Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 13 Ara 2019, 06:50

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 24 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 13 Haz 2011, 14:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

English Transliteration:
Law 'Anzalnā Hādhā Al-Qur'āna `Alá Jabalin Lara'aytahu Khāshi`āan Mutaşaddi`āan Min Khashyati Al-Lahi ۚ Wa Tilka Al-'Amthālu Nađribuhā Lilnnāsi La`allahum Yatafakkarūna:
English:A.Yusuf Ali Translation:
Had We sent down this Quran on a mountain, verily, thou wouldst have seen it humble itself and cleave asunder for fear of Allah. Such are the similitudes which We propound to men, that they may reflect. [Al-Hashr -59/21]

COMMENTARY BY ELMALILI HAMDI YAZIR also known as 'Elmalılı' (1878, Antalya - 27 May 1942, İstanbul) was a Turkish theologian(Alim), logician, Qur'an translator, commentator Qur'anic exegesis scholar, Islamic legal academic, philosopher and encyclopedist. Please refer to following link for a brief information about his works:http://en.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Hamdi_Yaz%C4%B1r

QURAN - CHAPTER 59/21 COMMENTARY(Tafseer) :

This glorious and noble Qur’an, which We send down for it to be read by faith(iman) and act upon, If we had sent this Noble Qur’an down on a mountain, verily you would see that mountain humble itself and cleave a sunder for fear of Allah. That very stiff and rigid mountain becomes so affected(afflicted) by it that it would prostrate(make sajdas) until it cracks because of obeying the commands of ALLAH in reverence. But as it was said in end of the Chapter, 'Al-Ahzab', “We did indeed offer the Trust to the Heavens and the Earth and the Mountains; ….” , the Heavens and the Earth and the Mountains had refrained by being afraid of the weight(burden) of the Trust at the first offer and man(Insan) had taken it upon himself. Therefore, the mountains neither has a capability of receiving book , nor there is a need for them to send down book on them. People need it. That is why the Qur’an has not been sent down on a mountain, It was sent down in the heart of Hz.Muhammad (S.A.S)[*] for the benefit of mankind. And it was sent down so eloquently and powerfully that , supposing that it was sent down on a mountain or such a consciousness was given to a mountain, despite its stiffness and solidity, that mighty mountain rising to sky would leave the disobedience aside for fear of ALLAH, obey the Divine commands and be so affected by them until it cleaves asunder.

[*]Hz.is an abreviation of the term Hadrat(The one who is ready , present in the presence of ALLAH. It comes from the term "hazir"in Turkish meaning "to be ready"). “S.A.S” is an abbreviation for ‘Sallallahu alaihi was sallam: May Allah’s Peace and Blessings be upon him’.

Nevertheless, despite the fact that human beings taking the trust upon themselves by the capability of mind and consciousness, surrounded by hell fire on the one hand and the bounties of the heaven on the other hand, going towards the future(hereafter) and they need to be more affected by this book and more aware, these ‘zalim(those who are covering the truth in their essence and leaving it in darkness)’ and very ignorant(jahil) people are not affected by it and they are not showing reverence to ALLAH. As well as this, they have forgotten the laws of ALLAH, they have forgotten the duty and future of their souls(nafs) and they have been unthoughtful and ignorant about (finding or seeking) the ways of good(righteousness) and salvation.

In accordance with many Qur’an commentators including Zamahshari and Abu Khayyân, this verse is a similitude as per Chapter Al-Ahzab (33/72) to warn the people against the stiffness and inactivity in their hearts. Thus, by this verse, it is referred to this situation. And now these parables, those which are mentioned in this verse, in the other chapter and the verses of the Qur’an, these sorts of parables are some sort of similitudes. Or they are parables to take a lesson and keep it in one’s memory to keep saying, and We are giving these for the benefit of people. We are bringing these into existence and describing them so that people will reflect and benefit from them. So that they will think about them, which means they will pass through the sensational examples to the mental and reasonable meanings(ma’na), and think about their past and future, then make preparations and protect themselves for the future by understanding the mightiness and power (Qudrat) of ALLAH.

Fiqr’ means to put the experience(what was witnessed) and data in an order to understand what one doesn’t know from what one knows, and link the end to the before. It is seen that, this verse is complementing the verse at the beginning of this chapter in terms of meaning. Therefore, after counselling and preaching nicely by this reminding,
it is decreed by linking the end of this chapter to the beginning of it by expressing the oneness of Allah Ta’ala, His glory and mightiness with His knowledge and Grace by some name and adjectives(attributes) :

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
Huwa Al-Lahu Al-Ladhī Lā 'Ilāha 'Illā Huwa ۖ `Ālimu Al-Ghaybi Wa Ash-Shahādati ۖ Huwa Ar-Raĥmānu Ar-Raĥīmu :
He is ALLAH, than Whom there is no other god; who knows (all things) both secret and open; He, Most Gracious, Most Merciful. [Al-Hashr (59/22)]

Translated by Barbaros Sert 13.06.2011 - Basildon


Turkish Simplified Version:

Biz bu Kur'ân'ı yani iman ile okunup amel edilmesi için indirmiş olduğumuz bu büyük, şanlı Kur'ân'ı biz azimü'ş-şân (şânı yüce olan) eğer bir dağın üzerine indirseydik herhalde sen onu, o dağı Allah korkusundan çatlayarak başını eğmiş görürdün, o kaskatı dağ, o derece müteessir olur ve Allah'ın emirlerine saygı ile çatlayıncaya kadar itaat edip secdelere kapanırdı.
Fakat Ahzâb Sûresi'nin sonunda bulunan "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik.."
(Ahzâb, 33/72) âyetinde geçtiği üzere, gökler, yer ve dağlar ilk teklifte emanetin ağırlığından yılarak yüklenmekten çekinmişti de onu, insan yüklenmişti. Bundan dolayı kitab indirilmesine dağların ne kabiliyetleri vardır, ne de ihtiyaçları, ihtiyaç insanlarındır.
Onun için Kur'ân da, bir dağ üzerine indirilmedi, insanlar için Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine indirildi. Hem öyle beliğ ve tesirli bir suretle indirildi ki, faraza büyük bir dağ üzerine indirilmiş ve dağa öyle bir şuur verilmiş olsaydı, göğe doğru başkaldırmakta bulunan o ulu dağ, bütün katılığına rağmen Allah korkusu altında her türlü itaatsızlığı bir kenara atarak çatlayıncaya kadar İlâhî emirlere boyun eğer ve son derece etkilenirdi.
Binaenaleyh akıl ve şuur kabiliyyeti ile emaneti yüklenen bir taraftan cehennem ateşi, diğer taraftan cennet nimetleriyle kuşatılmış, istikbale doğru gitmekte olan insanların bundan daha fazla etkilenmesi ve uyanık olmaları gerekirken, o çok zalim ve çok cahil insanlar bundan müteessir olmuyor ve Allah'a saygı duymuyorlar, ayrıca Allah'ın hukukunu, nefislerinin vazife ve istikbalini unutmuş, iyilik ve kurtuluş yollarını düşünmez olmuşlardır. Zemahşeri ve Ebu Hayyân'ın da içinde bulunduğu birçok müfessire göre söz konusu bu âyet de, (Ahzâb, 33/72) âyeti gibi temsil kabilindendir.
Maksadı, insanların kalblerindeki katılık ve etkisizliğe karşı onları uyarmaktır.
Nitekim şöyle buyurulması da buna işaret etmektedir. Ve işte bu meseller, yani gerek bu âyet ve bu sûredeki ve gerek Kur'ân'ın diğer yerlerindeki bu çeşit temsiller, yahutta mübtedâ, haber olduğuna göre, bunlar, birtakım temsillerdir. Veya ibret alınması için daima hatırda tutulacak ve dilden düşürülmeyecek misallerdir ki, biz onları insanlar için yapıyoruz.
İnsanların düşünüp istifade etmeleri için meydana getiriyor ve tasvir ediyoruz.
Düşünsünler diye, yani hissî örneklerden, fikrî ve makul mânâlara geçip geçmiş ve geleceklerini düşünsünler, Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini anlayarak yarın için ona göre hazırlanıp korunsunlar diye.
Fikir, görgü ve bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, sonu önceye bağlamak demektir.

Görülüyor ki, bu âyeti, sûrenin baş tarafında yer alan âyetin mânâ yönünden tamamlamaktadır.
Onun için bu hatırlatma ile güzel bir va'z ve nasihat yapıldıktan sonra, Allah Teâlâ'nın birliğini, ilim ve rahmetiyle şanını ve yüceliğini bazı isim ve sıfatlarıyla anlatarak, sûrenin son kısmını baştarafına bağlamak üzere buyuruluyor ki:


هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
“Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimul gaybi veş şehâdeh(şehâdeti), huver rahmânur rahîm(rahîmu) : O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur.” (Haşr 59/22)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Haz 2011, 22:23 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
Huwa Al-Lahu Al-Ladhī Lā 'Ilāha 'Illā Huwa ۖ `Ālimu Al-Ghaybi Wa Ash-Shahādati ۖ Huwa Ar-Raĥmānu Ar-Raĥīmu :He is ALLAH, than Whom there is no other god; who knows (all things) both secret and open; He, Most Gracious, Most Merciful. [Al-Hashr (59/22) ]

He(Hu) is ALLAH, than whom there is no other god. He gathers all His attributes of perfection(kemal) in His Essence-Reality(Dhat), His existence is essential and the Divinity(uluhiyyat) is His right and He is so exalted Dhat that there is none other than Him to be worshipped. (See the explanation in the commentary of Chapter Al-Fatiha(The Opener) about the Dhati Name , ALLAH who is the gatherer of all divine names.) He is ALLAH who knows both ‘ghayb’ and ‘shahadat’. Term, ‘Ghayb’, is used in two different meanings. First is the absolute ghayb, and the other is the relative ghayb.

Absolute ghayb: It is the ghayb to which neither the senses nor the knowledge of any creation can reach. Relative ghayb is the ghayb which is not possible to know for some creatures, and this is ‘ghayb’ in accordance with them. Here, the first thing that comes to mind is the absolute ghayb. Because what is mentioned in the verse is not for oath but for being submerged in. Since the position(maqam) of praise necessitates this, His other name expressed in other verses is also an evidence for this.

22. O öyle bir Allah'tır ki, bütün kemal sıfatlarını zâtında toplayan, varlığı gerekli ve uluhiyyet kendi hakkı olan en yüce zâttır ki O'ndan başka ilâh, yani tapılacak tanrı yoktur. (Bütün ilâhî isimlerin toplayıcısı, zât ismi olan Allah adı hakkında, Fâtiha Sûresi'nin başında besmelenin tefsirinde geçen açıklamaya bkz.) O Allah, gaybı da bilir şehadeti de.
Gayb iki ayrı anlamda kullanılır. Birincisi, mutlak gayb, diğeri izâfi gaybdır. Mutlak gayb: Hiçbir mahlukun ne duyumlarının ne de bilgisinin ulaşamadığı gayba denir. İzâfî gayb ise, bazı yaratıklar için bilinmesi mümkün olmayan gaybdır ki bu, onlara göre gayb demektir. Burada ilk akla gelen ise mutlak gaybdır. Çünkü âyetteki ahd için değil istiğrâk içindir. Övgü makamı bunu gerektirdiği gibi, diğer âyetlerde ifade edilen ismi de, buna delildir.


In this case, aforementioned ‘ghayb’ , whether it is necessary(‘wajib’) or possible(‘mümkün’), whether it is nonexistent or its existence is impossible, it is coequal for Allah. Raghib says that : “Shuhud and shahadat(witnessing), whether it is done by eye or senses, it means to be present in a place(mekân) as well as seeing.” Sometimes, it means only “to be present”. However, while “to be present” only is called “shuhud-i awlâ”, “to be present” by witnessing (mushahada) is called “shahadat-i awla”. Accordingly, the purpose of the ‘shahadat’ in the verse is the world that creation will be able to witness by eye or intuition. There is no doubt that the one who knows ghayb will know “shahadat”, is primarily possible. In addition to this, “What kind of a book is this that leaveth not a small thing nor a great thing but hath counted it!”[Al-Kahf, 18/49], both of them were said to clarify completely the counting in varieties.

Şu halde söz konusu gayb, ister vacib ister mümkün olsun, ister mevcut olmasın ve isterse varlığı imkansız olsun Allah için müsavidir. Rağıb der ki: "Şuhûd ve şehadet gerek göz ve gerek sezgi ile olsun, görmekle beraber bir mekânda bulunmak mânâsını ifade eder." Bazen de yalnızca hazır bulunmaya denir. Ancak sırf hazır olmaya şuhûd-i evlâ, müşâhede ile beraber hazır olmaya da, şehadet-i evlâ denilmektedir. Buna göre âyetteki şehadetten maksad, yaratıkların göz veya sezgi ile müşâhede edebileceği âlem demektir. Şüphe yok ki gaybı bilenin şehadeti bileceği evleviyetle mümkündür. Bununla beraber "Bu kitab da ne oluyor, ne küçük, ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!.." (Kehf, 18/49) kabilinden saymanın tamamiyle açıklığa kavuşması için ikisi de zikredilmiştir.

He is Rahman and also Rahim. (Look it up the explanations related to these two adjectives in the commentary of Bismillah Ar-Rahman Ar Rahim mentioned in chapter Al-Fatiha, first Chapter of the Qur’an). We can summarize thus :
These two adjectives(sifat), are indicating two kinds of rahmat(grace). First one is the Rahmat-i Rahmaniyya (Mercy/Grace/Beneficience of Rahmaniyya) , and the second one is the Rahmat-i Rahimiyya (Mercy/Grace/Beneficience of Rahimiyya).

O, hem Rahmân'dır hem Rahîm'dir. (Bu iki sıfatla ilgili Fâtiha'nın başında besmelenin tefsirinde açıklama geçmişti. Oraya bkz.) Burada da şöyle özetleyebiliriz: Bu iki sıfat, iki çeşit rahmete delâlet eder. Birisi, Rahmet-i Rahmâniyye, diğeri de Rahmet-i Rahîmiyye'dir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Haz 2011, 15:42 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Rahmat-i Rahmaniyya is the Divine(ilahi) Rahmat granted in the beginning(awwal) to all creation including those who believe(mu’min) and those who reject the faith(kafir), those who are working and those who are not working(for the hereafter) , regardless of any work/act being stipulated. For instance, being existent in the beginning is a work(trace) of this ‘rahmat’. In the same way, embryos(janins) in the wombs(rahims) and all animals are fed of this Rahmat. Again, Allah Taa’la gives sustenance (rizq), mind(aql) etc. to even those who reject the faith(kafirs) in this world.

Rahmet-i Rahmâniyye, hiç bir amelin şart koşulmadığı ve geri bırakılmadan başlangıçta bahşedilen ilâhi rahmettir ki, mümini de kâfiri de, çalışanı da, çalışmayanı da kapsamaktadır. Mesela, başlangıçta var olma bu rahmetin eseridir. Nitekim rahimlerdeki ceninler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir. Yine bu rahmet ile Allah Teâlâ kâfirlere dahi dünyada rızık, akıl vesâire gibi nimetler verir.

However, Rahmat-i Rahimiyya is the rahmat given to those who are working for hereafter by using the Rahmat-i Rahmaniyya nicely, and the working is laid down as a condition to gain it. Its lowest degree is not below a right(Haq) gained by a deed(act). As for its highest degree being pure ‘fadhilat’ [*] has no limit and end.

[*] Fadhilat(Fazilet in Turkish): Virtue. Goodness. Merit. A high degree in respect of goodness, knowledge, faith, ahlaq and wisdom.

Rahmet-i Rahîmiyye ise, elde edilmesi için çalışmanın şart koşulduğu ve Rahmet-i Rahmâniyye'yi güzelce kullanarak çalışan kimselere verilen rahmettir ki, en aşağısı, amelle kazanılmış bir haktan aşağı değildir. Sırf fazilet olan yüksek derecesinin ise, sınırı ve sonu yoktur.

Here, that is why the religion(din), taqwa, work and effort are important. That is why it is said “Rahman is related to world while ‘Rahim’ is related to hereafter(akhirat).” Accordingly, adjective(sifat) of ‘Rahim’ differentiates between those who have faith and those who don’t have faith, good and evil, those who protect themselves and those who don’t protect themselves, and it expresses the meaning of making the good ones reach the divine will(murad) by award as a result. In contrast, it also expresses the meaning that those who use the Rahmat-i Rahmaniyya badly will see deprivation and punishment(reward). This meaning will have been explained by the Divine Attributes counted in the next verse.

İşte dinin, takvanın, çalışma ve gayretin önemi bu sebebledir. Onun içindir ki yani "Rahmân, dünya ile Rahîm ise ahiretle ilgilidir." denilmiştir. Buna göre Rahîm sıfatı, imanlı ile imansızı, iyi ile kötüyü, korunanla korunmayanları ayırd ederek iyileri sonuçta mükafat ile murada erdirmek mânâsını ifade ettiği için, ona mukabil Rahmet-i Rahmâniyye'yi kötüye kullanmış kişilerin de mahrumiyyet ve ceza göreceklerini ihtivâ eder ki bu anlam, sonraki âyette sayılan vasıflarla izah edilmiş olacaktır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Haz 2011, 13:58 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Another point to consider is that these verses ,which came to state the mightiness and power (qudrat) of Allah Taa’la and prove the necessity of having fear of Allah, started with this verse of rahmat which will arouse the feeling of love and hope before the fear. However, the knowledge(ilm) was remembered/mentioned before ‘rahmat’ and the oneness of Allah(wahdaniyyat) was also remembered/mentioned before the knowledge(ilm).

Because, the beautiful current of ‘Rahmat-i Rahimiyya’ ,which will not lose any hidden and open reward, is based on the perfection of the attribute of knowledge(sifat-i ilmiyya), therefore, the quality of “`Ālimu Al-Ghaybi Wa Ash-Shahādati : who knows (all things) both secret and open” ,which shows the perfection of the attribute of knowledge(ilm) considered to be of Subuti attributes of Allah [1], was remembered/mentioned before the qualities of “Ar-Rahman , ar-Rahim: Most Gracious, Most Merciful” expressing the attribute of ‘rahmat’ that is considered to be Allah’s operational attributes.

Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki, Allah Teâlâ'nın büyüklüğünü ve kudretini beyan ile Allah korkusunun gereğini ispât konumunda gelen bu âyetler, korkudan önce sevgi ve ümid hislerini uyandıracak olan bu rahmet âyeti ile başlamıştır. Ancak ilim rahmetten, vahdâniyyet (Allah'ın birliği) de ilimden önce zikredilmiştir. Çünkü Rahmet-i Rahîmiyye'nin gizli ve aşikâr hiçbir mükafatı zayi etmeyecek tarzdaki güzel cereyanı, ilim sıfatının mükemmelliğine dayalı olduğundan, sübûtî sıfatlardan sayılan ilim sıfatının kemalini gösteren "gaybı ve görüneni bilir." vasfı, fiilî sıfatlardan olan rahmet sıfatını gösteren er-Rahmân, er-Rahîm vasıflarından önce zikredilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Haz 2011, 14:17 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
When it comes to the perfection of the attribute of knowledge(ilm)which will enable these, by being far from having partnership and opposition within His decree(huqm) , as it is based on the unity/oneness(tawhid) in ‘dhat: Essence-Reality-Quiddity of God’, attribute/quality(‘Siffat’) and works(af’al), the attribute of ‘wahdaniyyat:Oneness [2]’ which is of the ‘Selbi attributes [3]’ of Allah, was mentioned before the attribute of knowledge(ilm).

İlim sıfatının bunları temin edecek şekilde kemali ise, her türlü hükmünde ortaklık ve aykırılıktan uzak olarak zât, sıfat ve fiillerde tevhide dayalı olduğu için selbi sıfatlardan olan vahdâniyyet sıfatı da ondan evvel getirilmiştir.

In addition to this, it needs to be stated that, existence of the Dhat ( Essence- Reality-Quiddity of God) Who is the origin of all ‘selbi’, ‘subuti’ and ‘operational/actional attributes’, is remembered by the Name, “ALLAH” before all other attributes. As it was mentioned above, “the fear” is not an absolute fright but it is a respectful fear including love and reverence, therefore firstly in this verse showing the divine mercy preceding divine wrath as in conformity with a kudthi hadith saying“My rahmat(mercy) precedes my wrath”, love was uplifted by enthusiasm(şevk) and hope for the purpose of arousing the feelings of reverence and respect which are the the first principal of the fear, then it was revealed to inspire the feelings of responsibility and fear which, are the second principal of the fear, and are within the meaning of Rahmat-i Rahimiyya(mercy/grace of Rahimiyya), by the same feelings of hope and enthusiasm(şevk) :

Şunu da belirtmek gerekir ki, selbi, sübûtı ve fiili sıfatların mercii olan zâtın varlığı da "Allah" ismi ile hepsinden önce zikredilmiştir. Yukarıda da zikredildiği gibi korku, mutlak ürküntüden ibaret olan bir korku olmayıp, sevgi ve hürmet ile beraber olan saygılı bir korku olduğu için, evvela ilâhî rahmetin, "Rahmetim gazabımı geçti." kudsi hadisi gereğince ilâhî gadabı geçtiğini gösteren bu âyette önce korkunun birinci esası olan hürmet ve saygı hissi uyandırılmak üzere şevk ve ümidle sevgi coşturulmuş, sonra da korkunun ikinci esası olan ve Rahmet-i Rahîmiyye'nin mânâsı içinde bulunan sorumluluk ve korku hisleri de yine aynı ümid ve şevk prensipleriyle beraberce telkin edilmek üzere buyurulmuştur ki:

[1] Subuti Attributes of Allah: These attributes of Allah(God) are substantive, permanent, eternal, absolute, immutable, constant attributes. These are mainly: Power (Qudrat), Will (Iradat), Knowledge (Ilmu), Life (Hayat), Hearing and Sight (Sama' and Basar) , Speech (Kalam) and Takwin.
[2] “Lā 'Ilāha 'Illā Huwa : There is no god other than Him(Hu)”:This is stating the attribute of Oneness (wahdaniyyat) of Allah.
[3] Selbî(Selbi) or Tanzihi Attributes and Qualities of Allah: This is related to the negation of any imperfection. This term is like the term ‘tanzih(tenzih)’. The literal meaning of the word ‘tanzih’ is "to declare something pure and free of something else". This definition affirms that Allah cannot be likened to anything: "Nothing is like Him." [Qur'an , Chapter 42/11] and reinforces the fundamental, underlying Islamic belief in Unity/Oneness(tawhid). Selbi attributes negates the attributes and works which can not be related to ALLAH. For instance, Allah does not have any mother, father and child. Allah does not need of anything. Some verses below are good examples showing negational(Selbi/Tanzihi) Attributes and Qualities of Allah.

“He hath no partner…….” [Al-An’am, (6/163) ]
“…….there is no god but he. Praise and glory to him: (far is he) from having the partners they associate (with him).” [ At-Tawba, (9/31) ]
“…..Neither slumber nor sleep overtaketh Him. …..” [Al-Baqara , (2/255)]
“Say: shall I take for my protector any other than Allah, the maker of the heavens and the earth? and He it is that feedeth but is not fed………” [Al-An’am, (6/14) ]
“….Allah is no oppressor of (His) bondmen.” [ Al-I Imran , (3/182)]

Some tanzihi attributes are Essential Real Existence (Wujud), Eternity (Qidam), Everlastingness (Baqa), Non-Resemblence to creation ( Mukhalafatuhu lilhawadith), Non-neediness of others (Qiamuhu binafsih) and Oneness (Wahdaniat).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Tem 2011, 15:16 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Huwa Al-Lahu Al-Ladhī Lā 'Ilāha 'Illā Huwa Al-Maliku Al-Quddūsu As-Salāmu Al-Mu'uminu Al-Muhayminu Al-`Azīzu Al-Jabbāru Al-Mutakabbiru ۚ Subĥāna Al-Lahi `Ammā Yushrikūna : He is Allah, than Whom there is no other God, the Sovereign Lord, the Holy One, Peace, the Keeper of Faith, the Guardian, the Majestic, the Compeller, the Superb. Glorified be Allah from all that they ascribe as partner (unto Him).[Al-Hashr 59/23]


23. " Huwa Al-Lahu Al-Ladhī Lā 'Ilāha 'Illā Huwa : He is ALLAH, than Whom there is no other God." First of all, this sentence was repeated in order to give an extreme importance to and show care for the Dhat-i-Haqq (Essence-Reality-Quiddity-Own Person of the TRUTH) and the order of Tawhid(Oneness/Unity). That ALLAH, for fear of Whom the mountains will even cleave asunder and humble themselves , is such an ALLAH that, than Whom there is no other existence worthy of worship.

Her şeyden önce bu cümle, Hakk'ın zâtına ve tevhid emrine son derece önem vermek ve itina göstermek maksadıyla tekrar edilmiştir. Evet korkudan dağların bile çatlayarak boyun eğeceği O Allah, öyle bir Allah'tır ki, hakikatte O'ndan başka ibadet edilecek bir varlık yoktur.

It is Him who has power over all things, and Dominion is in His hands. He has the Sole Sovereignty over all creation by decree and prohibition, by control and possession, by dismissing and giving work, by exalting (making someone Aziz) and lowering, by reward and punishment. The decree, force(quwwat) and power(qudrat) to do these in open and secret belongs to Him only. “Blessed be He in Whose hands is Dominion; and He over all things hath Power.”[Al-Mulk, 67/1].

Mülkün sahibi, bütün eşyanın mülk ve hükümdarlığı O'nun, bütün yaratıklar üzerinde emir ve nehiy, idare ve tasarruf, işinden etme ve iş verme, aziz ve zelil kılma, mükafat ve ceza ile açıkta ve gizlide hüküm, kuvvet ve kudret kendisinin olan yegane saltanat sahibi O'dur. "Mülk elinde bulunan Yüce Allah, kutludur." (Mülk, 67/1).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Tem 2011, 21:46 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
He is such a ‘Malik’ that He is ‘Quddūs’ . This means He is greatly sacred(muqaddas), free from any blemishes, perfect(mükemmel) in all of His attributes, doesn’t fit in any description and restriction, doesn’t accept any stains, and He is Immaculate. He is such that He is ‘Salam’, the Source of every ‘Salamat’(peace, safety, security, salvation, well being, and freedom from worry), is free and safe from any blemishes, faults, deficiencies , shortages, and any dangers, as well as that, He is the One who , the salamat is hoped from, will make the seekers of Salamat reach the ‘salamat’.

Öyle melik ki, Kuddüs, gayet mukaddes her türlü kusurdan münezzeh (uzak), her vasfında mükemmel, sınırlamaya ve tasvire sığmaz, hiçbir leke kabul etmez, tertemiz demektir. Öyleki Selam, her selametin kaynağı, kendisi ayıbdan, kusurdan, eksiklikten, yokluktan kısacası her tehlikeden sâlim olduğu gibi, selamet umulan, selamet arayanları selamete erdirecek olan da O'dur.

He is ‘Mu'umin(The Inspirer of Faith)’, the giver of faith(iman), safety and security, and who removes the doubts and hesitations, who gives faith(iman) to those who wish for, and it is Him who gives the safety to those who are in fear and will be the ONE who will give. He is ‘Muhaymin(the Guardian)’, seeing and guarding, being witness to everything, protecting and becoming guardian.

Mümin, iman, emniyet ve güven verici, şüphe ve tereddütleri kaldıran, isteyenlere iman, korku içinde olanlara emniyet veren ve verecek olan da O'dur. Müheymin görüp gözeten, her şeye şahid olan koruyan ve bekçilik eden de O'dur.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Tem 2011, 16:31 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
(Look up the term ‘Muhaymin’ in the commentary of the verse [Chapter Al-Maidah, 5/48] ). He is ‘Aziz (The Victorious)’ , meaning victorious, noble and worthy. He can not be overcomed or defeated, and He is invincible and victorious in His every work. Or there is no equal or likeness of Him, and He is Most High. This means as expressed in the following ayat: “And there is none like unto Him”[Surah Al-Ikhlas, 112/4]. Or He is ‘Doer of what He wills’ as per ayat in Surah Al-Hud, 11/107. As well as this, He loveth not the evilness like villainy, immorality(Having no ahlaq), disbelief ('Kufr' [1]), tyranny('Zulm'[2]), corruption('Fasad'[3]), disobedience/rebellion('Asayna' , عصيان) and ingratitude('kufran').

[1]Kufr: "kafara" ~ the root verb ~ means "he hid (something)" and "he covered (something)" or "He hid (something) by covering it up." Both "hiding" and "covering up" are indelible significations of all of the words arising on the verbal root. The Qur'an uses the word kufr to denote a person who covers up or hides realities, one who refuses to accept the dominion and authority of Allāh.

[2]Zulm: It is the Arabic word used interchangablely for cruelty or unjust acts of exploitation, oppression, and wrong doing, whereby a person either deprives others of their rights or does not fulfill his obligations towards them.
People who commit zulm are called zalim-een.

In the Islamic context injustice or acts of cruelty are attributed to human acts and not to Allah:
ALLAH does not do injustice to anyone. It is the people who do injustice to themselves (11 : 101). Zulm means” putting something to a place where it does not belong to”. Injustice and infliction. Zulmat in Arabic means darkness. Human nafs has the ability to go up or down between ILLIYYOON and ASFALEEN. In a way making zulm to their nafs means you waste it and burry it in to darkness and put it in the direction of ASFALEEN.


[3] Fasad: Corruption, Mischief, Degeneration, Disorder, Distortion, anarchy, turmoil, fitna. Example of this is given in the Qur’an in Surah Al-Maidah, 5/33.

(Bu "Müheymin" kelimesi hakkında Mâide Sûresi'nde geçen (Mâide, 5/48) âyetinin tefsirine bkz.) Aziz yani gayet izzetli, onurlu ve şanlıdır. Hiçbir şekilde mağlup edilmez, her işinde gâlibdir. Yahut eşi benzeri yoktur ve gayet yüksektir. Yani . "Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/4) âyetinde ifade edildiği gibidir. Yahut dilediğini yapan yani (Hûd, 11/108). Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve küfran gibi fenalıkları sevmez.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 12 Tem 2011, 12:11 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Jabbār, as mentioned above is a verbal noun(gerund) amplified from the verbal root “jabr”. So, there are mainly two meanings in the attribute of “Jabbar” expressing the meaning of “compeller”. First one is “jabr”, basically to bring the broken parts together and wrap them tightly or to complement the deficiency, rehabilitate and improve it to make it better. In fact when it is said “he made Jabr-i mafat”, this means he brought back what was lost and compensated it. In this way, the Name , “Jabbar” expresses the meaning of compensating the deficiencies and shortcomings of people, satisfying their needs and sustaining them, fixing their works and being the Supreme/Judge (Haqim) who is very potent and able to do the necessary operation in this context. Majority of the Qur’an commentators stated that the Name , Jabbar , is given to ALLAH Taa’la in this sense. In accordance with this, Allah Taa’la is the Most High One(Dhati Ajall-u A’la) giving remedy for sorrows, setting and fixing the broken, enriching the poor, settling up the disorders to right.

Cebbâr, yukarıda da geçtiği üzere cebr'den mübalağalı ism-i fâildir. Yani çok cebredici mânâsını ifade eden Cebbâr vasfında başlıca iki mânâ vardır. Birincisi, cebr, esasen kırığı yerine getirip sıkıca sarmak, eksiği ıslah edip tamamlamak demektir. Nitekim "Cebr-i mafat etti." denilir ki, zâyi olanı yerine getirdi, telafi etti demektir. Bu mânâda Cebbâr ismi halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını gideren, işlerini düzelten ve bu konuda gereken şeyi gereği gibi yapmakta çok iktidarlı olan hakim mânâsını ifade eder. Müfessirlerin çoğu, Allah Teâlâ'ya Cebbâr ismini vermenin bu anlamda olduğunu söylemişlerdir.Buna göre Allah Teâlâ dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten en yüce zâttır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Tem 2011, 13:17 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Second one is “jabr”, to make ‘ijbar’, which also means to compel someone to do what He wishes. In this sense, ‘Jabbār’ means compeller. It is attributed to ALLAH Taa’la like per Name, ‘Al-Qahhāru(The Crusher)’, meaning to compel the people to His will power(irada), to have the Power to compel the people to do what he wishes, to be the One possessing power and supremacy and there is no possibility to object His decree and domination[*]. However, this is not to be interpreted that He does not give any will power(irada) to His slaves/servants(abd), He executes all His decrees by compelling, and there are no actions by choice(ef’al-i ihtiyâriye: actions by free will or by choice) for people as ‘Jabriya[*]’ said.

[*] Note from Translator: If an example is to be given for this is , He creates human being breathing air and compels him to have breath to continue living.

[*] Jabriya: It is a false sect(madhab) denying the will power (irada) given to human being by God and saying people have no choice in their actions

İkincisi, cebr, icbâr etmek, yani dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Bu mânâda Cebbâr, zorlu demektir. Allah Teâlâ'ya isnadı, Kahhâr ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya kadir olan, hüküm ve nüfuzuna karşı çıkılma ihtimali bulunmayan güç ve büyüklük sahibi demektir. Mamafih bundan, Cebriyye'nin dediği gibi kullara hiç irâde vermez, her emrini cebirle yürütür, insanlarda ihtiyârî fiiller yoktur mânâsını da anlamamak gerekir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Tem 2011, 17:35 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Because It is affirmative/fixed by many ‘Nusus’[*] e.g.

إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ
….'In Tanşurū Al-Laha Yanşurkum…:
…If ye will aid (The cause of) Allah, He will aid you…[Surah Al-Muhammad , (47/7) ] that the commands related to legislation were made conditional by the partial will(juzz-i irada) of His slaves/servants(abd).

[*] Nusus: Plural of the Arabic word ‘Nass’. ‘Nass’ means ayats and hadiths with clear and obvious meanings that can not be misinterpreted willfully.

However, that meaning is to be understood that, as well as Allah Taa’la has given will power to human being in a lot of actions and created him free, Allah is not bound/compelled to fulfil all of their wishes. If He(Allah) wills, He destroys their will powers at the moment He wills.

Çünkü kanun yapma ile ilgili emirlerin kulların cüz'i iradeleriyle şartlı kılınmış olduğu da "Eğer siz Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder." (Muhammed, 47/7) gibi birçok nass ile tesbit edilmiştir. Ancak bundan şu mânâ anlaşılmalıdır ki, Allah Teâlâ birçok fiilde insana irade vermiş ve hür yaratmış olmakla beraber bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur değildir. Dilerse, dilediği anda iradelerini yok eder.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2011, 14:11 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Hocam asagidaki hadisi serif icin kaynak bulamiyorum. Bu paragrafi orjinal Elmalili Tefsirinden kestim.Bunun arapcasinin altina latince okunusunu yazabilirseniz guzel olur cevirirken ona gore cevirilir insaALLAH.


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2011, 23:24 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11428
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:“İzâ erâdallahu infâze kadâihi ve kaderihi selebe zevi’l- ukûli ukûlehum hattâ yenfize fîhim kadâehu ve kaderehu feizâ medâ emruhu radde ileyhim ukûlehum ve vekaati’n- nedâmetü: Allah kader ve kazasını yürütmek ve gerçekleştirmek istediğinde akıl sahiplerinin akıllarını başlarından alır. Kaza ve kaderini gerçekleştirdikten sonra da akıllarını tekrar başlarına iade eder, nedamet vuku' olur.” buyurdu.
(El Hitab es siyasi es sufi fi Mısr: Kırae fi hitabı Abdulvehhab el-Şaranî li’l-sultati ve’l-müctemaa, s 129, Daru’l-Kütüp Ve’l-Vesaik el-Kavmiyye)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 12:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 928
kulihvani yazdı:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:“İzâ erâdallahu infâze kadâihi ve kaderihi selebe zevi’l- ukûli ukûlehum hattâ yenfize fîhim kadâehu ve kaderehu feizâ medâ emruhu radde ileyhim ukûlehum ve vekaati’n- nedâmetü: Allah kader ve kazasını yürütmek ve gerçekleştirmek istediğinde akıl sahiplerinin akıllarını başlarından alır. Kaza ve kaderini gerçekleştirdikten sonra da akıllarını tekrar başlarına iade eder, nedamet vuku' olur.” buyurdu.


Bu Hadis-i Şerifi anlamak çok güç,
akılsızlıklarımızın sonucu bir sürü hatalar yapmaktayız,
ve bunları yapmış olmanın eziklik ve pişmanlığını hep yaşıyoruz.
Pişmanlık duymak çok önemli, duyabilmek bir nimet-i ilahi bunu anlıyorum
ve çok ta iyi geliyor bunu anlamış olmak bana.

Ama şimdi, "akılsızlıklarımız, kaderimizin kazaya dönüşebilmesi için bize Allah tarafından mı yaptırılıyor?
gibi saçma olduğuna emin olduğum ama düşünmeden de edemediğim bir soru geldi düştü aklıma.

Kendimi akıllı davranışlarımdan ötürü beğenmemeyi öğrenmiştim.
Akılsız davranışlarımında hepsinin kendime ait olduğunu biliyordum
Akıl nimetinin derece derece verilmiş olduğunu,
ve daha az akıllıca davranan insanları kınamamayı öğrenmiştim.

Ama burada denildiği gibi bu kaderin tesisi içinse, kader böyle vukuu bulacaksa,
insanın akıllı davranması,, akılsızlık etmesi zaten iradesi olmuyor sanki.

Çok saçma olduğunu biliyorum ama sormadan edemedim.

Akılımız bizim irademizde değil mi?
Eğer değilse o zaman bizim zaten hiç irademiz yok.

O nedenle mi "ben" diye birşey aslında yok?

Fiillerimiz mutlak İrade ise, hayr ve şer demek ve ayırmakta tuhaf oluyor o zaman.

Bugün anlayışım az ve aklımda dağınık aslında, yanlış ifadelerim ve yanlış sorularım olduysa çok özür diliyorum.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 13:49 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Eki 2008, 02:00
Mesajlar: 2740
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
Aklın eremeyeceği şeyler var...Yaşanan hadiselerde, OKUyabildiklerimde, bilemediklerim de,
bunu anlıyorum...
Aklı aciz bırakan nice olaylara şahit oluyoruz..
Azcık aklı olan bunu yapmaz diyor bi süre sonra kendimizi de o azcık aklın bile olmadığını söyleten hadisenin içinde bulabiliyoruz...

Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe ererdi. (İmam-ı Azam) diyen mübarek Zat gibi...Allah c.c ondan razı olsun...
akledemediğimizi bile akledemiyoruz ki...
Allah c.c yardımcımız olsun...

Geçmişte Allah'ı zikr etmenin, tesbihi eline alıp, Allah c.c adının tekrarından ibaret olduğunu sanıyor başka boyutlarını hiç aklıma getirmiyordum..
Tefekkür'ün, Allah c.c için sevmenin, şükrün, sabrın, duanın, Namaz'ın ve Allah adına yapılan her hayırlı işin Allah'ı zikir olduğunu anlayamamıştım...
Allah c.c göstermese görecek de değildim...

Birde şu var ki, kulundan GÖRen DE Allah c.c
Peki o zaman, kul kim?...

_________________
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 22:29 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 3843
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

قُلْ مَنْ ذَا الَّذ۪ى يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءًا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلاَ يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلاَ نَص۪يرًا

Kul men zellezi ya'simukum minellahi in erade bikum suen ev erade bikum rahmeh, ve la yecidune lehum min dunillahi veliyyev ve la nesira.
De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.
AHZÂB suresi 17. ayet

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 22:57 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 3843
Simurg Can kardeşimiz sorularına bazı cevaplar bulabilir belki düşüncesiyle paylaşmak istedim.
Hayırlı Cumalar Dilerim... Muhammedi Muhabbetle



HZ ALİ’NİN neslinden gelen büyük âlim Câfer-i Sâdık, öğrencisi Numan’a sordu
“Akıl nedir?”
Öğrencisi, cevaben:
“Hayır ile şerri ayırmamızı sağlayan bir melekedir” cevabını verdi
Câfer-i Sâdık, bu tarifi yetersiz buldu
“Bu kadarını atlar bile ayırır” dedi “Sahibi kendisinin yanına gelirken, ot mu getiriyor, yoksa kırbaç mı vuracak, bunu hemen sezinler ”
Bunun üzerine, öğrencisi:
“Öyleyse, sizce akıl nedir?” diye sordu
Câfer-i Sâdık, şu tarifi yaptı: “Akıl, iki önemli ve hayırlı şey beraberce ortada olduğu zaman, hangisinin daha hayırlı olduğunu ayırt eden melekedir ” Böyle bir âlimden ders alan Numan, büyüdüğünde İmam-ı Azam olarak nam salacak Ebu Hanife’den başkası değildi

* * *
«Allah, aklı yaratınca onu konuşturdu, ardından ona: "Beri gel." dedi, akıl beri geldi. Sonra: "Geri git." dedi, akıl geri gitti.
Sonra şöyle buyurdu: İzzetim ve celâlim hakkı için senden daha sevimli bir şey yaratmış değilim. Senin eksiksiz, olgun halini ancak sevdiğim kimselere bahşederim.
Sadece sana emreder, yalnız sana yasaklarımı yöneltir, sırf seni cezalandırır ve yalnızca seni ödüllendiririm

* * *
Hiç kuşkusuz Allah, aklı yarattı ve ona: "Beri gel." dedi, akıl beri geldi. Sonra ona:
"Geri dön." dedi ve akıl geri döndü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
İzzetim ve celâlim (ululuğum) hakkı için senden daha güzel veya senden daha çok bana sevimli gelen bir şey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2011, 23:10 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 3843
Simurg Can yazdı:
akılsızlıklarımızın sonucu bir sürü hatalar yapmaktayız,
ve bunları yapmış olmanın eziklik ve pişmanlığını hep yaşıyoruz.
Pişmanlık duymak çok önemli, duyabilmek bir nimet-i ilahi bunu anlıyorum
ve çok ta iyi geliyor bunu anlamış olmak bana.


Aslında sorduğunuz sorunun cevabını kendiniz vermişsiniz. Hataları AKILSIZLIKLARIMIZ sonucu yapıyoruz.
Aklımızı KULlanmak yerine NEFSimize uyuyoruz.
Eğer Allah cc.' un buyurduğu gibi;


لَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَابًا ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلاَ تَعْقِلُونَ۟
Le kad enzelna ileykum kitaben fihi zikrukum, e fe la ta'kilûn.
Şanım hakkı için size bir kitab indirdik ki bütün şanımız onda? Hâlâ akıllanmıyacakmısınız?
ENBİYÂ suresi 10. ayet)


Gerçekten AKLIMIZI KULlanabilsek hata yapmayız.
Çünkü AKIL; Hayırlar içinde dahi en hayırlı olanı seçebilecek bir melekedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Tem 2011, 10:22 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 924
Konum: BURSA

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ
Resim---''Fe men şâe zekereh(zekerehu)
Dileyen onu düşünür.''[MUDDESSİR, 55]

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ
Resim---''Ve mâ yezkurûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), huve ehlut takvâ ve ehlul magfireh(magfireti).
Bununla beraber Allah dilemeyince, düşünmezler; koruyacak da O'dur, bağışlayacak da!''[MUDDESSİR, 56]



İnsanın kendisine verilen kudretin Cenab-ı Allah'ın Kaza ve kaderine etkisi var der isek, bu gizli şirk olur. Hiç bir etkisi yok dersek te bu sefer Kaderriyicilerin hatasına düşeriz. Bizi sorumlu tutan bir sınav ortamı kalmaz. O zaman insanın fiili yaratmada değil yapmada ve sorumluluğunu almada bir etkisi vardır. Aynı Adem A.S. için Allah'ın (cc) elmayı yemesini dilemesindeki gibi. Adem A.S. elmayı yedi cennetten kovuldu ve ilahi rızayı ANladı. "Yarabbi! Ben nefsime zulmettim, sen bağışla!" dedi. "Bunu sen diledin, ben de yaptım. Neden ben suçluyum ki?" demedi. suçlayacak başkalarını veya başka bir şeyi, mekanizmayı aramadı. Kaderine ve ilahi rızaya razı oldu.

İmam Gazali Hak Yolun Esasları eserinde bu konu için şöyle demiştir:
"İki kudret arasındaki fark şudur: Ailahu Teâlâ'nın ezelî kudreti, bir şeyi yaratmada müstakildir, fakat kulun kesbine (bir işi yapıp sorumluğunu üstlenmesine) etkisi
yoktur. Kulun sonradan yaratılan kudreti ise, kesbde (bir işi icra edip sonucunu üstlenmede) müstakildir, onun da fiilin yaratılmasına bir etkisi ve dahli yoktur.
Zulüm, yaratıklar için söz konusudur; ezelî ve ebedî olan yüce Allah zulümden uzak ve yücedir.

Şu âyet bunu ifade etmektedir:

"Şüphesiz Allah insanlara asla zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler." (Yûnus 10/44)"

Lise yıllarımda rahmetli babam arkadaş çevremin içkiye meyilli olmasından dolayı beni bir kıssa ile uyarmıştı. Kıssa şöyle idi:
Bir dürüst, aklı başında mumini alıyorlar içerisinde şarap, kadın ve çocuk olan bir odaya kilitleyip diyorlar ki;
"Ya şu köşedeki şarabı içeceksin, ya Kadınla zina edeceksin, ya da bu çocuğu öldüreceksin".
Adam da düşünüyor ki "Zina büyük, Adam öldürmek ise en büyük günahlardan biri. En iyisi ben şu şarabı içeyim de çabucak kurtulayım".
İçiyor şarabı ama Akıl baştan gidiyor. Zinayı da yapıyor, çocuğu da öldürüyor.


Yani Akıl baştan gitti ama bir sebebi var. Sebep-sonuç ilişkisi burada bu sonucu doğuruyor. Bu imkan aleminde sebepsiz sonuç olmadığına göre Cenab-ı Allah Aklımızı başımızdan almak için bir sebep yaratıyor-diliyor. Ne kadar olsun olmasın desekte, uğraşsakta ilahi hüküm verildiğine göre bu çabamız boşunadır. Ama çalışmamızdan başka bir şey olmayacağına göre elimizde bu çalışma ne yönde olmalı ki? İşte burada Müdessir süresi 55 nci ayet "Dileyen onu düşünür." cevap olmakta diye düşünüyorum.
Hayırlı Cumalar, inşae ALLAH!
Es-selam olsun! Gönüller NURu MiM DOLsun, inşae ALLAH!


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Tem 2011, 10:23 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 928
Kıymetli Halimkok kardeşim yazdıklarınız için çok teşekkür ederim.

Yeniden düşündüm ve şöyle bir sonuçtayım şimdi,

Atomun içerisindeki bir elektron kadar sadık ve kesintisiz samimiyet ile
Hayy serüveninindeki halimize ve rolümüze en yüksek azimle devam etmekten başka bir durum söz konusu değil,

elbette sıfır kudret ve sıfır iradedeyiz.

İblis gibi "bana Sen yaptırdın" dediğimiz yer ayağımızın kaydığı yer diye yeniden hatırladım,
(ben bazı şeyleri unutup unutup tekrar hatırlamaktayım hep)

Biz nefs elbisemizin içerisinde aciz ve muhtaç kullar olarak Rabbimizden başka hiçbirşeyimizin olmadığını hep hatırlayarak yaşayalım inşaallah.

Resulullah'ımız (sallallahu aleyhi ve sellem) den öğrendiklerimizi muhabbetle yaşamaya gayret edelim,

artık netice ne olacaksa zaten öyle olacak,
ne bilebiliriz, nede müdahale edebiliriz.

Böyle düşününce şaşılığım biran için olsun düzeliyor ve içten içe sevinç ve sukun yaşıyorum.

İnşaallah şimdilik bu düşünce benim için en güvenli sığınak olacak galiba.

Allah Celle Celaluhu ağaçları,dağları, diğer yarattıklarını,nerede bulunduruyorsa,
onlar hiç itiraz etmeden orada yaşıyorlar ya
Bizde hangi hal ve durum içerisine yerleştirilmişsek ondan razı olmak en iyisi bizim için

Allah hayrlar versin ve rızasında yaşatsın inşaallah.
Efendimizin muhabbeti hatırına bizleri dosdoğru olmak gayretinde eylesin.

Amin.

Cumamız da hayr olsun inşaallah.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Tem 2011, 12:09 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 Ağu 2007, 02:00
Mesajlar: 3843
Allah cc. (bir çok ayette olduğu gibi) Bakara Suresi 112.Ayetinde buyuruyor ki;
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ۟
Bela men esleme vechehu lillahi ve huve muhsinun fe lehu ecruhu inde rabbih, ve la havfun aleyhim ve la hum yahzenûn.

Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.


Bu ayetteki ; Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Sözünden anlıyoruz ki; Korku, üzüntü, endişe, sıkıntı vb. hâllerin yaşanma nedeni
Allah’ a teslim olmamanın sonucu imiş.

Bu teslimiyet konusunu ben SU’ da sırt üstü durmaya çalışan kimsenin durumuna benzetiyorum.
Bunu yaparken suya batacağım diye endişelenir kıpırdarsa bu yaptığı şey korktuğu sonucu doğurmaktan başka bir şeye neden olmaz.

Korktuğu için de asla kıpırdamadan durmayı başaramaz.
Böylece kendini korkusuna mahkum eden bir kısır döngü içerisine girer.

Oysa korkularını bir kenara atarak kendini suya bırakabilse korkması için hiçbir neden olmadığını da görecek
ve anlayacaktır ki korkmasına neden olan şey yalnızca korkmasıdır.

Çünkü onun kendi müdahelesi olmasa SU’ yun onu batırmak gibi bir meziyeti yoktur bilâkis su doğal halinde onu başında taşır.

İnsanın Allah’ ın takdiri karşısındaki durumu da misal yollu buna benzer.
Allah kul için daima iyilik ve güzellik yaratırken kul kendi cüz’ i iradesi ile bu durumda beklenen sonucun alınmasına engel olmaktan başka bir şey yapmaz.

Esasında Allah’ a teslim OLMAMAK diye de bir şey söz konusu değildir.

Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’ na boyun eğmişken….

ÂLİ IMRÂN suresi 83. ayet

اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
E fe ğayra dinillahi yebğune ve lehu esleme men fis semavati vel ardi tav'av ve kerhev ve ileyhi yurceûn.

Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?

İnsanın imtihanı bu açık HaKiKâT’ e AKIL-NEFS-KÂLB-RUH BİR’ liği ile ŞAHİD olmaktan ibarettir.

Bu dört unsur Allah’ ın takdiri gereği farklı KaViM’ lerdendir.

Bize düşen bu farklılığı devam ettirmek değil bilâkis BİR ve BİZ olmak;


يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
Ya eyyuhen nasu inna halaknakum min zekeriv ve unsa ve cealnakum şuubev ve kabaile li tearafu, inne ekramekum indellahi etkakum, innellahe alimun habîr.

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. HUCURÂT suresi 13. ayet

Bu konuyla ilgili bir kısa bir alıntı aktarmak istiyorum.

Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz

Empati
Adam Fawer


Hayırlı Cumalar Dilerim…

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Tem 2011, 11:40 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 4775
Bismillâhirrahmânirrahîm

Resim
sallallahu aleyhi ve sellem

(2-4) Nuh şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!”

Geçen sabah kalbimde ve dilimde Nuh Sûresinin yukarıdaki ilk ayetleriyle evden çıkmıştım. Her zamanki gibi üç öğretmenimizi üç ayrı noktadan alıp iş yerine gidecektik. Aklımda “bizim tehir edilmemiz” ve de “bize verilen zamanın tehir edilmemesi” ne demek? Sorusu vardı. Ve de çok uzaklara gidip düşünmeme gerek olmadığına karar verip o an içinde bulunduğum durumu düşünmeye başladım. Bu arada iki öğretmenimizi almış üçüncü öğretmenimizi almaya doğru yola koyulmuştuk. Son dönüşe gelip ışıklarda durunca şöyle düşündüm.

“Diyelim ki birisiyle buluşmak için bir saat kararlaştırdık. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Ve dedik ki sabah 08:15’te duraktan sizi alacağız. Ama bazı nedenlerden dolayı sabah 08.15’te değil de 08.20 de buluşmuştuk. Bu durumda bizim için buluşma süresi aslında 08:20 olarak zaten belirlenmişti ve bu süre bizim için tehir edilemez bir süre idi. Ama biz ertelenmiştik çünkü biz 08.15 te buluşmayı bekliyorduk ve bunun için çabalıyorduk. Ama 08:15 değil 08:20 de buluşturulduğumuz için ertelenen bizdik. Yani birisinde zaman ertelenemezken ki bu ertelenmeyen zaman 08.20 idi diğerinde ise biz 08:15'te durakta olmaya geciktirilmiştik. Bu durumda aklımız geç kaldık diye algılarken aslında Allah’ın bizim hakkımızdaki takdiri gerçekleşmekte idi.”

Durağa geldiğimizde öğretmenimiz henüz gelmemişti. Arabadaki diğer iki öğretmenim “hadi arayalım , nerde kaldı v.s “ gibi şeyler söylerlerken hiç acelem yoktu elhamdülillah. “Ve aramanın uygun olmayacağını, biraz daha bekleyebileceğimizi kendilerine ifade etmeye çalıştım inşallah” ki gerçektende birkaç dakika sonra üçüncü öğretmenimizde gelmişti. Mahçup bir şekilde özür diliyordu. Taa içimden bir yerden “ gerçekten hiçbir önemi yok öğretmenim” diye seslenmiştim. Bizim oraya kararlaştırdığımız vakitte gelmemiz ne kadar hak ise, öğretmenimizin gecikmesi de o kadar haktı. Ve Onun özür dilemesi ne kadar edebe özgü bir davranış ise bizimde hoşgörülü olmamız o kadar edebe ve şükre yönelik bir davranıştı.

Daha sonra hayatlarımızı düşünmeye başlamıştım. Bizler diyorum ama hep kendime sesleniyorum aslında. Hayatta hep bir şeylere geç kalıyorduk. Çünkü her an yeni bir şey fark ediyorduk ve fark ettikçe keşke şöyle yapmasaydık diyorduk. Aslında geç kaldığımız bir şey yoktu ki keşke şöyle yapsaydık ya da böyle yapmasaydık diyebileceğimiz. Tıpkı aklımızın buluşmaya geç kaldığımızı algılaması gibi bizlerde yeni bir şey fark edince eski olanlara haksızlık ediyorduk. Burada “keşke” sözüyle ilgili bir hadisi şerif aklıma geliyor. Keşke demenin şeytan işi olduğu… Kemalatın farkına varamadığımız ve bağışlanmanın özellik ve güzelliklerini fark edemediğimiz için hayatımız keşkelerle doluyordu. Aslında ne zaman işlediğim bir günahı fark edip tövbe etsem sanki o tövbem o konudaki kemalatımın ilk basamağı olmakta idi. Yani bir konuda olgunlaşmam için “tövbe” ile başlamam gerekiyordu. Tövbe etmem içinde günahımın olması gerekiyordu. Günaha bulaşmamak için ise Allah’ın verdiği akıl nimetini elimden geldiğince ilimle, edeple birlikte kılmam gerekiyordu. Ama olgunlaşmamış bir akıl olunca nefs günah işlemekten kendini alamıyordu. Hiçbir günahımdan dolayı nefsimi temize çıkaramam ancak tevbe edebilirim Allah’ın sonsuz rahmetini umarak. Ve Rabbim dilerse temizler inşallah. Yani aslında günahtan kaçmanın imkanı yoktu. Ama aslında günahtan hep kaçmamız gerekiyordu. Allah bizleri affetsin. Nimetini üzerimizde hayrla tamamlasın inşallah.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Tem 2011, 12:42 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
Bu başlık altında yorum yapan herkese fikirleri için teşekkür ederim. Allah razı olsun. BİZlik ve BİRlik içinde tefekkür etmek ne güzel. Çeviriye kaldığımız yerden devam edeceğim inşaALLAH.
Es-Selam ve sevgiyle
garibAN

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Tem 2011, 12:54 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2660
Konum: Kamiloba
In the same way, it is said in a hadith :
Resim
When Allah wills the execution of His qadar and qada', He removes the minds of those who possess mind so that His qadar and qada' will find a place within them. When the command(amr) finds its place(takes a place), He restores their minds and the regret takes place.[*]

[*] Rasulullah Sallallahu alaihi wa sallam said:
Idha arādallahu infāza qada'ihi wa qadarihi salaba zawi’l-uquli uqulahum hattā yanfiza fiyhim qadāahu wa qadarahu faizā madā amruhu radda ilayhim uqulahum wa waqaati’n – nadāmatu: When Allah wills to execute and fulfil His qadar and qada', He (Allah) removes the minds(reasoning) of those who possess minds. After His qadha and qadar is fulfilled (executed), He restores(returns) their minds, and the regret takes place.”
[Al Hitab as siyasi as sufi fi Misr: Kiraa fi hitabi Abdulwahhab al-Sharani li’l-sultati wa’l –mujtamaa, p.129, Daru’l-Kutup Wa’l-Wasaik Al-Qawmiyya]

Nitekim bir hadiste "Allah Teâlâ kaza ve kaderini yerine getirmeyi istediği vakit, akıl sahiplerinin akıllarını gideriverir ki, kaza ve kaderi onlarda yerine gelsin. Emri yerine gelince de akıllarını onlara geri verir. Böylece de pişmanlık başlar."[*] buyurulmuştur.

[*]---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:“İzâ erâdallahu infâze kadâihi ve kaderihi selebe zevi’l- ukûli ukûlehum hattâ yenfize fîhim kadâehu ve kaderehu feizâ medâ emruhu radde ileyhim ukûlehum ve vekaati’n- nedâmetü: Allah kader ve kazasını yürütmek ve gerçekleştirmek istediğinde akıl sahiplerinin akıllarını başlarından alır. Kaza ve kaderini gerçekleştirdikten sonra da akıllarını tekrar başlarına iade eder, nedamet vuku' olur.” buyurdu.
(El Hitab es siyasi es sufi fi Mısr: Kırae fi hitabı Abdulvehhab el-Şaranî li’l-sultati ve’l-müctemaa, s 129, Daru’l-Kütüp Ve’l-Vesaik el-Kavmiyye)


If Allah wills, as well as not removing(‘salb’) their minds(‘aql’) and will powers(‘irada’), He executes His own ruling and will power upon them by enforcement in opposition to their wills. In fact, the rebellious ones who, is not afraid of Allah, and will to go against His commands(‘amr’), are obliged to serve their sentence(e.g they harvest what they sow. They get ‘jaza’: reward. They are recompensed) when its time come, although they don’t wish to approach ‘azab’(penalty, tribulation, punishment) and ‘ikab’(admonition and reprehension). In brief, nothing can be envisioned that it will not be defeated and compelled under the absolute and ‘munajjaz (the one making you inable)’ will power of ALLAH.

Dilerse onların akıl ve iradelerini yok etmemekle beraber isteklerinin aksine kendi hüküm ve iradesini zorla üzerlerinde icra eder. Nitekim Allah'tan korkmayan, emirlerine karşı gelmek isteyen âsiler, azaba ve cezaya yanaşmak istemedikleri halde, vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Hâsılı Allah Teâlâ'nın mutlak iradesi altında mağlub ve mecbur olmayacak hiçbir şey tasavvur olunamaz.
This subject was expressed in the ayat below:
وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
“ Wa Lahu 'Aslama Man Fī As-Samāwāti Wa Al-'Arđi Ţaw`āan Wa Karhāan Wa 'Ilayhi Yurja`ūna:….while all creatures in the heavens and on earth have, willing or unwilling, bowed to his will (accepted Islam), and to him shall they all be brought back” [Qur’an-Al’I-Imran, (3/83) ]

Bu husus, "Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (Al-i İmrân, 3/83) âyetinde ifade edilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 24 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye