nedir? Kurucusu Kimdir?
Hace Muineddin Hasan Çeştî (1141-ö. Ecmir 1236) tarafından kurulmuştur.
Hindistan ve Pakistan’da yaygın bir tarikattır.
Oğuz Türkleri tarafından Sicistan’ın fethi üzerine Muineddin Hasan, varını yoğunu dağıttı ve hacca gitmek üzere ülkesinden ayrıldı. Hasan, Hicaz, Irak ve Hindistan’ı dolaştı. Nişapur’da tanıştığı Hace Osman adındaki bir şeyhin yanında yirmi yıl mürid olarak yaşadı. Irak’ta Abdülkadir Gilanî kaddesallahu sırrahu ve Necmettin Kübrâ kaddesallahu sırrahu gibi mutasavvuflarla beraber oldu. İran’da çeşitli dini merkezlere gitti, bilginler ve tarikat kurucuları ile tanıştı. En son Hindistan’a geldi ve Ecmir'e yerleşti. Racalardan birinin kızı ile evlendi, çevresine binlerce mürid topladı.
Muiniddin Hasan Çeştî’nin ölümünden sonra mezarının bulunduğu yere muhteşem bir türbe yapıldı. Bugün de, Müslüman veya Hindu olsun, ölüm yıldönümünde yüzbinlerce kişi türbesine gelir, dua eder.
Çiştilik tarikatının üç esası vardır:
Deniz gibi cömert olmak,
Güneş gibi tatlı olmak,
Toprak gibi alçakgönüllü olmak..

Tarikatın ana kitaplarından biri de Sühreverdî’nin “Avârifü’l- Maarif” idir. Tarikatta, aynen Mevlevîlikte olduğu gibi, semâ ve musiki çok önemlidir. Çiştî Tekkelerinde misafirlere büyük ilgi gösterilir. Çiştî Tarikatı mensuplarının Hindistan’da İslamiyet’in yayılmasında büyük rolleri olmuştur. Zamanla eski gücünü kaybeden Çiştîyye tarikatını geçen yüzyılın başlarında, BİZim MeLÂMette Nur MuhaMMed'imiz kaddesallahu sırrahu canlandırmaya çalışmıştır..


Resim

Kerâmet güneşi Pîr-i Rufâ'î
Hidâyet râhına oldu o râ'î..


Pîr Ahmedî Rufâ'î Kerâmet Güneşidir.
Hidâyet YOLuna o oldu Çoban..


Ahmed Rüfai, Rüfâiyye tarikatının kurucusudur. Asıl adı Seyyid Ahmet bin Alî el-Mekkî bin Yahyâ er-Rüfâî’dir. Milâdî 1118’de Bağdat ile Basra arasında kalan Batâih Bölgesi içindeki Ümmüabîde köyünde doğdu. Rüfâî’nin Hz. Hüseyin’in (aleyhissselâm) soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar ittifak hâlindedir.

Babası vefât ettiğinde yedi yaşında olan Ahmed er-Rüfâî’yi, devrin büyük tasavvuf âlimlerinden olan dayısı Mansûr el-Batâihî himayesi altına aldı. Kur’ân öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra, Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî el-Kureyşî ve devrin diğer âlim ve mutasavvıflarından İslâmî ilimleri öğrendi. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî Fıkhı ile ilgili Kitâbü’t-Tenbîh isimli eserini okudu. Vâsıtî ona icâzet verdi ve hırkasını giydirdi. “Herkes üstadıyla ben ise talebem Rüfâî ile iftihar ederim.” diyen Vâsıtî, zâhir ve bâtın (maddî ve manevî) ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere ona “Ebü’l-Âlemeyn” (İki Âlemin Babası) unvanını verdi. Ahmed er-Rüfâî, Vâsıtî’nin vefatından sonra dayısı Mansûr el-Batâihî’nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Batâihî, Rüfâî’ye hilâfet ve “Şeyhü’ş-Şüyûh” (Şeyhlerin Şeyhi) ünvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de bıraktı. Bundan sonra, Rüfâî, Batâihî’nin isteğiyle Ümmüabîde’deki tekkeye yerleşip müridlerin irşad ve terbiyesiyle meşgul olmaya başladı.

Kaynaklar onu âlim, muhaddis (hadis âlimi), Şâfiî fakihi (İslâm hukukçusu) ve müfessir (tefsir âlimi) bir sûfî olarak tanıtırlar. Dört büyük kutubdan biri kabul edilen Ahmed er-Rüfâî’nin başlıca eserleri şunlardır. el-Hikemü’r-Rüfâ’iyye, Bürhanü’l-Müeyyed, el-Mecâlisü’s-Seniyye, Haletü ehli’l-Hakîka Maallah’dır. Eserlerinin tamamına yakın kısmı Türkçe’ye çevrilmiştir.

Ahmed er-Rüfâî, şiddetli bir hastalık sonucu 23 Eylül 1182’de Hakkın rahmetine kavuştu. Kabri Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.

Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin tasavvuf ve tarikat anlayışı kitap ve sünnete tâbi olan bir anlayıştır. Onun ifadeleri içerisinde İslâm dini zâhir ve bâtını ile bir bütündür.

Kalb, cesedsiz olmaz; kalbi olmayan bir cesed ise çürür. Tasavvuf ilmi kalbin ıslahından ibarettir. Tarikat şeriat demektir. Hakikat, şeriata muhalefet etmez. Tasavvuf söz konusu ettiği tarikat, şeriatın bizatihi içinde taşıdığı mana ve hikmetlerdir. Tasavvuf yün, hırka ve taç giymek değildir.

Tasavvuf; hüzün hırkası doğruluk tacı tevekkül elbisesinde bürünmektedir. İnsanın kalbi haşyet, bedeni edep, nefsi ve benliği yokluk ve dili de zikir örtüsü ile örtündüğü takdirde, tasavvuf yolunda bulunmuştur.

Mükemmel sofî, her halde Hz. Peygamber (aleyhissselâm)'a tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derecede olarak benimseyen kimsedir. Kul, ancak Allah'dan gayri her şeyin kulluğundan kurtulduğu ve hürriyet makamına ulaştığı vakit mükemmel bir kul olabilir.

Tasavvuf edebdir. Bu da Peygamber (aleyhissselâm)'in sünnetine tâbi olmakla kazanılır. Derviş olmak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Müridler dünyevi meşguliyetlerini terk etmeksizin helâl ve harama dikkat ederek, gafletten uzak kalmak suretiyle Hakk yolunda ilerleyebilir. Bütün iş kalbi temizlemek ve temiz tutmaktır. Kerametlere rağbet etme. Çünkü veliler bundan kaçınmışlardır.

Ahmed-er Rufâî Hazretleri, kendisinin tevazu' yoluyla makasadına ulaştığı, bunu tarikinde bir esas olarak tercih ve tespit ettiğini söylemektedir.

Peyamber Efendimize (aleyhissselâm) çok yakın idi. Ona her şeyi ile tutkundu. Cenab-ı Hakk yaradılışında onunla kader birliği içinde yaratmış bir takım hikmetlerle onun isminin müsemması kılmıştır. Küçük yaşta Peygamber Efendimiz (aleyhissselâm) gibi yetim kalmıştır. Nesli kız evlatları ile devam etmiş erkek evladını küçük yaşta kaybetmiştir. Hayatında kendisine hakaret edilmiş, eziyet görmüş, O ise Peygamber Efendimiz (aleyhissselâm) gibi sabırla, dua ile mukabelede bulunmuş, hasımlarına karşı tevazu göstermiştir.

Şeyh Ahmedü'r- Rufayi'nin kurdugu tarikat...
zikirleri itibariyle eşsizdir..
kızgın fırına girmek....
ağzına ateş almak....
keskin bıçakla vücudunu kesmek......
zikirleri cuma günleri cuma namazından sonradır....

Ahmet Ali Rüfai'nin 1148 yılında kurduğu islam-sünnî tarikatıdır. bu tarikata göre insan bir
bütündür. dünyadaki yaptıklarından kendisi sorumludur. iradenin beden üzerindeki egemenliğini rüfai tekkelerindeki ayinlerde ateş üzerinde çıplak ayakla yürümek, vücudu şişlemekle gösterirler. cumhuriyet dönemi'nde rüfai tekkeleri ile ayinleri yasaklanmıştır

Soy kütüğünün Hz. Ali kerremallahu vechehu’ye dayandığı bilinir. Bu yüzden bu tarikat için alevî olduğu da söylenenler arasındadır. Ahmed Rufai’den itibaren oğulları irşad görevini yerine getirmiştir.

Adını kurucusundan alan Rufai Tarikatı’nın kurucusu Ahmed Rıfai’dir. Umm Ubeyde bölgesinde dünyaya gelen Ahmed Rıfai küçük yaşında babasını kaybetmiştir. Bundan dolayı eğitimi yarım kalmasın diye dayısı onunla ilgilenmiştir. Ahmed Rıfai’yi dayısı tahsil için Basra’ya göndermiştir. 27 yaşında tahsilini tamamlayıp dayısının yanına geri dönen Ahmed Rıfai’ye dayısı tarikat şeyhlerine giydirilen hırkalardan giydirmiştir. Ve ona doğduğu köye yerleşip vefatının ardından şeyhlik makamına geçmesini söylemiştir. Bu olaydan 1 sene kadar sonra dayısı vefat etmiş, şeyhlik Ahmed Rıfai’ye kalmıştır. Kişiler onun sohbetine katıldıkça onun iyiliğinden etkilenip gönülden bağlanmışlardır. Zamanında onun derslerine katılanların sayısının bir hayli fazla olduğu söylenmektedir. Ahmed Rıfai hakkında birçok olağan üstü şey anlatılır, zamanında çokça rağbet gördüğünden bahsedilir ancak günümüzde cemaatlerin ve tarikatların hızla kollara ayrılması, yayılması ve fazlalaşması önemini kaybetmesinde bir sebep oluşturur. Ahmed Rıfai 1182 senesinde vefât etmiştir ve onun yerine oğlu Ali bin Osman gelmiştir.


Resim

Ricâlullah olub evliyâullah
Îderiz tardiye vallahi billâh..


Evliyâullah/ALLAH dostları, Ricâlullah/ Mânevi kudret ve kuvvet sahibi ERLeridir ki;
Bizde onlara: “Vallahi billâhi Allah râzı olsun!.” derizz..


Resim

Radıyallahü anhüm her dü-âlem
Be-nûr-i seyyid-i evlâd-ı Âdem..


Her iki âlemde ALLAH onlardan RAZı OLsun
Âdemoğlunun SeYyidi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin NÛRu ile..


Resim

İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün
Kabûl-i bâb-ı dergâh-i harem-kün..


Yâ İlahî!. Kerem kaynağının kereminden
Zâtına mahsus Haram-hörmete değer dergâhının kabul kapısında kabul eyle..


Me fâ '/lün /Me fâ 'i lün /Fe'û lün..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Şub 2018, 12:08 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim ÖNSÖZ.:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ism-i celîliyle başlarız.

Tâzîmle hamd ü senâlarımız; âlemlerin Rabbi, rahmeti herşeyi ku-şatan Rabb’imiz Allah’a...

Şevk ile salavâtlarımız, aşk ile selâmlarımız; âlemlere rahmet olarak gönderilen, mü’minlere Raûf ve Rahîm olan Efendimiz MuhaMMed Mustafa’ya... Ehl-i Beyt’ine, Ashâb-ı Kirâm’ına, ve ona tâbî cümle evliyâullah’a...

Efe Hazretleri, âşıkāne, ârifâne, âlimâne ve mürşidâne söylemiş olduğu muhtelif konulardaki şiirlerini, kendisini seven dostlarına, kendisine gönül veren cânlarına ve her meşrepteki, her seviyedeki okuyucularına ledünnî bir armağan olarak sunmuştur.

O, şiirlerinin çoğunu Dîvân Edebiyâtı tarzında yazmış olmakla berâber halk şiirimizin zevkıne de sâhiptir. Vezin olarak hem arûzu hem de heceyi kullanmıştır. Bizim Yûnus gibi İlâhî aşkın neşvesiyle kaleme aldığı ilâhîleri, halk şâirlerimizin tarzında şiirleri vardır. Çok beğendiği Fuzûlî’ninkiler gibi hisli, Nâbî’ninkiler gibi hikmetli şiirleri, halk şâirlerimizin neş’esini duyuran deyişleri vardır. Efe Hazretleri, eskilerin elsine-i selâse dedikleri üç dilde, Türkçe, Farsça, Arapça şiirler yazmıştır. Türkçe şiirleri Mesnevîler, Destânlar ve Dîvânçe olmak üzere üç ana bölümdür. Dîvânçe, kāfiyelerine göre tertîb edilmiş 722 şiirdir. Manzûm mektupları da Dîvânçe’de derc edilmiştir. İçinde bazen birkaç beyit bazen kıt‘a şeklinde şiirler bulunan mektuplarını ise ileride yayınlamak arzusundayız.

Efe Hazretleri’nin şiirlerinin başta gelen husûsiyeti, mürşidâne oluşudur. Şem‘a-i nûr-i Ahmed’in, Nûr-cemâl-i Muhammed’in pervânesi olarak Muhammedî feyz ve nûrla; Abdülkādir’in devletini, Nakşibendîler himmetini, Mollâ-yı Rûm saltanâtını, derûnunda ve meclislerinde cem eyleyen Efe Hazretleri, şiirleriyle yüce pîrlerin feyizlerini âleme neşreder, gönülden tâliplere ikrâm eder.

O, siyasî içtimâî iktisâdî hâdiselerin dışında kalmakla beraber; bu hâdiselerin topluma îtikad, amel, ahlâk, fakr u zarûret, mihnet ve meşakkat cihetiyle yansımalarını çok yakından takip etmiştir. İçinde yaşadığı topluma dâimâ yol gösteren rehber-mürşid, çâresizlerin çâre-sâzı, fukarânın ve güçsüzlerin hâmîsi olmuştur. Efe Hazretleri’nin şiirleri dikkatle inceleniğinde ele aldığı konular îtibâriyle bu muhtevâ zenginliği hemen göze çarpar. Rus işgāli, Ermenî mezâlimi, sel felâketi, kıtlık, dînî hayata yöneltilen siyasî baskılar, ahlâki çöküntü v.b gibi.

Efe Hazretleri’nin “mevlid” i, Erzurum yöresinde kendine has üslup ve usülle mübârek gün ve gecelerde, husûsî meclislerde sıklıkla okunur.

Yine bir çok gazeli yöre ağzıyla “dâire” eşliğinde besteli olarak terennüm edilir.

Efe Hazretleri’nin Türkçe, Farsça, Arapça şiirlerini, O’nun yegâne mahdûmu, mümtâz halîfesi Hacı Seyfeddîn Efendi Hazretleri, elinde mevcud yedi yazma nüshadan derleyip, yeni harflerle “Hulâsatü’l-Hakāyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî” adını vererek 1394/1974 yılında neşrettiler. Bu neşri tâkîben 1400/1979 yılında, mevcut yedi nüshadaki farklılıkları yeniden, titizlikle gözden geçirip; gerekli tasarruf ve tashîhleri yaparak, nesih hattıyle ilim ve gönül ehline sundular.

Mevcûdu kalmadığı için, vakfımız 1416/1996 yılında Hulâsatü’l-Hakāyık’ı yeniden gözden geçirerek sonuna bir lügatçe ilâvesiyle birlikte üçüncü baskısını gerçekleştirmiş oldu. Aradan geçen on sene içinde mevcûdu kalmayan bu değerli eserin yoğun talep üzerine dördüncü baskısı yapıldı. Şimdi ise beşinci baskıyı gerçekleştirmek üzere bütün metinler bir kez daha baştan sona kadar titizlikle gözden geçirildi. Arapça, Farça şiirler ve silsiletü’z-zeheb nesih hattıyla yeniden yazıldı. Daha önceki baskılarda dikkatten kaçan bazı hatalar düzeltildi. Kitabın sonundaki lügatçe, ihtiyâca cevap verebilecek şekilde önemli ölçüde genişletildi.

Bilindiği gibi Osmanlıca metinleri, yeni yazıya çevirirken Farsça ve Arapça asıllı kelimelerin yazılışında bâzı güçlüklerle karşılaşılmaktadır. İlmî metin neşrinde bu güçlükler transkripsiyon alfabesiyle giderilmektedir. Okuyucularımızın, her sınıftan geniş bir kitle olacağı düşüncesiyle transkripsiyon alfabesi kullanmayı uygun bulmadık. Kolaylık sağlamak düşüncesiyle imlâ konusunda kural dışına çıktığımız özel durumlar da oldu. Bunları kısaca özetlemek gerekirse:

Arapça tamlamalarda harf-i ta‘rîfi (ﻞﺍ); “zü’l-cenâheyn, yâ imâme’l-harameyn” de olduğu gibi ayrı gösterdik. “Allah” lâfzının bulunduğu terkiblerde ise buna lüzum görmedik; “Resûlullah, kitabullah” şeklinde bitişik yazdık.

Yer belirten türemiş kelimelerde “gâh ve hâne” ekini (-) işâretiyle ayırmadan yazdık; “ tecellîgâh, dilhâne, dergâh, dershâne” de olduğu gibi. Aynı şekilde “Zâr, şen, stân” ekleriyle yapılan yer isimlerinde de kökle eki ayırmak için araya (-) işâreti koymadık; “gülistân, sünbülistân, gülzâr, gülşen” şeklinde bitişik yazdık.

Pây- mâl, müşg-bâr, dest-gîr, şuh-şeng kelimelerini okunuşu kolay-laştırsa bile pâyimâl, müşgibâr, destigîr şuhişeng şeklinde yazmayarak kökle eki (-) işaretiyle ayırmayı doğru bulduk.


“Dil-firîb, dil-nişîn, dil-hâh’ı (-) işâretiyle ayırırken; “dilber, dildâr, dilrubâ”yı bitişik yazmayı daha pratik bulduk.

Farsça ve Arapça asıllı kelimelerin doğru telaffuz edilmesini, oku-yucunun bilgisine ve kulak alışkanlığına bırakmakla birlikte aşağıda belirteceğimiz şekilde bâzı işâretlerle kolaylaştırmağa çalıştık:

Farsça ve Arapça asıllı kelimelerdeki uzun ünlü harfleri (â-û-î), uzatma ( ^ ) işâreti ile gösterdik. Bazan vezin, bazan da lisan mûsıkîsine dikkat çekmek için kapalı hecelerde de gerek gördükçe ( ^ ) işaretini kullandık. (k) ve (g) harflerinin kalın okunması gereğini (kā) (gā) şek-liyle (-) işâreti koyarak okuyucumuza yardımcı olmaya çalıştık. Ayrıca, ayın (ع) harfi için ( ‘ ), hemze (ء) için (’) işâretini imkân nisbetinde, doğru telâffuzu sağlamak niyetiyle kullandık.
Her şiirin veznini belirttik.

Eserdeki “Mukaddime-i Hulâsatü’l-Hakāyık” ve “Bir Hâtıra” başlıklı kısım ile “Hidâyet Bahçeleri” adlı bölüm Hâcı Seyfeddin Efendi Hazretleri’nin kalemindendir.

Şiirlerin yazılışında dikkatsizlikler, gözden kaçan yanlışlar buluna-bilir. Bunların niyetimizin hâlisliği ve okuyucularımızın hoş görüsü ile bağışlanacağını ummaktayız. Okuyucularımız lutfedip uyarırlarsa cid-den memnûn oluruz…

“Hulâsatü’l-Hakāyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî” adın-daki bu kitabın dördüncü baskısı 1427/2006 yılında Efe Hazretleri’nin 50. Vuslat Yıldönümü vesîlesiyle gerçekleşmişti. Bu kutlu vesîle aynı zamanda “Efe Hazretleri Hayâtı, Şahsiyeti Ve Eserleri”, “Nazlı Niyazlar ve CD’si”, ile “Gülistân, Ah Gönül, Seyreyle Güzel CD’leri” nin yayınlanmasını da sağlamış oldu. Ayrıca yöre tavrında ve tasav-vuf mûsikîsi formunda bestelenmiş şiirlerinin notaları ve içinde Efe Hazretleri’ne ait sözlerin bulunduğu elliye yakın hüsn-i hat levhası “Efe Hazretleri Hayâtı, Şahsiyeti ve Eserleri” adıyla yayınladığımız kitaba derc edilmiştir. “Kıyâmet Destân’ı ve şerhi”, “Duâ-i Huccâc CD’leri” ile birlikte yayına hazırlanmış bulunmaktadır. “Hulâsatü’l-Hakāyık’tan Seçmeler”, “Nât-ı şerîfler”, “Ramazâniyeler”, “Muharremiyeler” ve “Mevlîd-i şerîf”in müstakil olarak yayınlama ve seslendirme çalışmaları devam etmektedir.

Elinizdeki bu beşinci baskı, Yâkûtiye Belediyesi’nin talebiyle gerçekleşmiş oldu. Bu vesîleyle Yâkûtiye Belediye Başkanı Sayın Ali Korkut Bey’e teşekkür ederiz. Bu çalışmalarda yardımlarını esirgemeyen gayretli, himmetli, hizmetli, fedâkâr, cefâkâr cânlara ebedi şükranlarmızı sunarız.



Efe Hazretleri Vakfı
Yayın Kurulu 1432/2011-Çengelköy

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 33 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye