Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 16:22

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2017, 09:50 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî

“Beynelmilel şöhrete sahip, nâdirü’l- emsâl, meşhur bir İslâm âlimi, gerçek bir âbid ve zâhid, cihâd-ı ekberi ve cihâd-ı küffârı bihakkın edâ etmiş örnek bir mücahid, turuk-ı aliyyemiz silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyhler şeyhi, aşkın en yüksek tasavvufî makam olduğuna dair bir eser yazmış olmasına rağmen, şöhret ve şatafata kapılmamış, ilm-i zâhiri ve ilm-i bâtını, tasavvufu, tarikati ve şeriati beraber götürmüş, ehl-i sahh ve ehl-i temkinden, çok ciddi ve çok vakur bir ârif-i kâmil; yüzden fazla kâmil mürebbî ve halife yetiştirmiş bir mürşid-i kâmil ve mükemmil, nice nice hadis, kelâm, fıkıh ve tasavvuf eseri yazmış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fâkih, kutbu’l- aktâb, gavsü’l- vâsılîn”

Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir.

Ondokuzuncu yüzyıl gibi Osmanlı Devleti’nin çalkantılı, buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî Hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, bir milyondan fazla müridi, padişahlar nezdindeki nüfuzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği 116 halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.

YETİŞMESİ.:

Gümüşhânevî Hazretlerinin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merak ve kaabiliyeti vardır. Beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmeder, sekiz yaşına geldiğinde ise Kasâid, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip icâzet alır.

On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmektedir ama bir taraftan da o yörenin âlimlerinden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticâri işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar.

Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Ara 2017, 10:25 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
İLİM TAHSİLİ.:

18 yaşlarına geldiğinde ticâri alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a gelir. Babasının verilmiş bir sözü vardır, ağabeyi de askerden dönmüştür. Bunları göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için artık İstanbul’da kalmaya karar verdiğini uygun bir dille anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da, kendisine hiç pay ayırmadan babasına gönderir.

“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter.” diyerek İstanbul’da hiç bir tanıdığı, yanında da tek kuruş parası olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalır. Burada bir velînin mânevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zâtın vefâtının ardından Mahmudpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilme verir.

Çocukluğundan beri hep Şeyh Sâlim, Şeyh Ömer el-Bağdâdî, Şeyh Ali el-Vefâî ve Şeyh Ali gibi şeyhlerin dizi dibinde olan Gümüşhânevî (kaddesallahu sırrahu), mânevî bir olgunluk içerisindedir. Bir gece Süleymaniye Câmii ile ilgili dehşetli ama bazı mânevî müjdelere de işaret eden bir rüyâ görür. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’nin (kaddesallahu sırrahu) yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşadı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Câmi-i Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tâbirini bulmaktadır.

Mahmudpaşa Medresesi’nde Sultan Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincânî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisab eden Şehri Hafız Muhammed Emir el- İstanbulî ile Erzincanlı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde gerekli ilimleri tahsil ederek İstanbul’daki 13 yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icâzet almıştır.

Şer’î ve zâhirî ilimleri, padişah ve saray hocalarının ders halkasında tamamlayan, icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar başarılı olan Gümüşhânevî Hazretleri, icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmudpaşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan geceli gündüzlü 30 yıl sürecek olan ilmî eserler tertip ve telîfine çalışırken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Ara 2017, 15:28 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
TASAVVUFA İNTİSABI.:

Gümüşhânevî Hazretleri, şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşid arayışı içine girmiştir. Bu sıralarda, 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alacâminâre Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (v. 1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisab etmek isteyen Gümüşhânevî’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zâtın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.

Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tâyin edilmiş ve yalnızca kendisinin mânevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin bir başka halifesi Trablusşam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır ve ona intisab eder. Onun mânevî murakabesi altında seyr u sülûkünü tamamlar.

İki yıl aralıkla iki defâ halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakib 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye Tarikatlerinden hilâfet-i tâmme ile icâzet alır. Bu ledün ilmi alış verişi 16 yıl sürer. Kendileri artık mânevî ilimlerin de bir zirvesi olmuştur.

Pek çok meşayihin mânevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî Hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşad etmesi onun ileride Hâlidiyye Tarîkati içindeki yerinin önemine ve değerine işaret etmektedir.

Ervâdî Hazretleri, 1858 senesinde Şam’da bu dünyadan ayrılır. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, onun vefâtı ardından Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî Hazretleri de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defâ karşılıklı ziyeretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî âdâbına riâyet ederek, bu zâtın vefâtına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riâyet etmiştir.

1864’de Abdülfettah Efendi’nin âhirete göçmesine kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, kitap çalışmalarının tamamını bu tarihe kadar tamamlamıştır.

1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-ehâdîs’in şerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. 16 yıl müridlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatm-i Hâce zikri icra eylemiştir. Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir.

Onun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî hazretlerinden hilafet aldığı halde daha sonradan Ervâdî Hazretlerinden Hâlidî Tarikati üzere irşat icâzeti alan talebesi Gümüşhânevî’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürt Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Oca 2018, 11:02 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
TEKKESİ:

Tarikat neşrine başladığında, önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmudpaşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Burası sayıları zamanla artan müridlerinin ihtiyacına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatmasultan Câmii tekke ittihaz edilmiştir. Halifelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu câminin bitişiğine Gümüşhânevî tarafından 16 odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu câmi ve müştemilatı zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.

Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefi gözetilirken, içtimâî hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen onun tarikat faaliyeti ve tasavvufî eğitimle ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imaniyle, ahlâkıyla kemâle ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. Onun Bâb-ı Âlî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir câmiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezahürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin insiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî Hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir.

Kendi zamanında hem bir tekke hem de bir dârülhadis hüviyeti kazanan dergâhına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müridleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livâlarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsülülemâ Tikveşli Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zâtların yer alması, onun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir. II. Abdülhamid ile hususi bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişâre ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.

Toplumun her türlü ihtiyacına cevap verme gayreti içinde olan Ahmed Ziyâüddin Hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müntesiblerinin ellerinde bulunan menkul kıymetleri bir araya getirerek bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur.

Kapısında:

Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşâ
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!.

yazılı olan, “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulan tekkesi, tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar mâbed olarak korundu. Anıtlar Yüksek Kurulu’nun, korunması gerekli eski eser kararına rağmen, 1957 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırıldı. Bugün sadece minâresinden tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Sokağı” hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Oca 2018, 17:14 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
CİHADI:

Kalemi ve kelâmıyla mücadele veren Gümüşhânevî, yeri gelince kılıca ve silaha sarılmayı da bilmiş, 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmış, gönüllü gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşat hizmetinde bulunmuş, savaş başlar başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.

Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatin hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşibendî Tarikati, irşad faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir.

Bu tarikatin en önemli prensiplerinden biri de halvet der encümen’dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima ALLAH celle celâlihu ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Oca 2018, 13:32 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
İLMÎ ŞAHSİYETİ.:

Gümüşhânevî Hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:

“Bu âciz kula Cenâb-ı Hak ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibâdetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi taleb etme işidir. Zira insan Allahu Teâlâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temayüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebâl olur.”

Kulluk ve yaratılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.

Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri, onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin, dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir.

Vasiyetlerinde “Amelleriniz, tahsiliniz ve ahlâkınızla âlim olup insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zâlim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzâkere, Hak ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (kaddesallahu sırrahu), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün 28 senesini kitab yazmaya vakfetmiş, nice geceleri uykusuz geçirip; durup dinlenmeden çalışmıştır.

Halifelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi bir defâsında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defâsında çevresindekilere: “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defâsında kendiliğinden uyandığı için onu uyandırmak hiç kimseye nasib olmamıştır.”

Gümüşhânevî (kaddesallahu sırrahu), tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usûlü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermişti. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta 18 bin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.

Tekkeler, zamanın şartları ve imkânları dahilinde içtimâî hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metotla ilmî, iktisâdî ve içtimâî gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur.

İlme ve Sünnet-i Seniye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşguliyeti tarikatinin bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.

Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu “Râmûzü’l-ehâdîs” adlı hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defâ sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca 70 defâ bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icâzet alanlar da aynı usule riâyet etmişlerdir.

Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı Muhaddisîn-i Rûm, Hâtimetü’l-Muhaddisîn gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârülhadis hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhâneli Dergâhı’nda icâzet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun Huzur Dersleri mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolulu İsmail Necati Efendi ve Dağıstanlı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Oca 2018, 12:08 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
ESERLERİ.:

Hadis öğretimine önem veren, hadîse dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.

Hadîse dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen “Râmûzü’l-ehâdîs”tir. Kendi ifadesiyle az sözle çok mâna veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.

“”Levâmiu’l-ukûl” adlı eseri ise Râmûz’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-nübüvve, Letâifü’l-hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.

Gümüşhânevî’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dair kitapları dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.

Tasavvuf konusundaki eserlerinden ikisi daha önce adı geçen Câmiü’l-usûl, Mecmûatü’l-ahzâb dışında Rûhu’l-ârifîn gibi tasavvufun inceliklerini ihtiva eden eserleri de mevcuttur.

Ahlak konusunda Necâtü’l-gâfilîn, Devâü’l-müslimîn, Netâicü’l-ihlâs adlı eserlerinden başka Gümüşhânevî Hazretleri fıkıh ve kelâm ilmine dair eserler de vermiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Şub 2018, 17:34 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
TASAVVUFÎ ŞAHSİYETİ.:

Gümüşhânevî Hazretleri az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takvâ dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defâ müridleriyle topluca Hatm-i Hâce zikri icra ederdi. Salı geceleri zikirden sonra 70 bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı âdet haline getirmişti. Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ Tepesinde çadır kurarak geçirirdi.

Yine bir yaz günü Yûşâ Tepesi’nde yakınlarıyla çadır kurmuş olan Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî, elinde eski bir kemanla geçmekte olan bir çalgıcıyı çağırtır. Adam, sizin hocanızla benim ne işim var, gidin işinize, siz keman çaldırıp para vermezsiniz, ben de sizin sözlerinize kulak asıp dediğinizi yapmam, derse de ısrar eder ve huzura getirirler. Gümüşhânevî Hazretleri, çalgıcının kulağına gizlice bir şey söyler. Adam bu sözler üzerine öyle bir cezbeye tutulup bağırır ki etraftakiler şaşırıp kalırlar. Çalgıcı, tevbekâr olur. Ahmed Ziyâüddîn Hazretlerinin kendisinin kulağına neler söylediğini merak edip soranlara uzun süre bir şey söylemez, nihayet bir gün: “Ben gençliğimde bir Bektâşî şeyhine intisab etmiştim, kendisi ehl-i sünnet ve’l-cemaatten idi. Vefât edeceği zaman: “Seni büyüklerden birine emanet ettim, sakın reddedip perişan olma, âhir ömründe iyi bir insan olursun inşaallah.” demişti. Gümüşhaneli Efendimiz de bana: “Şeyhin seni bana emanet etmişti.” demesi ile kendime sahip olamadım, bağırdım ve ellerine kapandım.” demiştir..

Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Receb aylarında senede iki defâ halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.

Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defâsında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî’nin, tedavisi için gelen doktor tarafından ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak: “Bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın.” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.

Kerametleri zâhir olan Gümüşhânevî Hazretleri, ihvanına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş: “Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”

Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevî tekkesinde âyin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhaneli Hazretlerinin tenbihi gelir ama: “Nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız.” diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevî şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz. Arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle: “Bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda Mevlevî Şeyhi bunlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhânevî Hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki... diker ya... Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın…” diye tekdîr eder ve ruhî inkıbazı da onlardan gidererek merhamet buyururlar.

Gümüşhânevî Hazretlerinin vefâtından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zât: “Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Hazret-i Ahmed Ziyâ geliyor.” demiş ve biraz sonra da: “Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun.’” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir..

Ne zaman kendi halifelerinden Oflu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî Hazretleri etrafındakilere: “Yusuf’umun kokusu geliyor.” buyururlarmış.

Mahmud Esad Coşan Hocaefendi anlatıyor:

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hazretleri hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyâsında: “İstanbul’a gel.” diye çağırmış. Medineli, kendisi Arap... Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülâlesinden... O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüyâ üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyâda “İstanbul’a gel.” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan... Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:
“Sen Medineli Muhammed filanca mısın?”
“Evet!..” demiş.
“Düş peşime!..” demiş.
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir Hocaefendinin yanına girmişler. El öpmüş... Bir de bakmış ki rüyâda kendisini İstanbul’a çağıran: “gel” diyen şahıs.
O şahıs demiş ki: “Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim?”
O şahıs: “Burası Gümüşhaneli Tekkesi... Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleridir.” demiş..

Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî Hazretleri, ömrünün son 18 yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.

Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelâmı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka Yâsîn Sûresini okumayı âdet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2018, 11:24 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
SEYAHATLERİ VE EVLİLİĞİ.:

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defâ hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Âşık Efendi ile sohbette bulundu. İlk haccından sonra 63 yaşında iken Şeyhülharem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlendi. Hanımı kendisinden 18 sene sonra bu dünyadan ayrıldı.

İkinci hac yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hac dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin câmilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.

ŞEMÂİLİ.:

Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hasıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, âsasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.

Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müridleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemâili şu şekildeydi:
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı traşlı ve beyaz sakallı bir zât idi. Başlarına Nakşî tâcı ve beyaz imame sarar, cübbe, hırka ve uzun entari giyerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi.

VEFÂTI.:
Gümüşhânevî Hazretleri, 7 Zilkâde 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp: “Hepsini isterim yâ Kibriyâ’!.” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Kabri, Süleymaniye Câmii avlusunda Kânûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin kıble tarafındadır. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2018, 09:54 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
HALİFELERİ.:

Hâlidiyye’nin Ziyâiyye Kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî Hazretleri, pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.

İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatini ve tasavvufî düşüncelerini halifeleri devam ettirmiştir.

Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini arttırmış, müslümanların uyanmasına ve İslâm’ın ihyasına büyük gayret sarf etmişti.

Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgazlı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekinli müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hocaefendi’ye bundan sonra Çinli Hoca denmiştir.

Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslâm Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zahid Kotku hazretlerine bildirilmiştir..

Gümüşhânevî hazretleri, ikinci hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Sâlim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhâneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulüddîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî devam ettirmektedir.

Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.

Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.

Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Câmi bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefâtına kadar 35 sene burada hizmet etti.

Halifelerinden Ünyeli Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icâzet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.

Nallıhanlı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr u sülûkünü tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.

Ankaralı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma câmillerinde îfâ ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatm-i Hâce yaptırmıştır. Tarikati yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.

Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlâk ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerin olup 1955’de vefât etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılarlı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, buradan hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir câmi ile 24 odalı bir medrese inşa etmiş, tâlim-terbiye, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılarlı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.

Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri Molla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere: “Sen benim oğlum ol.” diye teklif ve iltifat eylemiştir.
Molla Abdullah Efendi, Çırpılarlı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisab eylemiştir.

Çırpılarlı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapar. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefât eder.

Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye mâruf Osman Niyâzî Efendi’dir (v. 1828/1909). Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Câmii Medresesi Müderrisliği ve câminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir câmi-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefâtına kadar 14 yıl burada hizmet eder.

Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.

Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşukî, Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincânî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî, Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-sâlikîn adlı eserin müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.

Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşat hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin Süleymaniye Câmi-i Şerîfi avlusunda, Kânûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:

Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,
Şehîr-i şark u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..
Muhakkak ehl-i Hak ölmez, ebed haydır bil ey zâir!
Sarây-ı kalbini pâk eyle, bâb-ı evliyâdır bu!
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.
Mükemmel vâris-i şer’-ı Mahmmed Mustafâ’dır bu.
Hilâfet müddetinden, “İrcii” vaktine dek Hakk’a,
Tarîk-i Hâlidî’yi neşreden, Hakk-reh-nümâdır bu.
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!
Sene 1311, 7 Zilkâde (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 May 2018, 09:33 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
MEKTUBU.:

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi’nin şahsında bütün müridlerine hitab eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve mârifetin on makamını, “usûl-i ‘aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.

Tarikattan olan on makam:

1. Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad.
2. Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek.
3. Havf ve recâ arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksatta müstakim olmak.
4. Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.
5. Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.
6. Nefis ve şehveti kırarak, ahlâkı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.
7. Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.
8. Nefis, şeytan, hevâ ve havatırı yok etmeye gayret göstermek.
9. Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.
10. Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basireti elde etmek.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 May 2018, 17:36 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
VASİYETLERİ.:

“En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatm-i Hâce icrâ edilmeli, mümkünse Kur’an’ın tamamı, üçte biri okunmalı, cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima râbıta ve huzûr maallah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.”

“Yiyecek ve içecekleri helâlinden, huzur, râbıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.”

“Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.”

“Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.”

“Tarikat ehli olan kimse, def-i kabz (iç daralmasının giderilmesi) için evliyâ kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere râbıtaya devam etmeli, tasavvuf kitaplarını okumalıdır.”

“Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.”

“Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkâtın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr u sebât gösterilmelidir.”

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Haz 2018, 12:19 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 641
Konum: Ankara
SÖZLERİNDEN.:

“Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.”

“Aşk, bütün his, irâde ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.”

“Günahlardan kurtuluşun en süratli yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmadır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlûkâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.”

“Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.”

“Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murakabe ile mâmûr hâle getirir ve helâl rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.”

“Tarikatlerin muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlerde müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve saâdet-i dâreyne erer.”...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye