Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 11 Ara 2018, 22:25

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 19 Mar 2012, 19:20 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Bu konuyu facebook'ta paylan!
ÜMMÎ SİNAN DİVANI

(İnceleme - Metin)

ÜMMÎ SİNAN HAYÂTI
kaddesallâhu sırrahu

Hazırlayan: Doç. Dr. A. Azmi BİLGİN

Öz Geçmişi:
A. Azmi Bilgin 1961 yılında Karaman'ın Sarıveliler kazasında doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya'da tamamladı. l978-79 öğretim yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü l982'de bitirdi. Bitirme tezi olarak büyük Türk bilgini Zemahşerî'nin Mukaddimetü'l-edeb (vr.113a-131a) adlı eserinin Berlin Kütüphanesi'nde (nr.99) bulunan yazma nüshası üzerinde çalıştı.
1982-84 yılları arasında Çankırı Astsubay Hazırlama Okulu'nda yedek subay olarak askerliğini yaptı. 14.6.1984 tarihinde İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde Türk dili okutmanı olarak göreve başladı. Bu yıllarda Temel Türkçe Sözlük 'ün hazırlanmasında bulundu. Eser Tercüman gazetesi tarafından üç cilt olarak yayımlandı (İstanbul l985, l532 sayfa).
23.1.l986'da İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans öğrenimini Kadı Burhâneddin Dîvânı'nın Gramer ve İndeksi (s.151-180) adlı teziyle tamamladı. Aynı enstitüde 22.6.1990 tarihinde Nazmü'l-hilâfiyyât Tercümesi adlı doktora çalışmasını yaptı. Bu çalışma daha sonra aynı adla Türk Dil Kurumu tarafından yayımlandı (Ankara l976, 632 sayfa).
25.11.1992'de İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı'nda araştırma görevlisi oldu. l993 yılının yazında Tunus'ta Burgiba Enstitüsü'nde Arapça dil kurslarına katıldı. 7. 6. l995 tarihinde Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yardımcı doçentliğe atandı. 30 Kasım l998'de doçent ünvanını aldı. 21 Aralık l999'da doçentlik kadrosuna atandı, 9 Kasım 2006’dan bu yana aynı anabilim dalında porfesör olarak görev yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.


ÖN SÖZ

Ümmî Sinan XVII. yüzyıl mutasavvıf-şairlerimizdedir. Kaynaklarda mahlası hem Ümmî Sinan hem Sinan Ümmî olarak geçmektedir. Elmalı'da doğup büyüyen Ümmî Sinan Yunus Emre, Eşrefoğlu Rûmî, Hacı Bayram-ı Velî gibi, bir tekke şeyhi olması hasebiyle mesajlarım şiirleriyle vermiş ve çevresini aydınlatmıştır.
Ümmî Sinan'ın tanınmasını ve Türk edebiyatı içerisinde yer edinmesini sağlayan eseri Divanı olmuştur. Ayrıca yine aynı yüzyılın ünlü muta-savvıf-şairlerinden Niyâzî-i Mısrî'nin de şeyhi olması şöhretinin yayılmasına tesir etmiş olmalıdır. Divanı üzerinde bugüne kadar bazı çalışmalar yapılsa da tenkitli metni ve divanının incelenmesi üzerinde ilmî bir neşir yapılmamıştır. Aslında tekke edebiyatı diye adlandırabileceğimiz bu alanda bu tür divan neşirleri çok azdır.
Bizim bu çalışmamız dört bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde biyografi ve menakıpnamelerdeki bilgiler değerlendirilerek şairin hayatı, tarikatı ve şahsiyeti hakkında bilgi verilmiştir. Şairliğinin yanında bir Halveti şeyhi olan Ümmî Sinan'ın tarikatı, şeyhleri ve halifeleri yine bu bölümde ele alınmıştır.
İkinci bölümde divan şekil, edebî sanatlar ve nazım türleri yönünden incelenmiştir. Bir çok tekke şairi gibi Ümmî Sinan şiirlerinde hem aruzu hem heceyi kullanmıştır. Çoğu ilâhî bir coşkuyla söylendiği anlaşılan bu şiirlerin pek fazla sanat endişesi taşımadığı anlaşılmaktadır
Üçüncü bölümde divanda geçen belli başlı tasavvufî kavramlar ele alınmıştır. Bunlar şairin bu yoldaki anlayışını ortaya koyan kavramlardır. İnsana ve varlığa bakışını ve yorumlayışını öğrenebilmek için bunların bilinmesi gerekmektedir. Bu kavramlarla ilgili genel açıklamalar yapmak yerine Ümmî Sinan'ın bunları hangi anlamlarda ve neyi anlatmak için kullandığını ortaya koymaya çalıştık.
Dördüncü bölüme geçmeden önce divan nüshalarını tanıttık. Dördüncü bölümde ise divanın tenkitli metnini ortaya koyduk. Metni hazırlarken büyük ölçüde Elmalı nüshası esas alınmış, bu nüsha mürettep olmadığı için divanın tertibinde İstanbul Üniversitesi'ndeki nüsha göz önünde bulundurulmuştur.
Eserin çeviriyazısında büyük ölçüde metne sadık kalmaya çalıştık. Elmalı nüshasının harekeli kısımları göz önüne alınarak eserde o imlâ şekli verilmeye çalışılmıştır. XVII.yüzyılda bir kısım eklerin uyuma girdiğini de dikkate alarak divanın imlâsını buna göre kurduk. Bunun yanında yer yer Eski Anadolu Türkçesi özelliklerinin eserimizde de devam ettiğini söylemek gerekmektedir. Bunda klişe imlânın da rol oynadığı söylenebilir. Eserin Açıklamalar kısmında divanda geçen çeşitli iktibaslar ve Arapça sözler açıklanmıştır.


A. Hayâtı

1. Doğumu, Adı ve Mahlası:

Ümmî Sinan'ın doğum tarihiyle ilgili kesin bilgi yoktur. Kendisi, Kutbü'l-meânî adlı eserinin sonunda (vr. 74a) babasının adının İbrahim olduğunu belirtir. Bağdatlı İsmail Paşa da adı geçen eseri tanıtırken Ümmî Sinan'ın babasının adının ibrahim olduğunu söyler1. Babasının adı dışında ailesiyle ilgili bilgi bulunmamaktadır. Ümmî Sinan'ın asıl adı Yusuf'tur. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî (ö. 1201/1787)2, Seyyid Muhammed Nûru'l-Arabi (ö. 1305/1887)3 ve Bursalı Mehmed Tâhir4 asıl adını yanlışlıkla Muhammed olarak verdikleri için bu yanlışlık günümüze kadar bazı eserlerde sürüp gelmiştir5. Elmalı Halk Kütüphanesi'nde (nr. 43) divanının başında "Merhum ve mağfûrunleh Ümmî Sinan Efendi is-mühû Yûsuf Efendi dâr-i dünyâdan dâr-ı âhirete intikâl itdügi sene seb'a sittîn ve elf el-medfûn fî Elmalı" (s. 36) ve sonunda "Temme'd-dîvân eş-şeyh Yûsuf Elmalı eş-şehîr bi-Ümmî Sinan rahmetti İlâhi 'aleyh" (s. 163) ibarelerinden Ümmî Sinan'nm asıl adının Yusuf olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca Müstakimzâde Sadeddin (ö. 1202/1787)6, Harîrîzâde

1 Bağdatlı İsmail Paşa, îzâhu'l-meknûn fİ'z-zeyl 'alâ Keşfi'z-zunûn 'an esâmi'l-kütüb ve'l-fünûn (nşr. Kilisli Muallim Rifat-Şerefeddin Yaltkaya), İstanbul 1947, II, 234.
2 Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Ayvansarâyî, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1375, vr. 46a.
3 Seyyid Muhammed Nûr, Edebî ve Tasavvufî Niyazı Mısrî Dîvânı Şerhi, İstanbul 1976, s. 134 (Muhammed burada Mehmed şeklinde geçmektedir).
4 Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333,1, 85.
5 Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s. 274; Mustafa Kara, Niyazi-i Mışrî, Ankara 1994, s. 17.
6 Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Mecelletü'n-nisâb, Süleymaniye Ktp., Halet Efendi, nr. 628, vr. 260a.


X

Kemâleddin (ö. 1299/1882)7 , Mustafa Lutfî (ö. 1903)8 ve Sadık Vicdanî (ö. 1939)9 gibi müellifler de Ümmî Sinan'ın asıl adını Yusuf olarak verirler.
Şiirlerinde mahlas olarak hem Ümmî Sinan'ı hem Sinan Ümmî'yi kullanmıştır. Şairin mahlasını her iki şekilde de kullanması, kaynaklarda farklı şekillerde yazılmasına ve anılmasına yol açmıştır.
Kendisi bir şiirinin son beytinde

"İsm-i a'zam bî-nişân u lâ-mekân şehrindedür Şehr-i Elmalı Sinan Ümmî okurlar adıma" (157/11) ve bir muhammesinin son bendinde

"Gerçi adımdur Sinan Ümmî aceb dîvâneyem
Girmişem meydân-ı 'aşka baş açık merdâneyem
Aşk elinden camı nûş itdüm bugün mestâneyem
Hayr u serden kaçduğumdan sâkin-i meyhâneyem
Geçmezem dildârın 'aşkından cana olsun vedâ
" 1 (83/11)

diyerek mahlas olarak kullandığı
"Sinan Ümmî"yi adı gibi verir. Şairimizin mahlası mutasavvıf şairlerin biyografi ve menkıbelerine yer veren eserlerin bazılarında Sinan Ümmî10, bazılarında ise Ümmî Sinan11

7 Harîrîzâde Kemâleddin, Tibyânü vesâili'l-hakâyik fi beyânı selâsiH't-tarâik, Süleymaniye Ktp., Fatih, nr. 432, III, vr. 134a.
8 Mustafa Lutfî, Tuhfetü'l-asrî fi menâkıbi'l-Mısrî, Bursa 1309, s. 11, 13, 19.
9 Sâdık Vicdanî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliyyeden Halvetiyye, İst. 1338r./1341, s. 111.
10 Şeyh Mehmed Nazmî, Hediyyetü'l-ihvân, İÜ Ktp. , TY, nr. 1604, vr. 81b; İsmail Beliğ, Güldeste-i Beliğ, Bursa 1302, s. 189, 191; Şeyhî Mehmed Efendi, Şakâ'ik-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri: Vekâyi'ü'l-fudalâ I (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989/1409, III, 123; Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Mecelletü'n-nisâb, vr. 260a; Bursalı Mehmed Tâhir, I, 85; Hüseyin Vassaf, Sefînet-i Evliyâ-yı Ebrâr, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2309, V, 76;
11 Harîrîzâde Kemâleddin, III, vr. 130a; Mustafa Lutfî, s. 11, 12, 19 vb. (bu eserde na diren Sinan Ümmî olarak da geçer, meselâ bk. s. 12, 19); Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları: Yâdigâr-ı Şemsî I-II (haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy), Bursa 1997, s. 519.


şeklinde anılmaktadır. Bu farklı kullanılış günümüz araştırmacılarında da görülür. Abdullah Ekiz, Sinan Ümmî ve Ahfadı adlı eserinde şairin mahlasını Sinan Ümmî,12 Mustafa Tatçı ise Ümmî Sinan13 şeklinde verir.
Şairin her iki şekilde mahlas kullanması, böyle iki çeşit yazılmasına ve kaynaklarda her iki şekilde de anılmasına yol açmıştır, denebilir. Biz Başbakanlık Arşivinde yaptığımız araştırmalarda kendi adıyla anılan caminin
"Şeyh Ümmî Sinan Camii" şeklinde vakıf muhasebe defterlerinde yer aldığını tespit ettik.14 Yine aynı cami Evliya Çelebi'nin Seyahat-nâme'sindz de "Ümmî Sinan Efendi Camii" diye yer almakta, ayrıca şairimizden de "Ümmî Sinan Sultan" diye söz etmektedir.15 Özellikle bu iki kayıt şairin mahlasının Ümmî Sinan şeklinde olduğu kanaatini kuvvetlendirdiği için biz de çalışmamızda Ümmî Sinan'ı tercih ettik.
Edebiyat tarihi kaynaklarında Ümmî Sinan diye tanınan mutasavvıf şairlerden biri de İbrahim Ümmî Sinan'dır16. Halvetîliğin Ahmediyye kolunun Sinâniyye şubesinin kurucusu olan Ümmî Sinan'ın (ö. 958/1551 veya 976/1568) Yunus Emre tarzı ilâhileri vardır. Türbesi Eyüp'tedir17.
Bu iki tekke şairinin, mahlaslarındaki benzerlik nedeniyle bazan kendileri bazan da şiirleri karıştırılmıştır, istanbul Kitaplıkları Yazma Divanlar Kataloğu'nda İstanbul Üniversitesi (TY. nr. 512) ve Beyazıt Devlet (nr. 3356) kütüphanelerindeki Elmalılı Yusuf Ümmî Sinan'a ait olan divan nüshaları yanlışlıkla Bursalı İbrahim Ümmî Sinan adına kaydedilmiştir.


12 Abdullah Ekiz, Sinan Ümmî ve Ahfadı, Ankara 1962, s. 15-16.
13 Tatçı, Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halveti", Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 81, İstanbul 1992, s. 179-188; a.mlf., Ümmî Sinan Halveti, Antalya/Elmalı 1993.
14 BA, Nezaret Sonrası Evkaf Defterleri [EV], nr. 15024, s. 2, 49.
15 Evliya Çelebi, Seyahatname, İstanbul 1935, IX, 280, 281.
* Mustafa Tatçı'nın "İbrahim Ümmî Sinan'ın daha çok Sinan Ümmî diye anılmış ol-duğu"nu söylese de(bk. Türk Dünyası Araştırmaları, s. 183; a.mlf., Elmalılı Ümmî Sinan Halveti, s. 9), Elmalıîı Ümmî Sinan, Sinan Ümmî olarak geçse de, İbrahim Ümmî Sinan'ın, Sinan Ümmî diye anılması çok nadirdir.
*7 Geniş bilgi için bk. Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Meşâyihnâme-i İslâm, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1716/1, vr. 5b-6a; Harîrîzâde Kemâleddin, II, 142a-143b; Bursalı Mehmed Tâhir, I, 20-21; Köprülü, s. 275, 345.


Gezerken seyrân eyledüm seyrân-ı güldür gül
Başındaki tâc u tahtı bağı dîvân güldür gül
Sinan Ümmî gel vasf eyle gül ile bülbül derûnı
Yine bu garîb bülbülün âh u figânı güldür gül


dörtlüğünü Hüseyin Ayvansarâyî, Elmalılı Ümmî Sinan'a18 atfeder, halbuki onun divanında böyle bir dörtlük bulunmaz.
Mustafa Lutfî, Elmalılı Ümmî Sinan'ın divanından birkaç beyti teber-rüken yazdığını söyleyerek İbrahim Ümmî Sinan'a ait olan bir şiiri yanlışlıkla Elmalılı Ümmî Sinan'a maleder:


Erenlerün sohbeti
Ele gelesi değil
İkrar içün gelenler
Mahrum kalası değil

İkrar gerek bir ere
Göz açup dîdâr göre
Sarraf gerek cevhere
Nâdân bilesi degil

Ümmî Sinan yol ayan
Olupdur belli beyân
Dervişlik yoh hemân
Tâc u hırkası değil


Abdullah Uçman'ın Bursalı Ümmî Sinan'ın şiirlerine örnek olarak verdiği beş şiirden dördü Elmalılı Ümmî Sinan'a aittir19.

Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, vr. 46a.
19 Abdullah Uçman, "Ümmî Sinan", Büyük Türk Klasikleri, İstanbul 1986, IV, 320-322, buradaki şiirlerden sadece 3. şiir Bursalı Ümmî Sinan'a aittir
.
İbrahim Ümmî Sinan'ın daha çok Sinan Ümmî diye anılmış ol-duğu

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 23 Mar 2012, 05:32 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
2. Târikatı ve Şeyhleri:

Ümmî Sinan kendi târikat silsilesini anlattığı uzun şiirinde (nr. 25) Hz. Peygamber'den kendi zamânına kadar gelen bütün şeyhlerin isimlerini verir. Hz. Ali, Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî gibi büyük şahsiyetler yoluyla bu silsile Ömer el-Halvetî'ye kadar ulaşır.

Ümmî Sinan Halvetiyye târikatına bağlı bir mürşittir. Halvetiyye Ömer Halvetî'ye
(ö. 800/1397 [?]) nisbet edilen İslâm dünyâsının en yaygın târikatıdır. Azerbaycan'da kurulmuş, gelişmiş ve buradan Anadolu'ya Sadreddîn-i Hiyâvî'nin (ö. 860/1455) halîfelerinden Amasyalı Pîr İlyas tarafından getirilmiştir. Târikatın ikinci pîri olarak kabul edilen Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî (ö. 869/1464-65 [?]) ve halîfeleri sâyesinde bu târikat sâdece İstanbul ve Anadolu'da değil Rumeli'de de en yaygın târikatlardan biri hâline gelmiştir (20)

Ümmî Sinan, Halvetiyye'nin Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'İn (ö. 910/1504) halîfelerinden Abdülvehhab Ümmî'nin (ö. 1004/1595-96) halîfesi Eroğlu Nûrî'ye (21) intisap etmiş, Eroğlu ve fat edince (1012/1603) Halvetiyye'nin şeyhi olmuştur. Kendisi târikatının silsilesini verdiği şiirinde (nr. 25) Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'den sonraki târikat silsilesini şöyle belirtir:

Ol dahi fehmile Şemsüddîn'e telkîn eyledi Anun içün bu tarikat ehlinin merdânıdur
Ol dahi Vahhâb-ı Elmaluya telkîn eyledi Anun içün ol Muhammed nûrının mihmânıdur
Ol dahi bil anı Eroğlı'na telkîn eyledi Anun içün zât-ı Hakda irdügi Rahmânıdur
Ol dahi bil kim Sinan Ümmîye telkîn eyledi
Anun içün kurılan sâdıkların meydânıdur
(25/27-30)

Başka şiirlerinde de doğrudan şeyhinin adını belirtir:

Bu sırra irdügüm hâlim sorarsan Baş kodum bir zaman yollar içinde
Ümmî Sinan eydür Eroğlı dirler İsmine şeyhimin iller içinde
(158/10-11)

* Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, vr. 46a.
19 Abdullah Uçman, "Ümmî Sinan", Büyük Türk Klasikleri, İstanbul 1986, IV, 320-322, buradaki şiirlerden sâdece 3. şiir Bursalı Ümmî Sinan'a âittir.
20 Süleyman Uludağ, "Halvetiyye", DİA, İstanbul 1997, XV, 393-395.
21 Bursalı Mehmud Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 26.


Yâ İlâhî sen meded eyle ki bu Ümmî Sinan
Aldanup düşmeye tâ kim bunda mekr-ile âla

Pîr-i azîzdür Eroğlı hürmetine kıl nazar
Tâ varup dergâhına ol zâtını âsân bula
(168/6-7)

Dîvânında adına iki şiir yazdığı Mazharî Sultan'ın da Ümmî Sinan'ın şeyhi olduğunu söyleyebiliriz. Eroğlu için müstakil şiiri bulunmayan Ümmî Sinan'ın Mazharî Sultan'ın biri methi biri de ölümü dolayısıyla duyduğu ayrılık acısını dile getirdiği iki şiiri bulunmaktadır. Her iki şiirde de yoluna can baş vereceğini, gönüller derdinin dermanı, ledünnî ilminin ocağı olduğunu, onun aşkının derdiyle kendisini bağladığını ve onun izinden gözünü ayırmadığını belirtir. "Efendim Mazharî Sultan fedâdur yoluna can baş" nakaratıyla biten metniyle ilgili murabbaının bir dörtlüğünde:

Bi-hamdi'llâh pîrim buldum gerekmez gayrı pîr bana
Bi-hamdillâh yârim buldum gerekmez gayrı yâr bana
Bi-hamdi'llâh nûrum buldum gerekmez gayrı nûr bana
Efendim Mazharî Sultan fedâdur yoluna cân baş
(79/7)

diye seslendiği Mazharî Sultan, Niyâzî-i Mısrî'nin Mevâidü'l-irfân'ındaa. "kâri-i Mısrî" diyerek düşülen bir nottan öğrendiğimize göre Abdülvehhâb Sultan'ın halîfesi olup Ümmî Sinan'a furû-i esmâ-i İlâhiyyeyi öğreten kimsedir (22) Mazharî mahlasımla şiirleri de bulunmaktadır.(23) Ümmî Sinan bir şiirinde (17/9) Mazharî'nin yanında ismini andığı Zuhûrî'nin ise Eroğlu'nun oğlu olup aynı zamanda şair olduğu tesbit edilmiştir.(24)

Niyâzi-i Mısrî, Mavâidu'l-irfân: irfan Sofraları (notlarla çev. Süleyman Ateş),
Ankara 1971, s. 95, dipnot 69: "Ümmî Sinan Elmalık hazretlerinin oğlu Murtazâ
Çelebi'den işittiğime göre Ümmî Sinan usûlî yedi esmâyı önce Sultan Eroğlu'ndan
almış, onun vefâtından sonra ise furû-i esmâ-i ilâhiyyeyi de Abdülvahhâb Sultan'ın
halîfesi Mazharî Sultân'dan telakkî eylemiştir
".
Nüzûlî tarafından tahmis edilen bir şiiri için bk. Dîvân-ı Mustafa Nüzûlî, İstanbul
1331, s. 75.
Nüzûlî tarafından tahmis edilen bir şiiri için bk. Dîvân-ı Mustafa Nüzûlî, s.86.


Ümmî Sinan'ın, aynı yüzyılda Elmalı'da yaşayan ve Eroğlu ile Mazharî Sultan'ın da şeyhi olan Abdülvehhâb Ümmî (ö. 1004/1595-96) ile görüşüp sohbetinde bulunduğunu da söyleyebiliriz(25)

25. Süleyman Fikri, Elmalı Kütüphanesindeki Şeyh Uşşâkî Dîvân'ında gördüğü silsilede Ümmî Sinan'ın mürşidinin Şeyh Abdülvehhâb olduğunu söyler (Antalya Livası Târihi, İstanbul 1338r./1340, s. 189)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 27 Mar 2012, 12:58 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
3. Tahsili, Şahsiyeti ve Tesirleri

Tahsil hayatı hakkında bilgi bulunmayan Ümmî Sinan'ın Mustafa Lutfî tarafından "âlim-i ümmî-iştihâr ve fâzıl-ı fezâil-şiâr ve kâmil-i füyûzât-âsâr şeyh-i pır ü civan ..."26 diye tanıtılmasından manevî ilimlere vâkıf olduğunu öğreniyoruz. Hüseyin Vassafın onun hakkında bilgi verirken "ümmî ta'biri her zaman li-nefsihî isti'mâl olunmaz bir şeydir, ümmî-i âlimdir" şeklinde açıklama getirmesi Ümmî Sinan'ın bâtın veya hakîkat ilmine sahip bir kimse olduğunu gösterir 27. "Zâhirî ilimleri de bildiği ve medresesinin bulunduğu"28 belirtilmişse de Başbakanlık Arşivi'nde yaptığımız araştırmalarda Elmalı'da böyle bir medrese kaydına rastlamadık. Ancak Osmanlı ilmiye teşkilâtında müstakil statüye sâhip kendine has vakfiyesi, yıllık muhâsebesi olan medreseler dışında yine tedrisat için kullanılan "buk'a", "orange" uygulaması bulunmaktadır. Bunlardan özellikle "dersiye", çoğu kere bir cami bünyesinde belli şartlarda belirli bir dersin belirlenen bir hoca tarafından verilmesi için "dersiye" adıyla para tahsis edilmesi uygulamasıdır. Ümmî Sinan için söz konusu olan "medrese" kaydının da müstakil medrese olmayıp, daha sonraki bir târihte orada ihdas edilmiş bir "dersiye" görevi olması muhtemeldir. Dönemine en yakın kaynaklardan biri olan Şeyh Mehmed Nazmî'nin Hediyyetü'l-ihvârcı Halvetîliğin Yiğitbaşı kolu şeyhlerini sıralarken şu bilgiyi verir: " 30 derler"31.

Bu bilgilerden de anlaşıldığı kadarıyla döneminde zâhirî ilimlerin öğretildiği bir medreseye devam ettiğini söyleyemiyoruz. Mutasavvıflara göre ilim zâhir veyâ şeriat ilmi, bâtın veyâ hakîkat ilmi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincilere kâl ehli, ikincilere hâl ehli denir. Medreseler şer'î ilimlerin, tekkeler ise bâtınî ilimlerin öğretildiği kurumlardır. Ümmî Sinan 'in ümmîliği hiç okuyup yazma bilmemek anlamında değildir. Ümmî Sinan devrinde geniş bir çevreyi tesir altına almış, ünü diğer Anadolu şehirlerini de tutmuş olmalı ki, bir çok Arap ve Rum (Anadolu) şehirlerini dolaşıp çok şeyhler gören Niyâzî-i Mısrî'nin son durağı Elmalı olmuştur.

Niyâzî-i Mısrî çok etkilendiği şeyhi Sinan Ümmî'den eserlerinde ve şiirlerinde övgü ile bahseder. Eserlerinden Mevâidu'l-irfân'da. şunları söyler:


"... Arap ve Anadolu şehirlerinde* çok şeyhlerin sohbetine eriştim. Âkıbet, şeyhim, göz bebeğim, kalbimin devâsı Şeyh Ümmî Sinan Elmalı'nın hizmetine ulaştım. Kalbimin şifâsını onun hizmeti şerefinde buldum. Mübârek nefesi kimyâsıyla, bana Hz. Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî'nin bahsettiğim rü'yâda32 bana işâret ettiği her şey hâsıl oldu. ALLAH'a hamdolsun, ALLAH'ın lutfuyla telvîn gitti, telkîn hâsıl oldu."33

Niyâzî-i Mısrî aynı eserin "Otuz Dördüncü Sofra" sında "Cennet mekârihle süslenmiştir." sözünü açıklarken kendi hayâtından şunları nakleder: Mısır'a gidip Şeyhuniyye'de şeyhime bey'at ettiğim zaman oranın fukarası sayılamayacak kadar çoktu. Bunlardan bazıları şeyhime, kendi şeyhi zamânından kalmış idiler. Şeyhin selefinden kendisine intikal eden müridlerden biri bana yaklaştı ve gizlice: "Ben seni, irâdende sâdık, samimî arkadaş biliyorum. Ama bu şeyh, senin bildiğin gibi yetişmiş bir şeyh değildir. Ben sana nasihat ediyorum. Senin aradığın bunda yoktur. Beni dinlersen bunu bırak ve kendine başka bir şeyh ara, belki murâdına erersin." dedi ve şeyhin birçok ayıplarını saydı. Ona dedim ki: "Şimdi onun kâmil olduğuna yakînen inandım." Gerçekten üç yıl hizmetine devam ettim ve onu Kâdirî Târikatinde kâmil bir şeyh buldum. ALLAH'a hamdolsun, ona hizmet sâyesinde murâdımın özetine nâil oldum. Teferruatına da başka bir şeyhin, şeyhler şeyhi eş-Şeyh Ümmî Sinan Elmalı'nın hizmetinde eriştim. Ama bunun mekârihini, ötekinin mekârihinden çok buldum. Tabiî zevkleri de farklı idi." Bir kâmil kimsenin çevresinin düşmanla çevrili olduğunu, o kâmile ve onun bağlılarına çeşitli yalan ve iftirâlar yapılarak insanların uzaklaştırılmaya çalışıldığını bizzat müşâhede eden Niyâzî-i Mısrî, Ümmî Sinan'ın da bu tür durumlara ma'ruz kalmış olduğunu ifâde eder.
Kâmil kimse, kemâl cennetine cehd u gayret ve sabr-ı cemîl ile ulaşabilir. Onun, hasetçilerin kötülükleriyle çevrili bulunan sohbeti cennetine de ancak zâtında veyâ meclisinde bulunan mekârihlerine gözlerini kapatan, o hasetçilerin sözlerine kulak asmayanlar girebilir
34.

26 Mustafa Lutfî, s. 13.
27 Hüseyin Vassaf, V, 76.
28 Ekiz, s. 7.
29 Bedreddin Simâyî (ö. 823/1420)
30 'Âhiret işleri câhil âlimlerin iddia ettikleri gibi değildir1
31 Şeyh Mehmed Nazmî, İÜ Ktp. TY., nr. 1604, vr. 81a-b
32 Niyâzî-i Mısrî, s. 40-41.
33 Niyâzî-i Mısrl Mısır'da iken rüyasında Abdülkâdir-i Geylânî'yi görür, kendisine bir kasa dirhem, bir kese dinar verir. Mısrî bu iki kesenin manasını sorar, o da "dirhem ler zahir ilmidir, öğren ve onunla amel et, dinarlar târikat ilmidir ona ancak sana takdir edilmiş bulunan kimse sâyesinde kavuşabilirsin" diye açıklar (a.g.e., s. 40).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 04 Nis 2012, 17:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
Niyâzî-i Mısrî, Ümmî Sinan'a hayranlığını şiirlerinde de dile getirir.
Mustafa Lutfî, Ümmî Sinan ile Uşak'ta ilk karşılaşması esnâsında Mısrî'nin şu beyitleri söylediğini ifâde eder:


Aşkun meyine ben kana geldüm
Şevkun nârına höş'yana geldüm

Şem'-i tevhidi gördüm yakmışlar
Gitdi karârım pervane geldüm

Halka-i zikri kurmuş dervişler
Ben de sahnında cevlâna geldüm

Mecnûn'um bugün Leylâ derdinden
Aklı neylerem dîvâne geldüm

Derd-i cânânum açdı yaralar
Bağrım üstünde dermana geldüm

Ümmî Sinânufi hâk-i pâyine
Sürmeğe yüzüm sultâna geldüm

Yaramı bildüm yârimden imiş
Bunda Niyâzî Lokmân'a geldüm
35

Bir süre Ümmî Sinan ile Muhammed Uşşâkî'nin zâviyesinde kaldıktan sonra Elmalı'ya gitmek üzere yola çıkarlar.
Elmalı görününce Mısrî'nin dilinden aşağıdaki mısrâlar dökülür:


Dost illerinüfî menzili key âli göründi
Derd-i dile derman olan Elmalı göründi

Tûtîlere sükker bâğmun zevki irişdi
Bülbüllere cânân gülinün dalı göründi

Mecnûn gibi sahraları ağîayı gezerken
Leylî tağınun lâlesinün alı göründi

Ten Ya'küb'ınun gözleri açılsa aceb mi
Can Yûsuf ınun gül yüzinün hâli göründi

Kal ehlinün akvâlini terk eyle Niyâzî
Şimden geri hâl ehlinün ahvâli göründi
36

Bu şiirinde Mısrî, Elmalı'ya mânevî bir nüfuz kazandıran Ümmî Sinan'ın derecesinin yüce, dertlilerin dermanı, âşıkın ma'şûku, Mecnûn'un Leylâ'sı, Ya'kûb'un Yûsufu makâmında olduğunu, ehl-i hâlin hallerini gördükten sonra söz ehlinin sözünü terketmesi gerektiğini ifâde eder.

1057 (1647) yılından 1066 (1656) yılına kadar aralıksız Elmalı'da şeyhine hizmet eden Mısrî, seyr ü sülûkünü tamamlayıp Elmalı'dan ayrılacağı zaman dostları ve arkadaşlarının isteği ve mürşidinin de müsaadesiyle vaaz vermek üzere kürsüye çıkar, fakat dili tutulur, hâfızasındaki tüm bilgiler âdeta silinmiştir.
Uzunca sükûtundan utandığını anlayan şeyhi Ümmî Sinan ona:
"Durma, susma, söyle!" diye seslenince o anda cemaatın ve kendisinin de istediği üzere dili çözülür, gönüllere ferahlık veren vaazını yapar.
Daha sonra da şeyhinin üstün ahlâk ve fazîletini, ilim ve irfanı karşısında duyduğu sonsuz hürmetini, hayranlığını ve onun manevî himâyesi altında olduğunu ifâde eden şu medhiyeyi söyler:


Eylesün Allah çok tahıyyâtı
Ana kim virdi ilm-i gâyâtı

Gizli sultândur sırr-ı Sübhân'dur
Mürşid-i cândur hep makâlâtı

Kutb-ı halayık bahr-ı hakâyık
Ferd-i cami'dür hep makâmâtı

Nokta-i kübrâ göremez a'mâ
Gizlidür zîrâ cümleden zâtı

Kalbini Keşşaf eylemiş şeffaf
Görinür anda hep beriyyâtı

Arayup bulan kullığın kılan
Telk nin alan buldı hâlâtı

Ey nice canlar yanını bekler
Bulmaduk dirler bunda lezzâtı

Neylesün ta'lîm olımaz teslim
Yâ nice bulsun ol kemâlâtı

Mâyenün zevkin alımaz şol kim
Şeyhi hak bilmez yok riâyâtı

Şehr-i Elmalı canda bulmalı
Ümmî Sinândur şöhret-i zâtı

Hubbı cânumda sırrı zâtumda
Savar üstümden her beliyyâtı

Şeyhüni hak bil ey Niyâzî kim
Pîr yüzündendür Hak hidâyâtı
37

Niyâzî-i Mısrî, bir başka şiirinde efe Ümmî Sinan'ın mürşid-i kâmil olduğunu irşad yolunu ehlinden usûlüyle aldığını, âyet ve hadisin sırrını anladığını ve gönlünün dâimâ tevhidle olduğunu dile getirir:

Kanı bir mürşid-i kâmil isteyen
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a
Kalbüm marazından kurtılam diyen
Yetiş Emalı'da Ümmî Sinan'a

Gerçi her köşede şeyhüm der, çokdur
Binde birinün [kim] irfanı yokdur
Mürşid-i kâmilin tarîki Hakdur
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a


Allah fi'llâh irşâd yolona turmış
Yolıla ehlinden usûlin almış
Sinesi nûr ile eyle[ce] tolmuş
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a

Âyetin hadîsin sırrın anlayan
Dâim tevhîd ile gönlin eyleyen
Bîçâre Mısrî'nün sözin dinleyen
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a
38

Ümmî Sinan için "rütbe-i kemâline Hazret-i Mısrî gibi bir sultânın ana bende olması delâlet ider" diyen Hüseyin Vassaf39 onun büyük bir mutasavvıf olduğunu söyler.

İsmail Beliğ, Ümmî Sinan'ı
"meşâyih-i Halvetiyye'den zümre-i urefâ-nın ehl-i kemâli" diye tanıtır40.

Mustafa Lutfî Ümmî Sinan'dan "âlim-i ümmî-İştihâr ve fâzıl-ı fezâil-şiâr ve kâmil-i füyûzât-âsâr şeyh-i pîr ü civan, kümmelîn-i urefânun ehl-i kemâli, âlim-i ümmî-iştihâr ve ârif-i fünün-ı bî-şümâr" diye övgü ile söz eder.
Niyâzî-i Mısrî ile aralarında geçen menkıbevî hallerden ayrıntılı olarak bahseder
41.
Harîrîzâde Kemâleddin, Niyâzî-i Mısrî'nin Mevâidûi irfân'ın "On Üçüncü Sofra"sında, sülük sırasında yaptığı mücâhedeyi ve bu esnâda kalb gözüyle gördüklerini şeyhi Ümmî Sinan'a aktarması üzerine Ümmî Sinan'ın onun yaşadığı hal ve gördükleriyle ilgili yorumuna eserinde yer verir42
Ayrıca Elmalı'da da Ürnmî Sinan'a izâfe edilen menkîbeler de bulunmaktadır43
Bu menkîbelerin bâzıları da yine Ümmî Sinan ile Niyâzî-i Mısrî arasında geçer.

Ümmî Sinan'dan şiirlerinde bahseden sâdece Niyâzî-i Mısrî değildir.
Halifelerinden Şeyh Muslihiddin Mustâfa Uşşâkî, Gülaboğlu Mehmed Askerî, Şeyh Ahmed Matlaî, Suphî Hasan Efendi gibi mutasavvıf-şairler de şeyhlerine bağlılıklarını, hasretlerini, onun yoluna can baş feda edeceklerini en içten duygularla şiirlerinde dile getirmişler, şeyhlerini
"kâmil bir mürşid, zamânın kutbu, velâyet tahtının sultanı, ma'rifet kânının ummanı" gibi sıfatlarla övmüşlerdir44.

Döneminde târikatı ve tekkesi ile bir yandan halka belli seviyede dînî bilgileri öğretmesinin yanında, isteyenlere tasavvuf yolunu da öğretmiştir.
Bir taraftan halka vaaz ve nasihatlar verirken diğer taraftan da tekkesinde insanları HAKK'a vuslata hazırlayan ahlâkî bir eğitim vererek onların mânevî makamlarım tamamlatmayı kendisine aslî vazife edinmiştir.

Şeyh Mehmed Nazmı, Hediyyetu'l-ihvân'ında
45
"... Yiğitbaşı'dan bir şu'be dahi Tâlib-i Ümmî ve Eroğlu ve Elmalı Sinan Ümmî'den, Elmalı'da ve Uşşak'ta ve Kütâhiyye'de ve etraflarında hulefâ ve fukara bâkîdür." diyerek, Ümmî Sinan'ın da bağlı bulunduğu Halvetiyye'nin Ahmediyye kolunun yayıldığı yerler hakkında bilgi verir.

Mustafa Lutfinin, Tuhfetu'l-Asrî'sinde Ümmî Sinan'ın Elmalı'dan Uşak'a halîfelerinden Şeyh Mehmed Uşşâkîyi ziyârete geldiği, bu esnâda Niyâzî-i Mısrî'nin de burada olduğu belirtilmektedir
46.
Yine aynı eserde Ümmî Sinan'ın oğlunu Niyâzî-i Mısrî ile Bursa ve İstanbul'a gönderdiğini Öğreniyoruz47.
Bunun devlet ricâlinden aldığı bir dâvete kendisi icâbet edememesi nedeniyle mi yoksa oğlunun bilgi ve görgüsünü artırmak amacıyla mı yapılmış olduğunu kesin olarak tespit edemiyoruz.
Başta Niyâzî-i Mısrî olmak üzere, Askerî, Matlaî, Muhammed Uşşâkî gibi mutasavvıf-şâirlerin aynı zamanda Ümmî Sinan'ın halîfesi olması, şüphesiz çeşitli yerlerde tanınıp sevilmesinde şöhretinin yayılmasında etkili olmuştur.
Ayrıca bâzı ilâhilerinin çeşitli mecmualarda bulunması ve bestelenmiş olması
48 da onun şiirlerinin değişik meclislerde sevilerek okunageldiğini gösterir.

Dillerde söylenen ilâhîleri, nesilden nesile aktarılan kerametleri, yetiştirdiği şair-dervişleriyle Ümmî Sinan edebiyatımızda önemli bir yere sâhiptir.


34 a. g. e. , s. 80-83.
35 Muştala Lutff, s. 12; S .Muhammed Nûr, s. 149-150; Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, İst., ts., s. 107-108; Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ank. 1998, s. 145
36 Mustafa Lutfî, s. 14; Seyyid Muhammed Nûr, s. 270; Tam ve Tekmil Niyazi Divanı, s. 179; Erdoğan, s.218.
37 Mustafa LutfT, s. 20-21; Seyyid Muhammed NÛr, s. 110-111; Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, s. 72-73; Erdoğan, s.226-227.
38 Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, s. 35-36; Erdoğan, s.182.
39 Hüseyin Vassâf, s. 77
40 İsmail Beliğ, s. 189
41 bu menkıbeler için bk. Mustafa Lutfî, s. 10-13, 15-19, 22
42 Harîrîzâde Kemâleddin, nr. 432, III, vr. 13Oa-131a
43 Ekiz, s. 49-51
44 bu şiirler için bk. Ekiz, s. 34-39
45 Şeyh Mehmed Nazmî, İÜ, TY, nr. 1604, vr. 81a-b
46 Mustafa Lutfî, s. 12
47 a. e. , s. 17

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 17 Nis 2012, 16:10 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
4. Vefat Tarihi

Kaynaklarda Ümmî Sinan'ın vefat tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer almaktadır.

Bursalı Mehmed Tâhir, Niyâzî-i Mısrî'nin divanındaki bir mersiyede geçen:

"Allah Allah didi ve kıldı bekaya irtihâl mısraının nâtık olduğu 1075 tarihinde (aslında mısra 1078'e tekabül etmektedir) Elmalı'da âzim-i dâr-ı beka oldı"49
diyerek 10751 (1664-65) ölüm tarihi olarak göstermektedir.
Adı geçen mersiye Şeyh Muhammed Uşşâkî adına söylenmiştir. Nitekim mersiyenin beşinci beyti


Lîk gitti azîzim Şeyh Muhammed dünyeden
Kalbimizi yakdı derdi kaddimizi kıldı dâl


bize bunu açıkça göstermektedir.
Niyâzî-i Mısrî divanını şerh eden Seyyid Muhammed Nûr ise mersiyeyi şerhettikten sonra adı geçen mısraı esas alarak 1078 (1667-68) tarihini Ümmî Sinan'ın vefat tarihi olarak verse de
50 yukarda belirttiğimiz gibiAllah Allah didi ve kıldı bekaya irtihâlin ebced karşılığının 1078 olması ve zaten de bu mersiyenin Ürnmî Sinan için söylenmemiş olması sebebiyle bu mısradan yola çıkılarak verilen vefat tarihleri yanlıştır.

Bağdatlı İsmail Paşa, Kutbü'l-meânî adlı eserini tanıtırken Sinan Ümmî'nin vefatını 1032 (1623) olarak verir
51
1057 (1647) yılında Niyâzî-i Mısrî'nin seyr ü sülûkunu tamamlamak için Elmalı'ya Ümmî Sinan'a geldiğini52 bildiğimize göre bu tarihten önce vefat etmiş olması söz konusu olamaz.

Hüseyin Vassaf, Bursalı Mehmed Tahir gibi 1075'te vefat ettiğini belirtir.
Ayrıca aynı tarihin üzerine 1069 tarihini de kaydederek, dipnotta Bursa'da Mısrî Hankahı şeyhi Mehmed Şemseddin Efendi'nin doğrusunun 1069 olduğunu söylediğini ifade eder
53
Harîrîzâde ise vefat tarihi olarak 1068'i (1657-58) verir.

Ölüm tarihiyle ilgili bütün bu yanlışlıklar mutasavvıf-şairin Elmalı Halk Kütüphanesi'nde bir mecmuada
(nr. 43) yazma divanının başında yer alan şu kayıttan:
"Merhum ve magfurunleh Ümmî Sinan Efendi ismühû Yûsuf Efendi dâr-ı dünyâdan dâr-ı âhirete intikâl itdügi sene seb'a sittîn ve elf el-medfûn fî Elmalı, fî şehri cemâziyi'I-âhırda yigirmi beşinci gicesi vâki' olup dünyâdan âhirete intikâl idüp Salı gün dahve-i kübrâdan sonra hâk-i siyaha tapşırıldı. Nevvefa'llâhu merkadehû ve rahmetu'llâhi aleyh ve kuddise sırruhû" (s. 36) haberdar olunmadığı için yapılmış olmalıdır.
Aynı mecmuada bulunan
(s. 450) Niyâzî-i Mısrî'nin Ümmî Sinan'ın ölümü üzerine:
"Ve lehû mersiye-i târîh-i Ümmî Sinan kuddise sırruhû" başlığı altında yazdığı mersiyenin son mısramın ebced karşılığı da aynı tarihi vermektedir.
Bu manzume şu şekildedir:


Uğradı cân yine matem üsdüne
Olmaya bir nâle nâlem üsdüne

Cân u dil meksûf ü mahsûf oldular
Kara gün doğdu bu hanem üsdüne

Fevzimün suyı yerinden od çıkar
Yaraşur bana ki yanam üsdüne

Yıkılup meyhane hîç mey kalmadı
Bir eşik bulam mı yatanı üsdüne

Geldi şeyhimin Niyâzî târihi
San kıyamet kopdı âlem üsdüne..


Niyâzî-i Mısrînin Divanının bilinen nüshalarında bu manzumenin yer almamış olması54 da Ümmî Sinan'ın vefat tarihinin doğru tespit edilememesinin nedenlerinden biri olmuştur.

Ümmî Sinan 25 Cemâziyelâhir 1067'de (10 Nisan 1657) vefat etmiştir. Mezarı kendi adıyla anılan caminin bitişiğindeki türbededir.


Dipnotlar:

48 Divançe, İÜ Ktp. TY., nr. 9774, vr. 90b-96a; Mecmûa-i ilâhiyyât, Süleymaniye Ktp., Ali Nihat Tarlan, nr. 61, vr. 42b; ilâhî Mecmuası, Mevlana Müzesi Abdülba- ki GÖlpınarlı Kütüphanesi, nr. 1656, vr. 13b, 21b
49 Bursalı Mehmed Tâhir, I, 85 5u Seyyid Muhammed Nûr, s. 134
50 Bağdatlı İsmail Paşa, II, 234
52 Mustafa Lutfî, s. 17-18
53 Hüseyin Vassaf, V, 77

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 22 Nis 2012, 23:08 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA

5. Halifeleri:

Yunus Emre, Eşref oğlu Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî vb. mutasavvıf-şa-irler gibi Ümmî Sinan da Allah'a vuslat için gerekli olan ibadet riyâzat ve mücahedeleri öğreterek ilâhî aşka ulaştırmak için çalışmıştır.
Şeyhi Eroğlu'nun vefatından sonra hilâfet makamına geçen Ümmî Sinan ilm-i hikmetten nasip almak, aşk ehliyle sırdaş olmak, dosta ulaşmak isteyenleri dergâhına çağırmış, bu da'vetine icabet edenlerden bir çok halife yetiştirmiştir.
Onun yetiştirdiği başlıca halifeleri şunlardır:
Nitekim Seyyİd Muhammed Nûr, Edebî ve Tasavvufî Mısrî Niyâzî Divanı Şerhi (İstanbul 1976) ve Tam ve Tekmil Niyâzî Divanı (İstanbul, ts. ) gibi eserlerde bu manzume bulunmamaktadır.


a. Şeyh Muslıhuddin Mustafa Uşşâkî:

Divanının başında Yahya Şirvânî'ye kadar olan tarikat silsilesi zikredilirken şeyhinin Ümmî Sinan olduğu kayıtlıdır, ayrıca Ümmî Sinan ile ilgili üç manzumesi bulunmaktadır.
Divanında Hz. Ebü Bekir neslinden olduğunu da söyler
55.
Nİyâzî-i Mısrînin Mevâidü'l-irfânına düşülen bir nottan Niyâzî-i Mısrî'nin "esmayı şeyhi Ümmî Sinan Elmalılı'dan aldığı, şeyhinin vefatından sonra da iki ismi Ümmî Sinan'ın halifesi olan Kütahyalı Müslihuddih Efendi'den telakkî ettiği" kaydedilmiştir56.

b. Gülaboğlu Muhammed Askerî (XVII. yüzyıl):

Kütahyalı olan ve içine ilâhî aşk ateşi düşünce Şam ve Buhara gibi beldeleri dolaştıktan sonra Ümmî Sinan'a bağlanmıştır.
Divanının nüshalarına çeşitli kütüphanelerde rastlanması onun çok okunan ve tekke edebiyatında önemli bir yere sahip olan şairlerden biri olduğunu gösterir.
Şiirlerinde Halvetî tarikatından olduğunu ve mürşidinin Ümmî Sinan olduğunu kendisi belirtir
57.
Şiirlerini sanat kaygısıyla değil bir mürşid olarak kaleme aldığı anlaşılmaktadır58.

c. Şeyh Ahmed Matlaî:

Hayatı hakkında bilgi bulunmayan Matlaî'nin Ümmî Sinan'ın halifelerinden olduğunu Elmalı Halk Kütüphanesİ'nde (nr. 43, s. 605-621) bulunan 50 kadar manzumesinin başlığındaki "İlâhiyyât-ı eş-Şeyh Alımed el-Matlaî el-Uşşâkî el-me'zûn min Ümmî Sinan kuddise sırruhû" ibaresinden öğreniyoruz59.

d. Müftî Derviş:

Divanının nüshalarından birine göre adının Ahmed, lakabının da Çavdaroğlu olduğu tespit edilmiştir.
Şiirlerinde Müftî, Müftî Derviş, az da olsa Çavdaroğlu ve Çavdaroğlu Ahmed mahlaslarını kul lanmıştır
60.
Elmalı Halk Kütüphanesİ'nde (nr. 43, s. 170-172, 181) bulunan manzumelerinin başlığındaki "İlâhiyyât-ı Müftî Dervîş el-me’zûn bi-Ümmî Sinan ..." ibâresinden Ümmî Sinan'ın halifelerinden olduğunu öğreniyoruz61.
Divanında 170'ten fazla manzume bulunmaktadır62.
Niyâzî-i Mısrînin beş arkadaşından biri olan Müftî Derviş 5 meşhur mutasavvıf Sun'ullah Gaybî'nin63 babasıdır.

e. Muhammed Uşşâkî (ö. 1068/1657-58 [?]):

Ümmî Sinan'ın en Önde gelen halifelerinden olup çok geniş bir nüfuza sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Mustafa Lutfî, Ümmî Sinan'ın Muhammed Uşşâkî'yi 1057 (1647) yılında Uşak'ta dergâhında ziyaret ettiğini söyler
64.
Niyâzî-i Mısrî üzerinde de derin bir etkisi olduğu anlaşılan65 Muhammed Uşşâkî'nin Ümmî Sinan'ın Uşak ve civarındaki en güzide halifesi olduğu anlaşılmaktadır.

f. Niyâzî-i Mısrî (ö. 1105/1694):

Ümmî Sinan'ın en ünlü haîifesidir.
Halvetiyye'nin Mısriyye kolunun kurucusudur.
Diyarbakır, Mardin, Kerbelâ ve Kahire gibi şehirlerde dinî ilimler tahsil edip çeşitli tarikat büyükleriyle görüşüp onların sohbetlerinde bulunduktan sonra Ümmî Sinan'a mürid olmuş, 1647-1656 yılları arasında66 Elmalı'da seyr ü sülû-künü tamamlamış ve kendisine hilâfet verilmiştir
67.
Büyüklü küçüklü otuzdan fazla eseri olan Niyâzî-i Mısrî divanında şeyhi Ümmî Sinan'ı öven şiirleri bulunmaktadır68.
Ünü şeyhini aşan Niyâzî-i Mısrî şüphesiz onun tanınmasında da büyük rol oynamıştır.

Bunlardan başka Hüseyin Vasşafın bildirdiği Kâşif69, Hakîrî mahlaslı oğlu Şeyh Süleyman (ö. 1128/1716)70 ve Selâmı mahlaslı Şeyh Selâmî Halil'in71 de Sınan Ümmî'nin halifeleri arasında sayılması gerekmektedir. Her ikisin şiirleri günümüze ulaşmıştır.
Ümmî Sinan'dan
"ma'rifet cevheri" aldığını söyleyen Suphî Hasan Efendi'nin Ümmî Sinan'ın halifesi olup olmadığı şüphelidir72.

Dipnotlar:
55 Süleyman Fikri, s. 189; Ekiz, s. 33-36
56 Niyâzî-i Mısrî, s. 95, dipnot 69
57 Bursalı Mehmed Tahir, II, 308; Ekiz, s. 36-37
58 geniş bilgi için bk. İsmail Ünver, "Askerî", DÎA, İstanbul 1991, III, 491-492; Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, İstanbul, ts., II, 508-510
59 Ekiz, s. 37; Süleyman Fikri, s. 189
60 Suphi Saatçi, "Müftü Derviş", TDEA, İstanbul 1986, VI, 465
61 Ekiz, s. 38
62 Suphi Saatçi, VI, 465; ayrıca bk. Sadık Mısırcı, Müftî Derviş Divanı, Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1995, mezuniyet çalışması.
63 geniş bilgi için bk. Bilal Kemikli, Türk Tasavvuf Edebiyatında Risâle-i Devrân ve Sama Türü ve Gaybî'nin Sernâ'a İlişkin Görüşleri, ilahiyat Fakültesi Dergisi, XXXVII (Ankara 1997), s.455.
64 Mustafa Lutfî, s. 11, 13
65 Niyâzî-i Mısrî, Elmalı'ya Ümmî Sinan'a gelirken Muhammed Uşşâkfye uğrar. Ümmî Sinan'ın vefatından sonra Bursa'ya gider (Mustafa Lutll s. 24-25). Vefatı üzerine ona duyduğu bağlılığı ve hürmeti ifâde eden şiirinin sonunda tarih düşürmüştür (Tam ve Tekmil Niyazi Divanı, s. 97).
66 Mustafa Lutfî, s. 17-18
67 Nİyâzî-i Mısrî, s. 39-41; geniş bilgi için bk. Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı ,Ankara 1998; Mustafa Aşkar, Niyazî-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1998.
68 Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, s. 72, 73, 107, 108, 179
69 Hüseyin Vassaf, s. 77
70 Ekiz, s. 55-60; Süleyman Fikri, s. 189. Bu kaynaklarda babasının vefatından sonra yerine geçen Şeyh Süleyman'ın "babasından daha kâmil olduğu" rivayeti de yer aîır.
71 Ekiz, s. 61-73
72 a. g. e. t s. 38-39

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 27 Nis 2012, 12:14 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
B. Eserleri:

1- Kutbü'Umeânî:
Eserin hamdele ve salvelesinden sonra "Bu risale insanın âlem-i ervâhdan âlem-i süfliye ne tarîkle nüzul idüp ve ne tarikle urûc idecegin beyan ider." (vr. 64b) denilerek eserin konusu belirtilir.
Daha sonra yaratılışla ilgili şu bilgiler verilir:
ALLAH, önce Hz. Muhammed'i nurdan yarattı. Usûl-i esmayı (7 esma) telkin eyledi.
Hakîkat-ı Muhammediyyenin meşgul olduğu tevhidin ve esmanın nuru vasıtasıyla bütün varlıkları yarattı.
Bütün hakâyıklar, âlem-i amâ'da. mec'ûl hakikatken âlem-i'lâhutta. ahsen-i takvim üzre yaratıldılar.
Daha sonra sırayla âlem-i ceberâta., âlem-i melekâta, âlem-i nâsûfa ve âlem-i mülke tenezzül etti.
Âlem-i lâhutta, insana cisim verildi, çeşitli menzillerden sonra tevhid ve esmanın nuruyla yaratılan ve vahdet zevkini, konuşma ve müşahedenin lezzetini tadan âlem-i mülke inen ve vahdetten ayrı düşen insanın vatan-ı aslîye (vahdet) kavuşabilmesi için gerekli olan âlet, esbâb 5 delil ve burhanın ALLAH tarafından insanlara bahsedildiğini belirtir (vr. 66b).
Bu bilgiler verildikten sonra eser 6 fasla ayrılır:


1. Fasıl (67a-69a): Hakâyık-ı insandan sonra ruha Âdem'in yüreğine inme emrinin verilmesi, aşkın zuhura gelmesi ve sema' eylemesi anlatılır. Bunun saf asıyla da İnsanların âlem-i ervah, arş-ı rahman, âlem-i lâhût vb. çeşitli alemleri tenezzülden sonra 7. göğe oradan da sırayla 1. göğe kadar inerler. Sonra oradan heyulaya girip ana rahmindeki meniden hasıl olan velede inerler. O et hayat bulup çocuk olur. İki meleğin biri sağ kulağına âlem-i ervah ilmini, zevkini ve semâmı (ki buna ilham diyor), diğeri sol kulağına o meleğin zıddını iğva eden bir oğlan koyar. İnsana o da vesvese verir. Veliler, âşıklar, sâdıklar Elest bezmi'nde her birisi bir türlü muhab bet, yakınlık, aşinalık ve marifet ortaya çıkarmışlardır.

2. Fasıl (69a-69b): Meşâribü's-sâfİlîleri vücûd-ı cismânîlerine o kadar hükmünü geçirmiştir ki, bir kısmı Hâlik'ı, bazıları onun kelâmını bazıları da velileri inkâr ettiler. Yani meşâribü's-sâfilîlerinin gereği, ves.vâş'ın iğ- vâsı o kadar saptırdı ki, âlem-i ervâhm ve âlem-i lâhutim tüm lezzetlerini unutturup basît âlem-i nâsûtun zulmânî hicaplarıyla muttasıf kılmıştır. Bunlara hidâyet erişmezse akıbetleri kötüdür.

3. Fasıl (69b-70b). Elest bezmi'nde verdikleri ahd-i ezelîye vefa göste renler âlem-i nâsûtun fanî lezzetlerine rağbet etmezler. Hakîkî vasıtaları bulup aslî vatana dönmek için gereken söz ve işlerle meşgul olurlar. Bu hakîkî vasıtalar da nebilerin vekilleri olan mürşid-i kâmillerdir. Talibin zikri arttıkça ALLAH'ın nazarı da ona artar, "ehlullah" mertebesine erince onlara her iki cihanda da gussa ve elem olmaz.

4. Fasıl (70b-72a): Âlem-i nâsûta gelen insanlar, ilkbaharda sahillerden yaylalara göçen kuşlara benzetilir. Kış günleri yaklaşınca kışın fitnesinden emin olmak için kuşların geldikleri ülkelere seyr ü sefer edip geri dönme leri gerekir. Basit uçmasına ve kaçmasına mağrur olup da yaylada kalan kuşlar avcıların çeşitli hilelerine düşüp ecel bıçağına canlarını kaptıracak lardır. İşte bunun gibi âlem-i nâsûtun fanî lezzetlerine gönül verip âlem-i lâhûtun zevkinden habersiz olanlar İblis'in askerlerinin kurduğu hilelere düşüp mağbun olurlar. Bunlara nefs-i emmâre kışı zuhur etmiştir. Bu du rumda yaptıkları onlara fayda vermez.

5. Fasıl (72a-73a). Bir mürşide erip ALLAH'ı dilinde zikredip kalbinde fikredenler anlatılır. Bunlar semâ'-ı evvel ile semâ'-ı âhirin arasını kesme- yip âlem-i ervahta verdikleri ahd-i ezelîye sâdık olanlardır.
Bu bölümde semâ'-ı ûlâ, semâ'-ı vustâ ve semâ'-ı uhrâ hakkında bilgi verilir. Bütün hakâyık-ı insanın cism-i Âdem'e, beşeriyet hareketine gelirken vaki olan hareketine semâ'-ı ûlâ; cism-i Âdem'e geldikten sonra, âlem-i mülke tenezzül ettiklerinde zuhur eden hareketine semâ'-ı vustâ, cism-i Âdem'den hurûc edip dâr-ı ukbâda vâki olan hareketine ise semâ'-ı uhrâ adını verir. Bu her bir semâ'ın da kendi içinde üç kısma ayrıldığı belirtilir.

Semâ'-ı vustâ anlatılırken nefsin hevaları ve şehvetin galebeleriyle ortaya çıkan ve bidat olan cismânî, şeytanî ve nefsânî hareketlerden bahsedilir ve bunların haram olduğu belirtilir.


6. Fasıl (73a-73b). Hareketti's-semâi'1-cismânî ve'n-nûrânîyi açıklar. Buna semâu't-tâlibîn de denir. Bu sünnet olan hareketü's-semâ'dır. Bu hal üzereyken dâr-ı ukbâya giderlerse cennette çeşitli nimetlere kavuşurlar. Burada sonsuza dek semâü'l-uhrayla mütelezziz olurlar.

7. Fasıl (73b-74a). Hareketü's-semâi'l-vustâ ve uhrânın bir başka açıklaması yapılır. Ahd-i ezelîsine vefa edip sâhib-i irşad, mürşid-i kâmil ve vekîl-i enbiyâ denilen veliyyullaha teslim olup Hakk'a bağlanan ve daima onun zikrinde olanların hareketü's-semâlarına, hareketü'l-cismânî ve semâu'r-rûhânî ve rücûu's-sırrü'l-insânî denir. Bu ibadettir. Bu hal üzereyken dâr-ı ukbâya gidenlerin hareketü's-semâi'l-uhrâları şöyle açık lanır: Hz. Muhammed (s.a.v) Hazîre-i Kııds'e davet edildiğinde bütün mukarreb ve hâs kullarla birlikte ziyâfet-i hâs ve keşf-i tecellî-i zâtla semâ' edip hareket vâki' olsa gerektir.

2. Divan:
Ümmî Sinan'ın tanınmasını ve tasavvufî düşüncelerinin yayılmasını sağlayan önemli eseri divanıdır.
Eleştirmeli metnini hazırladığımız bu divanında ilâhî olarak yazılmış 200 şiir bulunmaktadır. Bu şiirlerde vahdet-i vücud görüşü coşkun bir şekilde dile getirilir. İnsanlara gönülden inandığı bu tasavvufî düşünceleri anlatırken çeşitli öğütler de verir.
Şiirlerinin büyük çoğunluğu (145 adet) aruzla yazılmıştır.
Bir çok mutasavvıf şair gibi şiirlerini bir irşad vasıtasıtası olarak
nmıştır. Diğer vahdet-i vücut görüşünü benimseyen şairler gibi
derin bir varlık bilgisi ve insan anlayışı vardır. Şiirleri oldukça sade sayılabilecek bir Türkçe ile kaleme alınmıştır.
Tasavvufî terimler ve semboller her tekke şairinde olduğu gibi bu ilâhîlere ayrı bir fikrî yoğunluk kazandırmaktadır. Devriye ve sathiye olarak kaleme aldığı şiirlerinin yanında zamanını tenkit eden müstakil bir şiiri de (nr. 175) bulunmaktadır. Bu da onun dışa dönük yaşadığını, toplumun dertleriyle ilgilendiğini, bunları kendisine dert edindiğini bize göstermektedir.


(kaynaktan alışta eksiklik olmuştur. ve kaynakça da alınamamıştır. kitap temin edildiğinde eklenecektir. tahirî.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: ÜMMİ SİNAN DİVANI
MesajGönderilme zamanı: 02 May 2012, 22:47 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 May 2007, 03:00
Mesajlar: 617
Konum: ANTALYA
KAYNAKÇA-BİBLİYOGRAFYA:

*BA, Nezaret Sonrası Evkaf Defteri [EV], nr. 15024, s. 2, 49.
*Bağdatlı İsmail Paşa, îzâhu'l-meknûn fi'z-zeyl 'alâ Keşfi'z-zunûn 'an ve'l-fünûn
(nşr. Kilisli Muallim Rifat-Şerefeddin Yaltkaya)
İstanbul 1947, II, 234.

*Bayrı, M. Halit, "Mutasavvıf şairler: Sinan Ümmi” Türk Folklor araştırmaları nr. 129, İstanbul 1960, IV, 2128-2129.
*Bursalı Mehmet Tahir Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333,1, 85. *Aşkar, Mustafa, avvuf Anlayışı, Ankara 1998.
*Develi, Hayati, Evliya Çelebi Seyahatnâmesine Göre 17. Yüzyıl Osmanlı Türkçesinde ses Benzeşmeleri ve Uyumlar, Ankara 1995.
*Dikmen, Hamit “Elmalılı Şeyh Yusuf Ümmî Sinan Efendi", Erdem (Aydın Sayılı özel Sayısı-II), IX/26, Ankara 1996, s.643-649.
*Dilçin, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983.
*Divançe, İÜ Ktp. TY., nr. 9774, vr.90b-96a. S. 643-649.
*Erdem, Mehmet, Sinan Ümmî ve Kutbü'l- meâni isimli Risalesi Üzerine Bir incelem Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İzmir 1997 yüksek lisans tezi.
*Erdem, O. Kâmil, Divan, Şeyh Yusuf Sinan Ümmi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ktp., nr. 10422, mezuniyet tezi.
*…… Sinan Ümmî Divanı, İstanbul 1976. 30
*Erdoğan, Kenan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ankara 1998.
*Ekiz, Abdullah, Sinan Ümmi ve Ahfâdı, Ankara 1962.
*Ertuğrul, İsmail Fennî, Vahdet-i vücud ve Muhyiddîn-i Arabi, İstanbul 1928.
*Evliya Çelebi,seyahatname, İstanbul 1935, IX, 280-281.
*Gölpınarlı, Abdulbaki Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri İstanbul 1977.
*Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Ayvansarayî, Süleymaniye Ktp., Esad Efenedi, nr. 1375, vr. 46a.
*Harîrîzâde Kemâleddin, Tibyânü vesaili’l-hakaik fi beyani selasili’t- tarâik, Süleymaniye Ktp., Fatih, nr. 432, III, vr. 130a-134a.
*Hüseyin Vassaf, Sefînet-i Evliyâ-yı Ebrâr, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr.2309, V, 76.
*İlâhî Mecmuası, Mevlana Müzesi Ktp., nr. 1656, vr. 3a, 3b, 21b.
*İpekten, Haluk, Eski Türk Edebiyatında Nazım Şekilleri ve Aruz, İstanbul 1994.
*İsmail Belîğ, Güldeste-i Beliğ, Bursa 1302, s. 188-192.
*Kam, Ferid, vahdet-i Vücud İstanbul 1913.
*Kocatürk, Vasfi Mahir, Türk Edebiyatı Tarihi Ankara 1970, s.480-481.
*……. Tekke Şiiri Antoloji, Ankara 1968, s. 317-319.
*Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s.274, 345.
*Kurnaz, Cemâl-Tatcı, Mustafa, Ümmî Sinan: Hayatı ve Şiirleri, Ankara 1998.
*Kürkçüoğlu, Kemal Edib, Osman Şems Efendi Dîvânı'ından Seçmeler, İstanbul 1996.
*Mecmûa-i llâhiyyât, Süleymaniye Ktp., Ali Nihat Tarlan, nr. 61, vr. 42b.
*Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları: Yâdigâr-ı Şemsî I-II (haz. Mustafa kara-Kadir Atlansoy), Bursa 1997, s.519.
*Muallim Naci, Edebiyat Terimleri: Istılâhât-ı Edebiyye (haz. M.A.Yekta Saraç), İstanbul 1996.
*Muhammed Fuad Abdülbâki, el Mu'cemü'l- müfehres li-elfâzi'l- Kur'âni'l-Kerîm, İstanbul, ts.
*Mustafa Lutfî, Tuhfetü'l-asrî fî menâkıbi'l-Mısrî, Bursa 1309.
*Mutçalı Serdar, Arapça-Türkçe Sözlük, İstanbul, ts.
*Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Mecellütü'n-nisâb fi'n-neseb ve'l-künâ ve’l- elkâb Süleymaniye Ktp., Halet Efendi, nr. 628, vr. 260a.
*------, Meşâyihnâme-i islâm, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi nr. 1716/1 vr. 5b-6a.
*Niyâzî-i Mısrî, Mawaidu'l-irfân: İrfan Sofraları (notla çev. Süleyman Ateş), Ankara 1971.
*Onay, Ahmet Talât, Türk Şiirlerinin Vezni (haz. Cemal Kurnaz), Ankara 1996.
*Sâdık Vicdanî, Tomar-ı Turuk-ı Aliyyeden Halvetiyye, İstanbul 1338r./1341.
*Seyyid Muhammed Nûr, Edebî ve Tasavvufî Mısrî Dîvânı Şerhi, İstanbul 1976.
*Sinan Ümmî b. İbrahim er-Rûmî, Kutbü’l- meânî, İzmir Millî Ktp., nr. 2011/5,vr. 63b-74a.
*Süleyman Fikrî, Antalya Livası Târihi, İstanbul 1338r/1340, s. 187-191.
*Şeyh Mehmed Nazmî, Heydiyyetü'l-ihvân, İÜ, TY, nr. 1604, vr. 81a-b.
*Şeyhî Mehmed Efendi, Şakâ'ik-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri:Vekâyi’ü’l-fudalâ I (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989/1404, III, 123.
*Tam ve Tekmil Niyazî Divanı, İstanbul, ts.
*Tatcı, Mustafa Yunus Emre Divânı I: İnceleme, Ankara 1990.
*------, "Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halvetî", Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 81, İstanbul 1992, s. 1992, s. 179-188.
*-----, Ümmî Sinan Halvetî, Antalya/Elmalılı 1993.
*------, "Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halvetî", Edebiyattan İçeri, Ankara 1997, s. 193-217.
*Türkçe Yazma Divanlar Katalogu, I. Cilt: XII-XVI. Asır, İstanbul 1947, nr. 61, s.153.
*Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu, 111/07, İstanbul 1983, nr. 2031, s. 185.
*Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991.
*------, "Halvetiyye", DİA, İstanbul 1997, XV, 393-395.
*Ünver, İsmail, "Askerî", DİA, İstanbul 1991, III, 491-492.
*Yurdören, İbrahim, Kaybolan Gölgeler Niyazi Divanı Açıklaması, Ankara 1966.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye