Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 10 Ara 2018, 13:02

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 61 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 18 Eki 2016, 13:23 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Bu konuyu facebook'ta paylan!
NEHREVÂN'dan SONRA HARİCİLER:

Nehrevân'dan sonra, Deskere denen yerde, Avf oğlu Eşres, iki yüz kişiyle isyan etti. Hz. Ali, Hassan oğlu Ebreş'i, üçyüz kişiyle üzerine yolladı.
Hicretin otuzsekizinci yılı Rebiülahırında savaş oldu, Haricîler dağıldılar, Eşres öldürüldü.
Bir ay sonra Hilâl adında biri, kardeşiyle beraber Masebzan'da isyan etti. Üzerlerine giden Kays oğlu Ma'kıl, topluluklarını dağıttı, Hilâl ve adamlarından ikiyüz kişiden fazla Haricî maktul düştü.
Bu olayın ardından Buceyle boyundan Eşheb, yahut Eş'as adlı biri, yüzseksen kişiyle çıktı, Masebzan'a gelip Hilâl'in ve adamların namazlarını kıldı, onları gömdürdü, isyan etti. Hz. Ali, üzerine Câriye'yi, yahut Adiy oğlu Hucr'u gönderdi. Cüha denen yerde savaştılar, Eşheb'le adamları maktül düştüler.
Bir ay sonra Said isminde bir adam, Medâyin civârında isyan etti. Başında iki yüz adam vardı. Hz. Ali, üzerlerine Mes'ud oğlu Sa'd'i gönderdi. Savaşta hepsi de yok oldu.

Bundan sonra Ebu-Meryem'is-Sa'di, isyan etti, Şehrizor'daki Haricîler, bu adama uydular. Başına toplananların içinde ancak altı tane arap vardı. Öbürleri Arap olmayıp başka millete mensuptu.
Kendisine uyan birkaç yüz kişiyle Kufe'ye beş fersahlık bir yere kadar geldi. Hz. Ali, bu adama haber gönderip kendisine tabi' olmasını ve Kufe'ye gelmesini emretti. Ebu-Meryem kabul etmedi, aramızda savaştan başka birşey yok, dedi.
Bunun üzerine Hz. Ali, bu topluluğa Haniy oğlu Şurayh'ı, yediyüz kişiyle gönderdi. Haricîler, şiddetli bir hücumda bulundular. Şurayh'ın orudusu bozuldu, dağıldı, yanında ikiyüz kişi kaldı.
Hz. Ali, bizzât hareket etti. Önce Câriye'yle öğüt verdi, sonra kendisi, onları itaate davet etti, fayda vermedi. Bunun üzerine savaş başladı. Haricîlerden ancak elli kişi kurtuldu ki bunların da kırk tanesi yaralıydı. Hz. Ali, bunları Kufe'ye getirdi. Yarası olmıyanları azad etti. Yaralıları tedâvi ettirdi, sonra onları da salıverdi.


FARS OLAYLARI:

İbn'ül-Esir'in hicri otuz sekizinci yıl olayları arasında Naciye oğulları boyunun şeyhi Raşid oğlu Hirrit'in isyanını kaydeder.
Hırrit, Naciye oğullarından üçyüz kişiyle beraber Hz. Ali'nin mâiyetindeydi; Cemel ve Sıffıyn savaşlarında bulundu; Hakemlerin kararından sonra otuz kişiyle Hz. Ali'nin huzuruna gelerek Ya Ali dedi, vallahi senin emrine itaat etmeyeceğim, ardında namaz kılmıyacağım, yarın da senden ayrılıp gideceğim.

Hz. Ali: "Hay anan yasında yatsın, demek ki Rabbine isyan edeceksin, ahdinden döneceksin; fakat bu takdirde ancak kendine zarar vermiş olursun; iyi ama neden bu işe kalkıştın" dedi. Hırrit: “Çünkü dedi, sen hakeme razı oldun, gerçekten saptın, zulmeden kavme dayandın.”
Hz. Ali: "Gel dedi, beraber oturalım, Kur’ân'ın hükümlerine göre konuşalım, sünnetleri müzakere edelim, senden daha iyi bildiğim şeyleri sana açıklıyayım; belki bugün kötü gördüğünü iyi görür, gerçeği bulursun."
Hırrit: “Hayır dedi, istemem, ben senden ayrılacağım.”
Hz. Ali: "Şeytan seni kandırmasın, bilgisizler seni aşağılatmasın. And olsun Allah'a razı olsaydın sana doğru yolu gösterirdim" dedi.
Hirrit, geceleyin, yanındakilerle beraber Kufe'den çıkıp gitti. Yanındakiler az olmakla beraber etraftan kendisine birçok kişiler katılabilirdi. Bundan dolayı Hasafaf ül-Bekri oğlu Ziyâd, Hz. Ali'nin huzuruna gelip: “Ey Mü'minler Emiri dedi, onun başında pek az kişi var, bu yüzden korkulmazsa da ileride büyük bir toplulukla bozgunculuğa kalkışmasından korkulur; bana izin ver, ardından gidip onunla görüşeyim.
Hz. Ali: “Allah sana rahmet etsin, hadi git” buyurdu.

Ziyâd, yüz otuz kişiyle hareket etti. Bu sıralarda Hz. Ali'ye, Hırrit'le yanındakilerin Kufe'ye yakın Nıffar'a vardıklarına dair haber geldi. Orda yeni Müslüman olmuş bulunan bir köylüye: “Müslüman mısın, kâfir misin?” diye sormuşlar, adamcağız: “Müslümanım” deyince “Ali hakkında fikrin nedir?” demişler. Köylü: "İnsanların efendisidir. peygamber'in vasisidir, Mü’minlerin de Emiridir" demiş. Bunun üzerine: “Sen kâfir oldun!." deyip adamı öldürmüşler. Onunla beraber tuttukları Musevi'ye: “Dinin nedir?” diye sormuşlar. Adam: “Musevîyim” deyince bırakmışlar.
Hz. Ali, Val oğlu Abdullah’ı bir mektubla Ziyâd'a gönderdi, bu olayı bildirdi. Ziyâd'la beraber Niffar'a ordan da Hırrit'in bulunduğu yere vardılar.
Ziyâd, Hırrit'e: “Savaşın lüzumu yok, zâten siz de yorgunsunuz, biz de yorgunuz. Münasib görürsen bir araya gelelim, konuşup görüşelim, bir karara varalım” diye haber gönderdi.
Hırrit razı oldu. Ziyâd, beş kişiyle gitti, bir su kıyısında buluştular. Yemek yediler, dinlendiler. Ziyâd: “Neden Mü’minler Emiriyle bizim aleyhımızde bu harekete giriştin?” diye sordu. Hirrit: “Sahibinizı imam olarak tanımıyorum, huylarından da memnun değilim; hâlifeliği Şura ile halletmek fıkrinde” diye cevâb verdi. Ziyâd: “Meşveret için toplanacak kişilerin, kendisinden ayrıldığın zâttan daha ziyâde Allah’ın ve Peygamberinin hüküm ve sünnetlerini bilen bir kişiyi bulabileceklerini mi sanıyorsun; bundan başka bir de Peygamber'e yakınlığı var ve ilk Müslüman olan o” dedi. Hirrit: “Bunları inkâr etmiyorum ki” deyince Ziyâd: “Peki dedi, öyleyse ne diye onunla savaşa kalkıyorsun?” Hırrit, ben onunla savaşa girişmedim, o, benim adamlarımdan birçoğunu öldürdü, onun için savaşıyorum dedi.
Uyuşmak mümkün olmadı ve savaş başladı. Bu adam, Cemel Savaşında Talha ve Zübeyr'le beraberdi; sonra Hz. Ali tarafına geçmişti; Hakemeyn olayından sonra Hz. Ali'den ayrıldı.
Hükmettiği yerlerdeki Müslümanlar, zekâtlarını, Hristiyanlar cizyelerini, merkeze göndermiyorlardı. Müslümanlar arasındaki ayrılığı gören Hristiyanlar, Müslümanlığı kabul ettikten sonra gene Hristiyan olmuşlardı ve Hırrit'e yardım ediyorlardı.
Savaşta Ziyâd, bir aman bayrağı dikmiş, onun altına gelenlere aman vereceğini ilan etmişti. Hırrit'in yanındakilerin çoğu, bunu görünce bayrağın altına gitmişti. Hırrit, savaşta öldürüldü, yanındakiler dağıldı ve bu isyan, böylece bıttı.

(Tenkıyh'ul-Makaal; c. 2, s. 397)


İKİ ŞEHİD:

Ashabdan Huzeyfe'nin oğlu MuhaMMed, Amr b. As'ın Mısır'ı istılasında tutulup Şam'a, Muâviye'nin yanına gönderilmişti. Muâviye, MuhaMMed'i hapsettirmiş, fakat Muâviye'nin zevcesi Fahıte, MuhaMMed'in teyzesinin kızı olduğundan, ona gönderdiği yemeğin içine koyduğu kesici bir aletle zincirlerini keserek hapısten kurtulmuş, Lübnan'da Halil dağında gizlenmişti. Muâviye bunu haber alıp kölelerinden Reşid adlı birini göndererek onu tutturup şehid ettirdi.
Huzeyfe b. yeman, Hz. Ali'nin: "Yeryüzünde yedi kişi vardır ki Allah, halkı onların yüzünden rızıklandırır, onların hürmetine yağmur yağdırır, halka yardım eder; ben onların imamıyım" buyurduğu kişilerdendir. Öbürleri arasında, Selman, Mikdad, Ebu-Zerr ve Ammar'ı saynıışlardır. Huzeyfe, Hz. Fatıma'nın namazını kılanlardandı. Nesli, MuhaMMed'in şehâdetiyle kesilmiştir.

(Tenkıyh'ul Mekal; c.l, s. 259 - 260.)

Razılık bey'ati ashabından olup Osman'a karşı duran Mısırlılara karışmış bulunan ve Filistin'de tutulup hapsedilen, hapısten kaçıp Halil Dağı'na sığınan Abdurrahmân b. Udeys de, orada, bir rivâyette Şam'da Muâviye'nin emriyle şehid edilmiştir.
Aynı yılda Muâviye, üç bin atlıyla Rehâ boyundan Şecere oğlu Yezid'i, Hz. Ali'nin vâlisini sürmek, halka, hac töreninde emir olmak ve kendi adına halktan bey'at almak üzere Mekke'ye gönderdi.
Mekke'de vâli, Abbas oğlu Kusem'di. Mekkelileri savaşa çağırdıysa da dinlemediler. Ancak Osman’il-Abdi oğlu Şeybe, pek az bir kuvvetle bu emri dinledi. Bunun üzerine Kusem, Mekke'nin ıssız yerlerine çekilmeyi kurduysa da Ebu-Said'ül-Hudri, buna mani oldu, burada bulun, bir yere ayrılma. Onlarla savaşa girişebilirsen savaşırsın. Girişemezsen o vakit gider, Hz. Ali'ye ulaşırsın dedi.
Bunun üzerine Kusem, Hz. Ali'ye bu olayı bildirdi. Hz. Ali, hac ayının evvelinde Mekke'ye bir kuvvet gönderdi.

Şecere oğlu Yezid, Zilhicce'nin yedinci günü Mekke'ye vardı. Ebu-Said'ül-Hudri'ye: “Vâlinin za'fi malum, ona söyle, halka namaz kıldırmasın; ben de kıldırmam, halk dilediğini imam ta’yin etsin” dedi. O da bunu Kusem'e ve halka bildirdi; halk, oğlu Şeybe'yi imam ta’yin etti. Şeybe hac töreninde namaz kıldırdı. Bu sûretle Mekke, adeta tarafsızlığını ilan etmiş oldu.
Hz. Ali, Yezid'in Mekke'ye hareketini haber alınca üçbin atlı gönderdiyse de bunlar oraya varıncayadek Yezid, Şam'a gitmiş olduğundan iki ordu, birbiriyle buluşamadı.
Muâviye, aynı yılda Abdurrahmân adına birini Cezire şehirlerine gönderdi. Nusaybin'de Amir oğlu Şebib me’murdu. Bunu Kumeyl'e bildirdi. Kumeyl, oraya altıyüz atlı gönderdi.
Giden kuvvet, Şamlılara yetişti. Savaşta Şamlılardan birçoğu maktül düştü. Kumeyl, Hz. Ali'nin yoluna -yordamına uyup kaçanların kovalanmamasını, yaralılara dokunulmamasını emretti. Şamlılar bozulup kaçtılar. Kumeyl, bu olayı Hz. Ali'ye yazdı. Hz. Ali, ona hayır dualar etti, hoşnud olduğuna dair bir cevâb gönderdi.
Şebib de, Şamlıların ardına düşüp Fırat'ı geçti, Ba'lebek'e vardı. Şamlıları bozguna uğrattı. Muâviye, Hz. Ali taraftarlarıyle savaşmak üzere Mesleme oğlu Habib'i gönderdiyse de Habib, geldiği zaman Şebib ordan ayrılmış, Rakka ciravındaki Muâviye tarafdarlarına hücum edip onları yıldırmıştı. Bu üstünlüğü Hz. Ali'ye bildirince Hz. Ali, halkın mallarına, canlarına dokunmamasını, ancak at ve silâhları almasını emretti ve Allah Şebib'e rahmet etsin, onların talanlarını uzaklaştırdı, bize yardım etti buyurdu.
Şecere oğlu Yezid, Muâviye'ye varınca Muâviye, Nemr'üt-Tanuhi oğlu Haris'i Cezire'ye gönderdi. Hz. Ali'ye uyanları esir edip sürerek Şam'a getirmesini emretti. O da Tağlıb oğullarından yedi kişiyi esir etti.
Bu boydan bir topluluk Hz. Ali'den ayrılıp Muâviye'ye gitmiş, boydaşlarının serbest bırakılmasını istemişti. Muâviye, isteklerini kabul etmedi. Bu sırada Muâviye, Hz. Ali'ye; Kays oğlu Ma'kıl'ın esir ettiği erleri, fıdye karşılığı serbest bırakması için bir mektub gönderdi. Hz. Ali, bu recâyı kabul etti, esirleri bıraktı.

Hz. Ali, halkı, Musul civârına iskan için Abdürrahmân'ül-Has'ami'yi gönderdi. Tağlib boyu buna razı olmadı. Aralarında savaş oldu. Abdurrahmân şehid düştü. Hz. Ali, üzerlerine asker göndermek istediyse de Rabia boyu: “Onlar düşmanından ayrılmışlar, sana itaat etmişlerdir. Abdürrahmân'ı da bir hata edip öldürdüler, hoş gör” dediler, Hz. Ali kabul etti.
Gene bu yıl Muâviye, Semave halkının vergilerini toplamak üzere Mekhul'ül-Amiri oğlu Züheyr'i gönderdi. Hz. Ali, bunu haber alınca üzerlerine Abdullah'ul-Aşcai oğlu Ca'fer'le Kelboğullarından Urve ve Cellas'ı gönderdi, Bekr ibni Vail'i de onlarla beraber yolladı.
Savaşta Hz. Ali taraftarları bozuldu. Ca'fer şehid düştü. Urve'nin hiyaneti anlaşıldı. O da kaçıp Muâviye'ye tabi' oldu.
Bu talanlar, bir yıl içinde olmuştu.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2016, 02:41 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
MUAVİYE'nin UKBE OGLU MÜSLİM'i DOVMET'ül CENDÜL'e GÖNDERMESİ:

Aynı yılda, Vak'at-al-Harra kahramanı Ukbe oğlu müslim'i Dovmetü’l- Cendül'e gönderdi.(109).. Oralılar Hz. Ali'ye de bey'at etmiyorlardı, Muâviye'ye de. Muslim, onları Muâviye'ye bey'ate davet etti, kabul etmediler, Hz. Ali, bunu duyunca Ka'b'ul-Hemdani oğlu Mâlik'i, bir toplulukla yolladı. Mâlik, Müslim'in askeriyle savaşa girişti. Muslim mağlub oldu.
Mâlik bir kaç gün orda oturdu, halkı bey'ate davet etti, kabul etmeldiler, dönüp Kufe'ye gitti.

(109)- Harra, kara taşlık anlamına gelir. Medine'nin doğusu ve batısı, yüksek kayalıklarla çevrilmiş olduğundan bu ad verilmistir. Hicretin altmış üçüncü yılmda, İmam Huseyn'in, altmış bir muharreminde şehâdetini vesile yapan ve Yezid'in başka kötülüklerini de duyan Medineliler, Yezid'e itaat etmemeyi kararlaştırmışlardı. Yezid, Kufe vâlisi olup İmam Huseyn'i şehid ettirmekten çekinmeyen Ziyâd oğlu Ubeydullah'ı Medinelileri te'dibe me'mur etmiş, fakat o bile, "Medinelileri korkutanı Allah korkutsun. Allah’ın, Meleklerin ve bütün insanların la'neti ona olsun" hadisini düşünüp bu me’muriyeti kabul etmemişti. Muâviye, oğluna, Medineliler sana itaat etmezlerse onları, Ukbe oğlu Müslim'le taşla diye vasiyyette bulunmuştu. Yezid, bu adamı Medine'yi itaate sokmaya me'mur etti. Muslim, hasta olduğu halde bu me’muriyeti kabul etmiş, ordusuyla Medine'ye girmiş, Medine'yi üç gün üç gece yağma etmiş, Hz. Peygamber'in mescidine at bağlatmış, bu müddet zarfmda cemaatle namaz kılmamamıştır. Savaşta, üçyüzü sahabeden olmak üzere yediyüz Medineli şehid olmuş, katliamda onbin kişi öldürülmüş, rivâyete göre onbin kızın ırzına geçilmiştir. İşte Vak'at-al-Harra budur.

SİND SAVAŞI:

Bu yıl için Murratü’l- Abiyy oğlu Haris Hz. Ali'nin emriyle Sind illerine savaşa gitti, birçok ganımetler ve esirlerle dönüp geldi, bir günde bin esir taksim edildi.

GÖSTERİ:

Gene bu yıl içinde Muâviye, bizzât Şam'dan hareket ederek Dicle kıyılarına kadar gidip geldi ve Cezire halkına bir gösteri yaptı.

ZİYAD İBN-i EBİH'İN FARS VALİLİĞİ.: (107)

Basra eyâletine tabi' olan Kirman, Şiraz ve havâlisini kaplayan Fars eyâleti halkı, vergi vermemek niyetine düşmüşler, isyan ederek vâli Huneyf oğlu Sehl'i Fars'tan kaçırmışlardı. Bunun üzerine Hz. Ali, Basra'da Beyt'ülmal me’muru olan ve Arapların dâhilerinden sayılan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Fars eyâletine vâli ta’yin etti, gönderilmesini de Basra vâlisi Abbas oğlu Abdullah'a buyurdu. O da Ziyâd'i mühim bir kuvvetle Fars'a yolladı.
Ziyâd, vâli olduğu illerin reislerini birbirine düşürdü, az vakitte her tarafı düzene soktu.
Bu yıl içinde Akabe bey'atinde Müslüman olan Ansar'dan Ebu-Mes'ud'la şair Sabit oğlu Hassan vefât
----------------------------
(107)- Ziyâd, Ubeyd oğlu, yahut anasma nisbetle Sümeyye oğlu Ziyâd diye anılırdı. Ömer zamanında, Basra'da Maliye işlerinde kullamlmıştır. Muâviye, onun, kendisinin kardeşi olduğunu ilan etmek istemiş, bu hususta bir mektub göndermiş, fakat o, bu mektbu şiddetle reddetmişti. Hz. Ali'nin şehâdetinden sonra hicretin kırk dördüncü yılı, Muâviye, gene aynı teklifte bulunmuş, Ziyâd da buna razı olmuştu. Bunun üzerine Muâviye, babası Ebu-Süfyan'ın, Ziyâdın anası Sümeyye'yle zinâ ettiğini ve bu zinâdan Ziyâd'm doğduğunu iddia etmiş. Ebu-Meryem-al-Hammar bu zinânın, kendi evinde olduğunu, pek rezilce söyleyip şâhidlik etmiş, daha birkaç kişi de, Ebu-Süfyan'ın vaktiyle, Medine'de, mescidde bu işi açıkladığına tanıklıkta bulunmuşlar, böylece Muâviye: "Çocuk, nikahtan olandır, zinâ edense taşlarıarak öldürülür" hükmünü, yani Müslümanlıkta nesep sübutu kaidesini bozup Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem kendisine kardeş ilârı etmiştir. Yezid zamanında Hz. Huseyn'in üzerine ordu gönderip Kerbelâ faciasını meydana getiren Ubeydullah, bu babasmın oğlu Ziyâd'm mahdumudur!.

ettiler. Hassan, pek korkak olduğundan hiçbir savaşta bulunmamıştı.

HİCRETİN KIRKINCI YILI (659 - 660):

Bazı Ölümler.:
Cemel ve Sıffıyn savaşlarında Hz. Ali'nin tarafında bulunup, Hz. Ammar'ın şehâdetinden sonra savaşa girişerek şehid oluncayadek dövüşen ve Hz. Peygamber tarafından tanıklığı, iki tanık yerine kabul edilmiş olan Sabit oğlu Huzeymet'ül-Ansarî'nin oğlu Haris bu yıl vefât etti. Haris, Bedir savaşında bulunanlardı.
Cubeyr'ül-Ansarî oğlu Havvat da bu yıl, Medine'de vefât etti. Havvat, Bedir savaşına çıkmışken ayağına bir taş dokunup yaralanmış. Hz. Peygamber de onu Medine'ye göndermişti. Savaştan sonra ona da ganımetten pay verildi. Bu sûretle Bedir ashabından sayıldı.
Ansar'ın on iki nakıybının biri olan Müzir oğlu Ebu-Lubabe de bu yıl vefât etti. Bedir savaşına gidilirken Hz. Peygamber onu Medine'de kaymakam olarak bırakmıştı. Savaştan sonra genimetten pay verilerek Bedir ashabından sayıldı.
Uhud savaşında bulunmuş olan ve Rey şehrini zapteden Ka'b'ül-Ansarî oğlu Karaza da bu yil Kufe'de vefât etti. Bu sahabi, Hz. Ali'nin bütün savaşlarında, onun mâiyetinde, düşmanlarıyla savaşanlardandı.

BUSR'un HİCAZ VE YEMENİ TALANI:


Siffiyn savaşında, Muâviye'nin mâiyetinde bulunan ve As oğlu Amr gibi Hz. Ali ile savaşa çıkan, fakat onun hilesine uymak sûretiyle kurtuları Büsr, bu yıl Muâviye'nin emriyle Hicaz'a yürüdü.
Muâviye, ona, Medine'ye Mekke'ye, San'a'ya git. Ali'ye uyanlardan kımı bulursan bize itaate davet et; kabül etmeyeni öldür, mallarını zapt et diye emretmiş ve mâiyetine üç bin kişi vermişti.
Medine'de, Hz. Ali tarafından Ebu-Eyyub'ül-Ansarî vâliydi. Büsr'e karşı koyamayıp çekildi. Büsr, Medine'ye girip mescide gitti, minbere çıktı. Halkı tehdid etti, ansar'a, ey Yahudiler, ey tutsak oğulları diye hakarette bulundu. Halkı, Muâviye'ye bey'at için sıkıştırmaya başladı. Bey'at etmiyenlerin evlerini yıktı.
Ashabtan Abdullah oğlu Cabir, bey'at etmemek için kaçıp Seleme oğulları boyuna sığındı. Fakat onlar da Cabir'i koruyamadılar. Cabir, Hz. Peygamber'in zevcesi Hz. Ümmü Seleme'ye dehâlet etti, fakat o da âciz kaldı.
Büsr, Medine'de, Ebu-Hüreyre'yi kaymakam bırakıp Mekke'ye gitti. Hz. Ali tarafından vâli olan Abbas oğlu Kusam karşı duramadı. Büsr orada da bir hayli can yakıp kan döktükten sonra Yemen'e gitti. Orda da Hz. Ali tarafından Abbas oğlu Ubeydullah vâliydi, karşı duramayacağını anlayıp sahabeden kaynatası Abdullah'ı, oğlunu, Hz. Ali'ye taraftar olanları, hatta onların evlât ve ayalını öldürdükten sonra Abbas oğlu Ubeydullah'ın Abdurrahmân ve Kusam adlı, biri altı, öbürü beş yaşındaki iki oğlunu tutturdu, anneleri Abdullah kızı Ayışe'nin gözü önünde, eteği dibinde, kendi eliyle başlarını kesti.
Zavallı ana, bu korkunç olay yüzünden aklını kaçırdı. Hiçbir yerde duramaz, oturamaz, gezer-durur, gezerken de şu beyitleri okurdu:

"Ey benim sedeften ayrılmış iki inciye benzeyen çocuklarıma kıyan
Ey benim kemiklerımın içindeki ılığını mesabesinde bulunan iki yavrumu öldüren
Beni iliksiz koyan, ey benim yüreğim, kulağım olan evlâdımı öldüren
Bugün artık yürek yok bende
Geçip giden soyundan - sopundan sonra perişan olan.
Yanıp yakılan, hor-hakıyr bir hale düşen bir kadim, İki yavrusunu öldürerek büsbütün perişan ettin Büsr'ü duymuştum da hakkında söylenen sözlere inanmamıştım
Zâlim, yavrularımın boyuncağızlarına bilenmiş bıçağı çektin, günah da işte böyle kazanılır Şimdi Büsr'e hak ettiği lâneti okuyorum, Babamın önüne and olsun ki o, zâlim, hain bir adam."


Büsr, Yemen'de de kanlar döktü, canlar yaktı. Bu Yemen seferinde tam otuzbin kişi öldürdü ki bunların bir kısmını diri - diri ateşe attırıp yaktırarak şehid etti.
Hz. Ali, bu olayları haber alınca, Kudame oğlu Câriye'yi ikibin, Mes'ud oğlu Veheb'i ikibin kişiyle gönderdi. Câriye, önce Basra'ya gitti, sonra Hicaz yoluyla Yemen'e geldi.
Büsr bunu duyunca Yemam yolunu tuttu. Câriye, Necran'a varıp orda Ümeyyeoğullarına taraftar olanları tenkit etti, Büsr'ün peşine düştü. Büsr bucaktan bucağa kaça - göçe Hz. Ali'nin hükmü altında bulunan ülkeden çıktı.
Câriye Mekke'ye geldiği zaman Hz. Ali, Kufe'de şehid edilmişti. Halkı Mü’minlerin emirine bey'ate davet edince kime bey'at edelim, Mü’minler Emiri şehid oldu dediler. Câriye'nin bundan haberi yoktu. Duyunca Hz. Ali'ye rahmet okudu, halka Hz. Hasan'a bey'at edin dedi. Halk Hz. Hasan'a bey'at etti.
Câriye Mekke'den Medine'ye gitti. Ebu-Hüreyre, Medine'de halka namaz kıldırmadaydı. Câriye'nin gelişini duyunca kaçtı. Câriye, o, kedi babasını bulsaydım mutlaka öldürürdüm dedi. Sonra Medinlilerden Hz. Hasan'a bey'at alıp Kufe'ye döndü.
Büsr, birçok kişileri öldürmüş ve ilk defâ Müslüman kadınların esirliğini icad ederek Müslümanlığa aykırı kötü bir tören kurmuştu.
Hz. Ali, onun kötülüklerini, hele Ubeydullah’ın iki masum yavrusunun şehâdetini, analarının aklını kaybettiğini duyunca çok müteessir olmuş, Allah’ı m demişti, sen onun da aklını al, dinsiz olarak öldür onu.

Esasen sadist bir ruh hastası olan Büsr, sonunda çıldırmış, sokaklarda çocukların taşlarıyle - topaçlarıyle taşlanmaya başlamış, çılgın bir halde ölüp gitmiştir.111
ln- Hz. Ali'nin şehâdetinden ve Muâviye'nin saltanatından sonra bir gün Abbas oğlu Ubeydullah Muâviye'nin yarımda Büsr'e rastlamıştı. Ona: “Benim masum yavrularımı sen mi öldürdün?” diye sordu. O: “Evet, ben öldürdüm” deyince Ubeydulla: “Allah'tan dilerim, bir başka yerde seninle karşılaşayım.” Dedi. Büsr: “Buranın nesi var?” deyince Ubeydullah: “Kılıcım yanımda değil” dedi. Büsr: “Al!” diye Ubeydullah'a bir kılıç uzatınca Muâviye, hemen yerinden fırlayıp kılıcı kaptı, Büsr'e: “Ne yapıyorsun dedi. ikimizi de öldürtecek misin?” Ubeydullah hiç pervasız: “Vallahi bende onu yapacaktım” dedi, meclisten çıkıp gitti.
Ubeydullah, kardeşi Abdullah'tan bir yaş küçüktü. Hz. Peygamber, onu ve kardeşlerini öper-koklar, onlar da Hz. Peygamber'in göğsüne, sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber, onlarla şakalaşırdı. Hz. Ali'nin zamanında Ubeydullah, önce Yemen vâliliğinde bulunmuş, sonra otuz altıncı, otuz yedinci yıllarda hac törenine emir ta’yin edilmişti; otuz dokuzuncu yılda gene hac emiri olduysa da Muâviye tarafından gönderilen Şecere oğlu Yezid, buna mani oldu. Pek cömert bir zât olan Ubeydullah, hicretin elli sekizinci yılmda vefât etmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Şub 2017, 08:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Resim

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

HZ. ALİ'NİN (aleyhisselâm) ŞEHÂDETİ:


Hz. Ali, Hicretin 40.ıncı yılı Ramazanının on dokuzuncu çarşamba günü vurulmuş (27.01.661), yirmi birinci cuma gecesi Şehid olmuştur. (29.01.661)
Ramazan ayının on birinci, on yedinci günü vurulduğu hakkında rivâyetler vardır. fakat zayıftır.
Hz. Peygamber'in, peygamberliğini izhardan önce on, yahut on iki yıl ömür sürmüş, yirmi üç yıl Hz. Peygamberle beraber bulunmuştur. Hz. Peygamber'den sonra otuz yıl yaşamıştır. Şehâdetinde altmış üç, yahut altmış beş yaşlarındaydı.

Nesaî, Hasais'inde, senediyle Ammar'dan şu hadisi tahric eder:
Ammar demiştir ki: “Ben, Ali'yle beraber, Üşeyre savaşındaydım. Rasûlullah: "İnsanların en kötüsü olan iki kişiden söz açayım mi" dedi. Biz, Evet ey Tanrı Elçisi dedik. Hz. Peygamber: "Birisi Semud kavminden olup Salih Peygamber'in devesini öldüren Uhaynıir, öbürü de sana şurandan vurup kanını şuraya akıtan" buyurdu ve Ali'nin başıyla sakalını gösterdi. Nesaî, bu hadis, Müslim'in şartınca sahihtir de demiştir.
Hakim de Müstedrik'inde, bu hadisin meâlini Ebu-Sinan'üd- Duali rivâyetiyle Hz. Ali'den tahric etmiştir:
Yine Zeyd-ibn-i Vehep'ten tahric etmiştir ki: “Basralılardan bir topluluk, Hz. Ali'ye haraç, cizye v.s. getirmişti. Aralarında, Haricîlerden Ca'd adlı birisi Ya Ali dedi, Tanrıdan kork, sonucu öleceksin. Hz. Ali, Hayır dedi, Ben buraya vuruları bir kılıçla öldürüleceğim ve buram başımın kanıyla boyanacak, bu sözleri söylerken başına ve sakalına işaret etti. Bu adam, bu sözden sonra Hz. Ali'nin giydiği eski elbiseyi hoş görmeyip: “bundan daha iyi bir elbise giyseydin daha iyi olurdu” dedi.
Hz. Ali: “Bu elbise dedi, benim için ululuk duygusu vermekten en uzağı, Müslümanların özenip giymeleri için de en layığıdır.”

Taberî ve İbn'ül-Esir, Hz. Ali'nin şehid edilişinin sebebini şöyle anlatırlar: “Mülcem'ül- Muradi oğlu Abdurrahmân, Abdullahü't- Temımıyy'üs- Sarımı oğlu olup Berke denmekle tanınmış Haccac, Ebu-Bekr'üt- Temımıyyü's- Sa'di oğlu Amr, bir araya geldiler. Bunların üçü de Haricîydi. Halkın arasına düşen fikir aykırılığından konuştular. İdareyi ele alanların aleyhinde bulundular. Sonra, Nehrevân'da öldürülenleri andılar. Ağlaştılar: “Onlardan sonra yaşayıp da ne yapacağız, canlarımızı Allah için satmamız, sapıklık ehline baş olanları öldürmemiz, şehirleri onlardan kurtarmamız elbette daha iyi olur” dediler.
Mülcemoğlu, Ali'ye: “ben yeterim!” dedi.
Berke: “ben Muâviye'yi öldürmeyi üstüme alıyorum!” dedi.
Amr da: “ben Asoğlu'yu öldürürüm!” dedi.
Üçü de, öldürmeyi taahhüd ettiklerini öldürmedikçe, yahut bu uğurda ölmedikçe bu karardan dönmemeye söz verdiler. Kılıçlarını aldılar, zehirlettiler, Ramazan ayının on dokuzuncu günü sabah vakti bu işi işlemeyi kararlaştırdılar.
Mülcemoğlu, Kufe'ye geldi. Mezhebdaşlarıyla buluştu, fakat yapacağı işi kimseye açmadı.
Birgün, mezhebdaşlarından birisinin evinde bir kadın gördü, kadın pek güzeldi, adı, Teymiyyet'ül- Ahdar kızı Katam'dı. Kadim pek beğendi: “Bana varır mısın?” dedi. Kadın: “Benim nikah param pek ağırdır; üçbin dirhem vermedikçe, bir kul ve köle alıp bana bağışlamadıkça ve Ali'yi öldürmedikçe sana varmamama imkân yoktur!” dedi.
Mülcemoğlu: “İlk iki şartını yerine getiremem, fakat Ali'yi öldürürsem elbette yüreğim yağ bağlar; bu iş de, Allah indinde benim için dünyadan da hayırlıdır, dünya malından da!” dedi.
Katam'ın babasıyla kardeşi, Nehrevân'da öldürülenlerdendi. Mülceoğlu'nun bu sözünü duyunca: “Onu öldürürsen dedi, senin yüreğin de soğur, benim de; ondan sonra seninle bir güzelce geçinir gideriz; dur, gideyim de bu işte sana yardımcı göndereyim!.”
Katam gitti ve kavminden olan Verdan'ı yolladı. Bu sıralarda Eşca' boyundan Şebib adlı birisi, Mülcemoğlunun yanına gelmişti. Mülcemoğlu ona: “Dünyada da, âhirette de yüceliğe nâil olmayı ister misin?” dedi. Şebib: “Ne demek istiyorsun?” diye sorunca Mülcemoğlu: “Ebu-Talib oğlu Ali'yi öldürmek istiyorum” dedi... Şebib: “Hay anan yasını çeksin, ne de ağır bir işe kalkışmışsın? Ali'yi nasıl öldürebileceksin?” dedi. Mülcemoğlu: “Mescidde gizleneceğim” dedi, sabah namazına çıkınca üstüne saldırır, öldürürüz!.” Şebib: “Yazıklar olsun sana dedi. Ali'den başkası olsaydı kolaydı, fakat onun Müslümanlıktaki halini, şerefını, üstünlüğünü, ilk Müslüman olduğunu elbette biliyorsun; ben Ali'nin öldürülmesine sevinemem. Mülcemoğlu, Nehrevân'da tertemiz kişileri öldürdüğünü biliyorsun değil mi?” dedi. Şebib: “Evet” biliyorum diye cevâb verdi. “O halde dedi Mülcemoğlu, bizim arkadaşlarımıza kısas olarak biz de onu öldürürüz.” Şebib, bu söze kandı, onlara katıldı.
Çarşamba gecesi olunca (Taberî'de cuma gecesi, herhalde bunu, vefât gecesiyle karıştırmıştır.) Kufe'nin ulu camiinde itikafa girmiş (İtikaf, Ramazan ayının bilhassa son on gününde, geceli-gündüzlü bir camide kalarak ibâdet etmektir. Bazi mezheblerde bir saniye dahi olur, bazi mezheblerde ise üç günden az olamaz.) olan Katam'ın yanına gittiler. Katam, mescidde, kendisi için ipekten bir çadır kurdurmuştu, onun içindeydi. Onlar da çadıra girdiler, orda kılıçlarını kuşandılar, Hz. Ali'nin geleceği yere gidip gizlendiler.
O gece Eş'as da mesciddeydi. Adiyyoğlu Hucr mescidde yatmıştı. Eş'as'ın kapıya doğru gidip Mülcemoğlu'ya: “Yapacağı işi, sen sen ol, aman gizle; yoksa seher çağı rezil olursun!” dediğini duydu, kör herif: “Gebertin bu adamı!” deyip acele mescidden çıktı. Duyduğunu söylemek, ihtiyatlı davranmasını recâ etmek üzere Hz. Ali'nin her zaman geldiği yoldan, evine doğru koşa koşa yürüdü. Fakat o gün Hz. Ali, bir başka yoldan mescide gitmişti, rastlayamadı.

Bütün kaynaklara göre Hicretin kırkıncı yılı Ramazan ayında Hz. Emir'ül-Mü’minin, bir gece Hz. Hasan'ın, bir gece Hz. Huseyn'in, bir gece Ca'fer-i Tayyar oğlunun evinde iftar ederdi, aynı zamanda üç lokmadan fazla yemezdi: “Aç olduğum, midem dolu olmadığı halde tanrı emrinin gelmesi, daha sevimlidir bence” derlerdi.
Ramazan ayının ilkinde, okuduğu hutbede: “Ramazan ayı girdi, o, ayların ulusudur, senenin evvelidir. Kudret değirmeni o ayda döner. Bilin ki gelecek yıl ben sizin aranızda bulunmayacağım!” buyurmuştu.
Vaile oğlu Amir'in oğlu Ebü't-Tufayla, Hz. Ali'ye bey'at edilirken Mülcemoğlu Abdurrahmân'ın da bey'at etmek üzere geldiğini, fakat Hz. Ali'nin onu, iki kere reddettiğini, üçüncüsünde başını ve sakalını işaret eder: “Burdan akacak kanla bunu boyamak niyetinde olanla ne işim var!” dediğini, ondan sonra da bir şairin,

"Ölüm gelip seninle buluştu mu, gayret kemerini sık, tahammül et.
Ölüm, senin mahallene gelip çattı mı, acıklanma, sızlanma!."

Meâlindeki beyitlerini okuduğunu rivâyet etmiş ve bu rivâyeti Sibt-ibn'il- Cavzî, senediyle Tezkirefu’l- Havass'ta zikr eylemiştir.

Hz. Emir'ül-Mü’minin (aleyhi’s-selâm), Uhud savaşından sonra, bu savaşta şehâdet mertebesine nâil olamadığına acıklanmış, Hz. Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ), Bu, buyurmuşlardı Daha sonra olacak. Handak savaşında, Abdü Vedd oğlu amr, mübarek başlarını yaraladığı gün, başlarının kanı yüzlerine akarken de Hz. Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem ), bunu görüp: "Benden sonra gelenlerin en azgını, en kötüsü, başına vuıduğu, başının kanıyla sakalını kana boyadığı gün, ben nerde olacağım" buyurmuşlardı.

Bir Şaban ayının son cumasında, Hz. Resûl-i Ekrem, Ramazan ayının üstünlüklerini beyân ederlerken Ali kalkmış: “Bu ayda, ibâdetlerin en üstünü hangisi?” diye sormuştu. Hz. Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Ya Eb'el-Hasan" buyurmuşlardı, "Bu ayda ibâdetlerin en üstünü, üstün ve ulular ulusu Allah’ın, haram ettiği şeylerden çekinmektir." Bu sözden sonra ağlamaya başlamışlar, Ali (aleyhisselâm): "Ya Rasûlullah, niçin ağlıyorsun" diye sorunca, "Ya Ali" buyurmuşlardı, "Sanki seni görüyorum; sen Rabbine namaz kılarken, evvel gelenlerle sonra gelenlerin en azgını, en kötüsü, Semud Kavmının devesini öldürenden daha kötü olan kişi, senin başına vurmuş da sakalını kana boyamış. Bu ayda bunu sana yapmayı helâl saymış." İmam, bu sözü duyunca: "Bu" demişti, "Dinimde selâmetle mi olacak?" Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Evet" buyurunca da şükretmişler, memnun olmuşlardı.

Hz. Emir (aleyhi’s-selâm), İbni Mülcem'i gördükçe: "Ben onun yaşamasını dilemekteyim, oysa beni öldürmeyi istmekte" buyururlardı..
(Hz. Rasul'ün, Emir'ül-Mü’minin'in şehâdetlerini ve O'nu şehid edecek kişinin kötülüğü hakkındaki hadisleri, Müstedrekü’s- Sahihayn, Mecma'uz- Zevâid Künuzu’l- Hakaaik, Tarihu Bagdad, Üsdü’l- Gaabe, İstiab, Kenzü’l- Ummal, Müsned-i Ahmed ve Ebi-Davud, Tabakat v.s. de mevcuttur. Bk. Fadailü’l- Hamse; 3, s. 51-61. Süyutî'nin "E'd-Dürrü’l- Mensur"undan ve diğer kaynaklardan; aynı; s. 64-68)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Nis 2017, 19:02 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Hasan-İbni-Küseyr, babasından rivâyet etmiştir: “Hz. Ali, şehid edildiği gün, fecir vakti evinden çıktı. Hz. Hasan ve Huseyn'e armağan olarak getirilmiş bulunan ördekler, eteğine yapıştılar. Ördekleri menetmek isteyenlere, Bırakın, onlar, ölüye ağlayanlardır.” dedi.
Hz. Hasan buyurmuştur ki: “Babamın yaralandığı sabah, fecir atmaya başlamıştı; babam namaz kılmadaydı. Bana, Ey oğulcağızım dedi, Bu gece biraz kendimden geçmiştim, Hz. Peygamber'i gördüm. Ya Resûlullah dedim, ümmetinden güçlükten, düşmanlıktan başka bir şey görmedim. Hz. Peygamber: “dua et onlara” dedi, ben de: “Allah'ım dedim, beni onlardan daha hayırlılara kavuştur, onlara da benden beterini musallat et.” Bu sırada müezzin İbn'ün-Nebbah gelip babamı namaza çağırdı. Babam yola düştü, ben de arkasından gittim.”
Taberî ve ibnü’l- Esir'in rivâyetlerine göre Hz. Ali, o sabah mescide gitmiş, halkı: “Namaza!. Namaza!.” diye namaz kılmaya dâvete başlamıştı.

Bu sırada Şebib, Hz. Ali'ye bir kılıç salladı, fakat kılıç mescidin kapısına geldi. Bunun üzerine Mülcem oğlu, Ya Ali, hüküm Allah’ındır, senin ve senin adamlarının değil diye bir kılıç vurdu. Kılıç, Hz. Ali'nin, tam başına, Handak savaşında Amr'ın vurduğu yere rastladı, başına giydiği serpuşu yarıp tepesine işledi. Hz. Ali yere düşüp, "And olsun Ka'be'nin Rabbine, kurtuldum, muradıma erdim!" buyurdu.
Halk, Hz. Emir'ül-Mü’minin'in vurulduğunu duyunca, birbirine girdi, mescid kapılarını tutmaya koşuştu. Şebib'i birisi yakaladı, elinden kılıcı aldı, Fakat o, atık davranıp adamın elinden kurtuldu, kaçıp evine girdi. Amcasının oğlu, onun telâşını görünce: “Yoksa Mü’minler Emirini sen mi öldürdün?.” diye sordu. Şebib, “hayır” diyecekken “evet” dedi. Bunun üzerine amcasının oğlu, kılıcını çekip Şebib'e vurdu, öldürdü.
Mülcemoğlu'yu Hemdan kabilesinden biri yakaladı, elinden kılıcını aldı, sürüyerek Hz. Ali'nin huzuruna getirdi. Verdan, kaçıp gizlendi. Bir rivâyette kaçıp kurtulan Şebib'dir, öldürülen Verdan'dır.
Hz. Ali'nin namaz kılarken, yahut namazdan önce yaralandığı hakkında ihtılaf vardır. Meşhur rivâyet, sabah namazının ilk secdesine varırken şehid edildiğidir.
Yaralandıktan sonra Hz. Ali, kız kardeşi Ümme-Hani'nin oğlu Hubeyre oğlu Cu'de'yi, halka namaz kıldırmaya me’mur etti.
Kendilerini, bir kilime yatırıp evlerine götürdüler. Başucuna Lübabe, ayak ucuna Ümmü Külsüm oturdu. Hz. Ali, bir aralık gözlerini açıp onlara baktı: "En yüce arkadaşa, en hayırlı konak yerine, en güzel huzur ve istirahat mahalline gidiyorum!." dedi. Sonra kendisine bir ter bastı, kendinden geçti, derken kendine geldi: "Rasûlullah’ı gördüm, kendisine gitmemi, ona ulaşmamı emretti" buyurdu.
Bu sırada ibn-i Mülcem'i huzuruna getirdiler, ellerini bağlamışlardı. Hz. Ali: "Ey Allah’ın düşmanı" dedi, "Ben sana iyilik etmedim mi?" Mülcemoğlu: “Evet” dedi, “iyilik ettin” Hz Ali, "Peki" dedi, "Bu yaptığın nedir?" Mülcemoğlu: "Kılıcımı kırk sabah biledim, Allah'tan, onunla halkın en kötüsünü öldürmesini diledim" dedi. Hz. Ali: "Sen onunla öldürüleceksin, halkın en kötüsü, görüyorum ki sensin" dedi. Sonra dedi ki: "Cana can; ölürsem bu adamı, o beni nasıl öldürdüyse öldürün, fakat sağ kalırsam hüküm benim, ne yapacağımı ben bilirim." Ondan sonra odaya toplanmış olan evlâdına, ayaline dönüp şu vasiyette bulundu:
"Ey Abd'ul-Muttalib oğulları, Mü’minler Emiri öldürüldü diye Müslümanların kanlarım dökmeye kalkışmayın, ancak beni öldüreni öldürün. Ey Hasan, o bana bir kılıç vurdu, ölürsem sen de onu ancak bir kılıçta öldür. Çünkü ben duydum. Rasûlullah: “sakının işkenceden, kudurmuş köpek bile olsa eziyetle öldürmeyin!” diyordu."
Suhan oğlu Sa'saa, Hz. Ali'nin kapısına gelip içeriye girmek için izin istedi. İzin verilmedi. Sa'saa, çıkan adama: "Git, Sa'saa, Allah sana rahmet etsin, ey yaşarken de, ölümünden sonra da Mü’minler Emiri Ali, Allah katında ulusun, O'nu en iyi bilen sensin” diyor de; bu sözlerımı aynen söyle" dedi. Adam içeriye girdi. Biraz sonra çıkıp Hz. Ali'nin "Ona söyle: Allah sana da rahmet etsin, sıkıntısı az, yardımı çok bir kişiydin" dediğini bildirdi.
Nubate oğlu Asbag der ki: “Hz. Ali yaralanınca ben, Haris ve Süveyd, bir toplulukla gittik. İçerden ağlama sesleri geliyordu. Biz de ağlamaya başladık. Hz. Hasan kapıdan çıktı, “Mü’minler Emiri, evlerinize gitmenizi” emretti dedi. Topluluk dağıldı, yalnız ben kaldım. Derken içerde ağlama sesleri fazlalaştı bende dayanamayıp ağlamaya başladım. Hz. Hasan gene çıktı: “Size evlerinize gidin!” demedim mi?” dedi. “Vallahi ey Rasûlullah’ın oğlu, Mü’minlerin Emirini görmeden ayaklarım gitmiyor” dedim, tekrar ağlamaya başladım. Hz. Hasan eve girdi, pek fazla durmadan dışarıya çıktı: “gir!” dedi.
Huzuruna girdim. Mü’minler Emiri, bir yastığa dayanmıştı. Başına bir sarı bez bağlanmıştı. pek çok kan zayi etmişti, yüzü sararmıştı. Yüzü mü daha san, başına bağlanan bez mi daha sarı, farkedemedim. Eğilip yüzünü öptüm, ağladım. “Ey Asbag!” dedi, “ağlama, and olsun Allah'a, bunun ötesi cennet.” “Ben, sana fedâ olayım” dedim, “gerçekten de biliyorum, vallahi sen cennete gideceksin, fakat ben seni kaybediyorum, senden ayrılıyorum diye ağlıyorum ey Mü'minler Emiri.”
Kutbüddin Said-ibni Hibetullah'ir-Ravendi, "Kitâb'ül-Haraic"de Hamık oğlu Amr'dan rivâyet eder: “Yaralandıktan sonra Hz. Ali'nin huzuruna girdim. “Bir şey yok, bir yaradan ibâret” dedim. Hz. Ali: “Ömrüme and olsun, sizden ayrılıyorum!” buyurdu. Sonra kendinden geçti. Ümmü Külsüm ağlamaya başladı. Kendine gelince: “Ey Ümmü Külsum dedi, beni incitme. Gördüklerimi bir görseydin. Yedi göğün meleklerini görüyorum, birbirinin ardınca durmuşlar; Peygamber: “gel ya Ali, karşındaki âlem, bulunduğun âlemden daha hayırlıdır” diyorlar.
İbn-i Esir'in rivâyetine göre Zimur oğlu Amr, Hz. Ali'nin yanına girmiş: “Ey Mü'minler Emiri, yaranı göreyim” deyip bağı çözmüş, yarayı gördükten sonra da “hiç birşey değil” demiştir. Hz. Ali: “Ben sizden ayrlıyorum!” deyince Ümmü Külsum ağlamaya başlamış, Hz. Ali: “sus!” demişti, benim gördüklerimi görseydin ağlamazdın.” Amr: “Ne görüyorsun ey Mü’minler Emiri?” deyince Hz. Ali: “Şunlar, bölük bölük melekler, şunlar da peygamberler. İşte MuhaMMed; diyor ki: “Ya Ali, müjde olsun sana, gelceğin yer bulunduğun yerden hayırlıdır!”
Şeyh Ebu-Ca'fer'i Tusi de bunu kendi "Emali" kitâbında" zikreder..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2017, 10:42 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Resim Hz. ALİ'nin VÂSİYETİ.:

Ebu-Ca'fer MuhaMMed-ibn-i Cerir'üt-Taberî, Tarihinde, Ebül-Ferec-i İsfahanî, Mekaatilü'l-Talibiyyin'de Hz. Ali'nin vasiyetini şu sûretle kaydederler:

"Rahmân ve Rahîm Allah adıyla.
Bu, Mü’minler Emiri Ebu-Talib oğlu Ali'nin vasiyyetidir:
Şüphe yok ki O, bilir, bildirir ki Allah birdir. Ondan başka tapacak yoktur, eşi ortağı bulunamaz ve gerçekten de MuhaMMed onun kuludur, elçisidir; Allah O'nu hidâyet üzere, hak dini bildirmek ve bütün dinlere üst kılmak için göndermiştir. Sonra gerçekten namazım, ibâdetim, hayatım, ölümüm, ancak âlemlerin Rabbi Allah içindir ki O'nun ortağı yoktur, bununla emredildim ve Müslümanların ilkiyim ben.114
(Ey Hasan ve Huseyn) Size Allah'tan korkmayı, dünya sizi isterse, size rağbet etse bile sizin, onu istememenizi, ona rağbet etmemenizi, elinizden çıkana acıklanmamanızı tavsiye ederim. Doğru söyleyin, (Âhirette) mükafata nâil olmak için ibâdette bulunun. Zulm edene karşı düşman olun, zulm görene yardım edin.
İkinize ve bütün evlâdıma, Ehl-i Beytime ve bu vasiyetnâme inanananlardan kime ulaşırsa ona, vasiyyetim, Allah'tan korkmak, işinizi düzene sokmak, aranızda uzlaşmaktır. Gerçekten de ben, Allah elçisinin: “iki kişinin arasını bulmak, bütün namazlardan, oruçlardan üstündür” dediğini duydum. Buğuz dini giderir ve kuvvet, ancak Allah'ındır. Yakınlarınızı görün, gözetin, hallerini sorun, ziyâretlerine varın, Tanrı sorunuzu ehven kılar.
Allah için, Allah için olsun, yetimleri görüp gözetin, yalan sözlerle haklarını zâyi etmeyin; çünkü Allah Elçisinin: “Kim bir yetimi ihtiyaçtan kurtarırsa, Allah, yetim malını yiyene cehennemi vâcib kıldığı gibi ona cenneti vâcib kılar” dediğini duydum.
Allah için, Allah için olsun, Kur'ÂN'an'a riâyet edin. Onun hükmüyle muamelede bulunmak, herkesten ziyâde size düşer.
Allah için, Allah için olsun. Rabbinizin evini boşlamayın, sağ oldukça, soydan soya onu ziyâret edin.
Allah için Allah için olsun, namaz kılın; çünkü namaz, işlerin en hayırlısıdır, dininizin direğidir.
Allah için, Allah için olsun, zekât verin, çünkü zekât, Rabbinizin gazabını söndürür.
Allah için, Allah için olsun, Ramazan ayında oruç tutun; çünkü Ramazan orucu cehenneme siperdir.
Allah için, Allah için olsun, Allah yolunda, mallarınızla, canlarınızla savaşın. Çünkü Allah yolunda ancak ya doğru yolda bulunan, halkı doğruluğa sevk eden imam savaşır, yahut ona itaat edip uyan ve doğru yolu bulan savaşır, bu ikisinden başkası savaşmaz.
Allah için, Allah için olsun, Peygamberinizin soyuna hürmet edin, onlara zulmetmeyin!.
Allah için, Allah için olsun, Peygamberinizin, bir kötülükte bulunmayan, Allah hükümlerini değiştirmeyen sahabesine riâyet edin!.
Allah için, Allah için olsun, yok-yoksul kişilere bakın, geçiminizde onları kendinize ortak edin!.
Allah için, Allah için olsun, kadınlarla câriyelere riâyette bulunun; çünkü Allah Elçisinin son sözü: “İki zayıf tâifeyi size tavsiye ediyorum, kadınlarla câriyeler” sözü olmuştu.

Sonra dedi ki:
INamaz uanraz. Allah'a sığının da kınayanın kınamasından korkmayın; dilediniz şeyde size Allah yardımda bulunur, aleyhinize kalkana karşı sizi korur. İnsanlara güzel sözler söyleyin, nitekim yüce ve ulu Allah da size bunu emretmiştir.
İyilikte bulunmalarım emredin, kötülükte bulunmaktan men'edin, bu işi boşlamayın; boşlarsanız Allah, başınıza kötülerinizi geçirir, sonra dua edersiniz, icâbette bulunmaz. Birleşin, birbirinize iyilikte bulunun, uzlaşın, birbirinizi görün-gözetin.
349
Birbirinizin aleyhine kalkışmayın, uzlaşmayı terk etmeyin, ayrılmayın. İyilikte, doğrulukta birbirinize yardımda bulunun; suçta, düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'tan çekinin, gerçekten de Allah'ın azabı çetindir, Allah sizi korusun, Peygamberinizi, sizinle ve sizi de o'nunla korusun; sizi Allah'a ısmarlıyorum, ısmarlanacak en hayırlı zât odur. Allah esenliği, Allah'ın rahmeti ve bereketleri olsun size!.
İbn'ül-Esir der ki: “Oğulları Hasan ve Huseyn'i çağırdı. Dedi ki:
"İkinize de Allah'tan korkmanızı vasiyyet ederim. Dünya size rağbet etse bile siz ona rağbet etmeyin, onu elde etmeye savaşmayın. Elinizden çıkan şey için ağlamayın. Gerçeği söyleyin, yetime acıyın, zâlime düşman olun, mazluma yardımcı kesilsin, Allah’ın kitâbındaki hükümlere göre hareket edin. Allah yoluna gittiniz diye sizi kınayan olursa aldırmayın."

Sonra MuhaMMed İbni'l- Hânefiyye'ye döndü de: "Kardeşlerine ettiğim vasiyyeti belledin mi" diye sordu. O: “Evet!” dedi. Bunun üzerine: "Sana da aynı vasiyetlerde bulunuyorum, bir de kardeşlerinin hakkımı gözetmeni, onları büyük sanmayı dilerim; üzerinde çok büyük hakları vardır onların, emirlerinden dışarı çıkma!." dedi.

Sonra da Hz. Hasan ve Huseyn'e: "Kardeşinizi size tavsiye ederim, o da sizin kardeşinizdir, o da babanızın oğludur, bilirsiniz ki babanız onu gerçekten de sever!." buyurdu.

Hz Hasan'a: "Ey oğulcuğum" dedi, "Allah'tan korkmanı, namaz kılmanı, zekât vermeni, suçu bağışlamanı, öfkeni yenmeni, yakınlarını dolaşıp gözetmeni, bilgisize karşı hilimle muamele etmeni, din hükümlerini düşünüp taşınmanı, Kur’ân'a bağlanmanı, civârında bulunanlarla hoş ve iyi geçinmeni, iyiliği emretmeni, kötülüğü men'eylemeni, pis ve kötü işlerden çekinmeni vasiyyet ediyorum" ve sözlerine şu sözleri de ekledi:
"Beni yaralayanı gör gözet. Bana verdiğin yemekten ona da ver, karnını doyur. Bana verdiğin sudan ona da ver, susuz bırakma.
Kefenimde külfete düşme. Cenâze namazını yedi tekbirle (diğer bir rivâyette beş tekbirle) kıl, gömdükten sonra mezarımı belirsiz hale getir."115
Hz. Ali, vasiyyetini tamamladıktan sonra vefâtlarına kadar: "Lâ ilâhe illallah" sözünden başka bir söz söylemediler. Ramazan ayının yirmibirinci Cuma gecesi, gecenin üçtebiri geçmişti ki vefât ettiler. Evde feryâd yüceldi. Küfeliler, Hz. Ali'nin vefât ettiğini anlayınca kadın, erkek, evin önünde toplandılar, feryâda başladılar. Hz. Peygamber'in vefâtlarında Medine ne hale döndüyse Hz. Ali'nin vefâtlarında da Kufe o hale döndü.
Hz. Ali'nin vefâtından sonra Hz. Hasan, kardeşi Hz. Huseyn'in yardımıyla babasını yıkadı. MuhaMMed İbnü’l- Hânefıyye su döküyordu. Abbas oğlu Abdullah, yahut Ca'fer'in bulunduğunu da rivâyet edenler vardır.

Techiz ve tekfinden sonra Hz. Hasan, namazını beş tekbirle kıldırdı. Altı, yedi, dokuz tekbirle kıldırdı diyenler de vardır. Gece yarısı götürüp Necef Vâdisinde “Gariyy” denen yere defnettiler, vasiyyeti mucübince kabri belirsiz bir hale getirdiler. Hz. Ali, Ümeyye oğullarıyla Haricîlerin şerrinden bu çeşit vasiyette bulunmuştu, çünkü kabri eşip cesedi yakacaklarına dâir bir söylenti duyulmaya başlamıştı.

115- Emir'ül-Mü’minin Ali'nin (aleyhi’s-selâm) vasiyyetleri için "Nehc'ül-Belâga" tercümemize bakınız (s.291 - 294). Imam Hasaria (aleyhi’s-selâm) yazdıkları Vasiyyet-Nâme (s.336-345).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Eyl 2017, 21:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
MÜLCEMOĞLU'NUN KATLİ.:

Hz. Ali, Hakim'in "El-Müstedrik"de rivâyet ettiği gibi Mülcemoğlu hakkında, ona iyi muamelede bulunun, yaşarsam re'y benimdir, dilersem suçunu bağışlarım; fakat ölürsem onu da derhal öldürün, Rabb'ımın indinde hesaplaşırım. Allah Elçisini öldürmek isteyeni o, öldürtmüş, sonra da yakmalarını buyurmuştu, siz de ona öyle yapın demişti.
Hz. Ali'nin defninden dönünce Hz. Hasan, Mülcemoğlu'yu huzuruna getirtti. Mülcemoğlu, İmam Hasan'a: “Allah'a ahdedeyim; beni bırak, gideyim, Muâviye'yi öldüreyim; çünkü ben Kâ’be'de Allah'a and içtim, Ali ile Muâviye'yi öldürmedikçe ölmiyeyim dedim; eğer öldüremez de sağ kalırsam döner gelir, sana teslim olurum, dilediğini yap!” dedi. Hz. Hasan: “İmkânı yok!” dedi ve bir kılıçla onu öldürdü. Halk, cesedini sürüyüp bir çukura götürdüler, ateşe vurup yaktılar..


Resim

HZ. ALİ'NIN KABRİ.:

Hz. Ali'nin vefât gecesi bir deveye bir tabut yükleyip Medine tarafına gönderdiler. Bunu görenler, Hz. Ali'yi, Hz. Fatima'nin yanına defnetmek üzere Medine'ye götürüyorlar sandılar. Bir katıra yüklenmiş olan diğer bir tabut da Hıyre tarafına gitti. Mescidde, hükumet konağının avlusunda, Cu'deoğullarının evinde, Yezid'ül- Kısri oğlu Abdullah’ın yanında ve daha bazı yerlerde mezarlar kazdılar ve bunları, birisi defhedilmiş gibi örttüler. Bütün bunlar, Haricîlerin şerrinden yapılmıştı. Bu yüzden Hz. Ali'nin kabri hakkında da ihtilaflar çıktı. Fakat Ehl-i Beyt, Hz. Ali'nin vefatından itibâren onun kabrını kaybetmedi. Hz. Hasan, Hz. Huseyn'in oğlu İmam Zeyn'ül- Abidin Ali, onun oğlu İmam MuhaMMed'ül-Bakır, İmam Huseyn'in torunu Zeyd, İmam Bakır'ın oğlu Ca'fer'üs- Sadık, İmam Ca'fer'in oğlu İmam Müsa'l-Kazım, onun oğlu İmam Aliyy'ür- Rıza, onun oğlu İmam MuhaMMed'ül- Cevâd ve bütün Ehl-i Beyt, Hz. Ali'yi, bugün üzerinde İslam medeniyetinin en muhteşem abidelerinden biri yükselmiş olan Necefteki mescidde, Zarih denen sandukasının yerinde ziyâret etmişlerdir..

Ehl-i Beyt imamlarının, cedleri Emir'ül-Mü’minin Ali'yi (aleyhi’s-selâm), şehâdetlerinden ve defınlerinden itibâren, Necef-i Eşrefte, şimdiki medfenlerinde ziyâretleri, Hazret'in orda medfun bulunduklarının en kesin delilidir; çünkü babanın ahvâlını de, medfenini de, herkesten ziyâde ve gerçek olarak evlât bilir. Fakat Hz. Emir'in hayatlarında olduğu gibi mematlarından sonra da, dostlukta ve düşmanlıkta aşırı davrananlar, medfenleri hakkında da ihtilafa düşmüşlerdir. Haklarında aşın inanç besleyenler, bir hikaye uydurmuşlardır: Guya, Emir'ül-Mü’minin (aleyhi’s-selâm), vefâtlarından önce, İmam Hasan ve Huseyn'e (aleyhi’s-selâm): “Yüzü nikablı bir arap gelecek, yanında bir devesi olacak; benim tabutumu isteyecek, tabutumu ona teslim edin” buyurmuşlar. Onlar da gasil, tekfın ve techizinden sonra namazını kılmışlar; tabutu, gelen araba teslim etmişler. Arap, tabutu alıp yola düştükten sonra, bu kimdi diye merak etmişler; peşine düşüp ona ulaşmışlar; and vererek kim olduğunu bildirmesini istemişler. arap nikabını açınca görmüşler ki Ali'dir!. Bu uydurma inanç, çocukça bir resimle de tesbit edilmiştir.
Bu aşırı inançta daha da ileriye gidenler olmuştur: Güya Ali, Nuh Peygamber'in gemisinden kalan iki tahta üstünde göğe ağmıştır. Melâmetle ona tam zıd olan Nakşbendîliği birleştirerek son devre Melâmılığını kuran, mezhebi ve meşrebi karmakarışık MuhaMMed Nur'ül-Arabî (Arab Hoca 1305 H. 1888 M.), "Menba'un-Nur fı rü'yet'ir-Rasûl" adlı risalesinde bu inancı güttüğünü bildiriyor.
(A. Gölpınarlı: Melâmilik ve Melâmiler; 1st. Edebiyat Fak. Türkiye Enst. Yayını; 1st, 1931; s.276 – 277)
Bu inancı güdenler ve Ali'nin (aleyhi’s-selâm) vefât etmediğini söyleyenler var.
Buna karşılık Lütfullah'üs-Safı'nin "Ma'al-Hatib. Fi Hututi'hil- Ariza" adlı kitâbında bildirildiği gibi Emir'ül-Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm), Necef-i Eşrefte ziyâret edilen medfeninin. Hz. Emir'e ait olmadığını, burda, Mugıyra b. Şa'ba'nın gömülü olduğunu, Hatib denen kişi ve belki buna uyanlar, iddia ediyorlar ve Hatib, bu kişiyi, tarziyeyle anacak derecede bir Ümmeyyeoğullarının kulu ve kölesi. (3. Basım; Kum - 1389; s.169 – 171)
Emir'ül-Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm) medfenleri, şimdiki ziyâretgâhta, Zarih-i Mukaddes'in bulunduğu yerdedir. Ebü'1-Ferec-i İsfahani (356 H. 966 M.), "Makatil'üt-Talibiyyınınde, imam Hasan'dan (aleyhi’s-selâm), bunu, senediyle tahric etmektedir. Çağdaşı İbni A'sem'il-Kufı de (314 H. 929 M.) gene imam Hasan'dan (aleyhi’s-selâm), Emir'ül-Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm) Gariyy'de, yani şimdiki medfeninde bulunduğunu nakletmektedir. "Makaatü'üt- Talibiyyin", Zeyd b. Ali'nin (120 M. 966), ceddi pâkını orda ziyâret ettiğini bildirir. Muhaddis İbni Kuvluveyh (369 H. 979 M.), "Kâmil'üz- Ziyâre"de, Seyyid gıyas'üd-din Abdülkerim b. Tavus (692 H. 1292 M), "Farhaful Ganyy"de aynı rivâyette bulunurlar. Sağaanî (650 H. 1252 M.), "E'ş-Şems'ül- Münire"de Zeyd b. Ali'nin Garıyy yolunda, ashabına: "Biliyor musunuz, biz nerdeyiz? Cennet bahçelerindeyiz; Emir'ül-Mü’minin'in kabrine giden yoldayız." dediğini nakleder.
Ayrıca Ya'kubi Ebü'l-Fidâ', İbn'ut-Tıktakıy, Yakut gibi tarihçiler, mesalik ve meMâlik bilginleri, yani coğrafyacılar, Hadis bilginleri, bu hususta ittifâk ettikleri gibi kabr-i saadetin Necef-i Eşrefde bulunduğuna dair müstakil eser yazanlar, Necef-i Eşrefin eski ve yeni durumunu tesbit edenler de olmuştu. Abbasoğullarından Mansur, Reşir, Muktefı, Nasır, Mustansır ve Müsta'sım da Hz. Emir'i, bugünkü medfeninde ziyâret etmişlerdir. Ancak Hatib denen bu kişiden önce Hatib-i Bağdadî, bu iftiraya cür'et etmiş, Ebu-Nuaym'den, Hz. Ali'ye aid olduğu sanılarak ziyâret edilen kabrin, Mugıyra'ya aidiyetini rivâyet etmiş, Sibt ibn'il-Cevzi (654 H. 1256 M.), "Tezkiret'ül- Havas"ında bunu, Ebu-Nuaym'in yanlışlarından saymış, reddetmiş, Mugıyra'nın Şam'da öldüğünü, sininin belli olmadığını söylemiş, İbni Eb'il-Hadid'se "Nehc'ül- Belâga Şerhi"nde, Mugıyra'nın kabrinin yitip gittiğını bildirmiştir. Ebü'l- Ferec Abdurrahmân b. Aliyy'il- Cevzi ise, "El-Muntazam" da, Kufe'de üçyüz sahabinin gömülü olduğunu, Hz. Ali'den (aleyhi’s-selâm) başka hiçbirinin merkadının belli olmadığını söyler. Ebü'l- Ferec-i İsfahanî de "El-Agaani" de, Mugıyra'nın, Kufe'de, Sakıyf mezarlığında kuyulandığını kaydeder. Fakat Hatib-i Bağdadî'den sonra bu ikinci Hatib, Mugıyra, kendi atasıymış gibi bu unutuları uydurma rivâyeti tekrarlamaktan çekinmez; gerçeği yalanlamaya, yalanı gerçek göstermeye çalışır. Hasılı, Hz. Emir'ül- Mü’minin'in medfeninin bilinmediğini, yahut bugünkü ziyâretgâh olan mukaddes makamın o Hazrete aid olmadığını iddia eden, ya kara câhildir, güneş yok demektedir, yahut inadından balçığa batmıştır; debelendikçe de batmaktadır.(Lutfullah'is-Safi'nin Ma'al-Hatip Fi Hututi'hil-Ariza kitâbmm 162- 171. s. lerine bak.)

Kabri, ilk defâ 170 H. den (786 M.) sonra Harun'ür- Reşid yaptırmış, üstüne bir kubbe binâ ettirmiştir. 279 H. den (892 M.) sonra, Dai-i Sağıyr denen Zeyd'ül- Hasani oğlu MuhaMMed, binâyı tâmir ve tevsi' ettirmiş, 369 H. (979 M.), Azud'üd-Devle fenâ Husrev-ibn-i Buveyh'id-Deylemi, türbeyi âdeta yeniden yaptırmış ve bir çok vakıflar bağlamıştır. Aynı zamanda Necef’e Fırat suyunu getirten de bu zâttır. Bundan sonra bir yangından harap olan mescid ve türbe, halkın yardımıyla 706 H. (1358 M.) de yeniden yapılmıştır. Bundan sonra 1036 H. (1636 M.) Şah Safı'nin emriyle mescid ve türbe tâmir ve tevsie başlarımış, 1052 H. (1741 M.) den sonra oğlu 2. Şah Abbas zamanında bitmiştir. Nadır Şah, Hindistan zaferinden sonra 1154 H. (1741 M.), yahut 1156 H. (1743 M.) kubbeyi ve iki minâreyi altınla kaplatmıştır. Son zamanlarda Nasır'üd- Din Şah da (1264 -1313 H. 1847 -1895 M.) mescid ve türbeyi tâmir ettirmiştir ki bu münasebetle Sultan Abdülaziz (1277 - 1293 H. 1860 -1876 M.) altınla işlenmiş iki büyük şamdan hediye etmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Kas 2017, 11:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Resim


BEŞİNCİ BÖLÜM:

HZ. ALİ'NIN BAZI MENKIBELERİ.:


Ömer, bir gün deli bir kadının zinâ ettiği sübut bulduğundan kadının taşlanarak öldürülmesini emretmişti. Bunu duyan Hz. Ali, derhal işe karışmış ve Müslümanlıkta cezâi ehliyetin akla bağlı olduğunu, deliye cezâ verilemiyeceğini söyliyerek kadını kurtarmıştır.
Gene Ömer, kocaya varan ve altı ay sonra çocuk doğuran bir kadının taşlanmasına karar vermişti. Bunu haber alan Hz. Ali, işe karışmış ve Ömer'e Allah Kur’ân'da 2. sürenin 233. âyetinde, anaların emzirme müddetini tamamlamak istedikleri takdirde çocuklarına tam iki yıl süt verirler buyurmuş, XLVI. sürenin 15. âyetindeyse gebelikte sütten kesme müddetinin otuz ay olduğunu bildirmiştir. Otuz aydan iki yil, yani yirmi dört ay çıkarsa altı ay kahr ki bu, gebelik müddetinin en azıdır, zinâ ettiğine hükmedemezsin demiş, kadını kurtarmıştı. Hatta bu yüzden Ömer: "Ali olmasaydı Ömer helâk olurdu elbette" demiştir. Zâten Ömer, "Ebü'l-Hasan'ın", yani Ali'nin "Bulunmadığı bir anda, müşkül bir işe düşmekten Allah'a sığınırım" derdi. (El-Istiab, 2, 474-475)

وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ لاَ تُكَلَّفُ نَفْسٌ إِلاَّ وُسْعَهَا لاَ تُضَآرَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلاَ مَوْلُودٌ لَّهُ بِوَلَدِهِ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذَلِكَ فَإِنْ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ مِّنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا وَإِنْ أَرَدتُّمْ أَن تَسْتَرْضِعُواْ أَوْلاَدَكُمْ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُم مَّآ آتَيْتُم بِالْمَعْرُوفِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
"Ve’l- vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimme’r- radâah (radâate), ve ale’l- mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bi’l- ma’rûf (ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve ale’l- vârisi mislu zâlik (zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bi’l- ma’rûf (ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr (basîrun).: Anneler, (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) çocuklarını tam iki sene emzirirler. (Bu hüküm) süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. (Annelerin) yiyecekleri ve giyecekleri marufla (örf ve adete uygun olarak) kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. (Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın. Ne bir anne çocuğu ile, ne de kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu ile zarara uğratılmasın. Ve mirasçının üzerindeki (sorumluluk) da bunun gibidir. Fakat eğer (ana ile baba) müşavere ederek (görüşerek) rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse, o taktirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi (taktir ettiğiniz emzirme ücretini), marufla (örf ve adete uygun olarak süt anneye) teslim ettiğiniz zaman artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gördüğünü bilin!” (Bakara 2/233)

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ
"Ve vassaynâ’l- insâne bi vâlideyhi ihsânen, hamelethu ummuhu kurhen ve vadaathu kurhen, ve hamluhu ve fisâluhu selâsûne şehran, hattâ izâ belega eşuddehu ve belega erbaîne seneten kâle rabbi evzı’nî en eşkure ni’metekelletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a’mele sâlihan terdâhu ve aslıh lî fî zurriyyetî, innî tubtu ileyke ve innî mine’l- muslimîn (muslimîne).: İnsana, anne ve babasına ihsanla davranmasını vasiyet ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Ve onun taşınması ve sütten kesilmesi 30 aydır. Nihayet erginlik çağına ulaştığı zaman 40 yaşını tamamladı. Şöyle dedi: “Rabbim! Bana, anne ve babama verdiğin ni’metlere şükretmekte, Senin razı olduğun salih amel (nefs tezkiyesi) yapmakta beni başarılı kıl. Ve zürriyetimi ıslâh et. Muhakkak ki ben, Sana tövbe ettim ve muhakkak ki ben (Sana) teslim olanlardanım.” (Ahkâf 46/15)

Hz. Ali'nin, bir gün, bir hutbesinde: "Sorun bana, gerçekten de and olsun Allah'a, benden sorarsanız size haber veririm. Sorun Allah kitâbından; gerçekten de and olsun Allah'a, hiçbir âyet yoktur ki ben o âyet, gece mi indi, gündüz mü; düzlükte mi indi, dağlıkta mı, bilmiyeyim" buyurmuştu.
Müseyyib oğlu Said: "Ali'den başka, sorun bana diyen hiçbir kimse yoktur" demiştir. (475 . 476 üsd'ül- Gaabe, 4, 22)

Bir gece yarısı Kufe sokaklarında dolaşırken birisine rastlamış, o zât, Ey Mü’minler Emiri, düşmanın bu kadar çokken neden böyle yalnız başına gece yarıları dolaşıp duruyorsun demişti. Hz. Ali, "Bu koca ülkede bir kurt, bir kuzuyu kapsa benden sorarlar, nasıl rahat edebilirim" diye cevâb vermişti.
Geceleri erzak torbasını yüklenir, yoksulların, dulların, yetimlerin evlerine gider, onlara dağıtır, ihtiyaçlarını giderirdi.
Cenâzesi yıkanırken sırtının simsiyah olduğunu görenler, İmam Hasan'a sebebini sormuşlardı da Hz. Hasan, ihtiyaç sahiblerine erzak taşımaktan çürüdü demiş, kendisi de ağlamış, dinleyenleri de ağlatmıştı.
Bir Ramazan günü, garip biri, Kufe'ye gelmiş, mescide girip Hz. Ali'yi görmüş, ondan biraz bir şey istemişti. Hz. Ali, başındaki sarığın düğümünü çözmüş, bir ikinci, bir üçüncü düğümü de çözdükten sonra içinden kupkuru bir parça arpa ekmeği çıkarıp vermiş ve: “Mü’minler Emiri'nin evine git, orda iftar et, benim yanımda bundan başka bir şey yok, olsaydı verirdim” demişti.
Adam, bu kuru ekmek parçasını, verenin gönlü kalmamasın diye almış, Mü’minler Emiri'nin evine gitmişti. Yemek yenirken Hz. Hasan'a bu olayı anlatmış: “Bu yemeklerden biraz da o garip kişiye yollarsanız!” demişti. Hz. Hasan, bu sözü duyunca ağlamaya başlamış ve: “Arap kardeş, o gördüğün kişi, benim babam, bu evin sahibi ve Mü’minler Emiri Ali'dir” demişti. Yemekten sonra mescide gitmişler, o adam neden bir parça kuru ekmeği birkaç kere düğümlüyorsun diye sormuştu. Hz. Ali, İmam Hasan'ı göstererek: "Şu, üstüne yağ, sirke sürmesin" diye demişti.
Hz. Ali: "Adalet sahibi İmanını, halkın en yoksulu gibi yaşamak gerektir, ta ki yoksul, yoksulluğundan şikâyet etmesin, zengin, zenginliğine mağrur olmasın" buyurdu.
Rivâyetlerde vardır ki: Hz. Ali'nin yaralandığı gece Kufe'de üç yüz ev aç kalmıştı.
Sıffıyn savaşına giderken düşürdüğü zırhını, dönünce bir Hristiyanın elinde gördü; onu Kufe kadısı Şurayh'ın yanına götürdü davacı oldu. Hristiyan: “Benimdir” dedi. Kadı. Hz. Ali'den şâhid istedi. Oğulları Hasan ve Huseyn'le azadlı kölesi Kanber'i şâhid getirdi. Kadı, hiç birinin yalan söylemesine imkân olmamakla beraber şer'an yakınlıkları dolayısıyla bunlardan başka şâhid istedi. Başka şâhid bulunmayınca davaya bakmadı. Hz. Ali, hiç müteessir olmadı, bilâkis gülümsedi. Hristiyan bu hali görünce şaşırdı, Kadı'nın huzurundan çıktı, fakat dayanamayıp geri döndü: “Bu, Peygamberlerin hükmü ancak!” deyip Müslüman oldu, zırhın Hz. Ali'ye aid olduğunu söyleyip ona verdi. Hz. Ali, zırhı, bu yeni Müslümana bağışladı, ayrıca bir de at verdi..

Bir gün bir yere giderken birisi, Hz. Ali'den bir parça ekmek istedi. Hz. Ali, Kanber'e ver dedi. Kanber: “Ey Mü’minler Emiri, ekmek hurçta” dedi. Hz. Ali: “hurcuyla ver” dedi. Kanber: “Hurç devede” dedi. “Deveyle ver” dedi Hz. Ali. Kanber: “Deve katara bağlı” deyince Hz. Ali: “Katarla ver” dedi. Kanber derhal yuları elinden atip Hz. Ali'nin eteğine sarıldı: “Ey Mü’minler Emiri, ip elimde desem beraber git dersin de hizmetinden mahrum kalirim diye korktum!” dedi.

Kufe'de hurmacılıkla geçinen ve bu yüzden “Temmar” diye anılan Meysem'in satış yerine oturur, bazı kere ondan hurma alıp satar, geçimini böyle sağlar, Beytülmalden aldığını gene Beytülmale verirdi.
Bir gün hazinenin dolduğunu haber verdiler. Tellallar çıkartıp hak ve ihtiyaç sahiblerini çağırttı. Kendisi de hazineye vardı. Yığılı gümüş ve altınlara bakıp: "Ey sarılar ve ey beyazlar" dedi, "Benden başkasını aldatın." Sonra me’mura adaletle dağıtmasını emretti. Kendisi namaza durdu. Hazinede bulunanlar, bire kadar dağıtılıncayadek namazını uzattı. Sonra namazını bitirdi de yanındakilere, uzaktan bakan kızı Ümmü Külsum'u işaret ederek: "Gözü gelen mallar arasındaki bir inci gerdanlığa takılmıştı" dedi, "Onu istiyecekti az kalsın."
Giydiği elbise dizlerinden biraz aşağıya kadardı. Kollarını da dirseklerinden kestirir, kısa kollu libas giyerdi. elbisesi yama içindeydi. Bir gün, bir yırtığı göstererek: "Yamatacağım ama yamacıdan utanıyorum artık" buyurdu.
Elinde bir küçük değnek olduğu halde çarşıda, pazarda dolaşır, halka Allah'tan korkup çekinmeyi, iyi alışveriş etmeyi, arşını, tartıyı doğru ölçüp tartmayı emrederdi.
Kendisi ne yer, ne giyerse adamlarına da onu yedirir, onu giydirirdi. Ebu Navvar adlı bezciden rivâyet edilmiştir, demiştir ki: “Bir gün geldi, kölesi de yanındaydı. İki gömlek satın aldıktan sonra ikisini de kölesine gösterip: "Hangisini istersin, hangisini beğendiysen al" dedi. Köle birisini aldı, öbürünü kendisi giydi..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2017, 23:34 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Resim

ALTINCI BÖLÜM.:

KUR’ÂN-ı KERİM'de ve HADİSLERde ALİ (aleyhisselâm).:

Gücümüzün yettiği, aklımızın erdiği, dilimizin döndüğü, kâlemimizin yazabildiği kadar Emir'ül- Mü’minin Ali'yi (aleyhi’s-selâm), doğumundan ebedîlik âlemine göçüşüne dek anlatmaya çalıştık. Fakat bütün bu satırlar, denizden katredir, güneşten zerre.
O, bir deryadır ki ucu-bucağı yok; O, bir güneştir ki zevâli, gurubu yok. Hz. MuhaMMed (aleyhi’s-selâm) sallallahü alyhi ve alihi ve sellem, "âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir."
Bütün insanlara müjdeci;

َا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
Resim---Vemâ erselnâke illâ rahmeten li'l-Âlemîn: Ve biz seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiyâ 21/107)
Bütün insanlara korkutucu olarak irsal edilmiştir.

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin nâsi beşîran ve nezîran ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve Biz, seni (kâinattaki) insanların hepsi için müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olmandan başka bir şey için göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe' 34/28)

Perygamberlik, onunla hatmolmuştur. Allah’ın ve O'nun hükmüne karşı erkek, kadın, hiçbir mü’min, dilediğini yapamaz.

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا
"Ve mâ kâne li mu’minin ve lâ mu’minetin izâ kadallâhu ve resûluhu emran en yekûne lehumul hıyeratu min emrihim, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe kad dalle dalâlen mubînâ (mubînen).: Ve mü’min erkek ve mü’min kadının, Allah ve O’nun Resûl’ü, onlar için bir işin olmasına hükmettiği (karar verdiği) zaman, kendi işlerinde seçim hakkı olamaz. Ve kim, Allah ve O’nun Resûl’üne asi olursa (itaat etmezse), o taktirde apaçık bir dalâlet ile sapmış olur.” (Ahzâb 33/36)

O'nun getirdiğine uymakla nehy ettiğini yapmakla me'murdur iman edenlere en güzel örnek, O'nun yoludur;

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
"Mâ efâallâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve li’r- resûli ve li zî’l- kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîni vebni’s- sebîli key lâ yekûne dûleten beyne’l- agniyâi minkum, ve mâ âtâkumu’r- resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh (vettekûllâhe), innallâhe şedîdu’l- ikâb (ikâbi).: Allah’ın o şehir halkının (malından), resûlüne fey olarak verdiği şey (savaşsız elde edilen ganimet), artık Allah’ın, resûlünün (peygamberinin), ona yakınlığı olanların, yetimlerin ve yoksulların ve yolcularındır. (Bu) içinizden zengin olanların arasında elden ele dolaşan bir mal (servet) olmaması içindir. Ve resûl, size ne verdiyse o zaman onu alın. Ve o, sizi neden nehyetti ise o taktirde ondan vazgeçin. Allah’a karşı takvâ sahibi olun. Muhakkak ki Allah, ikabı (azabı) şiddetli olandır.” (Haşr 59/7)

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا
"Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe ve’l- yevme’l- âhıra ve zekerallâhe kesîrâ (kesîran).: Andolsun ki, sizin için ve Allah’a ve ahiret gününe (Allah’a ulaşma gününe) ulaşmayı dileyen ve Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Resûl’ünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb 33/21)

O Peygamber, O ümmetine çok düşkün, O inananları pek esirgeyici olan, pek acıyan Peygamber: "Allah" buyuruyor: "Gerçekten de bana dört kişiyi sevmemi emretti ve onları gerçekten de sevdığını haber verdi bana; Ali onlardandır; öbürleri Ebu-Zerr, Mikdad ve Selman'dir."
(Camı'us- Sağîr; 1, s.57.)

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz (azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’-l mu’minîne raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun ki; size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O'na ağır gelir (O'nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128)

Bu üç er. Hz. Peygamber'in vefâtlarından sonra, Gadır-u Hum'daki tebliyği unutmayan, ordaki bey'ati hatırdan çıkarmayan, Ali'nin Kur’ân'la, Kur’ân’ın da Ali ile olduğuna (Câmiu’s- Sağir; 1,55) inanmış olan kişilerdir; Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem ), kendilerine halef ve hâlife olarak bıratıkları iki sağlam kudret ipine, değer biçilemez iki esasa, Kur’ân'a ve Ehl-i Beyte yapışan, onlardan hiç ayrılmayan erlerdir.
"Allah Ammar'ı, başının üstünden ayaklarının altına dek imanla doldurmuştur; iman, onun etine, kanına karışmıştır! hak nerdeyse, o, ancak ordadır; ateş, onun azasından hiçbir cüz'ü yakamaz" hadis-i şerifiyle, 16. Sûre-i celilenin 106. âyet-i kerimesinin, hakkında nazil olduğu bildirilen, "Ammar'a iki iş gösterilse, onların en doğrusunu seçer" ve "Ammar'ı asi bir toplum katleder", "Yazık ammar'a; onu asi, azgın bir toplum katleder; Ammar, onları cennete çağırır; onlarsa onu ateşe çağırırlar" hadis-i şerifleriyle şanı yüceltilen, İslam'ın ilk şehid erkeğiyle kadınının oğlu olan, "Ammar'ı öldüren, libasını soyan cehennemdedir" hadis-i şerifiyle "onu katledenin, katline muin (yardımcı) olanın, şehâdetine sevinenin sonuçları izhar edilen Yasir oğlu Ammar, bu üç kişinin dördüncüsüdür" (Câmiu’s-Sağir, c.2, s.55, 67, 185).
ve bu dört kişi, İslam'da "Erkan-ı Erbaa"dır, sonradan bunlara katılanlarla bunlar. "Ya Ali, sen ve şian, havuz kıyısından bana kavuşursunuz" (Künuzü’l-Hakâik; c.2, s.206)

"Ali'nin şiâsıdır kurtulanlar, muradlarına erenler" hadisleriyle övülenlerdir. (Künuzü’l-Hakâik; c.2, s.94)

Ebu-Talib oğlu Ali (aleyhi’s-selâm), O'nun kadrine nisbetle pek naçiz olan şu eserimizde belirttiğimiz gibi Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ben kimin velîsi, velîyy-i emri isem, artık Ali de onun velîsidir, velîyy-i emridir" (Câmıü’s-Sağir, c.2, 55; Künuzü’l-Hakâik, c2, s. 116)

"Ben kimin mevlâsıysam, artık Ali de onun mevlâsıdır" (Câmiü’s-Sağir, c.2, 55; Künuzü’l-Hakâik, c2, s. 116)

"Ben ve Ali, Allah’ın kullarına Allah hüccetiyiz" (Künuzü’l-Hakâik; c.1, s.101)

"Ali hayır ve ihsan ehlinin, itaat ve takvâ erbabının imamıdır; kötü kişilerin kaatilidir, ona yardım eden, yardıma nâil olur; onu horlayan, horlanmıştır" (Câmiü’s-Sağir; c.2, s.55)

"Ben, kimin mevlâsıysam, Ebu Talib oğlu Ali, onun mevlâsdır" (Câmiü’s-Sağir, c.2, 55; Künuzü’l-Hakâik, c2, s. 116)

"Ali, bana nisbetle, Musa'ya Harun menzilesindedir; ancak benden sonra Peygamber yok", "Ali, mü’minlerin emiridir; malsa münafıkların hakimi" (Câmiu’s- Sağîr, c. 2, s. 55.)

hadis-i şerifleriyle kadri, makamı, derecesi, ümmete bildirilen zâttır. "Ben hikmetin eviyim, Ali onun kapısı." (Câmiu’s- Sağîr, c. 1, s. 90.)

"Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısı; ilmi dileyen, kapıya gelsin" (Câmiü’s- sağir, c. 1, s, 90. KünuzAül-Hakaaik; c. 1, s. 111.)

Hadis-i şerifleriyle Peygamberlerin hateminin ve hatımının hikmetine, ilmine kapıdır.
"Ali, dünya ve âhirette kardeşimdir", "Ali, bilgimin hurcudur", "Ali bedenimdir, ben Ali'denim; benim edâ edeceğim şeyi ancak ben edâ ederim, Ali edâ eder" (Câmiu’s- Sağîr, c. 2, s. 55.)

"Ya Ali, benim cesedimi sen yıkayacaksm, borcumu sen ödeyceksin" (Câmiu’s- Sağîr, c. 2, s. 55; Künuzü’l- Hakaakik, 206.)

Hadis-i şerifleriyle, Rasûlullah’ın en yakınıdır. "Ali'yi anış ibâdettir" (Câmiu’s- Sağîr, c.l, s. 16.)

"Ali, insanların hayırlısıdır; kim bunda şüphe ettiyse kâfîrdir" (Künuzü’l- Hakaaik; c. 2, s. 116.)

"Ali, cehennemin taksimcisidir." (Künuzü’l- Hakaaik c, 2, s, 116.)

Hadisleri, O'nun Allah ve Rasûlullah katında derecesini izhar eder.
Hz. Rasul-i Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ya Ali, sen dünyada da ulusun, âhirette de"
(Künuzü’l- Hakaaik;c. 2, s. 206.)

Hadisine muhatab olan Ali (aleyhi’s-selâm),
"Ya Ali, sen, Kâ’be menzilesindesin" hadisine de muhatab olmuştur. (Künuzü’l- Hakaaik, c. 2, s. 06.)

"İman ehli O'na gelir, O'ndan başkasına gidemez" "Benim bir tek kılımı inciten", yani yakınlarımdan, Ehl-i Beytimden birini kıran, "Gerçekte beni incitmiştir" "Beni inciten de Allah’ı incitmiştir" buyuran Peygamber-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Ali, bana nisbetle bedenimdeki baş gibidir" buyurarak O'nun kendilerine nisbet derecesini ümmete duyurmuştur "Ali'yi seven gerçekte beni sever ve Ali'ye buğzeden, gerçekte bana buğzetmiştir." (Câmiu’s- Sağîr; c. 2, s. 141.)

"Ali'yi inciten, gerçekte beni incitmiştir" (Câmiu’s- Sağîr; c. 2, s. 140 – 141)
Hadisleriyle bunu, bu yakınlığı daha da açıklar..

"Kendi dileğiyle söz de söylemedi; sözü, ancak vahyedilen sözdü" âyet-i kerimeleriyle sözlerinin ilâhi hüccet olduğu beyân buyuruları Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Ali'yi söven, gerçekte beni sövmüştür ve beni söven de Allah’ı sövmüştür" buyurmaktadır. (Câmiu’s- Sağîr, c. 2, s. 156.)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
"Ve mâ yentıku ani’l- hevâ.: Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.” (Necm 53/3)

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
"İn huve illâ vahyun yûhâ.: (O’nun söyledikleri), sadece O’na vahyolunan vahiydir.” (Necm 53/4)

Bu şiddetli beyân, Rasûlullah’ın zevceleri, mü’minler anası Ümmü Seleme (radiyallahu anha) tarafından, bu kötü âdeti koyana karşı, Rasûlullah’ın mescidinde söylenmiş, fakat o, aldırış bile etmemişti ve bu seyyie değil, Allah'a sövüş cinâyeti, Ümeyye oğullarından Abdülaziz oğlu Ömer'in zamanına dek sürüp gitmişti. Sövenler, Emir'ül-Mü’minin'i, bu hadisi, dinine uydukları Peygamber-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ) buyurduğu halde sövüyorlar; belki onlar bilmiyorlardı yaptıklarınının nereye vardığını; fakat sövdüren, biliyordu ve "Seyyid'ül- Eyyam" olan Cumua günü, Cumua Hutbesinde sövüyor ve sövdürüyordu. Sövdüren ve sövenler, namaz da kılıyorlardı hani ve namazın, MuhaMMed ve Al-i MuhaMMed'e (sallallahu aleyhi ve sellem ) salâvât verilmedikçe kabul edilmeyeceğini, duanın, ancak MuhaMMed ve Al-i MuhaMMed'e (sallallahu aleyhi ve sellem ) salâvât verilince makbul olacağını, belki duymuşlardı da (150) salâvâtta Al-i MuhaMMed'in anılması gerektiğini, bilmeleri gerektiği elbette Teşehüdden sonra salâvâtta, Al-i MuhaMMed'e de salâvât veriyorlardı her halde; Al-i MuhaMMed'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), kendilerine sadaka ve zekâtın haram edildiği zevât olduğunu, bunların başında, Hz. MuhaMMed (aleyhi’s-selâm) ile (sallallahu aleyhi ve sellem ) Ali'nin (aleyhi’s-selâm) bulunduğunu bilmiyorlar mıydı ki bir kişinin buyruğuna uyup onunla beraber Ali'ye, Hasan'a, Huseyn'e (aleyhumusselâm ) la'net ediyorlardı; bu, nasıl Müslümanlıktı ve İslam, ne kadar az bir zamanda bu hale gelmişti? Allahu Ekber!.

(150) Kenz'iil-Ummal, 1, 172, 181; Feyz'ül-Kaadır; 3, 453; Sünen-i Beyhakiy; 2, 379. Sünen-i Daru Kutni, 136. Zehâir'ül-ukba; 19; Savaık 187; Nur'ül-Absar, 104; salâvâtta Al-i MuhaMMed'in anılması gerektiğini bilmeleri gerektiği elbette E'd-Dürr'ül-Mensur; 33. Sûre; 56. âyet-i kerimemn tefsiri; Sahihu Buharî; Kitâb'üd-Daavat; Bab'us-Salâti ala'n-Nebiyy; Kitâbu Bed'il-Halk; Kitâb'üt Tefsir, Müşkü'ül-Asar; Tarihu Bagdad; Buharî: El-Eded'ül-Müfred, 93; Tabari Tefsiri ve bütün hadis kitâbları..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Şub 2018, 08:17 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Ahzâb Sûresinin 33. âyet-i kerimesinde, Hz. Peygamber'in zevcelerine, evlerinde oturmaları, câhiliyyet devrinde olduğu gibi sokaklara çıkmamaları namaz kılmaları, zekât vermeleri, Allah'a ve Rasûlüne itaat etmeleri emredildikten sonra, "Ancak ve ancak ey Ehl-i Beyt, Allah, sizden, her çeşit pisliği, suçu gidermeyi irade eder ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmeyi diler" buyurmaktadır. 2. Sûrenin (Bakara) 253; 5. Sûrenin (Maide) 1; 11. Sûrenin (Hüd) 107; 22. Sûrenin (Hacc) 14; 85. Sûrenin (Burüc) 16. âyet-i kerimelerinde, ALLAHu TeÂLÂ'nın iradesinin hüküm olduğu, dilediğini yaptığı bildirildiğine ve bu âyet-i kerimenin başlangıcında, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ) zevceleri de anıldığına göre, bu anılıştan sonra âyet-i kerimede bir durak bulunmakla beraber, zevceleri de Ehl-i Beyte dâhil midir?.

وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
"Ve karne fî buyûtikunne ve lâ teberrecne teberrucel câhiliyyetil ûlâ ve ekımne’s- salâte ve âtîne’z- zekâte ve atı’nallâhe ve resûlehu, innemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumu’r- ricse ehle’l- beyti ve yutahhirakum tathîrâ (tathîran).: Ve evlerinizde karar kılın (oturun). Evvelki cahiliyye zamanındaki gibi (ziynetlerınızı) açmayın. Namazı ikame edin ve zekâtı verin. Allah ve O’nun Resûl’üne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sadece sizden günahları gidermek ve sizi tertemiz temizlemek istiyor.” (Ahzâb 33/33)

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِن بَعْدِهِم مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلَكِنِ اخْتَلَفُواْ فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ وَمِنْهُم مَّن كَفَرَ وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ
"Tilke’r- rusulu faddalnâ ba’dahum alâ ba’d (ba’din), minhum men kellemallâhu ve rafea ba’dahum derecât (derecâtin), ve âteynâ îsâbne meryeme’l- beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhı’l- kudus (rûhıl kudusi), ve lev şâallâhu maktetelellezîne min ba’dihim min ba’di mâ câethumu’l- beyyinâtu ve lâkinihtelefû fe minhum men âmene ve minhum men kefer (kefere), ve lev şâallâhu maktetelû ve lâkinnallâhe yef’alu mâ yurîd (yurîdu).: İşte Biz, o resûllerden bir kısmını, diğerlerinin üzerine faziletli kıldık. Allah, onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Ve Biz, Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler verdik. Ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik (doğruladık). Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler, kendilerine beyyineler (ispat vasıtaları) geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin ayrılığa düştüler. O zaman onlardan kimi îmân etti, kimi de inkâr etti. Eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, dilediği şeyi yapar.” (Bakara 2/253)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الأَنْعَامِ إِلاَّ مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû evfû bi’l- ukûd (ukûdi) uhıllet lekum behîmetu’l- en’âmi illâ mâ yutlâ aleykum gayra muhillî’s- saydi ve entum hurum (hurumun) innallâhe yahkumu mâ yurîd (yurîdu).: Ey iman edenler, akitleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymaksızın ve size okunacaklar dışta tutulmak üzere, hayvanlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah, dilediği hükmü verir.” (Mâide 5/1)

خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
"Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).: Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.” (Hüd 11/107)

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ
"İnnallâhe yudhılullezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru, innallâhe yef’alu mâ yurîd (yurîdu).: Muhakkak ki Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunan kimseleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.” (Hacc 22/14)

فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ
"Fa’âlun limâ yurîd (yurîdu).: Dilediği şeyi yapandır.” (Burûc 85/16)

Sahihu Müslimin Fadailü’s- Sahabe bölümünde; "Müstedrek'üs- Sahihayn"de, c, 3, s, 147; Beyhakıy'nin Sünen"inde, c, 2, s, 149; Tirmizî'nin Sahihinde, c, 2, s, 209, 319; Ahmed b. Hanbel'in Müsnedinde, s,4; Nesaî'nin Hasaisinde, s,4; Ebu-Davûd'un Müsnedinde, c, 8, s, 247; Taberî'nin, Zamahşerî'nin, Fahr-i Razî'nin, Süyüti'nin tefsirlerinde, Kenzü’l- Ummal, E'r-nyad'un-Nadıra. Mecma'uz-Zevâid, Müşkilü’l-Asar, Üsdü’l- Gaabe, İstiab gibi hadis ve rical kitâblarında, Hz. peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’i (aleyhumusselâm ) abalarının altına alıp bu âyet-i kerimeyi okudukları: "Allah’ım, Ehl-i Beytim bunlardır; onlardan pisliği, şekki gider; onları tertemiz et!" buyurdukları ittifâkla bildirilmektedir.
Sahihu Tirmizî’de, abâ altına alışın, Ümmü Seleme gibi Ehl-i Beyti cidden seven zevcelerinin evinde olduğu, onun; "Ben de onlarla mıyım ya Rasûlullah?" demesi üzerine Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Sen yerindesin, hayra karşısın" buyurdukları Sahihu Tirmizî, c, 2, s, 209; Tahavi'nin Müşkilü’l- Asarında, c,l,s, 335; İbn'ül-Esir'in Üsdü’l- Gaabesinde, c,2, s, 12; Tabarî'nin Tefsirinde, c, 20, s, 6-7; Ümmü Seleme'in sorusuna: "Sen gerçekten de hayra karşısın" cevâbını verdikleri, Ümmü Seleme'den rivâyet edilmektedir. Sahihu Tirmizî, c, 2, s, 319 deki rivâyet de böyledir. Müstedrikte, c, 3, s.l47 de, Ümmü Seleme'nin: "Ya Rasûlullah, ben de Ehl-i Beytten miyim" sorusuna. Hz. Rasûlün (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Sen gerçekten de hayra karşısın; Ehl-i Beytimse bunlardır; Allah’ı m, Ehl-i beytim daha haklıdır bu hususta" cevâbını verdikleri bildiriliyor ve âyet-i kerime'nin, Ehl-i Beytini abâ altına aldıktan ve onlara dua ettikten sonra nâzil olduğu. Abdullah b. Ca'fer b. Ebu Talib'den tahric edilmektedir. Süyutî'nin E'd-Dürrü’l- Mensur’unda, bu âyet-i kerime'nin tefsirinde, Ümmü Seleme'nin: "Ben kapıdaydım; yâ Rasûlullah dedim, ben Ehl-i Beytten değil miyim?” “Sen, gerçekten de hayra karşısın; şüphe yok ki sen, Peygamber'in zevcelerindensin" demesi, bu husustaki işkali halleder; nitekim 20. Sûre-i celîlenin (Tâhâ) 132. âyet-i kerimesiyle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem ), ehline, yani Ehl-i Beytine, bilhassa namazı emretmeyi me’mur buyurulunca, tam altı ay, sabah namazına çıkarlarken, Hz. Fatima’nın (aleyha’s-selâm) kapısına gelerek: "Ey Ehl-i Beyt, namaz; Allah ancak ve ancak sizden her çeşit pisliği, şekki gidermeyi ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmeyi diler" diye nidâ ettikleri, bu âyet-i kerimeyi okudukları, Tirmizî'nin “Sahih"inde tefsirinde, Hz. Peygamber'in, Ali'nin kapısına, sekiz ay gelerek: "Allah size rahmet etsin, namaz!" diye nidâ ettiklerini ibni Merdveyh ibni Asakir ve İbnü’n- Neccâr'ın, Ebu-Saidü’l- Hudri'den tahric ettiğini bildirir. Ayni eserde, dokuz ay, Ali'nin kapısına gelip ellerini dayadıkları: "Namaz, namaz!" buyurdukları, bunu, her namaz vakti tekrar ettikleri de vardır.

وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَّحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى
"Ve’mur ehleke bis salâti vastabir aleyhâ, lâ nes’eluke rızkâ (rızkan), nahnu nerzukuke, ve’l- âkıbetu li’t- takvâ.: Ve ehline (ailene ve etrafındakilere) namazı emret ve onun üzerinde (namazda) sabırlı ol. Senden rızık istemiyoruz. Seni, Biz rızıklandırırız. Akibet (en güzel sonuç) takva sahiplerinindir.” (Tâ-Hâ 20/132)

Ahmed b. Hanbel, "Müsned"inde, c, 6, s, 292; Ümmü Seleme'den şöyle tahric eder:
"Rasûlullah, Fatima’nın evindeydi; Fatıma, taştan yonulmuş bir çanak içinde yiyecek getirdi. Hz. Rasûl: “zevcini, oğullarımı da çağır” buyurdular. Ali, Hasan ve Huseyn geldiler; oturup yemek yediler. Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ), uyurken örtündüğümüz bir örtünün üstüne oturmuşlardı; örtünün altında da Hayberîde dokunmuş bir abâ vardı; bense namaz kılıyordum. Allah, Tathir âyetini inzal buyurdu. Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ), abânın öte yanını alıp onların üstüne örttüler; sonra ellerini kaldırıp: “Allah'ım” buyurdular, “Ehl-i Beytim, yakınlarım bunlardır; onlardan her çeşit pisliği, şekki gider ve onları tam bir temizlikle tertemiz et!” Başımı odaya çevirip: “Ben de sizinle miyim yâ Rasûlullah?” dedim; “Sen buyurdular, hayra karşısın."
Vâhidî de bunu "Esbab'ün-Nüzul, s, 267" ünde.
Tahavi, "Müşkil'ül-Asar, -s, 332, 334" ında iki yolla anar.
Tabarî, "Zahair, s.23" inde, zikreder ve Hz. Rasûl'ün (sallallahu aleyhi ve sellem ), "Ben onlarla savaşanla savaştayım; barışanla barışığım; onlara düşmanlık edene düşmanım" buyurduklarını da bildirir..

Nesaî'nin "Hasais"indaki şu satırlarsa gerçekten de ibrete değer:
Ebu-Vakkas oğlu Sa'd'in oğlu Âmir diyor ki: “Muâviye, Sa'd'e, Ebu-Türab'ı (Hz. Ali'nin) neden sövmüyorsun?” dedi.
Sa'd, şu cevâbı verdığını söyledi: "Ona üç şeyi andırdım; dedim ki: “Rasûlullah ona, öyle sözler söyleki ki birine muhatab olmam, kızıl tüylü develere sahib olmamdan daha sevimli olurdu bence. Rasûlullah, onu bazı savaşlarda (Tebük savaşında) yerine hâlife dikmişti. Ali: “yâ Rasûlullah, beni kadınlara, çocuklara mı hâlife ettin?” dedi.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem ): “Razı değil misin ki buyurdular, sen bana, Musa'ya Harun ne menziledeyse o menziledesin; ancak benden sonra peygamberlik yok.” bunu duydum ben. Bir de hayber günü: “Yarın sancağı bir kişiye vereceğim ki; o, Allah’ı ve Rasûlünü sever; Allah ve Rasûlü de onu sever.” Buyurdular. Derken: “Bana Ali'yi çağırın” buyurdular. Ali geldi; gözleri ağrıyordu. Gözlerini, ağızlarının yarıyla sıvazlayıp sanacağı ona verdiler “Allah ancak ve ancak ey Ehl-i Beyt, sizden her çeşit pisliği, şekki gidermek, sizi tam bir temizlikle tertemiz etmek diler" âyet-i kerimesi inince de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem ), Ali'yi Fatıma'yı Hasan'ı ve Huseyn'i çağırdılar da, Allah’ım Ehl-i Beytim bunlardır." buyurdular.

Bütün rivâyetleri yazarsak, ayrı bir kitâb olur. "Sahihu Muslim" de, "Fadail-us-Sahabe" bölümünde Zeyd b. Arkam'a: “Zevceleri, Ehl-i Beytinden değil mi?” diye sorulduğu, Zeyd'in: “Zevceleri de bu ev halkından, ama Ehl-i Beyti, kendilerinden başka (kendilerine olduğu gibi), sadakanın, zekâtın haram edildiği kişilerdir” dediği, “onlar kimlerdir?” sorusuna, “Ali'nin, Akiyl'in Ca'fer'in, Abbas'ın soyu” cevâbını verdiği; “bunların hepsine de sadaka ve zekât haram edilmiş midir?” sorusuna da “evet” diye cevâblandırdığı kaydedilmektedir. Evet, kadın, Zeyd'in dediği gibi ev halkındandır ama talak vukuunda, babasının, yakınlarının evine gider.
Kitâb Ehli'nin cizye vermek ve İslam hükmüne uymak, hiyanette bulunmamak şartiyle İslam ülkesinde, dinlerinde kalabilecekleri teşri' buyurulunca Necran Hristiyanları, buna razı olmamışlardı. Necran'dan gelen üçyüz, yahut daha fazla kişiden meydana gelen bir hey'et, Medine'de Hz. Resûl'e (sallallahu aleyhi ve sellem ) , İsâ Peygamber hakkındaki Islam inancını sordular. Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem ), 3. süre-i celîlenin (Ali İmran) 59-61. âyet-i kerimeleri nâzil oldu. Bu âyet-i kerimelerde, İsa Peygamber'in, Âdem'in bir örneği olduğu, onun anasız-babasız yaratıldığı gibi İsâ'nın da (aleyhi’s-selâm), babasız yaratıldığı, daha önceki 40-58. âyet-i kerimelerde fakat İsâ’nın ancak Allah’ın kudretine bir delil olduğu, Allah’ın kulu ve Resûlü bulunduğu, bu keyfiyeti, iyice bildirldikten sonra da tartışmaya girişirlerse onlara, biz oğullarınızı çağıralım, siz de oğullarınızı çağırınız; biz kadınlarımızı çağıralım, siz de kadınlarınızı çağırınız; biz, bizzât gelelim, siz de bizzât gelin; sonra da dua edelim ve Allah’ın lânetini yalancılara hâle edelim buyurmaları emrolundu. Hicretin onuncu yılı Zilhiccesinin yirmidördüncü günü, Rasül-i Ekrem (aleyhisselâm), Hz. Ali'nin elini tutarak çıktılar; önlerinde Hz. Fatıma (aleyhi’s-selâm), arkalarında da Hasan ve Hüseyin (aleyhi’s-selâm), vardı. "Mübahele" denen bu lânetleşmeye, Necranlılardan yetmiş kişi gelmişti. İçlerinde ki bilginleri Ebu-Harise, Hz. Resûl'ün yanındakilerinin, Ehl-i Beyti olduğunu anlayınca Necranlılara. mübaheleye yanaşmamalarını söyledi; cizyeye râzı olarak döndüler.

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
"İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu).: Muhakkak ki Allah’ın indinde (nezdinde) Hz. Îsâ’nın durumu, Hz. Âdem'in durumu (yaratılışı) gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi (ve o oldu).” (Âl-i İmrân 3/59)

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُن مِّن الْمُمْتَرِينَ
"El hakku min rabbike fe lâ tekun minel mumterîn(mumterîne).: Hak, senin Rabbin'dendir. Öyleyse şüphe edenlerden olma!” (Âl-i İmrân 3/60)

فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَل لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ
"Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel kâzibîn(kâzibîne).: Artık kim sana gelen ilimden sonra, onun hakkında seninle tartışırsa o zaman de ki: “Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım (bir araya toplanalım). Sonra dua edelim, böylece Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.” (Âl-i İmrân 3/61)

Âyet-i kerimedeki "Oğullarımız"dan maksat apaçık anlaşıldığı gibi Hz. Hasan ve Hüseyin (aleyhi’s-selâm), "Kadınlarımız"dan maksat, kızları Fâtımat'üz-Zehrâ (aleyhi’s-selâm), "Enfüsenâ-Biz kendimiz"den maksat da kendileri ve Ali'dir (aleyhi’s-selâm); Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (aleyhi’s-selâm), âyet-i kerimede, Hz. Resûl'ün Ehl-i Beyti olarak anılmakta, Ali (aleyhi’s-selâm) ise, nefs-i nefıs-i Peygamberi sayılmaktadır; Hz. Resûl-i Ekrem, mübaheleye, bunlarla çıkmışlardır. 166 166-(Tirmizî: sahih, 212-213.)

Fahr-ı Râzi, "Tefsir-i kebir'inde, Süyûtî, "E'd-Dürr'ül Mensûr" unda, Ebû- Nuaym "Delâil" inde bunu bildirdikleri gibi "Savâik" da, Emir'ül- Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm), Şûra'da bu âyet-i kerimeyle ihticacda bulundukları kayıtlıdır (s. 93).
Bu âyet-i kerime, Resûlullah’ın (aleyhisselâm): "Ali, etimdir, kanımdır" hadisiyle, (Tarihu Bağdadî, 204; Zahair'ül-Ukba, 92; Mecma'uz-Zevâid, 4, 111.)

"Ali bana nisbetle, bedenimdeki başım gibidir" (Câmiu’s- Sağîr;l 1,55,140)

hadisini açıklamaktadır. (Mübahele için "Sosyal açıdan İslam Tarihi. Hz. MuhaMMed (aleyhi’s-selâm) ve İslam'm ilk devri" adlı kitabımıza bk. ist. Inkılab ve Aka k. 1975;s. 147-148)

الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
"Ellezîne yunfikûne emvâlehum bil leyli ven nehâri sirran ve alâniyeten fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).: Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr (Allah yolunda) infâk edenler (verenler), işte onların ecirleri (mükâfatları) Rab’lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” (Bakara 2/274)

2. Sûre-i celîlenin (Bakara), "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr yoksullara nafaka edenlerin ecirleri, artık Rableri katındadır ve korku yoktur onlara ve onlar mahzun da olmazlar" Meâlindeki 274. âyet-i kerimesi, Zamehşeri'nin "Keşşaf' ında, Fahr-ı Razî'nin "Tefsir-i Kebir" inde, E'd-Dürr'ül -Mensur" da bildirdiği gibi, Emir'ül-Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm), var-yoğu olan dört dirheminin birini gece, birini gündüz, birini gizli, öbürünü aşikâr olarak yoksullara vermeleri üzerine nâzil olmuştur. "Üsd'ül-Gaabe" (4, 25) ve "Savaik'la (s. 78) Vâhidî'nin "Esbab'ün-Nüzul"ünde de, âyet-i kerimenin, bu münâsebetle nâzil olduğu beyân edilmektedir (s.64). "Mecma'uz-Zevâid" (6, 124) ve "E'r-Rıyad'un-Nadıra"da da böyledir (2, 206).

5. Sûre-i celîlenin (Mâide), "Ey inananlar, içinizdan kim, dinden döner de dininden çıkarsa Allah, onlara bedel, öyle bir toplum getirecektir yakında ki O, onları sever, onlar da O'nu severler; onlar, inananlara karşı alçak gönüllü, kâfîrlere karşı yücedirler; Allah yolunda savaşanlar ve kınayanın kınayışından korkmazlar; bu, Allah’ın lûtfu budur, O, her şeyi bilendir. Sizin velîniz, ancak Allah'tır ve Rasülüdür ve inananlardır ki onlar namaz kılarlar ve rükü'deyken zekat (sadaka) verirler. Ve kim, Allah’ı ve Rasülünü ve inananları velî edinirse onlar, hiç şüphesiz Allah'a mensup toplumdur ve onlardır üst olanlar" meâlindeki 54-56. âyet-i kerimeleri, Hz. Emir'ül-Mü’minin Ali (aleyhi’s-selâm) ve O'na uyanlar hakkında nâzil olmuştur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû ezilletin alâl mu’minîne eizzetin alâl kâfirîn(kâfirîne), yucâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim(lâimin) zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâu vallâhu vâsiun alîm(alîmun).: Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu', Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” (Mâide 5/54)

إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
"İnnemâ veliyyukumullâhu ve resûluhu vellezîne âmenûllezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum râkıûn(râkıûne).: Sizin velîniz (dostunuz) sadece Allah ve O’nun Resûl'ü ve âmenû olup namazı kılan, zekâtı veren kimselerdir ve onlar rükû edenlerdir.” (Mâide 5/55)

وَمَن يَتَوَلَّ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ فَإِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ
"Ve men yetevellallâhe ve resûlehu vellezîne âmenû fe inne hızbellâhi humul gâlibûn(gâlibûne).: Ve, Allah’a ve O’nun Resûlü'ne ve âmenû olanlara dönen kimseler, artık muhakkak ki Allah’ın taraftarlarıdır, onlar gâlip olanlardır.” (Mâide 5/56)

Fahr-ı Razî, Mâide 3/54-56. âyet-i kerimeleri, Hz. Emir'ül-Mü’minin Ali'nin (aleyhi’s-selâm) rükû'dayken, mescide gelip Allah için bir şey isteyen yoksula, parmaklarındaki yüzüğü alması için ellerini uzatmaları, yoksulun da yüzüğü alması dolaysıyla, Hayber günü, sancağı Ali'ye vermeden önce Hz. Rasül-i Ekrenm'in (sallallahu aleyhi ve sellem ): "Yarın sancağı bir kişiye vereceğim ki Allah ve Rasûlü O'nu sever, O da Allah’ı ve Resûlünü sever" buyurduklarını, 54. âyet-i kerimede de aynı meâlin bildirilmesi münâsebetiyle ve her iki vecihle de bu âyetlerin Hz. Ali hakkında nâzil olduğunu "Tefsir"inde bildirir. Sahabeden Ammar, Huzeyfe ve İbni Abbas, Ehl-i Beytten beşinci ve altıncı imam, MuhaMMed'ül Bakır ve Ca'fer'üs-Sadık (aleyhi’s-selâm) da âyet-i kerime'yi bu sûretle tefsir buyururlar..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Nis 2018, 23:59 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
7. Sûre-i celîlenin (A'râf), "Aralarında bir hicâb var. Ve A'raf ta erler var ki herkesi yüzlerinden tanırlar ve cennet ehline: “esenlik size” diye nidâ ederler. Onlar, henüz cennete girmemişlerdir, gireceklerini umarlar. Gözleri cehennemliklere ilişince de, Rabbimiz derler, bizi zulmeden toplumla beraber etme. A'raf erleri, yüzlerinden tanıdıkları kişileri nidâ ederler: Ne toplanmış malınızın çokluğu, ne sayınızın fazlalığı, ne de kulluk etmeye tenezzül etmeyi ululanmanız, bir fayda verdi size. Allah onları rahmetine nâil etmez diye yemin ettiğiniz kişiler bunlar değil miydi? Sonra onlara, girin cennete denir; ne korku vardır size, ne de mahzun olursunuz" meâlindeki 46 - 49 âyet-i kerimlerindeki "A'raf erleri", Sa'lebi'nin, "Tefsir"inde, İbni Abbas'tan rivâyetine göre Sırat'ın yüce bir yeri olan A'rafta duracak Ali, Abbas ve Hamza'dır (aleyhi’s-selâm); "Savaik"da bunu böyle kabul eder (s.101). Hasan-i Basrî, elini dizine vurup: "Allah onları" demiştir, "Cennet ve cehennem ehlini tanıtmak için oraya koymuştur. Onlar, bunları birbirinden ayırd ederler. Andoslun ki şimdi şu evde de onlardan olanlar, belki de bizimle." Ehl-i Beyt imamlarına göre A'raf Erleri, Al-i MuhaMMed'dir (aleyhi’s-selâm) (Kur’ân-i Kerim ve Meâli; Açıklama; 2, s.63)

9. Sûre-i celîlenin (Tevbe Beraet), "Hacc-i Ekber günü, Allah'tan ve Peygamber'inden insanlara bir i'landır bu: Şüphe yok ki Allah ve Peygamberi, müşriklerden beridir. Artık tevbe ederseniz bu daha hayırlıdır size..." meâlindeki 3. âyet-i kerimesi, Hz. Ali (aleyhi’s-selâm) hakkında nâzil olmuştur. Suyutî, "E'd-Dürr'ül-Mensur’unda, İmam Zeyn'ül-Abdidin Ali'nin (aleyhi’s-selâm): "Allah’ın kitâbında Ali'nin bir adi vardır ki onu bilmezler" buyurduğunu, “nedir?” sorusuna da: "Duymadın mı Allah’ın buyruğunu; Hacc-ı ekber günü Allah'tan ve Peygamberinden insanlara bir i'landır bu, buyuruyor" "O, (yani Ali) Allah hakkı için bir i'landır, bir buyruktur" cevâbını verdiğini Hakim b. Hamid'den tahric etmektedir.
Hz. Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem ), hicretin dokuzuncu yılının sonlarında vahyedilen bu Sûredeki emre imtisalen, müşriklerin haccetmemelerini, Kâ’be haremine mü'minlerden başkalarının girmemelerini, çıplak tavaf edilmemesini, muahedesi olanlara, müddetleri bitinceye dek dokunulmayacağını, böyle bir muahedelere, şartlara bağlanmamış olanların dört ay sonra koşulacak şartlara riâyet etmelerinin gerekli olduğunu bildirmek üzere önce Ebu-Bekr'i Mekk'ye göndermişlerdir, ardından: "Bunu, benim, yahut bana mensub birinin iblağı gerek" buyurup Ali'yi (aleyhi’s-selâm) yollamışlar, Emir'ül-Mü’minin, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ) devesine binmiş olarak halka, Sûrenin başından on, bir rivâyete göre de onüç âyet-i kerimeyi okuyup emri yerine getirmişlerdir.
Bu Sûre-i celîlenin, "Hacılara su vermeyi ve Mecid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve son güne inanan ve Allah yolunda savaşan kişinin yaptıklarıyla bir mi tutarsınız? Allah katında bir değildir bunlar ve Allah, zâlim toplumu doğru yola hidâyet etmez" meâlindeki 19. âyet-i kerimesi, Hz. Ali (aleyhi’s-selâm) hakkında nâzil olmuştur. Vâhidî, "Esbab'ün-Nüzul"ünde, Hasan, Şa'bi ve Kurtubi'den, bu âyetin, Ali, Abbas, Talha ve Şeybe haklarında indiğini, Abbas'ın, hacılara su vermekle, Talha'nın, Kâ’be örtüsünün hizmetiyle, anahtarının kendisinde bulunmasıyla, Şeybe'nin de Kâ’be'yi onarmakla övünmelerine kaşrı Ali'nin: "Ben Rasûlullah'la, insanlardan önce altı ay namaz kıldım; O'nuu mâiyetinde, Allah yolunda savaşmadayım" buyurduğunu, âyetin, bunun üzerine indiğini rivâyet eder.
Tabarî, "Tefsir"inde (10, 68), aynı rivâyette bulunur. Fahr-ı Razî'nin Tefsir'iyle Dürr'ül-Mensur'da bu rivâyet mevcuttur.

Bu âyet-i kerime'den sonraki 20-22. âyet-i kerimelerin meâlleri de şudur:
"İnananların, göçenlerin ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların Allah katında dereceleri pek büyüktür ve onlardır muradlarına erenlerin, kurtulup nusrat bulanların ta kendileri. Rableri, onları öz rahmetiyle, razılığıyla ve tükenmez nimetleri bulunan cennetlerle müjdeler; orda ebedi kalırlar; şüphe yok ki pek büyük mükâfat Allah katındadır." Bu âyet-i kerimelerde, 19. âyet-i kerimedeki yüce derecenin karşılıkları beyân buyurulmaktadır.

10. Sûre-i celîlenin (Yunus), "De ki: Allah’ın ihsaniyle, rahmetiyle, yalnız bunlarla ferahlanıp sevinenlerse; bu, gerçekten de onların (dünya ehlinin) derleyip topladıklarından daha hayırlıdır" meâlindeki 58. âyet-i kerimesindeki "Allah’ın ihsaniyle, rahmetiyle"yi İbni Abbas, "Allah'ın ihsaniyle" yani Hz. peygamber'le (sallallahu aleyhi ve sellem ), rahmetiyle, yani Ali (aleyhi’s-selâm) ile" diye yorumlamıştır (Tarih-i Bağdad; 2, 97).

11. Sûre-i celîlenin (Hûd), "Rabbinden apaçık bir delile sahib olan, bundan başka bir de tanıdığı olup daha önce din ve dünya işlerinde uyuları ve ayn-ı rahmet bulunana Musa’nın kitâbında da bildirilen kişi, yalnız dünyayı dileyene benzer mi?..." meâlindeki 17. âyet-i kerimeyi Hz. Ali (aleyhisselâm): "Rabbinden apaçık bir delile sahib olan, Rasûlullah’tır (sallallahu aleyhi ve sellem ); bense Rab'den tanığım" buyurarak açıklamışlardır ki bu yorum, "Kenz'ul-Ummal"de de zikredilmektedir (c.l, s.251). Fahr-ı Razî de "Tarih"inde bunu anar.

13. Sûre-i celîlenin (Ra'd), "Ve kâfîr olanlar, derler ki: “Rabbinden ona bir mücize verilseydi ya. Şüphesiz ki sen ancak bir korkutucusun ve herkese hidâyet eden" meâlindeki 7. âyet-i kerimesinin tefsirinde, Fahr-ı Razî, Hz. Rasûl-i Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), mübarek ellerini göğüslerine koyup "Ben korkutucuyum" buyurduklarını, sonra Ali'nin (aleyhi’s-selâm) omuzuna işaretle: "Hidâyet eden de sensin; benden sonra hidâyete erenler, seninle ererler" dediklerini zikreder; Tabarî de "Tefsir"inde bunu bildiri (13, 72). "Kenz'ül-Ummal"de, "Ben korkutucuyum, Ali hidâyet eden; yâ Ali, benden sonra hidâyete erenler, seninle ererler" hadisi tahric edilmektedir (6, 157). Aynı kitâbın 1. cildinde s. 251, Heytemî'nin "Mecma'uz-Zevâid’inde (7, 41), "Müstedrik'üs-Sahihayn"de, (3, 129) bu meâlde hadisler vardır. Suyutî, âyet-i kerimeyi böyle bir tefsir eder: "Nur'ül-Absar" (s.70) ve "Künuzü’l- Hakaaik"ta da bu âyeti tefsir eden hadisler mevcuttur (s. 42).

15. Sûre-i celîlenin (Nahl 42. ve 21. Sûre-i celîlenin (Enbiyâ) 7. âyet-i kerimelerinde, meâlen, "Artık bilmiyorsanız zikir ehline sorun" buyurulmaktadır ki "Zikir ehli" Al-i MuhaMMed'dir (sallallahu aleyhi ve sellem ). Nitekim Tabarî, Cabir'ül-Cufı'den, bu âyet nâzil olunca Hz. Emir'ül- Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm): "Biziz Zikir ehli" buyurduklarını tahric eder(17, 5).

19. Sûre-i celîlenin (Meryem aleyhasselâm), "Şüphe yok ki inanan ve iyi, temiz işlerde bulunanlara karşı Rahmân, bir sevgidir, verecek" meâlindeki 96. âyet-i kerimesinin tefsirinde Zamahşerî, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), Ali'ye (aleyhisselâm): "Ya Ali, de ki: “Allah’ım, benim için katında bir âhid ihsan eyle ve mü'minlerin gönüllerinde, bana karşı bir sevgi yarat" buyurduğunu, bu âyet-i kerimenin, bunun üzerine indiğini "Keşşaf'ta bildirir; Süyutî de tefsirinde bunu zikreder. "Mecma'uz-Zevâid" ve "E'r-Rıyad'un-Nadıra" da, âyetin, Ali hakkında nâzil olduğu bildirilir ve İbn'il-Hânefıyye'nin: "Hiçbir mü’min yoktur ki kalbinde Ali'ye sevgi bulunmasın" dediği de kaydedilir. İbn-i Hacer'in "Savaık"ında ve "Nur'ül-Absar"da da âyet bölye tefsir edilmektedir. "Ali'yi sevmek, nifâktan kurtulup ayrılmaktır" (künuz; 1, s. 41), "Ya Ali, seni ancak mü’minler sever ve sana ancak münafık buğzeder" hadisleri de bu âyet-i kerimenin müfessiridir (Künuz; 2, s. 206).

25. Sûre-i celîlenin (Furkân), "Öyle bir mabuddur ki bir katre Sudan insanı yaratmış ve ona ana-baba tarafından soy-sop, karı-koca tarafından da akrabahk vermiştir ve Rabbin, her şeye gücü yetendir" meâlindeki 54. âyet-i kerimesinin tefsirinde "Nur'ül-Absar", Ali'nin Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ) amcasının oğlu olması ve Fatıma'üz-Zehra'nın (aleyhi’s-selâm) zevci bulunması dolayısiyle neseb ve sıhriyyet bakımından Rasûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem ) yakınlığı dolayısiyle Hz. Ali hakkında nâzil olduğunu söyler. Nüzuldeki hususiyet, anlamdaki umumîliği nefyetmez.

27. Sûre-i celîlenin (Kasas), "Kendisine güzelim bir vaadde bulunduğumuz ve vaadıne kavuşmuş olan, dünya yaşayışında nimetlendirdiğimiz, sonra da kıyamet gününde tapımıza getirdiğimiz kimseye mi benzer" melâindeki 61. âyet-i kerimesi,Taberî Tefsiri'nde (20, 62), Mücâhid'in rivâyetiyle Hamza ve Ali hakkında nâzil olmuştur; dünyada nimete eren, sonra kryamette, azab için Allah'ın manevi huzuruna getirilense Ebu-Cehl'dir. Vâhidî'nin "Esbab'ün-Nüzul"ünde (s. 255) ve "E'r-Rıyad'un-Nadıra" da da gene Mücâhid'den aynı rivâyet vardır (2, 207).

32, Sûre-i celîlenin (Secde), "İnanan kişi, inançtan çıkan kişiye benzer mi hiç? Eşit olmaz bunlar" meâlindeki 18. âyet-i kerimesi, Hz. Ali (aleyhi’s-selâm) ile Ukbe oğlu Velîd hakkında nâzil olmuştur. Velîd, bir gün, Hz. Ali'ye (aleyhisselâm): "Ben dil bakımından senden iyi söz söylerim, kılıcım da senden keskindir..." gibi saçma sözlerle övünmeye yeltenmiş, Emir'ül-Mü’minin de (aleyhi’s-selâm), ona "Sus" buyurmuştu: "Sen fâsıksın." Bunun üzerine bu âyet-i kerime inmişti (Tabarî, 21, 68; Vâhidî: Esbab'ün-Nüzul; s. 263; Tarihu Bağdad, 13, 221; E'r-Rıyad'un-Nadıra; 2, 276).

Zamahşerî ve Süyutî de tefsirlerinde bunu bildirirler. 19 - 22. âyet-i kerimelerde, meâlen, "İnananlara ve iyi işlerde bulunanlaradır Me'va cennetleri, yaptıklarını karşılık konaklamaları için. Fakat buyruktan çıkanlaraysa; onların yurtları ateştir; ordan çıkmak istedikleri zaman, tekrar atılırlar oraya ve onlara denir ki: Tadın yalanladığınız ateşin azabını. Biz, belki dönerler diye pek büyük azabtan önce de onlara yakın bir azabı tattıracağız mutlaka. Kendisine, Rabbının delillerinden bir kısmı anılıp onlarla öğüt verildikten sonra da onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir ki? Şüphe yok ki biz, mücrimlerden öç alanız" buyurularak iki bölüğün akıbetleri bildirilmektedir.
Velîd, üçüncü Hâlife zamanında beş yıl Kufe vâliliğinde bulunmuş, bir gün sabah namazını, sarhoş olarak dört rek'at kıldırmıştı; rüku' ve sücud teşbihlerinde: "Sen iç, bana da sun" demişti ve halk tarafından dövülerek mescidden çıkarılmıştı. Azledilip Medine'ye dönünce, Hâlife tarafından cürmü sabit görülmeyerek kendisi sorumlu tutulmamış, hatta içki cezâsı da tatbiyk edilmemişti; aksine onun sözüyle Abdulalh b. Mes'ud dövülmüş, yere çarptırılmış, iki kaburga kemiği kırılmıştı. Velîd, Hz. Ali'ye karşı olanlardandır. Sıffıyn savaşında Muâviye'nin tarafındaydı.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 12 Tem 2018, 23:15 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
33. Sûre-i celîlenin (Ahzâb), "İnananlardan öyleleri var ki Allah'a verdikleri sözde sadakat gösterdiler; onların kimisi, adağını ödedi; kimisiyse beklemede ve onlar özlerini, sözlerini hiçbir sûretle değiştirmediler" meâlindeki 23. âyet-i kerimesinin, "Savaık"ta (s.80) ve "Nur'ül-Absar"da (97), İbni Sabbaagın "Fusül'ül-Mühimme"sinden naklen, Ubeyde b. Haris, Hamza ve Ali (aleyhi’s-selâm) hakkında nâzil olduğu bildirilir. Bu âyet, Hz. Emir'ül-Mü’minin'den (aleyhi’s-selâm), Kufe'de, minberde hutbe okurlarken sorulmuş: "Benim, amcam Hamza’nın ve amcamın oğlu, Abdülmuttalib oğlu Haris'in oğlu Ebull beyde'nin hakkında nâzil oldu; Ubeyde Bedir'de: “Hamza Uhud'da şehid olarak adaklarını ödediler; bense, en kötü kişiyi beklemekteyim; buramı, burdan akan kanla boyayacak; habibim Ebü'l- Kaasım sallallahu aleyhi ve alihi ve sellemin bana ahdidir bu" buyurmuşlar ve mübarek başlarıyla sakallarını işaret eylemişlerdir.
Aynı Sûrenin, "Gerçekten de Allah'ı ve Rasûlünü incitenlere Allah, dünyada da la'net etmişti, âhirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır" meâlindeki 57. âyet-i kerimesi de, Ali'yi (aleyhi’s-selâm) inciten ve söyledikleri kötü sözleri ona duyuran münafıklar hakkında nâzil olmuştur. (Keşşaf; Esbab'ün-Nüzul, 279)

37. Sûre-i celîlenin (Saffât), "Durdurun onları; onlardan şüphe yok ki sorulacak" meâlinde ki 24. âyeti kerimesi, Deylemî'nin Ebu-Said'ül Hudri'den tahric ettiği hadise göre herkesten Ali'nin vilâyeti sorulacaktır tarzında yorumlarımıştır; Vakıdî'nin kabul ettiği yorum da budur; çünkü Allah, 42. Sûrenin (Şura) 23. âyet-i kerimesinde, risaletin ecri olarak ancak Ehl-i Beyte muhabbetini emretmekte, kuldan bunu, bu sevgiyi istemektedir (Savaık; s. 89). Sevgi ise, inançta, kullukta, dünya ve din işlerinde, onlara uymak, onların yolunda yürümek, huyunu - hususunu onlara uydurmaya çalışmakla olur; sözle sevgi, gösteriştir, yalandır.

39. Sûre-i celîlenin (Zümer), "Allah’ın, İslam için gönlünü açtığı kişiye kim benzer ki o, gerçekten de Rabbinden bir nura nâil olmuştur; yazıklar olsun Allah’ı anmaya karşı yürekleri kaskatı olanlara; onlardır apaçık bir sapıklıkta kalanlar" meâlindeki 22. âyet-i kerimesi, Ali ve Hamza'yla Ebu-Leheb ve evlâdı hakkındadır kalbleri, İslam için, Allah tarafından açılanlar Ali ve Hamzadır. Allah’ın zikrine karşı yürekleri kaskatı olup apaçık sapıklıkta kalanlarsa Ebu-Leheb ve evlâdıdır. Vâhidî ve Ebü'1-Ferec de bu yorumda bulunurlar; "Esbab'ün-Nüzul" de bu hususta bir hadis de vardır.
Yine Zümer Sûresinin "Doğrulukla gelen kişiye ve onun doğru olduğunu tasdiyk edenlere gelince: Onlardır cekinenlerin ta kendileri" meâlindeki 33. âyet-i kerimesinde, Tasdıyk eden, Ali'dir; "E'd-Dürr'ül-Mensur"da bu hususta bir hadis de zikredilmektedir.

42. Sûre-i celîlenin (Şura), "Bu Allah’ın, inanan ve iyi işlerde bulunan kullarım müjdelemesidir işte. De ki: sizden, teblıyga, risalete karşılık bir ecir, bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir ve kim, güzel ve iyi bir iş yaparsa, onun, güzelim mükafatını arttırırız; şüphe yok ki Allah, suçları örtendir, iyiliğe mükâfatla karşılık verendir" meâlindeki 23. âyet-i kerimesindeki "yakınlar"dan maksadı, Ali b. Huseyn (aleyhi’s-selâm), Said b. Cübeyr, Amr b. Şuayb ve bir topluluğa göre Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem )in yakınları yani, "Ali, Fatıma ve onun evlâdı Hasan ve Hüseyin'dir (aleyhi’s-selâm)"; İmam MuhaMMed'ül- Bakır ve Cafer'üs-Sadık'tan da böyle rivâyet edilmiştir. (A:M) Said bin Cübeyr, ibni Abbas'tan bu âyet inince, sevmemiz emredilenler kimlerdir, diye sorulduğunda, Hz. Peygamber (aleyhi’s-selâm) "AH, Fatıma ve evlâdı" diye cevâb verdiklerini rivâyet eder. Tabarî'nin "Tefsir"inde (25, 16-17), "Keşşaf'ta, "Müstedrik"te (3,172), "Üsd'ül-Gaabe" de (5, 367), "Zahair-ül-Ukba"da (s. 35), "Savaık"ta da (101-102), bu yorum ve bu yoruma ait hadisler vardır. Ehl-i Beyt imamlarından gelen rivâyetlerdeyse bu hususta ittifâk mevcuttur..

45. Sûre-i celîlenin (Casiye), "yoksa kötülük kazananlar, kendilerini de iman edenler ve iyi işlerde bulunanlarla eşit mi tutacağız, hayatları da, ölümleri de onlarla bir mi olacak sanıyorlar? Ne de kötü hükmediyorlar" meâlindeki 21. âyet-i kerimesinin, Ali, Hamza ve Ubeyde'yle Utbe, Şeybe ve Velîd b. Utbe hakkında indiğini, ınış sebebinin de, adları geçen müşriklerin, onlara, sizin sözleriniz gerçek olsa bile dünyada hâlimiz sizden üstün olduğu gibi âhirette de üstün oluruz biz demeleri üzerine, hükümlerinin gerçek olmadığını beyân olduğunu Fahr-ı Razî, "Tefsir"inde, Kelbi'den rivâyet eder.

47. Sûre, celîlenin (MuhaMMed S.M), "Gerisin geriye, hem de doğru yol, kendilerince apaçık anlaşıldıktan sonra eski dinlerine dönenlere gelince: Şeytan, yanlış hareketlerini, onlara bezemektedir ve onlaii, uzun-uzun dileklere düşürmektedir. Bu, böyledir; çünkü onlar, Allah’ın indirdiği şeyden hoşlanmayanlara, biz demişlerdir, bazı işlerde size itaat edeceğiz ve Allah da, onların gizlice
yüzlerine, ardlarına vurmaktadır. Bu, böyledir; çünkü onlar, Allah’ın gazeb ettiği şeylere uymuşlardır ve razılığından hoşlanmamışlardır da O da, yaptıklarını mahvetmektedir. Yoksa gönüllerinde hastalık olanlar, Allah, onların kinlerini, hasedlerini hiç meydana çıkarmayacak mı sanmaktadırlar? Ve dileseydik onları, sana gösterirdik de yüzlerinden tanırdın elbet ve elbette sözlerinden tanırsın, anlarsın onları ve Allah, yaptıklarınızı bilmektedir" meâlindeki 25 - 30. âyet-i kerimelerinin tefsirinde Süyutî, İbni Merdveyh ve İbni Asakir'in, Ebü-Said'ül-Hudri'den "Elbette sözlerinden tanırsın, anlarsın onları" beyânını Ebu-Talib oğlu Ali'ye buğzetmeleriyle tarzında yorumladığını tahric ettiklerini bildirir.

55. Sûre-i celîlenin (Rahmân), "İki denizi salmıştır, nerdeyse karışacaklar; aralarında bir berzah var, karışmazlar. Artık Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? İkisinden inci ve mercan çıkar" meâlindeki 19-22. âyet-i kerimelerinin tefsirinde Süyutî, İbn-i Abbas'tan, iki denizi, Ali ve Fatıma (aleyhi’s-selâm), berzahı Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem ), inci ve mercanı da Hasan ve Huseyn (aleyhi’s-selâm) olarak yorumlar; "Nur'ül-Absar"da da aynı yorum vardır(s.10l).

58. Sûre-i celîlenin (Mücadele), "Ey inananlar, Peygamber'le gizlice konuşacağınız vakit, konuşmaya başlamdan bir sadaka verin; bu sizin için hem daha hayırlıdır, hem daha temiz; bulamazsanız artık Allah, suçları örtendir, rahîmdir" meâlindeki 12. âyet-i kerimesi nâzil olunca, "Sahihu Tirmizî"de (2, 227) ve Nesaî'nin "Hasais"inde zikredildiği gibi, Ali'nin (aleyhi’s-selâm) dilediğiyle ve bundan sonraki âyet-i kerimenin hükmüyle bu emir, bir rahmet olarak kaldmlmıştır. Tabarî'nin "Tefsir"inde (28, 14) ve "E'd-Dürr'ül-Mensur"de, Ali'den başkasının da bu âyet-i kerimenin hükmüne ıttıba' edemediği bildirilmektedir; "Kenz'ül-Ummal"de, Ali'nin (aleyhi’s-selâm), Şura günü, Şura'dakilere, kendisinin, Ebu-Bekr'den daha ileri bir hakka sahib olduğunu, Rasûlullah’ın kendisinden başka hiçbir kimseyi kardeş edinmediğini söyledikten sonra, kendisinden başka hiçbir kimsenin, bu âyet-i kerimenin hükmüne uymadığını, kendisinin, oniki kere bu âyetin hükmüne ıttıba' ettiğini, ihticac yolu söylediği, Şuradakilerin de bunu tasdıyk ettikleri bildirilir. (2, 155)

İkinci Hâlife, bir gün, "Ali'de üç şey var ki biri bende olsaydı, bu, kızıl tüylü develere sahib olmaktan daha sevimli olurdu bence. Rasûlullah, Fatıma'yı ona verdi; Hayber giuıii, sancağı ona teslim etti; bu âyet onun hakkında indi" demiş ve bu âyet-i kerimeyi bildirmiştir.
66. Sûre-i celîlenin (Tahrim), "Artık gerçekten de o Allah'tır yardımcısı O'nun ve Cibril ve inananların salihi ve melkeler de bundan sonra O'na arkadır, yardımcıdir" meâlindeki 4. ayt-i kerimesindeki "inananların salihi", "E'd-Dürr'ül- Mensur"da Esmâ'dan tahric edilen hadisten anlaşıldığı gibi Ali'dir; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), "miımınlerin salihi, Ebu-Talib oğlu Ali'dir" buyurmuşlardır. Bu hadis, "Kenz'ül-Ummal"de (1, 237) ve "Savaik"ta da vardır (s.144). "Mecma'uz-Zavaid"de İmam Huseyn'in şehâdetinden sonra, Zeyd b. Arkam'ın, Kufe mescidının kapısında, "Rasûlullah'tan duydum, Hasan ve Huseyn'e, İkınızı ve mü’minlerin salihını Allah'a tapşırdım buyurdular" demiş, bu söz, babasının oğlu Ziyâd'in oğlu Ubeydullah'a söylenince pek kızmış, fakat, bırakın şu bunak adamı diyerek öfkesini yenmeye çalışmış olduğu bildirilmektedir. (9. 194)

69. Sûre-i celîlenin (Hakka), "Gerçekten de biz coşkun suda akıp giden gemide taşıttık sizi, size bir anış, ibret alınacak bir öğüt olsun ve bu, unutmayan kulakta kalsın diye" meâlindeki 11-12. âyet-i kerimelerindeki "Unutmayan kulak", öyle bir kulağa sahib olmak lutfu, Tabarî'nin "Tefsir"inde bildirildiği gibi, Ali'ye (aleyhi’s-selâm) ihsan edilmiştir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem ), 12 âyet-i kerimeyi okuyup "Ya Ali" buyurmuşlardır, "Senin kulağının böyle olmasını Allah'tan diledim." Ali de (as) der ki: "Rasûlullah'tan duyup da unuttuğum hiçbir söz yoktur." (29, 35) "Keşşaf', bu âyet-i kerime inince, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), Ali hakkında bunu istediğini, kendisine tebşir buyurduğunu, onun da, "Bundan sonra, O'ndan duyduğum hiçbir şeyi unutmadım" dediğini bildirir; Fahr-ı Razî de "Tefsir"inde bunu zikreder. "E'd-Dürr'ül-Mensur"da, "Mecma'uz-Zevâid"de. (1, 131), "Kenz'ül-Ummal"de (6, 408) ve "Esbab'ün-NüzuT'de de buhadis mevcuttur. (s.329)

76. Sûre-i celîlenin (Dehr, Hel eta), "Adaklarını yerine getirirler onlar ve şerri her yarn saran, kaplayan günden korkarlar. Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yeyecekleriyle yoksulu ve yetimi ve tutsağı doyururlar. Sizi ancak Allah rızası için doyurmadayız; sizden ne bir karşılık istemedeyiz, ne bir şükür" meâlindeki 7 -10. âyetleri ve 10. âyet-i kerimeden 22. âyet-i kerimeyedek devâmı, Emir'ül-Mü’minin, Fatıma, Hasan ve Huseyn (aleyhi’s-selâm) ile Fizza (R.A) adlı câriyeleri hakkında nâzil olmuştur. Hasan ve Huseyn (aleyhi’s-selâm), hastalanmışlar, Hz. Rasûl-i Ekrem'le (sallallahu aleyhi ve sellem ) sahabeden bazı kimseler, dolaşmaya gitmişlerdi, bu arada, Hz. Ali'ye birşey adasanız diyenler olmuş, Hz. Ali ile Fatima, üç gün oruç tutmayı adamışlar, Fızza da onlara uymuştu; İmam Hasan ve Huseyn de bu adağa iştirak etmişlerdi. İmam Hasan ve Huseyn iyileşince hepsi, adaklarını yerine getirmeye niyetlenmişler, Ali, borç olarak bir mikdar arpa almış, öğütmüş, cenab-ı Fatıma, üçte biriyle biraz yemek pişirmişti. Akşam, iftar vakti gelince Hz. Ali, namazını kılmış, hep beraber sofraya oturmuşlardı. Tam iftar edecekleri sırada kapıya biri gelip "Ey MuhaMMed'in Ehl-i Beyti, esenlik size; ben Müslüman evlâdından bir yoksulum; beni doyurun da Allah da sizi cennet nimetleriyle doyursun" diye seslenmiş, hepsi de yemeklerini yoksula vermişler, suyla iftar etmişlerdi. İkinci günü, aynı zamanda, kapıdan birisi, ayni tarzda, babası şehid olmuş bir yetim seslenmiş, gene hepsi, yemeklerini ona sunmuşlardı. Üçüncü günü de bir esir seslenmiş, hasılı, Ehl-i Beyt, üçüncü günü de suyla iftar etmişti. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem ), ziyâretlerine gelince hallerini görmüş, o anda da Sûre-i celîlenin mezkur âyetleri nâzil olmuştu (Üsd'ül-Gaabe; 5, 530) Vâhidî, "Esbab'ün-Nüzul"ünde, ınış sebebini aynı tarzda anlatır; tutsağın, müşriklerden olduğunu söyler (s.331) "E'r-Rıyad'!un-Nadıra"da da esir, Hasan ve Katade'nin kavlince müşriklerden, Said b. Cübeyr'in rivâyetine göreyse ehl-i kıbledendir (2, 227); "Zahair"de, Said b. Cubeyr'in kavli alınmaktadır (s.102). "Nur'ül-Absar"da olay, daha etraflica anlatilmaktadır (s.102). Fahr-ı Razî ve Süyutî de tefsirlerinde, aynı olayı naklederler. Ehl-i Beyt İmamalrına göre olay, Zilhıccet'ül-Haramın yirmi beşinci günü Medine'de olmuştur ve o gün oruç tutmak, yoksullara tasaddukta bulunmak sünnettir.
(Mefâtih'ul-Cinan; Tahran, 1359 H. s.285.)

Âyet-i kerimelerin nüzul sebebindeki hususiyet, anlamdaki şümulü ve umumîliği nefyetmeyeceği sebeple de tebşir muhtaçları doyuran, doyumlarına sebep olan her mü’minin anlamdaki tebşirde payı vardır.
83. Sûre-i celîlenin (Mutaffifin), "Şüphe yok, suç işleyenler, inananlara gülerler" meâlindeki 29. âyet-i kerimesinden sonuna dek, Hz. Ali (aleyhi’s-selâm) hakkında nâzil olmuştur. "Keşşaf', Hz. Ali'nin mübarek başlarının ön tarafındaki saçları dökülmüş bulunduğundan, münafıklardan bazılarının, onunla eğlendiklerini, ona güldüklerini, işaretle birbirlerine gösterdiklerini, söz konusu ettiklerini âyetlerin, bu münâsebetle indiğini bildirir; Fahr-ı Razî de tefsirinde bunu bildirir..

98. Sûre-i celîlenin (Beyyine), "İnananlar ve iyi işleıde bulunanlarsa; onlardır şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları" meâlindeki 7. âyet-i kerimesi, Hz. Emir'ül-Mü’minin'le (aleyhi’s-selâm) onun yolunda tutanlar hakkındadır. Tabarî, "Tefsir"inde, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ya Ali, bunlar sensin ve senin şiandır" buyurduklarını yazar (30, 171). Süyutî, İbni Asakir'in Cabir b. Abdullah-ı Ansarî'den Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali hakkında, "Nefsim kudret elinde olana andolsun ki bu ve şiası, kıyamet gününde kurtulanlardır ve muradlarına erenlerdir"
buyurduğunu, âyet-i kerimenin bunun üzerine nâzil olduğunu, ashabın, Ali'ye (aleyhi’s-selâm) rastlayınca, o'nu görünce, "yaratılmışların en hayırlısı" dediklerini tahric eder. İbni Adiyy ve İbni Asakir, "Ali, yaratılmışların en hayırlısıdır" hadisini merfü' olarak tahric etmişlerdir. İbni Adiyy, ayrıca ibni Abbas'tan, bu âyet-i kerime nâzil olunca Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ) Ali'ye, "O sensin ve senin şiandır ki kıyamet günü Allah'tan razı olmuş ve rızasını kazanmış olursunuz" buyurduğunu tahric etmiştir. İbni Merdveyh, Ali'nin, "Rasûlullah bana, Allah’ın kelâmını duymadın mı; İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa; onlardır şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları buyurdu; sensin ve senin şiandır onlar; ümmetler hesab için çağırılınca, benim ve sizin buluşacağımız yer, havuz kıyısıdır, yüzlerimiz parıl-parıl parlar bir halde geliriz oraya" dediğini zikreder. "Savaik'ul-Muhrika"da da, bu âyet-i kerime nâzil olunca Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem ), Ali'ye (aleyhi’s-selâm), "Onlar sensin ve şiarıdır; sen ve şiarı, kıyamet günü, Allah'tan razı ve Allah rızasına nâil olarak gelirsiniz; düşmanımızsa gazebe uğramış, perperişan gelir" buyurduğu, Ali'nin (aleyhi’s-selâm), "Düşmanım kim" sorusuna da, "Senden teberri eden ve sana la'net okuyan" cevâbını verdiği, İbni Abbas'tan rivâyet edilir (s.96); bu hadis "Nur'ul-Absar"da da vardır.
Süyutî, tefsirinde, 103. Sûre-i celîlenin (Asr), "Andolsun asra, şüphe yok ki insan, elbette ziyândadır" meâlindeki 1-2. âyet-i kerimlerdeki "insan"dan maksadın, Ebu-Cehl ve Sûresinin son âyeti olan ve "Ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlar ve birbirilerine gerçeği ve sabretmeyi tavsiye edenler başka" meâlindeki 3. âyet-i kerimesinden de Ali ve Selman'ın kastedıldığını bildirir.
İbni Abbas, Hz. Emir'ül-Mü’minin'in (aleyhi’s-selâm) faziletine dair üçyüz âyet-i kerime indiğini, O'nun hakkında inen âyet kadar hiç kimse hakkında âyet inmediğini söyler (Tarihu Bağdad; 6, s. 221; Nur'ül-Absar; s.73.) İslamını ilk ızhar eden Ali (aleyhi’s-selâm), şüphe yok ki, "Ey inananlar" hitâbına da ilk muhataptır ve şüphe yok ki, kendini Allah’ına veren, Rasûlullah'a fedâ eden, Islam ve iman için yaşayan ve o yolda can veren Ali (aleyhi’s-selâm), inananlar ve güzel, iyi işlerde bulunanlar hakkındaki tebşiri bildiren her âyet-i kerimede, tebşire ilk mazhar olandır
..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 61 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye