Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 11 Ara 2018, 04:34

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 15 Eyl 2007, 23:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 1026
Bu konuyu facebook'ta paylan!
TEKVİN HAKKINDA


Kâmil kişi odur ki: nefeslerine dikkat ederek, âdeta gönül hazinesine bir bekçi ola. Orada durup, yabancı kimseyi içeri koymaya. Gönül hazinesi Hakk'ın kütüphanesidir: Oraya Haktan gayrı fikirlerin girmesine yol vermeye.

-"Allah'a giden yollar yaratılmışların nefes sayısı kadardır."

Hükmü uyarınca: Her nefeste Hakka çıkan bir yol bulunur.
Buna göre irfan sahibine gereken, her aldığı nefesi bizzat Hak'tan alıp, yine ona can vermektir. - Bu nefesi, nefis olarak da tefsir etmek caizdir, -buna göre insandan nefes -veya nefis- çıksa aslına döner. Onda renk yoktur. Kulun ameli fikir ne ise nefes -veya nefis- o renge boyanır; o libasla açılır.

Herhalde gönlü, Hakk'ın rızasına uymayan şeylerden temiz tutmak gerekir; kötü hatıradan pâk eylemek icap eder. Zira; kulun kalbi, Hakk'ın hazinesi ve kütüphanesidir. Ve insan onun hazinedarıdır. Haktan gayrı her fikir ve düşünce hırsız ve çetedir. Onlara gönül yolunu kapamak gerekir. Nitekim, Hadis-i Şerifte kalb şöyle anlatılır:

-"Mü'minin kalbi, Allah'ın tecelli yeridir; mü'minin kalbi Allah'ın arşıdır, mü'minin kalbi Allah'ın hazinelerindendir, mü'minin kalbi Allah'ın aynasıdır."

Buna göre; bir kimse Hakkın hazinesini çetelere kaptırır ve hırsızlara çaldırırsa hali müşkül olur. Zira, hain sayılır. Hainleri ise Allah-ü Teâlâ sevmediğini şu Âyet-i Kerime bildirir:

-"Kafi olarak Allah, hainleri sevmez."

Yanınca gönülde, Hakkın ışığı;
Kesilir ondan, hırsızın ayağı.


***

Hak yakınlığına ermiş kimselerde zihne gelen hâtıralar, o hali bulmamış olanlarda açıkta cereyan eden söz ve işler gibidir. Hak yakınlığına ermiş kimseler yersiz düşüncelerden de sorumludurlar. Bir Hadis-i Şerifte beyan buyurulduğu gibi en ince konuyu dahi hatıra getiren kimse, aynı incelikle sorguya çekilir ve: İyilik yapan zatların yaptığı bir çok iyi iş, Hak yakınlığına erenlere nazaran bir hata sayılır.

Gerçekte: Allah-ü Tealâ, kulunun gönlüne zatından gayrının girmesine razı olmaz. Zira, orası İlâhî tecellinin yeridir. Bunu izah eden bir Hadis-i Şerif şöyledir:

-"Gönül ilâhî bir kâbedir. Her kim oraya Hak'tan gayrı fikirlere yol verirse, kalbini putla doldurmuş olur."

Her ne kadar düşüncelerin halikı Allah-ü Teâlâ ise de, kul gafleti sebebiyle sorguya maruz kalır.

Bu bahsin tafsili şu Ayet-i Kerime'nin mânasında da saklıdır:

-"O her an bir şan alır."


Bu kaideye göre; Hak daima ve her zaman yeni yeni tecelliler gösterir. Her tecelliden kullar üzerine Hakkın emri nazil olur, kullarına iner. Onların kalbini ziyarete gelir. Hakk'ın emri yani o tecellisi gizli misafirdir. Hak'tan gelir mü'minin kalbine konuk olur. O geldiği anda kulun kalbi Hakla dolu ise, o misafir gönülde Hakla karşılaşır. Kalpte mevcut hakikatle birleşir. Bu bahsi daha açık anlatan bir Hadis-i Şerif beyan edelim.

-"Beni ne yerimHalbuki, mü'min kalbe sığdım." ne de semâm aldı.

Bu kudsi bir Hadistir; mânasını tefsirde, bir âşık şöyle buyurmuştur:

Hakk'a bakan incidir gönül;
İsme, müsemmaya mahzardır gönül.
Bir şahin, bir anka kuşudur gönül;
Zat-ı Hakk'ın varlığıdır gönül.


***

O ilâhî emrin kalbdeki ile birleşmesinden kudsi bir güzellik meydana gelir... Miktarsız ve şekilsiz geldiği gibi Zat-ı Hakka gider...
Sözlerindeki hikmet yine Hakka döner ve vâsıl olur. (Ondan geldi ve yine ona döner.) Bu geliş-gidiş ruh cihetiyle değil; her şeyden münezzeh bir inişle olur; gidiş dahi aynı şekilde ve münezzeh bir geri dönüşle olur. Bu geliş ve dönüşe ne feleğin aklı erer, ne de meleğin. Ancak, görürlerse her şeyden münezzeh bir nur görürler; ötesini bilmezler.

Hakkın gizli misafiri olan tecelli geldiği anda kul kalbini zikir ve fikirle meşgul eder; Hakkı düşünürse o misafirini ağırlamış olur.

Şayet o tecelli geldikte, Hak fikrini orada bulamaz da, oradaki bir meleğe mülâki olursa, onların içtimaından meleklere has bir sûret hasıl olur. Ruhların geçtiği yoldan geçer, sidreye kadar uçar ve orada karar kılar.

Şayet, o Hak misafir geldiğinde kalpte şeytani şeylerle karşılaşırsa bu sefer ateş buhranına benzeyen bir hal alır. Âdeta siyah kuş şeklinde şeytanların geçtiği yoldan gider. Ve ancak ay altına kadar varır. Onun için oradan öte yol yoktur. Kıyamete kadar orada bekler.

Şayet, o gizli misafir geldiği anda bir güzelliği bulursa, o anda iyi bir şekil alır, suret alır. İyi bir uçuşla uçar ve cennete varır. Girdiği suretin mizacına has nimet bulur ve orada sahibi gelinceye kadar kalır.

Tafsile lüzum olmayan daha birçok şeyler vardır.
Nüzul eden her tecelli kalpte ne ile aşılanırsa iyi veya kötü bir şekil alır ve gereken yere gider. Bu sebepten insan, o tecelliyi iyi karşılaması ve iyi uğurlaması için daima iyi düşünceleri beslemesi gerekir.

***

İnsan, haddizatında ilâhi bir iş evidir. Hakkın zatı daima tecelli eder ve gerçek emirler kula iner. Onun inişi, şekilsiz ve renksiz olduğu gibi, kendisi de öyledir. Ancak, Hak Tealâ tecelliyi çeşit çeşit, renk renk suretlerde yaratır. Bunları yapmaktan maksut, Hakkın tekvin sıfatı tecellisini beyandır.

Olgun insan herhalde gafil olmamalı. O ilâhî tecelli, kendine nasıl şekilsiz ve tartısız geldi ise, yine geldiği gibi renksiz ve şekilsiz göndermeye gayret etmelidir. Asıl mesele onun hukukuna riayet edip geldiği gibi gönderebilmektir.

İnsanın gerek içinde, gerek dışında olan bütün işler, düşünceler, hareketler, inanışlar, tasavvurlar; hattâ bütün nefeslerin, bir zerresi dahi boşa gitmez. İyi veya kötü olan her hareketin, kendine göre bir kabiliyeti ve istidadı vardır; onlar o hallerine göre türlü şekiller alır; öbür âlemde ise, burada aldıkları suretle meydana çıkarlar. O hareketlerin ve işlerin sahibi onlara verdiği suret gereğince; ya nimet bulur hoşluğa dalar; yahut incinir azap çeker. Burada da saklı olan, orada aşikâr olur.

-"Bir kimse zerre kadar hayır yapsa, onu görecek ve bir kimse; zerre kadar şer yapsa onu görecek..."

Mealine gelen Ayet-i Kerime bunu anlatır.

***

Muhiddin-i Arabî Hz. devamla şöyle der:

-"Hak Teâlâ varlığını yarattı. Ama, bunu akıllar idrâk edemedi. Çünkü onlar, maddî şeyleri düşünebilen akıldı. Maddiyata taalluk eden akıl yüce şeylerin anlayışında kusurludur. Bunu anlamak için maddeyi geçip ötelere varan akıl gerektir."

Haddi zatında:

-Hak varlığını yarattı...

Demek; dış bakımdan iyi görünmez. Ama, mâna cihetiyle gerçektir ve her şeyi aciz hâle getiren bir haldir; bize gereken ise budur, yani mânadır.

***

Akılların alamadığı önemli bir mesele de şudur: Her kim Hak Teâlâ hakkında bir kelâm etse, ona suret vermiş olur. İbadet dahi etse, o tasavvur ettiği şeye ibadet eder; o da Allah-ü Teâlâ'nın kendisidir, başkası değildir. Hak Teâlâ kulun tasavvuruna, itikadına ve anlayışına göre kalb aynasında yüz göstermiştir. Asıl meseleye geliyoruz. Bu tasavvurda ve düşüncede Hakkı elbetteki o kul yaratmadı; ancak, mutlak Hak Teâlâ kendi varlığını yaratmış oldu. Her şeyin halikı Allah-ü Teâlâ'dır; ondan başka yaratıcı yoktur. O kulun itikadında zuhur eden dahi, Hakkın yarattığı eşya cümlesindendir; ki, onları dahi Hak yaratmıştır.

"Hak kendi varlığını yarattı." cümlesinin derin mânalarından biri de budur.

***

Bilinmesi gereken bir husus vardır; anlatalım:

-Halk, caal, icad, sun’ ve tekvin kelimelerinin hepsi bir mânaya delâlet eder. Halk'ın mânası, yaratmak. Caal'in mânası, kılmak. İcad'ın mânası, var etmek. Sun'un mânası kudret eseri göstermek. Tekvin'in mânası, görünmeyen şeyi meydana çıkarmaktır. Az buçuk ayrı mâna taşısalar dahi, hepsi aynı yola çıkar. Hepsinden gaye Hakkın zuhuru ve tecellisidir.

Cümlesine verilecek bir başka mâna ise şudur:

-Hak kendi varlığını yarattı.

-Düşünen kulun zannına ve düşüncesine göre varlığını izhar eder.

Şöyle bir misal var: Bir kimse aynayı karşısına alır, kendini orada var eder, görür ve bilir. İnsanın aynada kendini bakıp görmesinde bir ayrı safa vardır. Bu sebepten Hak Teâlâ bu âlemi ve Adem'i yarattı ve bunları varlığına ayna kıldı. Şu mühimdir ki: Alem aynasında kendi aksini, Âdem aynasında ise, aynını görür ve seyreder. Burada Âdem'den murad insandır.

-O âlemi ve Âdem'i yarattı, varlığına ayna kıldı;

demekten murad ise, şudur; Zatını ayna suretinde izhar etti... Cemâlini o aynada zatına arzetti. Bu yüzden bakar oldu. Kendi güzelliğini görüp aşka düştü, hayran oldu, niyaza kapıldı. Diğer yüzden maşuk oldu, naz ve işveye girdi. Kendi hüsnünü yine kendine arzetti ve tecelli etti;
Burada bakan, bakılan ve bakmak ve ayna, tek şeydir.

***

Bu; İnsan-ı Kâmil, öyle bir saf, temiz ve mutlak aynadır ki, mutlak cemâl olan Hak, zatını kayıtsız orada müşahade eder.

Kâmil insanın aynası Hakkın tecellisine göredir.
Diğerlerinde olan tecelli, kulun zannına, kabulüne ve istidadına göredir. Gerçeği söyleyen Haktır, ve doğru yola hidayeti o verir.

***

Muhiddin-i Arabî Hz. FÜSUS'un son kısmında, bazı kelâm sarfetmiştir. Anlattığımız mevzu ile ilgisi olduğu için , buraya kısmen alıyoruz. Hazret ez cümle şöyle buyurur:

-"Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan İlâhtır. Bu bir sıfattır ki: kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de, ona göre yapar ve Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur. Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler. Sebep; Hakkın arzusuna değil; kendi zannına uymayışıdır. Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı... O kul, böyle yapmakla kendine özel bir mabud yapmış olur ve kendine uymayan herkesi kötüler; çünkü cahildir. Şayet Bağdadlı Cüneyd'in -Allah ona rahmet eylesin- dediği:

-Suyun rengi kabının rengidir.

Cümlesindeki manâyı anlamış olsaydı hiç kimse ile çekişme yolunu tutmazdı. Her itikad sahibinin, itikadını teslim eden bir arif olurdu. Hak Teâlâ'nın her surette tecellisini görür ve bilirdi.

O kendine özel bir mâbud tasavvur eden kişi, sadece bir zan sahibidir; ne âlimdir, ne arif... Bu sebepten Allah-ü Teâlâ:

-Ben kulumun zannına göreyim.
Buyurdu.

Bunun mânası şudur:

-Kulum, beni ne şekilde düşünürse ona göre öyle var olurum.

Bu, ister itlak, isterse takyid olsun.

Hakkında çeşitli itikad beslenen ilâh muayyen, mahdut ve sayılıdır. Kulun kalbine sığan ilâh da odur. Yani Hakkın bir tecelli yüzüdür; başka ilâh değildir. Ama, mûtlak olan ilâh, celâl sahibidir ve ondan başkası bulunmaz, hiçbir yere de sığmaz, hattâ gönüle bile sığmaz. Nasıl sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır. Zatından gayrisi yoktur, hattâ gönülün dahi aynıdır. Hattâ:

-Kendi varlığına sığar veya sığmaz.

Demek de caiz olmaz. İşi buna göre düşün ve anla.

Yukarıda anlattıklarımızın, kolay anlaşılması için, bir misal getirmek isteriz. Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafına yüz bin ayna konsa o sevgili kaç yüz bin görünür? Ama aslında bir tanedir. Öyle iken, aynaların kabiliyetine ve istidadına göre kiminde parlak, kiminde kederli görülür. Kiminde doğru, kiminde eğri büğrü olur. Bu hale göre bir kimse sevgilisinin bir aynada yüzünü görüp, öte kalanları inkâr etse arif olmamış olur.
Arif olan, cümlesini ikrar eder. Hangi aynada görürse tasdik eder; belki aynasız olarak dahi görür.

Nice yüz bin göze görünen bir suretmiş âşikâr
Kendi hüsnüne, yine kendisi talepkâr...


Bu misalde, fazla açıklamak icap etmez.
İrfan sahibi ne kadar düşünürse ve zevk alırsa o kadar misal bulur.

Bir misal daha beyan edelim. Bir kimse güneşin ziyasını görmeden, hayli zaman karanlık bir yerde, kalsa, günün birinde o yerin etrafı renkli ve çeşitli camlarla açılsa, sabah güneşi doğdukta, o camların her birine ayrı ışık vurur. Bu ışığın dokunduğu her cama göre içeriye bir renk düşer. O zat ise, güneşin rengi yeşildir, kırmızıdır diye türlü iddialara düşer. Hayal ve tasavvura kapılır.
Ama, irfan sahibi işin hakikatini bilir ve ona göre ayarlanır. O bilir ki, suyun rengi kabının rengidir. Ve bilir ki, eşyanın cümlesine ışık tutan Hakkın nurudur.

-"Yerin ve semâların nuru Allah'tır."

Âyet-i Kerimesi bu durumu pek güzel anlatır.
İrfan sahibine göre iki cihanın aynasından görünen tek yüzdür.
Hal böyle iken, her arif bir kemâle ermiştir.

Bir kısmı şöyle der:
-"Sonunda, Allah'ın zatını (C.C) görmediğim hiçbir şey yok."

Bir kısmı da şöyle der:
-"Allah'ın zatım (C.C.) içinde görmediğim hiçbir şey yok."

Bir kısmı da:
-"Her şeyden evvel onu görürüm."

Der. Bir kısmı da:
-"Ancak, Allah."

Der. Bir kısım arifler ise:
-"Allah'ı ancak; Allah görür."

Der bu görüş meselesinde bir şekil hâsıl olur.

İrfan sahibi bu beş hali bulup, varlığında topladıktan sonra beş şekil daha hâsıl olur; onun tafsili burada uygun değildir; keşfi dahi haramdır. Arzu eden kimse kâmil insanın eteğine yapışıp ondan talep etsin; zira:

-"Tatmayan bilmez."

Kaidesi esastır; yazı ile olmaz; vesselam.

Yardımcı Hak'tır...

Allah-ü Teâla'nın yardımı ile tamam oldu.




***
ÖZÜN ÖZÜ
İbn Arabi

Türkçesi; İsmail Hakkı Bursevî
Kırkambar Kitaplığı
1. Basım, Sf. 86-96

Özgün Adı
Risale’i Lübbü’l-Lübb


Bünyamin ERGÜN' ün ANLAMAK' daki yazısından alıntıdır.

_________________
Derviş na murad olacak.
Allah vesilelerle kendisine yaklaştırır.
Na murad olacak..
Bildiğini terk edecek.

Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 16 Eyl 2007, 00:26 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
ALLAH(C.C.) EBEDEN RAZI OLSUN ZAHİDZENDERUN DOSDUM. "ÖZÜN ÖZÜ" BİRAZ UZUNCA OLMUŞ :wink: AMA OKUMAYA DEĞER BİR BİLGİ SUNMUŞSUN. BİZDE HERKESİN OKUMASINI RİCA EDİYORUZ ÇOK GÜZEL BİR PAYLAŞIM.
MUHABBETLE...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 16 Eyl 2007, 00:45 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3705
Allah razı olsun abi. Özdeki sır bilgileri için.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 16 Eyl 2007, 16:08 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 1026
DEĞERLİ HAKAN, ANKAKUŞU

Yorumlarınız için sağolun..
Ankakuşu kardeşim, dediğin doğru olabilir uzunca bir yazı ..

Fakat yazı bir alıntı olduğundan bozmadan olduğu gibi aktarmak istemedim.
Sadece renklendirerek anlatımda önemli olan yerlere vurgu yaparak bir canlılık katabilirdim ve onu yapabildim..

ALLAH RAZI OLSUN SİZDEN

_________________
Derviş na murad olacak.
Allah vesilelerle kendisine yaklaştırır.
Na murad olacak..
Bildiğini terk edecek.

Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Oca 2017, 06:23 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"Allah Teala kötülüğü emretmediği gibi aynı şekilde onu dilememiştir. Fakat onun varlığına hükmetmiş ve onu belirlemiştir. Allah'ın onu dilememiş olmasını şu şekilde açıklayabiliriz: Bir şeyin kötülük olması, o şeyin kendi hakikatı değil, Allah'ın ondaki hükmüdür. Allah'ın eşyadaki hükmü yaratılmış değildir. Üzerinde yaratmanın gerçekleşmediği şey irade edilmiş olamaz." [Futuhat-ı Mekkiye, 1.cilt s.113]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2017, 04:35 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Muhyiddin İbni Arabî'nin SALAVAT-ı KÜBRÂsı

Allahumme salli ve sellim alâ Seyyidinâ Muhammedini’n-Nebiyyi’l-Ummiyyi’l-Arabiyyi’l-Kureyşiyyi’l-
Hâşimiyyi'’l- Mekkiyyi'’l- Medeniyyi.
Sâhibi’'t- Tâc ve'’l- Mi’'râc.
Sâhibi'’l- Şeriat ve Atâyâ.
Sâhibi'’l- Makâmi'’l- Mahmûdi ve'’l- Havdi'’l- Mevrûdi.
Sâhibi’'s- Sucûdi li Rabbi'’l- Ma’bûd.


MÂNÂsı:

ALLAHım!.
Efendimiz; Nebiyyi’'l- Ummî, Arabî, Kureyşî, Haşimî, Mekkî, Medineli olana,
Tâc ve Mi’'râcın Sâhibine,
Şeriat ve Atâ Sâhibine,
Makâm-ı Mahmud ve Havz-ı Mevrûd Sâhibine,
Tek Ma’bud-İbâdet edilen RABB celle celâluhu için SECDEler Sâhibine,
Salât ve Selâmımızı ulaştır.
Teslimiyet ve Sıla ulaşımımızı sağla İnşâallah..

Âmin Yâ Muîn celle celâlihu…

NOt:
Muhyiddin İbni Arabî (radiyallahuanhu), Salavat-ı Kübrâsının çok önemli olduğunu bildirmiştir.
MuhaMMedî MuhaBBetle..

Kulİhvanî

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2017, 04:36 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Resim

"Bilinmelidir ki: Bu asılların karışımlarında bir takım bilinmezlikler vardır. Çünkü sıcaklık ve soğukluk birbirlerinin zıddıdır, dolayısıyla karışmaz, karışmadıklarında ise onlardan herhangi bir şey meydana gelmez. Aynı şey , yaşlık ve kuruluk içinde geçerlidir.

Sadece bir zıddın zıddı başka bir zıddın zıddı ile karışabilir ki bu durumda ise sayıları dört olduğu için onlardan ancak dört şey meydana gelebilir. Bu nedenle ikisi diğer diğer ikisinin zıddıdır. Böyle olmasaydı, onlardan meydana gelen bileşimin hakikatlerinin gereğinden fazla olması icap ederdi. Dört sayının aslı olduğu için, unsurlardan oluşan bileşiminde dört asıldan fazla olması doğru değildir.

Dörtte bulunan üç, dörtle beraber yedi eder. İçerdiği iki ise bu yediyle berbaer dokuz eder. Dörtte bulunan bir ise dokuz ile beraber 10 eder. Bundan sonra dilediğin şeyi oluştur. Sana bu imkanı verebilecek yegane sayı dörttür. Aynı şekilde tam sayı olarak ta 6'yı bulabilirsin. Çünkü onda yarım , altıda bir ve üçte bir vardır.

Böylece sıcaklık ve kuruluk karışmış ateş olmuştur, sıcaklık ve yaşlık karışmış hava olmuş, soğukluk ve yaşlık karışmış su olmuş, kuruluk ve soğukluk karışmış toprak olmuştur.

Havanın sıcaklık ve yaşlıktan oluşumuna bakınız! Hava, mahsus hayattaki nefestir ve o her şeyi, suyu toprağı ve ateşi hareket ettirendir. Kendisi hayat olduğu için, onun hareket etmesiyle de eşya hareket eder. Çünkü hareket, hayatın eseridir. O halde bu dört rükun, ilk analardan meydana gelmiştir.

Sonra bilmelisin ki :
Bu ilk analar, bileşik şeylerde herhangi bir karışım olmaksızın sadece kendi hakikatlerini verir. Isıtmak, başka bir şeyden değil, sadece sıcaklıktan meydana gelir. Aynı şekilde kurutmak ve büzülmekte kuruluktan meydana gelir. Ateşin sulu bir yeri kuruttuğunu gördüğünüzde , orayı sıcaklığın kuruttuğunu zannetmeyiniz. Çünkü ateş, daha önce de belirttiğimiz gibi sıcaklık ve kuruluğun birleşimidir. Ateşteki sıcaklık sayesinde su ısınır, kuruluk sayesinde kurutma meydana gelir. Aynı şekilde yumuşama da yaşlıktan meydana gelir. Soğuma ise soğukluktan meydana gelir. O halde sıcaklık ısıtır, soğukluk üşütür, yaşlık ıslatır ve kuruluk kurutur.

Söz konusu bu asıllar, birbirlerini iter ve ancak bir surette toplanabilir. Fakat bir surette toplanmaları hakikatlerinin verdiği şeye göre gerçekleşir. Tek bir surette onlardan bir tanesi asla bulunmaz, ancak iki tanesi bulunabilir. Daha önce bileşimleri hakkında belirttiğimiz gibi mesela ya sıcaklık ve kuruluk bir arada bulunabilir. Tek başına sıcaklık ise bir surette bulunamaz. Çünkü sıcaklıktan tek başına sadece kendisi meydana gelebilir.

Unsurların herhangi bir surette tek başına bulunamayacağının gerçek nedeni şu dur: Hakikatler iki kısma ayrılır. Bir kısmı hayat, bilgi, düşünme ve duyu gibi akılda tekil bulunan hakikatlerdir. Diğeri ise gök, alem, insan ve taş gibi bileşik bulunan hakikatlerdir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Birbirini iten bu esasları birleştirip onların karışımından ise zuhur eden şeyleri ortaya çıkartan sebep nedir?

(Cevap olarak deriz ki) Burada bilinmez bir sır ve açıklanması yasaklanmış cetin bir durum vardır. O sırrın açıklanmasının yasaklanmasının nedeni taşımaya güç yetirilemezliğidir. Çünkü akıl onu anlayamaz, keşif ise ortaya çıkartabilir. Bu nedenle biz de onun hakkında şimdilik susuyoruz, belki daha sonra kitabımızın çeşitli bölümlerinde zeki araştırmacının farkına varacağı şekilde ona işaret ederiz."

[Futuhat-ı Mekkiyye I.Cilt, Muhyiddin İbni Arabi (k.s),Litera Yayıncılık]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2017, 04:38 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Rahmetli Zahid cAN bu sayfayı açmış. Futuhat-ı Mekkiye'den alıntıları bu sayfada yayınlayacağız. Hizmetin devamı olsun inşae'ALLAH.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2017, 09:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
ALLAH (celle celâlihu) razı olsun. Gariban CAN

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 May 2017, 03:53 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Ecmaiyn Adem canım.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 May 2017, 03:56 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Resim

"Fıtrat ; ALLAH'ın insanları üzerinde yarattığı tevhid dini'dir..." [Futuhat el-Mekkiye Cilt 1.]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Haz 2017, 03:47 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Eşyanın Hakkı tespihi, bazı akılcı bilginlerin zannettiği gibi hal tespihi olsaydı ayette "Siz anlayamazsınız" demenin bir anlamı olmazdı. [Futuhat-ı Mekkiye I, Muhyiddin İbn' Arabi (k.s)]

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰـكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا
Tusebbihu lehus semavatus seb'u vel erdu ve men fihinn, ve im min şey'in illa yusebbihu bi hamdihi ve lakil la tefkahune tesbihahum, innehu kane halimen ğafûra.
Onu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil'ukul tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, o, cidden halîm gafur bulunuyor [ İsra , (17/44) ]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Eyl 2017, 10:25 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
“Elif’in harekelerden yoksun olması, sıfatların ancak fiiller vasıtasıyla bilinebileceğine işaret eder. Nitekim Hz.Peygamber ‘Allah var idi ve O’nunla beraber başka şey yoktu’ buyurmuştur. ALLAH şimdi de bulunduğu hal üzeredir. Bu nedenle işi O’nun münezzeh zatına değil, bilinene çevirdik. Çünkü görelilik her zaman göreliliğin iki ucuyla anlaşılabilir. Söz gelişi babalık, varlık ve değerlendirme olarak ancak baba ve oğul vasıtasıyla bilinebilir. Aynı şekilde el-Malik, el-Halık, el-Musavvir ve kendi kendi hakikatleriyle alemi talep eden bütün isimler de böyledir. “ [Muhyiddin İbn-i Arabi (k.s), Futuhat-ı Mekkiye I.Cilt.S.165]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Eyl 2017, 13:32 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Birlik halinde ve ayrıntılı olarak varlığa her baktığında, birin sayılara eşlik etmesi gibi tevhidin varlığa eşlik ettiğini ve ondan asla ayrılmadığını görürsün. İki bire benzeri (bir) eklenmediği sürece asla var olamaz. Üç de ikiye bir ilave edilmediği sürece var olamaz. Sonsuza varıncaya kadar bütün sayılar böyledir. Binaenaleyh bir sayı değildir, sayının aynıdır; başka bir ifadeyle sayı birle ortaya çıkar.

Bütün sayılar birdir. Binden bir çıksa hiç kuşkusuz binin adı ve hakikati yok olur, geride başka bir hakikat kalırdı ki o da dokuz yüz doksan dokuzdur. Dokuz yüz doksan dokuzdan bir çıksaydı hakikati kaybolurdu. O halde herhangi bir şeyden bir çıkarsa o şey yok olur; bir bulunursa var olur. Tevhit de böyledir. Onun hakikati 'Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir' ifadesinde dile getirildi.
[Muhyiddin İbn-i Arabi (k.s), Futuhat-ı Mekkiye I.Cilt.S.170]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Eyl 2017, 12:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"Hz.Peygamber Lâm'ı bilmeyi Elif'i bilmeye öncelemiş, Lâm-Elif'e delil haline gelmiştir. Bunlar tek zâta dönüşecek şekilde karışmamış, her biri kendi zâtıyla ötekinden ayrışmıştır. Bu nedenle delil ve delillendirilen bir araya gelmez. Fakat delilin yönü delil ile delillendirilen arasındaki bağdır. İşte bu Lam'ın Elif'e bitişmesinin anlamıdır." [Muhyiddin İbn-i Arabî (k.s), Futuhat-ı Mekkiye I.Cilt.S.172]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Eki 2017, 12:33 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Bakara Suresi'nin İlk Ayetlerinde bulunan "Elif-Lam-Mim, Zalike'l Kitab' Hakkında:

"ALLAH, "bu kitap" demiş, "bunlar kitabın ayetleridir (tilke)" dememiştir. Kitap cem' (birlik), âyetler ise tefrika (ayrım) bildirir. "Zalike", tekil-müzekker, "tilke" ise tekil-müennes zamirdir. ALLAH , "zâlike el-kitab" ifadesiyle ilk olarak Cem'in farktan önce geldiğine dikkat çekmiş, ardından farkı âyetlerde meydana getirmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi (farkı temsil eden) bütün sayılar bir sayısında toplanır. Biri çıkarttığımızda bütün sayıların hakikati ortadan kalkar. Sayılar kalkarsa (bir ile aynı anlama gelen) Elif'inde varlıkta eseri kalmadığı gibi onları izhâr ettiğimizde ise Elif de varlıkta ortaya çıkar." [Muhyiddin İbn-i Arabî (k.s), Futuhat-ı Mekkiye I.Cilt.S.175]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Eki 2017, 02:31 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Allah, zatı, sıfatları ve isimleriyle daima ezelliğindedir. Onun hakkında bir hal yenilenmez ve alemi yaratması nedeniyle daha önce sahip olmadığı bir nitelik kazanmaz. Allah şimdi de alemi yaratmazdan önce bulunduğu hal üzeredir...
[Muhyiddin İbn Arabi (k.s), Futuhat-ı Mekkiye]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Kas 2017, 13:11 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"Bütün harflerin aslı bizdeki fıtrat gibi yerleşikliktir (temkin) ki o da mebniliktir. Burada düşünen kişi için sırlar bulunur. Anne-baba insanı mutlak anlamda fıtrattan değil, şartlı fıtrattan ayırır. Harflerde öyledir. Onlarda kendi makamlarında yerleşiktir, oradan ayrılmaz, sabit ve mebnidirler." [Muhyiddin İbn Arabi (k.s), Futuhat-ı Mekkiye, s.234]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Şub 2018, 02:57 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
HAKKın VARlığı ve ALeMin varlığı
Marifet derecelerindeki mertebeleri farklı olsa bile muhakkiklerde bu durum sabit olunca, şöyle deriz:
Hakikatler, kendilerine vakıf olana şu bilgiyi vermiştir:
HAKKın VARlığı, öncelik, beraberlik ve zamansal sonralıkla alemin varlığıyla sınırlanmaz. ALLAH hakkında zaman ve mekansal önceliği (ni düşünmek), hakikatlerin kendisini onu sınırlama anlamıyla söyleyenin yüzüne fırlatacağı bir düşüncedir. Ne var ki bunu anlatımı sağlamak için söyleyen farklıdır. Hz.Peygamber bu maksatla onu dile getirmiş, Kur’an da onu dillendirmiştir. Herkes bu hakikatleri öğrenmeye güç yetiremez. Geride şunu söylemek kalmıştır:
HAK kendisi için kendisi nedeniyle mevcuttur. Onun varlığı mutlaktır, başkasıyla sınırlanmaz, herhangi bir şeyin nedenlisi ya da nedeni değildir. Bilakis HAK nedenlileri ve nedenleri yaratan ezeli el-Meliku’l-Kuddus’tur. Alem ise kendisi sayesinde veya kendisi için değil, ALLAH sayesinde mevcuttur. Onun varlığı, HAKKın zatındaki varlığıyla sınırlanmıştır. Binaenaleyh alem, ancak HAKKın VARlığı sayesinde var olabilir.
Hakkın ve alemin ilkesinin varlığından zaman reddedildiğine göre kuşkusuz alem zamansızlıkta var olmuştur. Dolayısıyla işin gerçeği bakımından şunu söylememiz doğru değildir:
“ALLAH alemden öncedir.” Öncenin bir zaman kipi olduğu, halbuki zamanın var olmadığı sabittir. Şunu da söyleyemeyiz: “Alem HAKKın VARlığından sonra var olmuştur.” Sonralıkta yoktur. “Alem HAKKın VARlığı ile beraber var olmuştur da diyemeyiz. Çünkü HAK alemi yaratan, alemin faili ve yaratıcısıdır. Alem ise yoktu. Fakat şöyle söyleyebiliriz: “HAK zatı ile (ve zatı nedeniyle) VARdır, alem ise (ancak) Hak dolayısıyla vardır.”
Bir vehim sahibi şöyle sorabilir:
HAKKın varlığı karşısında alem ne zaman var olmuştur? Bu soruya şöyle cevap veririz: “Ne zaman zaman sorusudur. Zaman ise nispetler alemindendir ve ALLAH tarafından yaratılmıştır. Nispetler aleminin yaratılışı, var etme yaratması (icat) değil, belirleme yaratmasıdır. Böyle bir soru geçersizdir. Nasıl soru sorulduğuna bak! İfade kapılarının bu manaları içinde araştırmanı ve öğrenmeni engellemesinden sakın!
O halde geriye sadece yokluktan (var) olmayan sırf-halis varlık ile mevcudun kendi yokluğundan olan varlık kalmıştır, Birincisi HAKKın VARlığı , ikincisi ise alemin varlığıdır.(Gerçek) Bilginin imkansız gördüğü ve kendisinden hiç bir şeyin geride kalmadığı takdir edilmiş vehmin dışında, iki varlık arasında ne bir aralık ne de uzama vardır. Fakat mutlak varlık ve sınırlı varlık, fail varlık ve edilgin varlık vardır. Hakikatler bu bilgiyi vermiştir, ve’s-selam!

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Şub 2018, 04:10 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Resim

"Bilinmelidir ki, kalp cilalanmış bir aynadır ve her tarafı yüzdür, asla paslanmaz. Bazen kalbin paslandığı söylenir. Hz.Peygamber 'Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır' buyurur. Bu anlamda başka bir hadis 'Kalplerin cilası ALLAH'ı zikretmek ve Kur'an okumaktır'der. -Kur'an hikmetli öğüt olması yönünden kalbi cilalar.-Bu gibi ifadelerde pas derken kastedilen, kalbin yüzeyini örten karartı değildir. Kalp, ALLAH'ı bilmek yerine, sebeplerin bilgisine yönelir ve onlarla ilgilenirse ALLAH'tan başkasıyla ilgilenmesi kalbin yüzeyi üzerinde pas haline gelir. Söz konusu ilgi Hakkın o kalpte tecelli etmesini engeller.

İlahi mertebe sürekli tecelli etmektedir, onun bizden perdelendiği düşünülemez. Bu kalp, övülmüş şeri hitap yönünden tecelliyi kabul etmediğinde -çünkü o esnada başkasını (mesela sebeplerin bilgisiyle ilgilenmek gibi) kabul etmiştir-başkasını kabul etmesi pas, kir, kilit, körlük ve toz diye ifade edilir. Aksi halde Hak sana bilginin kalpte bulunduğunu bildirmiştir. Fakat onun bilgisinde ALLAH'tan başkası vardır. Bununla birlikte ALLAH'ı bilenlere göre kalp, gerçekte ALLAH'ı bilir.

Söylediğimizi destekleyen hususlardan birisi, 'Kalplerimizde bizi çağırdığın şeye karşı kilit vardır dediler' ayetidir. Ayete göre kalpler Hz.Peygamber'in özellikle davet ettiği şeye karşı kilitlidir. Onlar genel anlamda kilitli değildir. Kalpler peygamberin davet ettiğinin dışındaki işlerle ilgilenir ve davet edildikleri şeye karşı körleşir, artık hiç bir şey görmezler."
[Futuhat-ı Mekkiye, s.246-247.1.Cilt]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Şub 2018, 03:46 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"Akıl nefisten cevheri bakımından ayrıldığı gibi ateş de başkasından zikrettiğimiz bir yönüyle ayrılır. Ya da bilinen, zatı sayesinde başkasından ayrışmazda kendisine yüklem yapılan şey nedeniyle ayrışır. Buna misal olarak oturan kişinin oturması ya da yazanın yazması gibi hal veya siyahlığın siyahlığı, beyazın beyazlığı gibi bir durum verilebilir. İşte bu, akılcılara göre aklın idrak sınırıdır. O halde akıl için nitelediğimiz şeyin dışında kalan bir bilinen asla yoktur. Şu var ki bir şeyin başkasından ayrışmasını sağlayan özelliğini ya cevheri ya da tabiatı veya hali ya da durumu yönünden bilebiliriz. Akıl söz konusu şeylerin bulunmadığı hiç bir şeyi kesinlikle algılayamaz.

Zikredilen bu hususlar ALLAH'ta bulunmaz. Dolayısıyla araştıran olması ve teorik düşüncesi yönünden akıl ALLAH'ı bilemez. Teorik düşüncesi yönünden akıl ALLAH'ı nasıl bilebilir ki? Aklın dayandığı deliller duyu veya zorunluluk ya da tecrübedir. Halbuki ALLAH aklın delillendirme yönteminde kendisine başvurduğu bu esaslarla algılanamaz. O zaman akıl için varlık delili geçerli olabilir.

Akıllı, delil yönünden Rabbini bildiğini basıl iddia edebilir? Akıllı, yapma ürünlere , tabi nesnelere veya türeyen veya meydana getiren şeylere bakıp bunlardan her birisinin kendilerini yapanı bilmediğini görseydi, hiç kuşkusuz ALLAH'ın delil vasıtasıyla bilinemeyeceğini öğrenirdi. Fakat akıl, ALLAH'ın mevcut, alemin ise özü gereği ALLAH'a muhtaç olduğunu ve O'ndan asla müstağni kalamayacağını bilir. ALLAH şöyle buyurur: <<Ey insanlar sizler ALLAH'a muhtaçsınız. ALLAH ise zengin ve övünendir (*)>>

Tevhit hakikatlerini öğrenmek isteyen kimse ALLAH'ın kendisini birlediği tevhit hakkındaki ayetlere bakmalıdır! Hiç kimse bir şeyi o şeyin kendisinden daha iyi bilemez. O halde Hakkın kendisini nitelediği şeye bakmalı ve ALLAH'tan onu sana öğretmesini istemelisin! Bunu yaparsan, aklın kendi düşüncesiyle hiç bir zaman ulaşamayacağı ilahi bilgiyi öğrenirsin.

[Futuhat-ı Mekkiye, s.248-249.1.Cilt]


(*) يَا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
Ya eyyuhen nasu entumul fukarau ilellah, vallahu huvel ğaniyyul hamîd.
Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fukara, Allah ise zengin o, hamd ile öğülecek veliynimet o.
[Fatır Suresi,(35/15) ]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Şub 2018, 22:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
'O zaman bilgi nedir ?' diye sorulursa şöyle cevap ver: Bilgi algılananın kendiliğinde bulunduğu hale göre algılanmasıdır. Bu tanım o şeyin algılanması imkansız değilse böyledir. Algılanması imkansız olanı bilmek ise onu idrak edememeyi bilmek demektir. Hz.Ebu Bekir (r.a), 'idraki idrakten acizlik idraktir' demiştir. Hz.Ebu Bekir ALLAH'ı bilmeyi, O'nun idrak edilemeyişi yapmıştır. Bunu bilmelisin. Hakkın idrak edilemeyişi başkasını bildiği şekilde aklın çabası bakımından (Hakkı) algılayamamaktır; idrak edilmesi ise Hakkın cömertliği, ihsanı ve bağışı sayesindedir. Nitekim müşahede ehli arifler, teorik düşüncesi bakımından aklın gücünden olmaksızın, O'nu bilmiştir.

[Muhyiddin İbn-i Arabi(k.s), Futuhat-ı Mekkiye ]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Şub 2018, 10:32 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"İsimleri alemden arayanların yönlerini düşündüğümüzde, onları çoklukları üzere bırakırız (Alemdeki şeylerin sayısı ilahi isimlerin sayısı kadardır ya da bunun tersi). Bunu dikkate almayıp müstağni kalınamayacak ana meselelere döndüğümüzde, şunu biliriz: Ana isimlerin dayandığı bir takım isimler vardır ki bunlar aynı zamanda isimlerin analarıdır. Böylece inceleme kolaylaşır, maksat tamamlanır. Bu analardan kızlara geçiş yapmak kolaylaştığı gibi kızları annelerine döndürmek te kolaylaşır. Ulvi ve Sufli alemde bilinen bütün isimleri incelediğimde, onların kelam ilmi bilginlerine göre sıfatlar diye ifade edilmiş yedi isim tarafından içerildiğini görürsün...................................................................................................................

İsimlerin anaları şunlardır:
el-Hayy, el-Alim, el-Mürid (irade eden), el-Kail(Söyleyen), el-Cevad(Cömmert), el-Muksit (hakkı gözeten, adaletli).
Bu isimler iki ilahi isimlerin kızlarıdır: el-Müdebbir (yöneten, düzenleyen) ve el-Mufassıl (ayrıntılandıran).
el-Hayy ismi, varlığından önce ve sonra anlamanı ispat eder.
el-Alim ismi ise varlığında hikmete göre var olmanı, varlığından önce ise takdir edilmeni sağlar.
el-Mürid ismi, senin seçilmeni sağlar.
el-Kadir ismi senin yok oluşunu ifade eder.[garibAN: Kitabın çevirisinde yukarıda yedi isim derken 6 isim yazılmıştır. Fakat bu açıklamada İbn-i Arabi (k.s)'nin el-Kail isminden önce el-Kadir ismini de saydığı görülmektedir. Yukarıda eksik olan isim el-Kadir'dir.]
el-Kail kadimliğini ispat eder.
el-Cevad yaratılışını ispat eder.

Bunlar var olmaları kaçınılmaz hakikatlerdir. Dolayısıyla onların Rableri olan isimlerde bulunmalıdır. el-Hayy ismi, Rablerini ve merbubların (Rabbin kulu, terbiye edilen) rabbidir. O imamdır. Onu mertebede el-Alim ismi takip eder. el-Alim ismini ise el-Mürid , onu el-Kail, el-Kail'i el-Kadir, el-Kadir'i el-Cevad takp eder. Sonuncusu ise el-Muksit ismidir. Çünkü o mertebelerin Rabbi'dir, o varlık menzillerinin sonuncusudur. Diğer isimler ise bu imam Rablerin emri altındadır."

[Muhyiddin İbn-i Arabi(k.s), Futuhat-ı Mekkiye 1.Cilt s.274-275]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2018, 14:57 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
"Dünya, gübrenin yetiştirdiği tatlı bir meyve ya da, kötü yataktaki güzel bir câriyedir."
Muhyiddin İbn Arabi (k.s.) bunu Resûlullah sallallahu aleyhi Vessellem Efendimizin bir hadisi olarak Fütuhat-ı Mekkiyye kitabında bahsediyor.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 Mar 2018, 17:30 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2567
Konum: Kamiloba
Resim

KUL => “ALLAH!.” der.. =>ELif, İkİ Lâm ve He HarfiyLe =>El EVVeLu ve’L- ÂHiRu İSMuLLAHı YAŞA!.tır..
(Fütuhat-ı MeKkiYye, MUHYiDdîn ARABî kaddesallahu sırrahu.)

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“Huve'l- evvelu ve'l- âhiru ve'z- zâhiru ve'l- bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm (alîmun): O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadîd 57/3)


The servant (abd) says ALLAH! Then “Aliph (A)” makes the Name of GOD to be lived via Letters, two “Lams” (LL) and “Ha” (H).


هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
He is the First and the Last, and the Outward and the Inward; and He is Knower of all things. [Qur’an, (57/3)]

AL- AKHIRU (J.J) [Qur’an Ref: 57/3] (dhatī)( اَلآخِرُ) : the Last,
AL- AWWALU (J.J) [Qur’an Ref: 57/3] (dhatī)( اَلأَوَّلُ) : the First
AL- BATINU (J.J) [Qur’an Ref: 57/3] (dhatī)( اَلْبَاطِنُ) : the Hidden One, the Inward
AZ- Z‘AHIRU (J.J) [Qur’an Ref: 57/3] (dhatī)( اَلظَّاخِرُ) : the Manifest One, the Outward

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye