Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 25 Ağu 2019, 08:40

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 55 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2011, 23:47 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Bu konuyu facebook'ta paylan!

Hayattan Sualler ve Hikmetten(İrfandan) Yanıtlar

Bawa Muhyiddin(K.S)


Yazar: M.R.Bawa Muhyiddin(K.S)
Kitabın Orijinal Adı: Questions of life, answers of wisdom
Kitabın Türkçe İsmi: Hayattan Sualler ve Hikmetten(İrfandan) Yanıtlar
Çevirmen: Emre Yaşar


Resim

BÖLÜM 1

Evcil sincabı için kederlenen bir çocukla konuşmaları…

Soru: Bravan(10 yaş) bulduğu terkedilmiş küçük bir sincabı besliyordu. Bir gün sincabını omuzunda taşırken sincap düştü. O da kazara sincabı ezdi ve öldürdü. Bravan çok üzülmüştü ve rahatlamak için Bawa’yı görmeye gelmişti…

Bawa Muhaiyaddeen:
Küçük kardeşim, sen çok iyi bir çocuksun. Kalbin çok güzel ve merhametin de çok hoş.
Kalbindeki düşünce çok iyi bir düşünce. Diğer yaşamlara gösterdiğin düşüncen, eylemin, sevgin ve merhametin çok iyi.
Sevgin Allah’ın sevgisi gibi.

Küçükken ben de aynı şekildeydim. Ne zaman birinin acı çektiğini görsem hemen ağlardım.
Birinin ağladığını görsem ben de ağlardım. 8 yaşıma kadar bu şekilde bir halim vardı.
Ondan sonra aklıma geldi ki; başkaları ağladığı zaman ben de ağlarsam, onları kim rahatlatacak?
Ondan sonradır ki, ne zaman ağlayan birini görsem gülümser ve onu rahatlatırım, kendi içimden ağlasam bile.

Varlıkta beş hayat türü vardır: Toprak, ateş, su, hava ve esir yaşamları.
Bu hayatlar besinlerini bu beş elementten alırlar ve onlarsız yaşayamazlar.
Bunun gibi eğer Allah olmasa, insan da yaşayamaz. Eğer Allah’ın gıdası esirgenirse o şey ölür.
İşte bu, insanla diğer beş yaşam çeşidi arasındaki farktır.

Eğer insan irfanla düşünür ve analiz ederse, her bir varlığın bir kararla(ecel) sınırlandığını ve ne kadar yaşayacağının
tayin edildiğini anlayacaktır. Ve her bir yaratılmışın dönüşmeden ve yıkıma uğramadan önce ne kadar vaktinin olduğunu bilecektir.
Kutsal irfana ve irfan kudretine, ruha sahip olduğundan her şeyi kontrol etme ve tayin iradesine de sahiptir.
Bu, gerçekleşen her şeyde ona doğruyla yanlışı anlama kapasitesi verir.

En küçük atom parçacığından kıymetli taşlarıyla dünyaya kadar; çimene, zararlı ota, ağaçlara, fundalıklara,
sürüngenlere, böceklere, kurtçuklara ve daha pek çok çeşit meyve ve yiyeceklere kadar
bütün yaratılmışlar hayatta kalabilmek için bu beş elemente muhtaçtırlar.

Suya, havaya, toprağa, esire, ateşin sıcaklığına, değişik renklere, hayal ve onun parıltısına muhtaçtır.
Her bir hayat, sınırlarını belirleyen bir hükümle idare edilmektedir fakat sadece insan bu kararı anlayabilecek kapasiteye sahiptir.

Şimdi, farz edelim tohum ektiniz. Fide büyüyünce mutlu olursunuz.
Onu koruyabilir ve büyütebilirsiniz, sonra ürünü size fayda sağlar.
Fakat eğer zararlı otlar bitkiden hızlı büyürse, bazılarını boğabilir, veyahut kurtlar yiyebilir,
ya da rüzgar ve şiddetli yağmur onu harab edebilir.

Hatta fazla güneş ışığından ve belki de yeterli sulanamamaktan dolayı da ölebilir.
Bu duruma üzülür müsünüz?
Hayır, siz görevinizi dosdoğru yaptınız ve yapmanız gerekeni yaptınız.
Fakat şunu hatırlamalısınız ki; bir şeyin sırf büyümesini, gelişmesini sağlayan şey, aynı zamanda onun yıkımına da neden olabilir.

Bundan dolayı üzülmemelisiniz. Sizin göreviniz; suyu dökmek, gübrelemek, zararlı otları ayıklamak ve ürünü korumaktır.
Bunun dışında elinizde olmayan şeylerden dolayı üzülmemelisiniz.
Böyle şeyler olduğu zaman, şöyle demelisiniz:

Bu benim yaptığım işin sonucu değil, her şey Allah’ın dilemesiyle olur. Hiçbir şey benim fiilim sonucu olmaz, ben görevimi doğru bir şekilde yaptım, bunun ötesinde hüküm ve iş Allah’ındır. Onu yaratan ve tek olanın işidir".

İrfanla bunu düşünmelisiniz. Anlıyor musunuz? Şunu anlamalısınız: Tamam, bu canlının vadesi dolmuştu, acı hissetmenize gerek yok.

Farz edelim ki; belirli bir ürünün yetişmesi için tayin edilen zaman üç ila dört hafta arasıdır. Göreviniz nedir?
Onu belirli zamanlarda biçersiniz. Eğer yapmazsanız, her halükarda yok olacak, çünkü vadesi o kadardı.
Eğer onu doğru zamanda kullanmazsanız çürüyecektir. Bunun için üzülür müsünüz?
Hayır, bu onun vadesiydi. Ürünü korusanız ve büyütseniz bile bu zamanı geçiremezsiniz.

Örneğin, pirinç biçerken, daneleri toplamadan önce kabuğundan ayırırız.
Bu şekilde ancak, bir müddet pirinci tutabiliriz, ya da böcekler tarafından istila edilir ve biter.
Bunun için neden üzüntü duyalım?
Bu doğadır ve bu olaylar doğal olarak meydana gelir.

Farz edelim güzel bir elma ağacı yetiştiriyorsunuz, suyunu ve gübresini veriyorsunuz ve güzel meyveler yetişiyor.
Olgunlaşınca, elmalar ağaçtan düşüyor. Bu onun vadesi, yahut sınırı diyelim. Bu duruma üzülür müsünüz?
Hayır. Sizin vazifeniz onları düşmeden koparmak ve yemek yahut satmaktır.
Eğer aklımızı kullanırsak ne yapmamız gerektiğini biliriz. Onların sonu hakkında üzülmenize gerek yoktur.
Ya da mesela diyelim ki bahçenizde çimen yetiştiriyorsunuz, bir ineği oraya bağladınız.
Çimenleriniz gitti diye üzülür müsünüz?
Hayır, bu şekilde düşünmemelisiniz.

İnsan, bu şeyleri irfanıyla düşünmelidir. Bütün canlılar bazı hükümlerle sınırlandırılmışlardır.
Hava, ateş, su, toprak ve esir canlıları vardır.
Bu canlılar kutsal analitik irfana sahip değildirler.
Onlarda sadece bilincin üç seviyesi vardır; hissetme, farkındalık ve zekâ.
Eğer kaşıntıları varsa, kaşınırlar. Eğer vurursanız, kaçarlar. Dışkıladıkları yerde yer ve uyurlar.
Bu ineklerin, keçilerin, sürüngenlerin ve diğer canlıların davranışıdır.
Neyin temiz veya kirli, iyi veya kötü olduğunu bilmezler.
Bizim onları yetiştirmemiz ve onların da yaptıkları şeyleri yapmaları doğaldır.
Fakat bazen hareketleri onları belli ihtimallere yönlendirebilir.
Bu dünyada bazı canlılar diğerlerini yakalayıp yerler. Her zaman böyle kaza ihtimalleri mevcuttur.

Diyelim ki şefkatle bir keçi besliyorsunuz, fakat yolunu şaşırdı ve bir kurt veya kaplana yem oldu.
Bunun için üzülüp ağlayacak mısınız?
Yahut farz edin otlamaya gitti ve dağdan aşağı yuvarlandı. İrfanı olmadığı için düştü ve acıklı bir ölümle buluştu.
Bu duruma da üzülüp ağlayacak mısınız? Kutsal analitik irfanı olan kişi;
bu irfana sahip olmayan yahut kullanmayan bir hayatı korumalıdır, fakat bunun ötesinde sorumlu değildir.

Şimdi senin sincabını düşünelim. Ona bakmaya niyetlendin. Bu elbette senin görevindi.
Eğer dışarıda olsaydı bir karga yahut kedi veya köpek onu yakalayacaktı.
Yahut bir şahin ona dalış yapacak, belki de bir yılan onu yutuverecekti.
Sen o sincabı tüm bu ihtimallerden kurtardın. Kutsal analitik irfanı olmayan bir hayvanı koruman iyi birşey fakat onu bir kafese koymalıydın.
Bununla beraber ona olan sevginden dolayı onu omzunda taşıdın.
Aklı olmadığından, düştü ve sen de onu ezdin. Bu senin hatan mıydı?
Hayır, her halükarda bu sincap ölecekti o ya da bu sebeple. Bu zaman veya başka zamanda. Her halükarda üç yıl içinde ölecekti.
Bu onun ömrü, dolayısıyla neden üzülüyorsun?
Bunu sen mi yaptın?
Hayır. Sen görevini yaptın. Bunun ötesinde gerçekleşenler senin görevin değil..

Bunu bilerek mi yaptın? Hayır.
Bunun olacağını bilemezdin.
Eğer bunu kasten yapsaydın o zaman ağlayabilirdin, çünkü küçük bir günah bu davranışına bağlanmış olurdu ve sorumlu olurdun.
Bu merhametin zıttıdır.
Fakat bunun olacağını bilemedin.
Aklını kullanmalı ve şöyle düşünmeliydin; bu hayvanın analitik irfanı yok, onu gereken bir yerde barındırmalıyım.
Her ne kadar onu çok sevsem de onu omzumda taşımamalıyım. Bir kaza olabilir. Bir tarafa sıçrarsa kedi yahut köpek onu yakalayabilir.
Başka bir tarafa atlayıp bir yere tırmanırsa bir karga onu yakalayabilir.
Böyle pek çok aksilik olması ihtimaline karşı onu kafesinde tutmalıyım.
İşte yapman gereken buydu. Böyleyken neden üzülüyorsun?
Tanrının bütün canlıları böyledir.

Eğer bu duruma çok üzülüyorsan, bu bedende yaşamaya nasıl katlanıyorsun?
Bizler de bir bedene sahibiz ve bugün yahut yarın bu bedeni terkedip gideceğiz.
Bunun gibi her canlı bir gün bedenini terkedip asıl kaynağına dönecek.
Topraktan gelenler toprağa, ateşten gelen ateşe, sudan gelen suya, havadan gelen havaya ve hayalden gelen de yine hayale dönecek.
Her birim kendi hayat enerjisine dönecek. Fakat bir tek insan Allah’a dönecek. Neden?
Çünkü insan Allah’ın hazinesidir ve O’na dönmek zorundadır.

Gelecekte aklının burada kalmasına izin verme. Etrafına bakarsan, bütün canlıların bir vadeyle sınırlandığını göreceksin.
Elimizden geldiğince, koruyabildiğimizi korumalıyız. Fakat bunun ötesinde şöyle demeliyiz: ‘yapabilecek hiçbir şeyim yok.
Elimden fazlası gelmiyor. Ey Allah’ım, her şey senin dilemen sonucu meydana geliyor’ ve tüm sorumluluğu O’na vermeliyiz. Anlıyor musun?

Bu şekilde davranmalısın. Ağlama. Sen ağlarsan, annen, baban, kardeşin ağlar. Bu şekilde olmamalı. Kalbini sağlam tut.
İrfanını kullan. Elbette ki tüm canlılara karşı şefkat duymalısın. Fakat bu görevin üzerinde düşünmeli ve bütün sorumluluğu Allah’a bırakmalısın.
Ne dediğimi anlıyor musun?

Şimdi bir papağanın var ve onu sevgiyle besliyorsun. Diyelim ki bir gün kapısını kapamayı unuttun ve papağan kaçtı ve bir kedi de onu yakaladı.
Bunun için acı çeker misin? Ya da diyelim ki uçtu ve bir şahin onu yakaladı. Bunun için üzülür müsün?

Bu papağan hakkında üzülmek yerine, düşün ki hepimiz beden kafesimizde papağan besliyoruz.
Bu papağan bizim aklımız ve sürekli gevezelik ediyor, şikayetleniyor ve oraya buraya uçup duruyor.
Önce bu içimizdeki papağanı nasıl yetiştireceğimizi keşfetmemiz lazım.
Onu irfanımızla nasıl kontrol edebilir ve eğitebiliriz, bunu öğrenmeliyiz.
Eğer bu aklın sürekli şikayetlenmesine ve uçmasına izin verirsek, nasıl bir hayatımız olur acaba?
Geleceğimiz nasıl olur? Öleceğiz ve hayatımızı boşa geçirmiş olacağız.
Dünya bize gülecek çünkü seçkin varlıklar da olsak, hayatımızı harcamış olacağız.
Tüm bu araştırmamız sonucunda, bu haldeyken ölümü tadacağız.

Akıl, insanlardan işittiklerini basitçe tekrarlayan bir papağan gibidir.
Biri gülerse o da güler. Birisi ıslık çalarsa, o da çalar. Tıpkı aklımız gibi.
Bir kitapta ne okursa, onu tekrarlar da tekrarlar. Eğer papağanımız şikâyetlenmeyi bırakırsa çok iyi olur.
Fakat eğer aklımıza tüm bu gürültüleri yapması için izin verirsek, hayatımızda pek çok sorun olacak demektir.
İçimizdeki papağanı düzeltmeli, eğitmeli ve ona huzur vermeliyiz. Bu iyi olur. Anlıyor musunuz?

İşte senin gelecekte yapman gereken budur küçük kardeşim. Aklının acı çekmesine izin verme.
Kalbinin bir şeye bu kadar endişelenmesi gereksiz. Bu küçük bir mesele.
Bu Allah’ın takdiri.
Senin hatan değil.
Görevin buraya kadar daha fazlası değil.
İrfanını her şeyde kullan.
Ağlamamalısın.
Anlıyor musun?
Bunu düşünmelisin.
Gözyaşlarını sil. ,

Eğer bu olmasaydı, o sincap bir karga, bir kedi yahut başka bir şey tarafından yakalanacaktı.

Bu kesinlikle senin hatan değil.

Şimdi gülümse!


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2011, 17:51 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
BÖLÜM 2

Resim


Bawa Muhaiyaddeen:
Rahim, geçmişte denizciler Allah’a sığınarak, yelkeni gemi direğinin üstüne yükseltirler ve koca okyanusta balık avlamaya koyulurlardı.
Orada şiddetli dalgalarla, fırtınalarla ve sert rüzgârlarla karşılaşırlardı.
Bazen balinalar, köpekbalıkları yahut kılıç balıkları gibi büyük balıkların saldırılarına uğrarlardı.

Bunun gibi, ömür teknemiz hayal dünyasında seyahat ediyor. Hayatımız boyunca pek çok tehlikeye maruz kalıyoruz.
İşte bu tehlikelerden yolculuğumuz boyunca Allah’a olan inancımızı, güvenimizi muhafaza etmeliyiz.
Söylememiz gereken ilk söz Bismillahirrahmanirrahim olmalı. Yani merhametli ve bağışlayıcı Allah’ın adıyla…
Yaşamınızda hangi yolculuğa çıkarsanız çıkın; evinizi terk ederken Allah’a güvenerek önce sağ ayağınızı atın.

Deyin ki; “Ey Allah’ım, bu yolculuğa sana inanarak çıkıyorum. Beni koru ki tehlike ve zorluklar karşıma çıkmasın.
Beni koru ki yaşamım bu hayal okyanusunda alabora olmasın. Sana ulaşıp erişene kadar, hiçbir şeyin beni geri çevirmesine izin verme.
Bana lütfunu ihsan et ki dosdoğru yoldan ayrılmayayım. Bana rehber ol ki; seninle, senin lütfunla fiillerinle ve sıfatlarınla birlikte olayım.
Böylece senin güzel işlerini ve fiillerini özümseyeyim ve sana ulaştıran dosdoğru yolda yürüyeyim.
Bana bu yolu göster ve lütfunu, ihsanını bahşet, âmin.


İşte böyle söyleyerek sağ adımınla yola koyulmalısın.
Rahim, sabah kalktığında, buna niyet etmelisin. Sonra evden çıkarken Bismillahirrahmanirrahim diyerek sağ ayağını öncelikle atmalı ve
"Allah’ım sana güveniyorum" demelisin.
Önce sağ, sonra sol, sağ, sol. Sonra "la ilahe: senden başka bir şey yok, solu atarken ve sonra illallah: Sadece sensin yaratan’’ diyerek sağ adımımızı atacağız. Bunları söyler bir halde yürü. Bu senin yaşamının seyahatidir.

Nereye gidersen, bu şekilde söyle. Bu hayal okyanusundaki yaşam seyahatinde Allah’ı hatırından çıkarma.
Birbiri ardına adımlarını atarken, her nefeste bu zikri niyetiyle söyle;

Sana erdiren yolda bana sıratı mustakimi(doğru yolu) göster

de ve yürü. Bu hayat yolculuğunda ihtiyacımız olan budur.

Asla yalan söylememelisiniz. Vaktinizi boşa harcamamalı, faydasız oyunlar oynamamalısınız.
Seyahatiniz Allah’ın sıfat ve fiilleriyle örtüşmeli. Diğer çocuklara vurmamalı, hiçbir canlıyı incitmemelisiniz.
Tüm canlıları kendi canınız gibi görmeli, acılarını kendinizinmiş gibi hissetmeli ve onlara yardımcı olmalısınız.

Başkaları hastalandığında
Ey Allah’ım; Rahman’sın, merhamet sahibisin, onlara yardım et

demeli ve yapabileceğiniz her türlü yardımı önermelisiniz. Eğer onlar aç ise olan yiyeceğinizi ve suyunuzu paylaşmalısınız.
Onların açlık ateşini gidermeli ve susuzluklarını gidermelerine yardımcı olmalısınız.
Onları taşımalı ve korumalısınız. Başka insanların arkasından konuşmamalı ve yalanlar söylememelisiniz.
Başka insanların kusurlarını ortaya dökmemelisiniz.

Allah yegâne var olandır. Konuşulan her kelimeyi, alınan her nefesi bilir. Her oluşu değerlendiren, hüküm veren O’dur, biz değiliz.
O’nun işini yapmaya kalkışmamalıyız. Başkalarını yargılamak bizim değil yaratıcımız olan Allah’ın görevidir.
Duaları, istekleri kabul eden O’dur. Yaşatan O’dur. Hayat verme ve koruma O’nun işidir.

Bu sebeple O’nun ahlakıyla ahlaklanmalı, tüm sorumluluğu O’na vermeli ve koruması altında kalmalıyız.
İşlerimizi yaparken bu halde olmalıyız.
Dosdoğru yolda olmalı ve yaşamımızda bu hale yükselmeliyiz.

Uyuşturucu maddeler, alkol ve zararlı şeyler kullanmamalısınız. Hiçbir hayvanı öldürüp yememelisiniz.
O da tıpkı sizin gibi hayat sahibidir. Düşünün ki kendi etimizi kesip yesek ne kadar canımız yanar.
Yahut da birisi bizim etimizi kesip başkasına verse ne kadar acı çekeriz.
Aynı şekilde biz de hiçbir canlıya zarar verip yemeye niyetlenmemeliyiz.
Kendi bedenimizin gelişmesi için başka bir yaşamı yok etmek ve yemek doğru değildir.
Allah’ın merhamet sıfatlarıyla, O’nun lütuf gıdalarını yemeliyiz.
Allah size tatlı şekerler verdi. Onun verdiği her şeyi kabul edin.
Çok alırsanız bu iyidir; az alırsanız da iyidir. Bismillahirrahmanirrahim diyerek yiyin.
Fazla miktarda alırsanız Allah’a şükredin, eğer az alırsanız "elhamdulillah" deyin:

Tüm övgü O’nadır, ben memnunum.

Bu şekilde hayatta az ya da çok ne gelirse memnuniyetle ve razı olarak, “Allah’ımın bana verdiği benim için yeterlidir” deyin.

İnançla, aşkla kalplerimizi doldurmalıyız. Bu doluluk bize sabır, şükür, Allah’a güven ve tevekkül ve O’na hamd etmeyi sağlayacaktır.
İşte buna sahip olmalıyız. Kimseye öfkelenmemeliyiz. Öfke bir günahtır. Kızgınlık ateşi sizi cehenneme götürür.
O günahların rehberidir. Kibir, acelecilik, öfke, ‘ben’ ‘benim’ demek, gurur, kıskançlık, intikam, yalan ve aldatma, dedikodu,
‘ben senden farklıyım’ düşüncesi… Bütün bunlar sizi cehenneme götürür. Kalbinizde asla böyle huylara yer vermemelisiniz.
Allah’ın sabrı, tevekkülü, şükrü ve hamdı sizin kalbinizde olması gerekenlerdir.

Bu şekilde Bismillahirrahmanirrahim diyerek sabırla yaşanmalıdır.

Sağ adımla başlayarak, ‘tüm övgüler sanadır Allahım’ diyerek ona güvenin, ‘Ya Rasulallah bu hayal aleminde benim rehberim ve önderim ol, bana yol göster ve beni koru’

İşte bu şekilde yaşamalıyız, anlıyor musun Rahim?


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2011, 18:43 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Eki 2008, 02:00
Mesajlar: 2740
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
Ey Allah’ım, bu yolculuğa sana inanarak çıkıyorum. Beni koru ki tehlike ve zorluklar karşıma çıkmasın.
Beni koru ki yaşamım bu hayal okyanusunda alabora olmasın. Sana ulaşıp erişene kadar, hiçbir şeyin beni geri çevirmesine izin verme.
Bana lütfunu ihsan et ki dosdoğru yoldan ayrılmayayım. Bana rehber ol ki; seninle, senin lütfunla fiillerinle ve sıfatlarınla birlikte olayım.
Böylece senin güzel işlerini ve fiillerini özümseyeyim ve sana ulaştıran dosdoğru yolda yürüyeyim.
Bana bu yolu göster ve lütfunu, ihsanını bahşet, âmin.”

_________________
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2011, 09:16 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Eki 2008, 02:00
Mesajlar: 2740
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
O DUA Bawa Muhyiddin Hzlerinin duası...
OKUyunca tekrar etmek istedim, ne kadar ÖZlemişim bu DUAyı hissettim,
İNSANın SEVDİĞİyle ÖZlem gidermesi gibi BİR şey DUA,
Yolculuğunun farkında OLanların, DErin BİR nefesle NEFESlenmeleri, YOLa AŞK'la devam edebilmektir DUA..

OKUmamıza vesile OLan her CANımızdan YÜCE ALLAH celle celaluhu RAZI OLsun, onlarada güzell İKRAmlar SUnulsun inşallah...
amin..



kulihvani yazdı:
İSMÂİL SÂRÂ HAMIna
İBRAHİM HaCeRR TAMına
AKSÂ-sından HARAMına
BeBe NeBî GEL-İŞti AŞK…



Bu manevi bir yolculuk değil mi Pehlivan Can kardeşim BEŞİKTEN MEZARA kadar,
kalp yolculuğu, gitmek gönüll ile, kalp ile
Ham meyve de OLgunlaşıncaya kadar dalında bekler, gitmez bir yere,
İçin için değişiklikler yaşar kendinde, güneşi gönderir Rabbim beslensin diye, yağmuru yağdırır sulansın diye, rüzgarı EStirir Rabbimm, SALLar kendine GELsin diye, ham meyvenin OLgunlaşması için gerekli olan herşey adeta koşar onun hizmetine...
OLgunlaşmaya doğru yol alan meyvenin rengi değişir, kokusu değişir, ama o hep bekler yerinde..
Biz onu sabit duruyor zannetsek de dalında, O yoll almakta olgunlaşmaya doğru, yenmeye, yani İNSANa hizmete.
Böyle bir yolculuk işte bizimkisi , yeter ki kopmasın kalp MuhabbetimİZ RABBİM-İZle.

Hani menkibeler de okumuşsundur, aklıma geliverdi şimdi İmam-ı Rabbani hzleri, ümmeti Muhammed'e hizmet için çalıştığı odasına girerken hanımına tembihler, beni rahatsız etmeyin diye...
Unutur hanımı söylenenleri, yemek saati yemeğini hazır eder mübareğin, giriverir içeriye,
girince HAYret dona kalır...

Tam anlatımını buldum ekleyeyim inşallah..

İmam-ı Rabbani hz. leri ömrü boyunca onlarca kitap yazmıştır.Gece yarısı kalkıp diğer gecenin geç saatlerine kadar öğrenci yetiştirir günde sadece bir ya da iki saat kitap yazmakla meşgul olurdu.

Günümüzde yazdığı kitapların hepsi toplanmış ve incelenmiştir.Sonuç olarak normal bir insan bu kadar kitabı ancak 14 ve ya 15 senede yazabileceği kanısına varılmıştır.Fakat İmam-ı Rabbani hz. leri bütün kitaplarını sadece 4 senede yazıp bitirmiştir.

Araştırmacılar bunu merak etmiş ve bir öğrencisinin yazdığı bir eserinde şöyle bir olaya rastlamışlardır:

bir gün İmam-ı Rabbani hz. leri medresede öğrencilerine ders verdikten sonra evine gelmiş ve hanımına "ben kitap yazacağım sakın ben yazarken bulunduğum odaya girme" demiş.

Hanımı bu sözü unutup hazırladığı sofrayı İmam-ı Rabbani hz. lerine vermek için odanın kapısını açınca on tane İmam-ı Rabbani'nin kitap yazdığını görmüş. Bunun üzerine onuda kadına dönüp "sana içeriye girme demedik mi?" diye söyleyince kadın korkudan hemen içeriye kaçmış. Burada asıl önemli olan İmam-ı Rabbani hz. lerinin on parçaya ayrılması değil onu on paçaya ayırandır. Bu da Allah'ın sevdiği kuluna olan bir ikramıdır...

Biz kimİZ soruna BİR işaret bulmuşsundur inşaAllah Sevgili pehlivAN kardeşim,


pehlivan yazdı:
[size=150][b]
Bu gün bir şey düşündüm. Aslında çok şey düşündüm de en güzelinden bahsetmek istiyorum.
Şimdi Esmaül Hüsna da var ,
Yarattıklarını çok seven ,Allah celle celaluhu
Neden "Yarattıklarının en çok sevdiği" yok. Bu çok üzücü bir durum...
Yani içim bir hoş oldu.
Biz kimiz ki? bize bırakılmış bu boş bırakılmış.
bu çok büyük bir incelik samimiyet .



Dün gönlümde ben de Allah sevgisinin tarif edilmez tarifsizliğini düşünmüştüm,
tevafuk ne hoş AYNı yerdeymişiz seninle...
Acizliğimiz mâlum, O'ndan gelecek her hayra muhtacız, bu öyle bir muhtaçlık ki zevkk veriyor kalbe...O'nsuz olmuyor HİÇ birşey,
Şimdi demişsin ya Yarattıklarını çok seven, işte biz zannediyoruz ki biz seviyoruz, O seviyorki,
kalbimiz feth olunuyor..
Neden Yarattıklarının en çok sevdiği yok derken DE ÜZÜNTÜ DUYma inşallah, çünkü yarattıkları O'nun sevgisin de YOK oluyorlar diye anladım canım Muhammedi kardeşim...
Sen-Ben kalmıyor o zamÂN ki...
O ''BEN'' buyuruyor kulundan...


Hallac-ı Mansur'u ânalım mı şimdi..
Sorularla İslamiyet'ten alıntı yapayım,

Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Kalbin masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zanneder. Hallac'ın "Ene'l-Hakk" dediği makam burasıdır.

Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: "Yandım, ateş oldum." demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa "Enel-Hak" sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah'a aid olduğunu idrak etmesidir.

"Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan" bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. "Ene'l-Hakk" sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. "Hakk" ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden "Ene'l-Hakk" diyenler çıktığı halde "Enallah" diyenler çıkmamıştır.


BİR KISSA BİN HİSSE

Hallac-ı Mansur “Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!..” (Ben Hakkım!) diye diye inlerdi.
Halk ikiye bölündü. Bir kısmı zâhire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur’u inkâr etti ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü. Bir kısmı da Hallac-ı Mansur’un bu sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.

Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi.
Ene’l-Hak deme! Hüve’l-Hak (Hak Odur) de!” dediler.

Hallac, “Bizim için de Hak Odur!” dedi.

İbn-i Atâ haber gönderdi:

Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!”

Hallac, “Ben ne dedim ki özür dileyeyim? Ben Halık’ı bırakıp halka yalvarmam!” dedi. Bir yandan da “Ene’l-Hak! Ene’l-Hak!” diye feryat ediyordu.

Bağdat uleması Hallac’ın katledilmesi için fetva verdi. Nihayet fetva gereğince Hallac idam edildi.
Şiblî, Hallac-ı Mansur’u rüyasında gördü ve sordu:

Sana azap eden ve seni asan halka Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?”

Hallac:

“Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü. Bir kısmı benim hâlimi bilirdi. Bana şefkat ederdi. Bir kısmı da benim hâlimi bilmezdi. Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi. Cenâb-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi. Çünkü her ikisi de masumdu!”

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur’u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

“Sen ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakkım!) dedin. Ben ‘Ene’l-Hayr’ (Ben hayırlıyım!) dedim. Sana rahmet olundu, bana lânet edildi. Bunun hikmeti nedir?”

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin. Ben ise enaniyetimi inkâr ettim, benliği kendimden uzak eyledim. Benliğimi Hak'ta gördüm!”

Böyle bakabildiğimizde, yani bunu yaşayabildiğimizde, güneşi sevince beslenecek, yağmuru sevince SUlanacak, rüzgârı sevince SALLanacak, üzüntüleri de SEVince, üzüntüler SEVİNCE dönüşecek,
Yüce Rabbimizin izniyle ve zamÂNı GELince...

Sen O'nda, O sen DE Sevilen, Can pehlivân...
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen


Muhammedi Muhabbetle.




_________________
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2011, 09:54 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
BÖLÜM 3

Salih: Hayvanlar da cennete girecek mi? Onlar için de böyle bir yer var mı?

Bawa: Olabilir. Allah toprağı otlar, çimenler, bitkiler için yarattı. Hayvanlar için de dağlarda mağaralar yaptı. Değişik yerlerde barınaklar sağladı. Herşeye yiyecek ve kalacak yer verdi.

Allah’ın saltanatı ve cehennemin saltanatı vardır. Altı çeşit yaşam vardır; toprak, hava, su, ateş, esir ve ışık yani nur yaşamı, Allah’ın nur yaşamı. Bu altı yaşam çeşidi için yaşam yerleri vardır, fakat cennet denilen ortam sadece insan yaşamı içindir. Toprak canlıları toprağa döner. Bazı canlıların esirde, bazılarının toprakta yeri vardır. Bir ışık olarak yaşayan sadece insan yaşamıdır. Böylelikle, ilk beş çeşit varlıklar için Allah beş yer hazırlamıştır ve herbirisi kendi yerine dönecektir. Eğer bir hayvan vazifesini düzgün bir şekilde yerine getirirse, kendi yerini elde edecektir, fakat eğer başkasına zarar verirse Allah’ın onun için yaratmış olduğu cehennem denilen ev verilecektir. Kurtçuklar, akrepler, yılanlar için cehennemler var fakat iyi şeyler yapanları için kendi özel yapılarına uygun yerler hazırlanmıştır. (hava, ateş, su, toprak ve esir için) Eğer zararları dokunuyorsa kötü bir cehennemleri var, kurtçuklarla sarılı bir cehennem…

Göz alıcı ruhsal hayata sahip insanoğlu, kutsal analitik irfana sahip olabilen yegane canlıdır. Yalnızca bu irfana sahip olanlar cennete gitmeye hak kazanırlar ve cennetin sırlarına ererler. Diğer bütün yaşam formlarının kendi yerleri vardır. Hayvanlar pisledikleri yerlerde yer ve içerler. Fakat siz banyoya gittiğinizde yıkanır ve temizlenirsiniz. Hayvanlar bunu yapamaz. Güzel bir şekilde inek yahut at besleyebilirsiniz, fakat buna rağmen yaşadıkları yere işeyip pisleyecekler ve sonra oraya yatacaklardır. Uyandıkları zaman hayvanlar ellerini ve ayaklarını yıkıyorlar mı? Kendilerini temizliyorlar mı? Hayır. Bu yüzden davranışlarına uygun ve elverişli yerlerde tutulmalılar. Neden? Çünkü temizlik ve pislik arasındaki farkı gösterecek olan kutsal analitik irfanın uyanıklığına sahip değiller. Bu kavrayışları yoktur, bu yüzden de insanların yaptığı işleri yapamazlar. Yanlış ile doğru, güzel ile çirkin arasındaki farktan habersizdirler.

Doğru ila yanlış arasındaki farkı bilmeyen bir yaşam, cehennemde bunu anlamadan bulunacaktır. Ancak doğru-yanlış ve temiz-kirli arasındaki farktan haberdar olan, cennet ve cehennemin farkını bilebilir. Eğer bir hayvan temiz ve kirli arasında fark görmüyorsa, cehennem gibi bir yerde yiyor, uyuyor ve yaşıyorsa, buradan sonra yani ahirette de karşısına çıkacak olan yer orasıdır. O hayvan için mutluluk yeri olacaktır. Anlayışı artarsa, bir inek bile olsa, iyi bir yer elde edecektir. Fakat bu anlayışı olmadığı sürece, kendi seviyesine uygun olan yerde bulunacaktır. Bu beş yaşam çeşidi için böyledir

Bununla beraber, eğer bir hayvanı iyi bir biçimde yetiştirirseniz, eğer insanın irfanı bu hayvanda ortaya çıkabilirse ve ona doğruyla yanlış arasındaki farkı öğretebilirseniz, bu hayvan kendi yaşam formu için uygun olan, hayvanlar için hazırlanmış cenneti kazanabilir. Allah burada onlara bir yer verdiği gibi, orada da onlara bir yer hazırlamıştır. Gerçek cennet değildir fakat huzur içinde yaşayabilecekleri bir yerdir. O, her bir altı yaşam çeşidi için huzur içinde yaşayabilecekleri yerler hazırlamıştır. Bu O’nun sırrıdır. İnsanoğlu için şüphesiz bir cennet vardır. Diğerlerinin elde edecekleri, kendi arayışlarına bağlıdır.

_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Oca 2012, 14:51 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
BÖLÜM 4

3 yaşında bir çocuğun annesi: çocuğum kendisini ve abisini nerden aldığımızı soruyor. Bir de ölümü ve ölünce beraberinde bazı resimlerini götürüp götüremeyeceğini merak ediyor..

Bawa: Zamane çocukları ne kadar ince sorular soruyor böyle… Biz onların yaşındayken böyle sorular sormazdık hiç.
Bugün bu çocuk şunu soruyor: “Nereden geldim, ağabeyim nereden geldi, ölünce nereye gideceğiz, ölüm nedir ve ne olacak?”
Belli idraklere erişsek ve olgunlaşsak dahi, bugünün çocuklarının sorduğu soruları düşünmedik.
Eğer bu konular üzerinde yoğunlaşmış olsaydık, kendi durumumuzu daha iyi kavrar ve daha da gelişirdik.
Bu çocuğun üç yaşındayken düşündüklerini kırk, elli hatta altmış yaşında bile düşünmedik.
“Allah bize kiminle öğretiyor, bizi kiminle uyarıyor?” diye merak ediyorsak; işte bu çocuklarla!
Yaşamın gerçeğiyle ilgili bu önemli noktaları, Allah onlar vasıtasıyla bize hatırlatıyor.
Bu çocuğun sorduğu soru, yaşamın özünü, gerçeğini içeriyor. Biz unuttuk ve Allah bu çocuklarla bize hatırlatıyor.
Onlar vasıtasıyla kendi hikayesini bize açıklıyor.

Bu mümkündür çünkü çocuklar safiyet sahibidir. Onların birliği ve aşkları saftır. İnançları saftır.
Biri ağladığında diğeri de ona katılır ve ağlar. Biri güldüğünde diğeri de güler. Biri oynadığında, diğeri de oynar.
Biri yürüdüğünde diğeri de yürür. Neye sahipse, diğerine de onu verir. Birbirlerini beslerler.
Küçük çocuklar safi kalbe, huylara ve birliğe sahiptirler.

Allah onların kalbine bu önemli noktaları ilham eder, fakat biz yetişkinler bunları düşünmeyiz.
Eğer biz kendimize de bu soruları sormuş olsak, kalbimiz onlarınki gibi olsa;
cevapları o vakitte keşfederdik ve onların sahip olduğu aynı saf sevgiye, kalplerin birlikteliğine ve huzura biz de ererdik.
Fakat biz bu çocukların öğrendiği şeyleri henüz öğrenmedik. Onları nasıl küçük düşünebiliyoruz?
Babalarına göre çok büyükler, kalpleri kocaman, davranış ve sevgileri çok büyük. Neleri yok? Farklılıkları yok!
Kalplerinde dünya yok. Dünyaya değer vermiyorlar, Allah’a değer veriyorlar.
Bulundukları bu halden dolayı, kalpleri kocaman ve bu gibi şeyleri düşünüp soruyorlar.
Bunu düşünmeliyiz.

Bu yüzden İsa, Musa ve Muhammed peygamberler dediler ki; eğer yetişkinleriniz gelmiyorsa, en azından küçük çocuklarınızı yollayın.
Neden bunu söylediler? Çünkü çocuklar Allah’ın ailesidir. Onlar içlerinde Allah’ın zenginliğine sahiptirler.
Bu çocuklar aracılığıyla Allah pek çok şey ortaya koyuyor. Sordukları sorulara küçük çocukların sorduğu sorular gibi bakıyoruz ama bizim asla sorup öğrenmediğimiz şeyleri soruyorlar. Bu soruları sorarak, bu şeyler üzerinde düşünmemizi sağlıyorlar.

Bu çocuklar küçük mü? Bedenleri küçük fakat kalpleri ve sordukları sorular muazzam. Küçük olan biziz, irfanımız küçük.
Onların öğrendiğini öğrenemedik. Sevgilerinde, kalplerinde, sözlerinde çok büyükler. Eğer söylediklerine dikkatle bakarsak,
Allah’ın onlar vasıtasıyla pek çok şekilde kendi hikayesini ortaya koyduğunu görürüz. Eğer sorularını anlayabilseydik,
Allah’ın, onların kelimeleriyle ifade edilen pek çok hakikatına aşina olabilirdik. Bize öyle gözükse de onlar sadece küçük kelimeler değil.
Bunlar öğrenmediğimiz, yaratıcımıza sormadığımız sorular. Bu sorularımızı ne etrafımıza ve ne de kendimize soramadık.
Fakat bu çocuklar soruyor. Tüm bunları soruşturuyorlar.

Sevgili kardeşlerim bunu düşünmeliyiz. Bu sevgi ve birlikteliğe sahip olursak nasıl bir halde oluruz? Allah’ın bebekleri oluruz.
Onunla konuşuruz ve O da bize anlatır. Bunda müthiş bir öğreniş var. Kendi içimizde bu soruları açığa çıkarabilirsek,
doğum ve ölümü ve ölüm sonrası ne olduğunu sorarsak, kendimiz için cevaplar bulabiliriz.
Başkalarıyla oyalanmaz ve onlar hakkında düşünmeyiz. Vaktimizi boşa geçirmekten kaçınırız.
Umarım kalbimizde bu sevgiyi, bu huyları ve bu irfanı ararız. İçimizi bu hazineyle doldururuz.
Bu zenginliği araştırırsak, mutlu olmanın yollarını keşfedebiliriz. Tüm alçakgönüllülükle bunu düşünmenizi rica ediyorum.

Sevgili çocuklarım, bir çiftlikte inekler ve atlar sürüler halinde birarada yaşarlar.
Eğer birisi kapıyı açar ve bu hayvanları kovalarsa, dört ayakları üzerine hızla dışarı doğru koşmaya başlarlar.
Eğer bir adam onların yolu üstüne düşmüş de olsa, çok hızlı da koşuyor olsalar, bu atlar ve inekler ondan sakınmaya çalışırlar.
Onu incitmeden geçmeye uğraşırlar. Sadece paniklemişlerse belki ayakları altında çiğnerler.
Bunu gözlemlemişsinizdir. Fakat bir de bugünün insanlarına bakın. Birisi kayıp düştüğünde,
kalabalık insanlar kendilerini kurtarma gayretiyle onu çiğneyip geçebiliyorlar. Öylece koşuyorlar.
Bu insanlarla hayvanlar arasındaki fark. İşte bunun gibi, birisi diğerini ezip ona acı veriyor.
İnsanlık bu halde mi olmalı? Eğer bu küçük çocuğun sorduğu soruyu düşünsek, bu şekilde davranmazdık.
İnsanlar bazen hayvanların bile yapmadıklarını yapıyorlar. Hayvanlar, ağaçlar, bebekler ve rüzgar vasıtasıyla
Allah kendi hikayesini, sıfatlarını ve açıklamalarını sürekli açığa çıkartıyor.

Bu çocuklardan gelenler müthiş şeyler. Doğdukları ve dünyaya adım attıkları anda Allah’ın yarattığı bütün dilleri
biliyor ve konuşuyorlar. Fakat biz onları anlayamıyoruz. Biz de önceden biliyorduk, buraya ilk geldiğimizde herşeyi öğrenmiştik.
Tüm hayvanların ve kuşların dilini biliyorduk. Şimdi ne biliyoruz? Öğrendiklerimiz gerçek bilgi değil.
Başkalarını ezmeyi, öldürmeyi, yok etmeyi öğrendik. Sadece önceden bildiğimiz, çocukların konuştuğu
bu dili öğrenirsek başkalarını ezmeyiz. Başkalarının acı çekmesine sebep olmayız. Irk, din ve renk farkı gözetmez,
günah işlemez ve başkalarını öldürmeyiz.

Hepimiz içimizde kan bağları taşıyoruz ve bu da ırk, din ve renk farklılığına sebep oluyor.
Bu farklılıklar kanımızda dolaşıyor ve Allah’ın birliğini kalbimizde gömüyor.
Allah’ın konuşmasını sezemiyoruz, kalbimize gömülmüş. O’nun tekliği ve işindeki birlik,
rahmeti ve sevgisi hasar görüyor, kalbimize karanlık, arzular(nefs), hayal(maya) ve karma yerleşiyor.
Kalplerimiz kararıyor. Kalbimizin kendisi şeytanın sıfatlarıyla doluyor ve onun saltanatına dönüşüyor.
Bu karanlık krallık Allah’ın hükümranlığının vasıflarını ve aşkı tahrip ediyor ve kalbimizi cehenneme çeviriyor.
Kendi hayatımızı ve başkalarının hayatını mahvediyor. Bunu bilmeliyiz.
Allah’ın saltanatını açıklayan pek çok sırrı kalbimizde bulundurduğumuzu anlamalıyız.
Bunu derinlemesine düşünmeli, küçükken konuştuğumuz kelimeleri hatırlamalı ve bu sevgi ve birlik halini hayatımıza tekrar geri getirmeliyiz.

Eğer bu hale geri dönebilirsek bu soruları sorabilir ve yaratanımızın sözlerini hatırlayabiliriz.
Yaratıcımızla konuştuğumuz o hali tekrar yakalayabiliriz. Fakat onunla bu bağlantıyı sağlayabilmek,
O’nunla konuşabilmek ve bizimle konuşmasını işitebilmemiz için bu hali tesis etmeliyiz.
O’nun tekliğini, sevgisini, huzurunu, rahmetini ve güzelliğini öğrenmeliyiz.
Böylece kalbimizin güzelliği ve Allah’ın güzelliği birlenecektir.
Bu birlik, safiyet, güzellik ve konuşma kalbimize girdiğinde, Allah’ın güzelliğini, zenginliğini ve saltanatını içimizde bulacağız.
Allah’ın adaleti ve ibadeti bize gelecek ve içimizde sayılamayacak kadar zenginlik bulacağız.
İrfan ve bunu yapabilme kabiliyeti doğrudan bizimle olacak. Bu, nurun, cennetin krallığı olacak.
Karanlığın saltanatı kaybolacak. Kin, farklılıklar, ayrılıklar, öfke, kibir, sen ve ben ayrılığı, karma,
cinayetler, günahlar, bencillikler, renk ve dil farklılıkları… Tüm bu yıkıcı görünüşler ortadan kalkacak.
Hiç yok etmeyeni bileceğiz. Günahın yer almadığı bu derece, Allah’ın hükümranlığıdır.
O’nun krallığında prensleri olarak yerimizi alırız.

Bunu anlamalıyız. Kendi hikayemizi anlamalıyız yavrularım.
Küçükken, önceden bildiklerimizi yeniden kendi içimizde tesis etmeliyiz.
Bu bedenimiz yorgunluk hisseder fakat Allah asla yorgunluk hissetmez.
Bu bedenin yorgunluklarından kurtulmak iyidir. Eğer inancınızı kuvvetlendirirseniz asla yorulmazsınız.
İçinizdeki inancı kuvvetlendirin.

Çocukların kalpleri saftır. Kimin kalbi safsa, o Tanrı’nın çocuğudur.
Kalbi saf olmayan ise karanlığın önderi, cehennemin lideri olan şeytanın çocuğudur.
Bunun hakkında düşünmeliyiz. Evet, Davud ‘ağabeyim nereden geldi?’ diye sormuştu.
Davud sen önce cennetteydin, Allah’ın hükmünde olan safiyet aleminde. Allah tanrımızdır.
Senin annen inançlı bir insandı fakat dünyada çok geziyordu, hayatın cehennemini yaşıyordu.
Ben de cehennemden bu evladımızı nasıl çıkarıp değiştirebiliriz diye yaratıcıya münacaat ettim
ve onu değiştirecek bir şey vermesini niyaz ettim. İşte annene seni vermesi için, önce bu yüzden yalvardım.
Davud, sen ona öğretmek ve onu değiştirmek için geldin. Böylece senden öğrendiklerini düşünecek ve
kendisini bu cehennemden kurtaracak. İşte bu amaçla seni, O’nun saf krallığından buraya,
annene getirmesi için Allah’a niyazda bulundum. Fakat hala biraz düzelmeye ihtiyaç duydu ve
sonra kardeşinin de gelmesini diledik.

Şimdi bakın; burada başka çocuklar da var ve onlar da çeşitli yanlışlıkları olan annelerini düzeltmek için geldiler.
Buradaki pek çok anne hatalar yapıyordu ve siz çocuklar onları düzeltmek için Allah’ın saf aleminden buraya getirildiniz.
Buraya Allah’ın temsilcileri olarak onlara öğretmeye, Allah’ın sırlarını annenize öğretmeye, ölüm ve yaşamı,
geldiğiniz yeri ve gideceğiniz yeri onlara öğretmeye geldiniz. Anneler çocuklarını dinlemeli ve onlardan öğrenmelidirler.

Çocuklar, bunları asla unutmamalısınız. Buraya geliş nedeniniz annelerinize öğretmeniz
fakat siz dahi bunları öğrenmeli ve unutmamalısınız. Bu soruların cevaplarını hatırlamalısınız.
Her zaman bu soruların cevaplarını, bu dünya alemini, cennet ve cehennem alemini hatırlamalısınız.
O tertemiz safiyet alemini ve süfli alemi; temiz ruhları ve kirli ruhları hatırlamalısınız.
Her zaman bunları anlayacak bir irfana sahip olmalı ve bunlar hakkında daha fazlasını öğrenmelisiniz.
Allah’ın sıfat ve davranışlarına sahip olmalı, O’nun sevgisini birliğini ve merhametini unutmamalısınız.
Kararlı bir şekilde bu sevgiyi ve birliği tesis etmeli ve her zaman muhafaza etmelisiniz.
Her zaman bu sevgi, güven, merhamet ve birliğe sahip olmalı ve bu şekilde muhafaza etmelisiniz.
Allah’ın sıfatlarına ve zenginliğine sahip olmalısınız. Hiçbir zaman unutmadan bu şekilde olmalısınız.
Allah’ın öğretilerini ve aynı zamanda dünyayı öğrenin. Bunların hepsini öğrenip anlarsanız,
buradaki işinizi bitirmiş olur ve gidersiniz. Geldiğiniz yere, yaratıcınıza, saflık alemine dönebilirsiniz.
Böylece her zaman huzur içinde, yaratanınızla birlikte olursunuz.

Bu sevgi ve birlik anlayışınız geliştikçe, huzuru kendi içinizde bulacaksınız.
Bu saflığın, huzurun, sevginin, birlik ve adaletin güzelliğini bulacak ve burada yaşayacaksınız.
Bu hayatta lütfun, irfanın, kutsal irfanın, aşkın, merhametin ve sabrın zenginlik ve nimetlerini anlayacaksınız.
Allah’ın kutsal irfanına(ilim) aşina olacaksınız. Allah’ın hiç azalmayan zenginlikleri sizin olacak.
Yaratıcınız size kendi lütuf ve güzelliğini verecek. Yaratıcınızdan bu hazineleri aldığınızda,
size üç alemin saltanatını bağışlayacak; ruhlar alemi, dünya alemi ve kendi alemi...
Sınırsız ve hiç azalmayan sevgi ve lütüf nimetlerine sahip olacaksınız. Bunu anlamalısınız çocuklar.
Bu soru ve açıklamaları unutmamalısınız. İşte bu şekilde yaşamalısınız.
Yaşamınızda öğrenmeye devam etmeli ve bu birlikle hayatınıza yön vermelisiniz.

Davud isminde bir peygamber vardı, senden çok önce yaşamıştı.
Bazı hataları oldu ve af diledi. Şimdi o yine Allah’ın saf aleminde.
Sen de bir hatan olduğunda her nefesinde bağışlanma dilemelisin. Anlıyor musun Davud?
Böylece hem burada, hem de orada Allah’la birlikte olabilirsin. Her dem, Allah’ı bu haldeyken tesbih edersin.
Saf bir kalbin olduğunda, Allah’ın saltanatı oradadır. Allah o saflıkta olacaktır ve sen de orada olacaksın.
Bu vücudumuz bir okul, bir üniversite gibidir. Bu üniversitede sorduğun tüm soruların cevaplarını öğrenmelisin.
Her biriniz bu şekilde çalışıp öğrenmeli ve Allah’ın saltanatından elde ettiklerini bana hediye etmelisiniz.
O zaman çok huzurlu olurum. Sevgilerimle çocuklarım.


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Oca 2012, 16:12 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 928
acakir77 yazdı:
Bu mümkündür çünkü çocuklar safiyet sahibidir. Onların birliği ve aşkları saftır. İnançları saftır.
Biri ağladığında diğeri de ona katılır ve ağlar. Biri güldüğünde diğeri de güler. Biri oynadığında, diğeri de oynar.
Biri yürüdüğünde diğeri de yürür. Neye sahipse, diğerine de onu verir. Birbirlerini beslerler.
Küçük çocuklar safi kalbe, huylara ve birliğe sahiptirler.




Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Şub 2012, 09:43 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
BÖLÜM 5

Soru: On ila on sekiz yaşına kadar erkekler ve kızlar arasındaki tavır ve davranışlar nasıl olmalıdır?
Bawa: Sevgili yavrularım; hayatlarının belli bir dönemlerinde kız ve erkeklerin gitmeye teşvik edildiği yanlış bir yol var.
Kızlar için bu onbir ile yirmi bir, erkeklerdeyse on dört ile yirmi beş yaşlar arasında.
Bu zamanda kız ve erkek arkadaşlar ediniyorlar.
Dans ve müzik, sevgi, şehvet, tutku, kıskançlık, hile ve yanlış davranışlar içlerinde gelişebiliyor.
Belli yaşlarda çok yakın olunduğunda bu, ateşle pamuğun bir araya gelmesi gibi oluyor.
Ateş pamuğa dokunduğunda onu yakıp yok ediyor.
Benzer şekilde bu yıllarda, eğer bu huy ve sıfatlar kız ve erkeklere değerse, hayatları yıkıma uğruyor.
Yaşamları, değerleri, potansiyelleri ve dersleri zarar görmüş oluyor.
İrfan ve hakikat zarar görmüş oluyor. Aile birliği ve onlara duyduğu sevgileri zarar görmüş oluyor.
Yirmi bir yaşından önce aileden ayrılmış ve yanmış oluyorlar.

Bu yaşta kötü huylu pek çok arkadaşları onların hayatına girmeye çalışır;
hırsızlık yapan, yalan söyleyen, kandıran, başkalarının hayatına zarar veren.
Eğer böyle huyları olan arkadaşlar bu yaşlarda biraraya gelirlerse, çok büyük bir tehlike söz konusu oluyor.
Hayatlarını mahvedecek bir tehlike..
Kızlar çok hassas varlıklardır. Güzeldir, değerlidir ve çok narindir.
Bir kız güzel bir çiçek gibidir.
Bir çiçek açmaya hazır olduğunda herhangi bir böcek gelir ve onu kemirir.
Çiçek hasar görüp güzelliğini kaybedince, değeri de azalır.
Bu esnada bahçıvan çok dikkatli olmalı ve böcekler tarafından yenmemesi için böcek ilacı kullanmalıdır.
Böylece pazara çıkardığı zaman değerini kaybetmemiş olur.
Bunun gibi, bu yaşlarda gerçekten böcek ilacı kullanmak zorundasınız.
Aksi halde böcekler üzerinize atlayıp sizi yemek isteyeceklerdir.
Güzelliğiniz, kokunuz ve değeriniz azalacaktır.
Bunun olmaması için çok dikkatli olun.
Tıpkı bahçıvanın çiçeğin kokusunun ve güzelliğinin azalmamasından emin olması gibi;
aileler de, siz çiçekleri, gülleri besleyen ve büyüten bahçıvanlardır ve çok dikkatli olunmalıdır.
Tüm böceklerin üzerinize atlayıp size zarar vermek istedikleri zaman bu zamandır.
Bir çiçeğin üstündeki böcek, sadece oraya oturmakla kalmaz.
Sizi yemek için gelmiştir.
Bu kesinlikle olacaktır.
Biraz daha olgunlaştığınızda, çok dikkatli olmalısınız.
Yanınıza gelen herhangi bir böceğin sizi yemek isteyeceğini bilmelisiniz.
Sizin arkadaşınız olmaya gelmemiştir.
Bundan emin olabilirsiniz.
Bunun farkına varmalı ve anlamalısınız.
Bu yüzden kız ve erkekler, birbirlerine karşı dikkatli olma durumundadırlar.
Bu ateşle pamuğu aynı yerde tutmaya benzer.
Çok fazla yakınlaşma kızlar ve erkekler için iyi değildir.


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Şub 2012, 09:34 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim

Soru: On yaşındayım ve makyaj yapmamın uygun olup olmadığını merak ediyorum.
Bawa: Gözümün nuru, sevgili yavrum. Eğer bir çiçek kendisini boyasa, orjinal ve doğal olan güzelliği zarar görmüş olur.
Eğer makyaja sahip olsa Allah onu ne diye çiçek olarak yaratsın?
O zaten güzeldir ve güzel de kokar, makyaja ihtiyacı yoktur.
Güzel bir kızdan etkilenmeyecek kimse, hatta hayalet bile yoktur.
Ölmeye yakın bir ihtiyar adam bile baktığı zaman etkilenir.
Allah kadına böylesi doğal bir güzellik vermiştir.
Sana zaten bu güzelliği vermiş ve senin onu koruman iyi olur.
İrfanın, huyların ve sevgin…
Eğer onları doğallığına bırakırsan çok daha güzel olur.
Allah sana bu doğal güzelliği faydalı bir armağan olarak vermiştir, dolayısıyla makyaj yapmana gerek yok.
Bu altını boyamak gibi bir şey olur.
Boya altının güzelliğini ve rengini örtecek ve parıldayışını engelleyecektir.

Kimin makyaja ihtiyacı vardır?
Yalnızca yaşlı bayanların; eğlenceden geri kalmamış, sinirleri bozulmuş, kemikleri çözülmüş ve kırışmış yaşlı kadınların.
Sadece onların ihtiyaçları var.
Hala dünyayı arzulayan ve eğlence peşinde koşan bazı yaşlı adamlar ve kadınlar var ki,
ciltlerindeki kırışıklıklar için cerrahlara gidip düzeltmeye çalışıyorlar.
Fakat Allah yaşına en uygun hediyeyi vermiştir.
Bu yüzden makyaj yapmana gerek olduğunu düşünmüyorum.


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Şub 2012, 10:24 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim
Soru: Bawa dansa gitmenin iyi olmadığını söyledi. Bunun ne sakıncası olabilir?
Bu söylediğiniz bale yahut kendi başımıza yaptığımız dansları da içeriyor mu?

Bawa: Gözümün nuru yavrum. Sorularınız çok şaşırtıcı.
Cevaplayanın dahi hayrete düşmesi gerek. Çok iyi, sana anlatayım.


Dünyadaki herşey müzikaldir ve dans eder. Meşe ağacını gördünüz mü hiç?
Nasıl da müzik yapıyor ve rüzgar estiğinde dans ediyor.
Dallarını kaldırarak, her meltem esişinde nasıl da dans ediyor.
Her bir dalı ne de güzel dans eder.
Meşe ağacı bu şekilde dans ediyor.
Yapraklar, ağaçlar, çiçekler ve otlar hep dans ederler.
Bu dramada hepsinin bir yeri vardır.

Bir sahilde durduğunuz zaman, okyanus dalgalarının ’oooşş’ diye yükselip alçaldığını seyrettiniz mi?
Her bir yaratılmış bir aktördür ve Allah’ın müzik ve dramasını seyredebilirsiniz.
Şimdi de aklının içinde nasıl dans ettiğini, her bir düşüncenin nasıl oyunlar oynadığını gör.
Fakat bu eğlenceden ne anladın?
Okyanusun ve ağacın dansedişini gördün.
Dünyadaki dramayı seyrettin ve müziğini dinledin.
Ama ana noktayı halen göremedin.
Melodi nedir? Şarkı nedir? Manası nedir? Bu şeylere gerçekten bakmadın.
Fakat bir kere anlarsan, dramanın yalnızca okyanusta, karada, ormanda yahut şehirde olmadığını,
keza aklında, bedeninin içinde ve yaşamın kendisinde olduğunu idrak edeceksin.
Baktığın her yerde drama ve dans göreceksin.
Hayal, illüzyon sadece dışımızda oluşmaz, içimizde de vardır.
Dans da sadece dışımızda olmaz, içimizde de vardır.
Geceleyin yaptığınız dans, gündüz dışınızda gördüğünüzdür.
Karanlıkta insanların yaptıkları şeyler, daha sonra gün ışığında oynadıkları dramalara dönüşüyor.
Geceleyin zihninizde dans eden şeyler, sonradan gün ışığında dışınızda dans ediyor ve giyindiğiniz davranış oluyor.

Hepimiz aktörüz ve rolümüzü oynuyoruz.
Bununla beraber eğer akıllıysanız, oyunun anlamını kavrarsınız.
İrfanınızla, içerdiği manayı keşfedersiniz.
Güzelliğini, değerini, neşe ve hüznünü ve neticesini anlarsınız.
Bunun üzerinde düşünün ve bu çeşit bir dans ve oyunun hem içimizde ve hem de dışımızda yer aldığını anlamaya çalışın.
Bunu anlamak için irfan sahibi olmalısınız.

Bir ağaç rüzgarın müziğiyle sallanır, fakat kuvvetli bir rüzgar dalları kırabilir ve hatta daha kuvvetliyse ağacı yerinden bile sökebilir.
Okyanus dalgaları sahile vurabilir fakat bir gelgit dalgası tüm şehri sular altında bırakabilir.
Bunun gibi; zihin de çok sallanırsa, kan basıncınızı yükseltebilir ve eğer çok yükselirse ciddi bir problem yaşayabilirsiniz.

Bu bakımdan, her bir şeyin ardındaki sebebe bakın ve sonucun ne olacağını bilin.
Konuyu, manasını, durumunu ve neticesini bilin bu drama ve dans oyununun.
Bunu anlamak çok önemlidir.
İrfan ve güzel sıfatlarınızla bunu açıklıkla anlarsanız, asla dansa gitmezsiniz.
Çünkü görürsünüz ki sadece zihnin bir şekli-sanatı ve arzu-zevk köpeğinin ve hayalin uyuşukluğudur.
Bunu gerçekten kendi içinizde düzeltmelisiniz.

Kendinize sormalısınız: ‘
Benimle Allah arasında ki dans nedir? Benimle hakikat arasındaki dans nedir?
İşte anlamanız gereken dans çeşidi budur.
Ruh ile Allah arasındaki bağlantı nedir?
O gözlüyor ve sen dans ediyorsun.
İrfan dans ediyor ve O seyrediyor.
Aşk kucaklıyor ve birlikte teklikteler.
İşte irfanla yapman gereken dans budur.

Güzel huylarınızla Allah’a kendinizi sevdirin.
Hakikatinizle tüm varlıkları kendinize hayran bırakabilirsiniz.
Tüm canlıların öveceği, methedeceği bir çeşit roldür bu.
Krallar, dilenciler, kuşlar, yılanlar, dört ayaklı hayvanlar ve zehirli varlıklar hep size saygılarını sunmaya gelirler.
Bu övülmeye değer oynamanız gereken roldür.
Bu tüm şeytanları, hayaletleri, cinleri uzaklaştıracak olan ve tüm insanları ve iyi varlıkları yakınınıza çekecek olan danstır.
Bu tamamen kendi yaptığınız danstır ve yapılacak çok iyi birşeydir.

Ancak böyle dans ederseniz, yalnız başınıza dans edebilirsiniz.
Diğer tüm danslarda beş element, dünya, kadın, para tutkusu ve hayal ile dans edersiniz.
O zaman kendi başınıza dans etmiş olmazsınız.

Doğumunuzdan gelen(karma) acıları iyileştirecek yegane dans, tamamen kendinizin yaptığı danstır.
Yapmanız gereken dans budur.
Bu dansın en üst sanatıdır ve tüm kederinizi sonlandıracaktır.
Bu dansı yapabilirseniz çok iyi olur.
Fakat herkes gibi siz de beş elementle dansetmek istiyorsunuz.
Bu faydasızdır. Dans eden bir ağacın faydası ne?
Bazı dalları yahut hepsi birden yere düşüverir.

Bu dünya yanlızca dans ettiğimiz bir sahnedir ve bizler de aktörleriz.
Ödülü kim alacak? Ufacık yeni doğmuş bebekler bile ödül peşindeler.
Yeni doğan bebeklerden yaşlı insanlara kadar, hep bir ödül karşılığında dans ediyoruz.
Herkes sanatçı ve dans edip kendilerini överek şöyle diyorlar:

Benim dansım en iyi, sanatım nasıl?

Fakat herkes dans etmeye geldiyse, kim seyredecek?
Ödülü kim verecek?
İzleyecek kimse kalmadı.
O yüzden asla ödül alamayacaksınız.

Sadece siz, kendiniz dans ediyor ve kendinizi methediyorsunuz.
Sonra yoruluyor, dans elbiselerinizi çıkarıyorsunuz ve bitiyor.
Bu faydasız.
Bununla birlikte, gerçek dansın bir faydası var.
Önceden bahsettiğim şekilde yalnız dans ederseniz, Allah da sizi cennetiyle mükafatlandırır.
Size hayatı armağan eder.
Size burada cennet gibi, huzurlu ve herkesin saygınlığını kazanan bir yaşamı hediye eder.
Allah bizzat kendisi bu dansı seyreder ve mükafatını verir, çünkü bu güzel bir dans ve güzel bir sanattır.
O halde bu dansı O’nun sıfatlarıyla yapın ve vereceği ödülü alın.
Bu iyi olur.
Sevgim size.


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2012, 17:29 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Eğer dansa gidemeyecek ve erkeklerle oynamayacaksak o halde nasıl eğlenmeliyiz?
Bawa: Ben de tam nasıl mutlu olup eğlenebiliriz, ondan bahsediyordum.
Bir zamanlar bir adam ‘eğer popomu altın bir külotla sarsaydım, popom çok mutlu ve huzurlu olurdu’ diye düşünüyordu.
Adamın kıçı da ‘huzura ihtiyacım var, eğer beni altınla sararsan, çok mutlu olurum’ diye düşünüyordu.
Böylece adam ‘tamam o halde popomu mutlu edeyim’ dedi ve altın kilotla sardı.
Birden yediği her şey gaza dönüşmeye başladı.
Eğer tuvalete gitse, o kadar kötü kokmayacaktı belki ama giyindiği altın külottan dolayı hep içinde tutmak zorunda kaldı.

En sonunda kendisine artık hakim olamadı ve tüm idrarı, dışkısı, koku ve kan hep altın külotun dışına taştı.
En sonunda ne poposu ve ne de külotu huzuru buldu. Külotu çok kirlenmişti ve ‘Hı, bu bana huzur vermedi.
Bundan daha iğrenç bir şey olamaz. Eğer altının ait olduğu bir yerde kalsaydım değerimi korurdum.
Bu kıçın üzerinde bulunmaktan daha iğrenç bir şey olamaz’ dedi.

İşte bu durum erkeklerle dansa gitme ve eğlenmeye benziyor.
Bu, külotun başına gelen şey gibi…
Eğer, bununla beraber kendi irfanınla, ahlakınla, saflığın ve Allah’a olan inancınla
kendi içinde huzuru bulmaya çalışmalısın ki işte bu da gerçek huzurdur.

Popo, altından bir külot giyerek mutluluğu yakalayacağını düşünüyordu, fakat koku dayanılmazdı.
En sonunda külot bağırdı ‘bırak beni, bırak beni’ Aynı zamanda adamın arkası kaşındığından, kaşınıp duruyordu.
En sonunda bir hamama gitti, külotunu çıkarıp fırçalanıp güzelce yıkandı.
Poposu ona dedi ki ‘artık bu külotu istemiyorum, çok kaşındırıyor’ Adam da onu orada bıraktı ve gitti.
Sonra, kıçında ağrılı sızıntısı olan bir adam geldi.
Banyo yapmak istiyordu fakat külotu yoktu.
Yerde altından külotu görünce onu giydi, duşunu aldı ve banyodan sonra tekrar çıkardı ve gitti.
O da bırakıp yoluna devam etti.
Bundan sonra cilt hastalığı olan birisi geldi ve o da giyindi.
Bu şekilde birbiri ardına hamama gelenler külotu giydiler.
Sonunda ne popoları ve ne de külot huzur buldu.
Altın olmasına rağmen külot huzur bulamadı, çünkü o iğrenç kokularla bir arada olmak zorunda kaldı.
Düşündü ki ‘eğer sadece bir kişinin kıçında dursaydım, sadece onun kokusuna dayanmak zorunda kalacaktım.
Fakat onu bırakıp buraya geldiğimden beri, dünyanın tüm pisliğini ve karmasını pek çok farklı insanın poposundan tecrübe ettim.
Hiç huzurum olmadı. Şimdi anlıyorum ki eğer bir külot başka bir yere gitmek istese, ancak başka bir kişinin poposuna gidebilir.’

Huzuru dünyada bulmak istemeniz de işte böyledir.
Eğer ‘burada böyle oturacağıma, dışarı çıkıp eğlensem daha huzurlu olurum’ diye düşünüyorsanız;
altın külotun yaşadığı tecrübe gibi şeyler gelir başınıza.

Dünyanın başka yerlerine giderek huzur bulmaya çalışırsanız, herkesin poposuna denenmiş gibi olursunuz.
Ne kadar makyaj yaptığınız ve bir yere ne kadar huzur ve sükunet bulma umuduyla gittiğiniz önemli değil;
zihniniz ve arzularınız size iğrenç kokular verecektir.
Düşüncelerinizin pis kokuları size asla huzur vermeyecektir.
Bu yüzden, bu gibi şeylerin hiç faydası olmaz.
Sizin huzurlu ve güzel olmanızı sağlayacak şey tamamen içinizdedir.
Bu safiyet içinizdedir.
Onu başkalarından veya dünyadan sormanıza gerek yok, dışarıda bulunmaz.
Size içinizde huzur verecek olanı bulun.
İrfan, güzel ahlak, sevgi ,inanç ve güven halini yakalayın.
Size huzur verecek olan budur.


_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2012, 17:34 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Ailemizin Arapça isimlere sahip oluşunu arkadaşlarımıza nasıl anlatabiliriz?
Bawa: Arkadaşlarına söyle; Adem ve Havva Arapça kelimeler, Adam ve Eva İngilizceleri, Sakthi ve Siva Tamilce.
Allah Arapça bir isim, God İngilizce, Tanrı Türkçe, Kadavul ise Tamilce. Bunlar sadece isim.

Hristiyanlıktaki Noah arapçada Nuh, İbrahim Abraham, İsmail Ismael,
Musa Moses, Davud David, İsa Jesus, Ishak Isaac, Eyup Job ve Yunus Jonah…

İşte, isimde ne var?
Kuranda, İncilde yahut Tevratta bulunan bu isimler hep aynı.
İsanın annesi İngilizcede Mary, Arapçada Meryem.
Evet, aslında sadece bir gerçek, tek Tanrı ve tek dua var.
Hakikat budur. Bunlar ayrılmış yahut farklı değildirler.

_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Mar 2012, 11:50 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim

Soru: Eğer Adem ve Havva Allah’a uymuş olsalardı, tüm dünya hala cennet mi olacaktı?

Bawa: Evet, onlar Allah’a uymuş olsalardı herhalde dünya da cennet olurdu.
Eğer Allah’a uyarsanız, tüm dünya sizin için de cennet olur.
Böyle yaparsanız cenneti kaybetmezsiniz.
Adem ve Havva hatalarından dolayı bağışlanmışlardı,
eğer siz de hata ve günahlar işlemezseniz
ve bu güzel hali tesis edebilirseniz,
her zaman cennette yaşarsınız.

_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Mar 2012, 16:39 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Ara 2009, 02:00
Mesajlar: 496
bwa baba ne güzel
devamını iştiyakla beklemekteyiz


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Mar 2012, 10:21 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim
Soru: Cennet nasıl bir yer?

Bawa: Cennette sizi üzecek hiçbirşey yok. Huzur, sevgi ve sükunet var.
Herkesin birlik halinde yaşadığı yerdir cennet.
Herkes aynı düzeyde, aynı halde, işte bu cennettir.
Orada herkes mutludur.

Bir bahçede pek çok çiçek bir arada büyür.
Beyaz ve kırmızı çiçekler, güller, yaseminler ve pek çok hoş kokulu çiçekler vardır.
Bahçedeki tüm bu renkler orayı çok güzel yapar. Böyle olmaz mı?
Tüm çiçekler bir arada yaşayıp ayrılmadıkça çok güzeldirler.
Bunun gibi, farklı renklerde olunmasını önemsemeden,
hep bir arada yaşayabilirsek çok güzel eğlenceli ve kokulu olacaktır.
Hepiniz çiçekler gibi yaşadığınızda, hepiniz aynı durumda bulunduğunuzda,
orası Allah’ın çiçek bahçesidir artık, cennettir.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Nis 2012, 08:35 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Cehenneme gittiğimizde, eğer bedenimiz olmayacaksa acıyı nasıl hissedeceğiz?

Bawa: Bu bir gizemdir yavrum.
Uyuduğunuzda rüyalar görürsünüz değil mi? Pek çok insan görür.
Rüyanızda şarkı söyler, sarılır, öper, uçar, oturur ve daha pek çok şeyler yaparsınız.
Bunların hepsini rüyada görürsünüz.
Bedeniniz yatakta uyurken, başka bir beden tüm bu rüyaları tecrübe eder.
Bu beden pek çok farklı yerlere seyahat ediyor. Bunu rüyalarınızda gördünüz.
Bu rüyaları yaşayan bu bedeniniz miydi?
Hayır, bu bedeninizin içinde başka bir beden, tüm bu rüyaları tecrübe ediyor.
Dış bedeniniz kımıldamazken, iç bedeniniz hareket halinde ve zihninizin düşüncelerini yerine getirip tatmin ediyor.
İşte cehennemde acı çekecek olan beden budur.
Fiziksel bedeniniz öldüğünde toprağın hakkını toprağa, ateşinkini ateşe, suyunkini suya ve esirinkini esire vermek durumundasınız.
Fakat bu fiziksel bedeninizin içindeki beden, arzu ve düşüncelerinizin doğrultusunda zihninizin yaratışı sonucudur.
Bu cehenneme gidecek olan bedendir.
Fiziksel beden sizin için bir evdir, fakat içinizdeki ikinci beden sizin kötü düşüncelerinizden oluşmuştur.
Ve aynı zamanda başka bir beden dahi vardır ki sizin ruh bedeniniz, hakiki bedeninizdir.
Bu beden de Allah’ın vasıfları ve sizin irfanınızdan meydana gelmiştir.
Bu üç çeşit beden üç farklı şey yapar.
Birincisi fiziksel bedendir; topraktan sizin için Allah’ın inşa ettiği bir evdir.
Bu beden toprağa ve içerdiği elementlere geri dönmelidir.
İkincisi sizin düşünce ve arzularınızın oluşturduğu bedendir; cehennemde yanacak olan ve sorgulanacak olan beden budur.
Üçüncüsü sizin irfanınızla hazırladığınız bedeninizdir; eğer ruhunuz için yaparsanız, Allah’ın ışığı oraya gelecektir.
Bu beden öldüğünüzde doğrudan Allah’a gidecektir.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Nis 2012, 08:05 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Zaten Allah’la beraberken neden buraya gelmeyi seçtik?
Bawa: Bu güzel bir soru.
Ruh zaten Allah’tan bir parça ve bizim buraya gelmemizden maksat kendimizi ve O’nu tanımak.
Kendinin, Allah’ın ve yaratılmış varlığın ne olduğunu anlamalısın.
Bu dünya bir okul, bir üniversite.
Bu okula Allah’ın ve kendinin sırlarını öğrenmek için geldin.
Allah bu yeri yarattı.
Böylece O’nu anlayabilir, ne kadar kudretli olduğunu görebilir ve kendini ve varlığı anlayabilirsin.
Buraya sınav olmaya ve o sınavı geçmeye geldin.

Bir anne çocuğunu doğurup onu hep evde mi tutuyor?
Eğer her zaman evde kalsanız dünyayı ve onun harikalarını nasıl anlayacaksınız?
Anne ve babanız sizi okula gönderdi, neden?
Çünkü onlar okumanızı, öğrenmenizi, dünyayı kendinizi ve hayatı öğrenmenizi istediler.
Gerçeğin ne olduğunu öğrenmenizi istediler.
Aileniz bunun için okula gönderdi, okullar bunun için var.

Allah da aynı şeyi yaptı. Çocuklarını bu okula kendisi hakkında daha fazla şey öğrenmeleri için gönderdi.
Ruhlar alemi, bu alem ve gönül alemi vardır ki içinde onsekizbin alemi, cenneti, Allah’ı ve kendinizi barındırır.
Bütün bunları anlamalısınız.
Bu dünya bir örnektir.
Allah her şeyin sebebi olan yaratıcıdır, kalp bir etki ve siz de temel prensip-nedensiniz.
Bu dünya örneğinden; siz her şeyin sebebi olan O tek olanı ve kendi içinizdeki sebepleri anlayabilecek yegane nedensiniz.
Yaratanınızı anlamak zorundasınız. Buraya bunun için geldiniz. Yaratıcınız sizi buraya öğrenmek için gönderdi.
Ailenizin sizi okula gönderişi gibi, Allah da sizi bu dünyaya on sekiz bin alemi, bu dünyayı,
ruhlar alemini, irfan alemini, kutsal irfanı, mükemmellik ve saf alemini öğrenmeniz için gönderdi.
Sizi yaratıcınızı tanımanız için gönderdi.
Burası sadece bir okul.







Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 May 2012, 16:00 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim
Soru: Uzayda başka insanlar var mı acaba?

Bawa: Olabilir. Fakat gözlerinle gördüğün tüm insanlara nazaran, zihninde ne kadar çok insan olduğuna bir bak! Pek çok düşünce sürekli içinde beliriyor ve onlar hep insanlar. Ve sen de bütün bu insanları çok tanımıyorsun. Sonuçta kalbinde kaç kişi var? Senin beş elementinde pek çok insan var. Dışarıda ne kadar çok insanı gördüğün önemli değil, içinde çok daha fazlası var.
Sevgili yavrum, birinin gözlerinin içine baktığın zaman kendi görüntünün oraya yansıdığını görürsün. Gözler kendini görebileceğin bir ayna olmuştur. Eğer gözlerin gibi parlak olabilirsen ve gördüğün herşeyi anlayabilirsen, o zaman var olan herşeyi de anlayabilirsin. Her şeyi görmek mümkündür. Birisinin gözünde kendini gördüğün gibi, eğer bu şekilde pırılpırıl ve parlak olabilirsen herşeyi görebilirsin. Cenneti, cehennemi, dünyayı, uzayı, içinde ve dışında olan herşeyi görebilirsin. Gerçek irfan ve sevgi gözün açılırsa, ve gönülü anlarsan (ki Allah’ın saf krallığı, cennetidir), o zaman on sekiz bin alemi, cenneti, ruhlar alemini, bu alemi, ahiret alemini ve hepsinde yaşayanları görebilirsin. Fakat eğer bu gözün kapalıysa, o zaman gördüğün ve işittiğin herşey sadece bir hayal olarak kalacaktır. Ve tıpkı rüyada olduğu gibi, uyandığında hiçbirisi kalmayacaktır.
Sadece irfan gözünüz açılırsa ve bu hal size gelirse, o zaman görmeniz gerekenleri görürsünüz. O zamana kadar nasıl olduğunu söyleyebilir miyiz? Şimdi, size Allah’ın sırlarından bahsedemeyiz yahut örnekler vererek gösteremeyiz. Bilim, araştırma, cehalet ve yanlış irfan örneklerle açıklanabilir, fakat Allah’ın sırları bu şekilde öğrenilmez ama kalp gözünüz açıldığında ve gerçek irfan size geldiğinde kendiniz için herşeyi öğrenebilirsiniz. O zaman göreceksiniz ki; cennettekiler burada ve buradakiler de cennette. Ve dış dünyadakiler burada ve buradakiler de dış dünyada görülebilir.
Eğer bir uçak Amerika’dan havalansa ve on üç bin kilometre yapıp pek çok ülkeye de uğrasa, uçak gittikten sonra hala burada mıdır? Hayır uçak farklı rotaları takip eder ve sonra geri döner. Bunun gibi dünyadaki insanları dış uzayda görebilir, uzaydakileri de dünyada görebilirsiniz. Bu tamamen bir seyahat, bir uçağın gidip gelmesi gibi bir şey. Eğer görecek irfanınız varsa yolculuğun nereye gittiğini görebilirsiniz. Bu irfanı aramanız lazım.
Cennetten yahut Allah’tan çok uzak değilsiniz. Bu dünya, cennet ve cehennem de birbirinden çok uzak değil. Hepsini kendi içinizde görebilirsiniz. Yedi kat sema ve yedi kat yer vardır. Merkezde olan sizin irfan aleminiz olan kalbinizdir. Aynı zamanda toprak, ateş, su, hava ve esir alemi içindir. İşte merkezde bulunan alemi anlarsanız, arz ve semasındaki yedişer alemi de anlarsınız. Bunu anlamalısınız.

_________________
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 May 2012, 09:31 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim

Soru: Arkadaşım Allah’ın sadece varmış gibi göründüğünü söyledi, onlara ne söylemeliyim?

Bawa: Onlara bir şey söylemeli misin? Bir gün gözleri görmeyen bir adam elinde bir fenerle yürüyordu. Gözleri gören bir grup insan yanına geldiler. Ona çarptılar, düşürdüler ve fenerini de kırdılar. Sonra dediler ki, ‘seni aptal, kör müsün? Elinde fener olduğu halde bize doğru yürüdün.’ Adam dedi ki, ‘Evet öyleyim, söylediğiniz doğrudur. Doğduğumdan beri körüm. Bu feneri de başkaları beni görüp sakınır diye taşıyorum. Gözlerim görmüyor, karanlık ve aydınlık arasındaki farkı söyleyemem, dolayısıyla bu feneri kendim için değil başkaları görüp de bana çarpmasınlar diye tutuyordum. Sizlerin gözleri gördüğü halde bana çarpıp fenerimi kırdınız. Sonra da bana kör diyorsunuz. Ben sizden korktuğumdan bu feneri taşıyorum, yoksa benim ihtiyacım yok. Başka ne yapabilirim? Çok az insan kördür. Çoğu insan görür ve buna rağmen körlere çarparlar. Ben kör insanlardan değil, görenlerden korkuyorum. Biz körler dikkat ve denge konusunda çok hassasız. Her şeyi hislerimizle, farkındalığımızla, zeka ve irfanımızla anlayıp idrak ederiz. Diğer taraftan gören insanlar hislerini kaybetmişler. Gözleri olmasına rağmen onları ya da irfanlarını kullanmıyorlar, böylece hissel olarak körler. İşte bu yüzden korkuyor ve fener taşıyordum. Fakat sizler bana çarptınız buna rağmen, ne diyebilirim? Yalnızca hoşçakal diyebilirim.’ Sonra kör adam bastonunu tıkırdatarak yoluna devam etti.
Bunun gibi herkes kendisine uygun olan hali sergiler. Başkalarına çarpar, ellerinde fener taşısa bile, ve sonra kendi yaptıklarından dolayı onları azarlar. Bir ışığın yaklaştığını görseler bile, bu gibi insanlar kenara çekilmezler. Diğer insanların sağır yahut kör olmalarını umursamazlar. Hatta doğrudan Allah’ı görebilme yetisinde olan insanlar vardır fakat yapmazlar. O halde cahil insanlara öğretmeye çalışmak, nasihat etmek ve örneklerle açıklamalarda bulunmak boşunadır. Onlara hiçbir şey gösteremeyiz.
Yapacağımız böyle insanlardan sakınmak olmalı. Onlardan farklı bir yol tutun. Hiç irfanı olmayan birisine irfan öğretmeye kalkışmayın. Sadece istekli olana öğretin. İnancı ve azmi olmayana da öğretmeyin. Eğer bunu yaparsanız, tıpkı bir kurşunun silahtan fırlayıp kayadan sekerek atana dönmesi gibi size geri gelecektir. Verdiğiniz şey ona vermek istediğinizden farklı bir şey gibi gelebilir. Kalbinde pek çok kötü şekle bürünüp size zarar vermek üzere farklı şekillerde dönebilir. İşte anlayışsız bir insana öğretmeye çalıştığınızda olacak olan budur. Allah için araştırıp çabalamayan yahut O’na inanmayanlara öğretmeye çalışmayın. Çabanız size geri döner ve tehlikeli bir silah olur. İrfansız insanlardan sakının. Bunlar irfan sahibi insanların verdiği tavsiyelerdir.
Allah bir tohum gibidir. Nasıl ki bir tohum büyümek için toprakla bağlantılı olmak zorundaysa, siz de eğer O’nun sıfatlarıyla bağlantıda olabilirseniz bu tohum büyüyecektir. Fakat böyle insanlar Allah’ı besleyecek olan toprağa (O’nun vasıflarına) sahip değildirler. Bu yüzden bir insanın kendini beğenmişliğine meydan okumaktansa, ondan sakınmak daha iyidir. Sadece basit bir cevap verin ve yolunuza devam edin.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 May 2012, 11:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eki 2011, 07:01
Mesajlar: 853
acakir77 yazdı:

Bawa: Onlara bir şey söylemeli misin? Bir gün gözleri görmeyen bir adam elinde bir fenerle yürüyordu. Gözleri gören bir grup insan yanına geldiler. Ona çarptılar, düşürdüler ve fenerini de kırdılar. Sonra dediler ki, ‘seni aptal, kör müsün? Elinde fener olduğu halde bize doğru yürüdün.’ Adam dedi ki, ‘Evet öyleyim, söylediğiniz doğrudur. Doğduğumdan beri körüm. Bu feneri de başkaları beni görüp sakınır diye taşıyorum. Gözlerim görmüyor, karanlık ve aydınlık arasındaki farkı söyleyemem, dolayısıyla bu feneri kendim için değil başkaları görüp de bana çarpmasınlar diye tutuyordum. Sizlerin gözleri gördüğü halde bana çarpıp fenerimi kırdınız. Sonra da bana kör diyorsunuz. Ben sizden korktuğumdan bu feneri taşıyorum, yoksa benim ihtiyacım yok. Başka ne yapabilirim? Çok az insan kördür. Çoğu insan görür ve buna rağmen körlere çarparlar. Ben kör insanlardan değil, görenlerden korkuyorum. Biz körler dikkat ve denge konusunda çok hassasız. Her şeyi hislerimizle, farkındalığımızla, zeka ve irfanımızla anlayıp idrak ederiz. Diğer taraftan gören insanlar hislerini kaybetmişler. Gözleri olmasına rağmen onları ya da irfanlarını kullanmıyorlar, böylece hissel olarak körler. İşte bu yüzden korkuyor ve fener taşıyordum. Fakat sizler bana çarptınız buna rağmen, ne diyebilirim? Yalnızca hoşçakal diyebilirim.’ Sonra kör adam bastonunu tıkırdatarak yoluna devam etti.

Bunun gibi herkes kendisine uygun olan hali sergiler. Başkalarına çarpar, ellerinde fener taşısa bile, ve sonra kendi yaptıklarından dolayı onları azarlar. Bir ışığın yaklaştığını görseler bile, bu gibi insanlar kenara çekilmezler. Diğer insanların sağır yahut kör olmalarını umursamazlar.

Hatta doğrudan Allah’ı görebilme yetisinde olan insanlar vardır fakat yapmazlar. O halde cahil insanlara öğretmeye çalışmak, nasihat etmek ve örneklerle açıklamalarda bulunmak boşunadır. Onlara hiçbir şey gösteremeyiz.

Yapacağımız böyle insanlardan sakınmak olmalı. Onlardan farklı bir yol tutun. Hiç irfanı olmayan birisine irfan öğretmeye kalkışmayın. Sadece istekli olana öğretin. İnancı ve azmi olmayana da öğretmeyin. Eğer bunu yaparsanız, tıpkı bir kurşunun silahtan fırlayıp kayadan sekerek atana dönmesi gibi size geri gelecektir. Verdiğiniz şey ona vermek istediğinizden farklı bir şey gibi gelebilir. Kalbinde pek çok kötü şekle bürünüp size zarar vermek üzere farklı şekillerde dönebilir.

İşte anlayışsız bir insana öğretmeye çalıştığınızda olacak olan budur. Allah için araştırıp çabalamayan yahut O’na inanmayanlara öğretmeye çalışmayın. Çabanız size geri döner ve tehlikeli bir silah olur. İrfansız insanlardan sakının. Bunlar irfan sahibi insanların verdiği tavsiyelerdir.

Allah bir tohum gibidir. Nasıl ki bir tohum büyümek için toprakla bağlantılı olmak zorundaysa, siz de eğer O’nun sıfatlarıyla bağlantıda olabilirseniz bu tohum büyüyecektir. Fakat böyle insanlar Allah’ı besleyecek olan toprağa (O’nun vasıflarına) sahip değildirler. Bu yüzden bir insanın kendini beğenmişliğine meydan okumaktansa, ondan sakınmak daha iyidir. Sadece basit bir cevap verin ve yolunuza devam edin.


HAYat DOLu nasihatları gönlümüze TAŞımaya vesile kılınan Değerli kardeşimİZ, acakir77
YÜCE ALLAH'ım c.c razı olsun inşaAllah...

_________________
Eğer göğün yedi kat üstüne çıkmaksa niyetin, Aşktan güzel merdiven bulamazsın.
Eğer aşkı bulmaksa niyetin, Aramadan duramazsın. -
Yunus Emre.k.s


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 May 2012, 10:31 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
der-ya yazdı:
HAYat DOLu nasihatları gönlümüze TAŞımaya vesile kılınan Değerli kardeşimİZ, acakir77
YÜCE ALLAH'ım c.c razı olsun inşaAllah...

YÜCE ALLAH Celle Celaluhu, BİZleri daima Rızasında ve Hayrında Kılsın inşaAllah, Der-ya can...


Resim


Soru: Kendimizi dernekten bir parça gibi hissetmek için ne gibi şeyler yapabiliriz?

Bawa: Başka herhangi bir şey yapmadan önce anne ve babanızın sizden beklediği işleri yapmak durumundasınız.
Evinizdeki görevinizi yerine getirin. Hepimizin evde görevleri vardır. Bunları düzenli olarak yerine getirdiğinizde, derneğe gelip oradaki şeylerle de meşgul olabilirsiniz. İsterseniz bulaşıkları yıkayabilirsiniz. Mutfak işlerine yardımcı olabilirsiniz. Çöpleri dışarı çıkarabilir ve evi temizlemeye yardımcı olabilirsiniz. Pencereleri temizleyebilir ve tozları alabilirsiniz. Buraya gelen tüm misafirlere sevecen olabilir ve onlara hizmet edebilirsiniz. Buraya gelen insanlara mükemmel bir hizmet ve saygı sunabilirsiniz. Davranışlarınızla, onlara kendilerine olduğu kadar başkalarına güven duyma davranışını öğretebilirsiniz. Bu şeyleri, onların davranışlarınızla anlayabilmelerine yardımcı olabilirsiniz. İnsanlar sizin ne yaptığınızı görür ve kendilerini düzeltirler. Bu çok büyük bir iştir. Kötü huylarınızı terk edin ve güzel davranışlarda bulunun. Bu şekilde davranın. Görevinizi bu şekilde yapın.

Burada bir bahçemiz var. Zararlı otları temizleyebilir ve bitkilerle uğraşabilirsiniz. Keza burada çalışan insanlara yardım teklif edebilir ve onların verdiği işleri yapabilirsiniz. Onlara ‘lütfen yardıma ihtiyacınız olduğunda söyleyin’ deyin. İyi işler yapmak iyidir. Pek çok çeşit görev var. Allah’a karşı olan görevlerimiz, insanlara, dünyaya ve rehberimize karşı olan görevlerimiz. Gerçekten ihtiyaçları tespit edip dikkatle incelerseniz ve gerçekten denerseniz, bunu da sevgi dolu bir yüzle, merhamet dolu bir kalple yaparsanız, herkese karşı görevinizi yerine getirebilirsiniz. Bu görevi hem evde ve hem de dernekte yapabilirsiniz.

Sevgili çocuklarım, bu toplantılarımızdan almamız gerekenler nelerdir? Neleri bilmeye ihtiyacımız var? Gerçek nedir? Bu açıklamaları kalplerimize ve yaşamımıza yerleştirmeli ve o şekilde davranmalıyız. Kendimize gerçekten derinlemesine bakmalı ve anlamalıyız. Güzel düşüncelere sahip olmalı, onların anlamlarını bulmalı ve onları beslemeye çalışarak içimizde büyütmeliyiz. İrfan, bilgi, güzel vasıflar, adalet ve güzellik yaşamınızda yeşermeli ve büyümeli. Her biriniz bunları hayatınızda keşfetmelisiniz. Anne ve babanıza, kardeşlerinize ve etrafınızdaki herkese iyi muamelede bulunmalı ve saygı göstermelisiniz. Bu şekilde davranırsanız başkalarına da güzel örnek olmuş olursunuz. Tüm kız ve erkek kardeşlerinize, burada bulunanlara ve bulunmayanlara öğrendiklerinizi ve hayatınıza geçirdiklerinizi davranışlar olarak göstermelisiniz. Bundan sonra insanlar size bakacaklar, kendilerini düzeltecekler ve başkalarına da bu şekilde davranacaklardır. Kelime ve konuşmalarımızla değil, davranışlarımızla bunu göstermeliyiz, sadece konuşmak yetersizdir. Başkalarına vaaz veremeyiz. Dinler hakkında konuşamayız. Dini veya kitabi bilgi veremeyiz.

Hayatımızın kendisi zaten çok büyük bir kitaptır. Kendi kalbimizde büyük bir hikaye ve sır bulunmaktadır. Her insanın içinde bir kitabı olduğunu anlamalıyız. Bu kitap kendisi hakkındaki hikayeyi barındırır: Allah’ın, dünya hayatının, ruhun ve Allah’la yaşamanın sırlarını…

Bu kitap içimizdedir. Bu devasa kitabı okumalı ve saflığı ve açıklamaları bulmalıyız. Hayatta övüleni ve aşağılananı, doğruyu ve yanlışı bilmek zorundayız. İrfanın övülüşünü ve cehaletin derinliğini anlamalıyız. Hakikati ve yanlışı, cenneti ve cehennemi ve bu dünya ile diğerini anlamalıyız. Anlamamız gereken bu hikaye tam bizim içimizdedir.

Her bir evladımız kendi kalbinde bunu keşfetmeli ve söylediklerimizi analiz etmelidir. Birşeyi incelediğinizde ondaki saflığı bulun ve iyi bir şekilde davranış gösterin. Günlük görevlerinizi yerine getirin. Daha ve daha fazla öğrenin. Daha çok sırlar öğrenin. Bunu yapmak için çaba gösterin. Bizim burada bir araya toplanma sebebimiz bu yüzden. Bu yüzden bu toplantıyı ve konuşmayı yaptık ve bunlar düşünmemiz gereken şeylerdir. Bu hayatın açıklaması ve bunlarda öğrenmemiz gereken derslerdir. Sağlamamız gereken ilerleme budur. Yaşamımızda övüleni ve aşağılananı bilmek durumundayız. Her çocuğum bunu dikkatle düşünmeli. Siz ve ben bunu düşünmeli ve doğru bir biçimde davranışlar sergilemeliyiz.

Sevgili yavrularım hayatımızı birlik içinde, bir aile, bir grup gibi yaşamalıyız. Bu güzelliği ve birliğin bu mutlak-tam zenginliğini göstermeli ve tüm kalplere tekrar tekrar vermeliyiz. Bunu yapmanın yolu içimizden geçiyor fakat davranışlarımıza da yansımalıdır. Gerçekten bu şekilde davranmalıyız çünkü doğru yol budur. Aklımızdaki çalkalanmalar, hayatımızda tahribata neden olmaktadır. Düşüncelerimiz bizi tahrip ediyor. Zihnimiz başkaları için nefret yaratıyor. Fakat düşmanınız sizin dışınızda olan birisi değil, kendi zihniniz. Başkasının zihni onun ve kendi zihniniz de sizin düşmanınızdır. Başka insanın zihninin sizin düşmanınız yahut sizin zihninizin başkasının düşmanı olduğu düşüncesi cehaletin karanlığından başka bir şey değildir. Sizin zihniniz sadece sizin düşmanınızdır. Başka düşman yoktur. Yıkım oluşturan budur. Bunun üzerinde düşünün lütfen. Zihniniz başkasını düşünüyor ve onun sizin düşmanınız olduğunu söylüyor. Bu yalnızca size zarar verir ve acı çektirir. Başka insanların düşmanınız olduğunu düşünürseniz onları suçlamaya başlarsınız ve bu da cahilliktir.

Bazıları nefret besliyor zihninde ve bara gidip onu yatıştırmak için birşeyler içiyor. Bazıları eğlenceye gidip unutmaya çalışıyor. Kimi de gece kulübüne, parka yahut sahile gidiyor huzur bulmak için. Fakat onlar bu gibi şeylerde asla huzuru bulamazlar. Huzur, insanın zihninin doğasına galip gelmesiyle bulunur. Bir bara gidip rahatladığınızda, sadece biraz daha aptallaşıp daha çok acı çekersiniz. Bu da eşiniz ve çocuğunuzla ilgili sorunlara sebep olabilir. Daha çok ayrılmalara, acıya, boşanma ve problemlere sebebiyet verebilir. Sorunu bu şekilde çözemezsiniz.

İçinizdeki cehaletten kurtulun. İçinizdeki anlayışı ve huzuru bulun. Kötüyü defetmeli, cehaleti yok etmeli, irfanınızı genişletmeli ve içinizde huzuru bulmalısınız. Bu size kesin zaferi getirecektir. Pek çok problemler, acılar, üzüntü ve sıkıntılar olacaktır hayatta. Zihin hepsini getirecektir. Zihin kötü niyetleri, kini, şüpheyi, kuşkuyu, gururu, kibri, karma ve mayayı, arzunun altı kötülüğünü; hırsı, öfkeyi, cimriliği, açgözlülüğü, fanatikliği ve kıskançlığı ve sonrasında gelen beş günahı; uyuşturucu, şehvet, hırsızlık, cinayet ve yalanı beraberinde getirir. Bu aklın doğasıdır. Bu düşmanları bize saldırmaları için gönderir. Kendi düşüncelerimizi başkalarına yansıtırız ve sonra o insanları düşmanlarımız olarak addederiz. Fakat ayırım ve farklılıklara sebebiyet veren asıl bu düşüncelerdir. Ailelerin ayrılmasına neden olur. Karı koca ve insanlar arasında düşmanlığa neden olur. Bütün bunları bu düşünceler yapar. Zihniniz gerçekten tek düşmanımızdır ve onun üstesinden gelmeliyiz. Onu yenmeliyiz.

Bara gitmekle huzur bulacak mıyız? Tüm bu kötü huylar, bu işi yapınca kontrol edilebilecek mi? Hayır, biz içimizdeki cehaleti kontrol etmeliyiz. İrfanı, sevgiyi, güveni, merhameti, birliği ve Allah’ın tüm vasıflarını keşfetmeliyiz. Vicdanımızla kendimize bakmalı, analiz etmeli, içimizdeki şahidin ne söylediğinin farkına varmalı ve ona göre davranmalıyız. Bu şekilde huzur bulabiliriz. Aksi takdirde asla bulamayız. Eğer aklın yollarını takibe devam edersek, sadece acıyla, sıkıntıyla, zorluklarla, cinayet ve intiharlarla son bulacağız. Kendimizi irfanla incelemeli, bu durumu değiştirmeli, Allah’ın sıfatlarını keşfetmeli ve zafere ulaşmalıyız. Hayattaki gerçek budur. Her çocuk bunu bilmeli ve anlamaya çalışmalıdır. Bir kere anladınız mı, yaşamınızı temizlemeli; temiz bir hayata yol alırken de huzuru bulabilirsiniz. O safiyet geldiğinde cenneti bulmuş ve en büyük zenginlik olan huzura sahip olmuş olursunuz. Bu büyük zenginlik hem burada ve hem de diğer tarafta size cenneti yaratacaktır. Eviniz birlik ve sükunet yuvası olacaktır.

Genç, yaşlı, evli, bekar, tüm çocuklarım bunu düşünmelidir. Bunları anlamaya çalışmalıdır. Sizler eğitimli yahut okumamış, öğretmen, doktor, zengin, fakir her ne olursanız olun, huzura bu şekilde kavuşursunuz. Huzur evini bu şekilde öğrenebiliriz. Huzura nam ve etiketle kavuşamayız. Sabır, şükür, tevekkül ve hamd etmeliyiz. Sabır çok önemlidir. Herşey zorlaşmaya başladığında bile şükrümüzden geri kalmamalı ve daha bile zorlaşsa Allah’a tevekkül içerisinde ‘elimden bir şey gelmiyor, yalnızca sen yapabilirsin’ demeliyiz. En kötü zamanda bile O’na güvenmeli ve ‘sana tevekkül ettim, elhamdulillah, tüm övgüler sanadır’ diyerek kalbimizi sağlam tutmalıyız. Böylelikle zafere ulaşabiliriz.

Yavrularım, bunlar sizin ve benim öğrenmemiz gereken derslerdir. Genç de olsa, irfanı varsa büyük insandır. Genç yahut yaşlı, sizi büyük yapan irfanınızdır. Yaşlı bile olsa irfanı olmayan insanlar küçüktür. Yaş olarak sizden büyük olabilirler fakat siz irfanca onlardan yaşlısınızdır. İrfanın yaşı yoktur. Allah’ın rahmeti, sevgisi ve sıfatları herkesedir. Bu sıfatlarla dopdolu olan birisinin irfan ve aşk sahibi olduğu düşünülebilir. Fakat bu aşka ve sıfatlara sahip değilseniz, yaşınız ne olursa olsun, küçüksünüz. Bu vasıflar belli bir yaşa ait değildir.

Her yavrum bunları düşünmeli ve gerçeğe kapısını açmalıdır. Hayatımıza bunu yaşamaya çabalamalıyız. Amin. Allah yardımcımız olsun.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 May 2012, 16:58 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
BÖLÜM 6

Soru: Bawa nasıl bu kadar bilge oldu?

Bawa: Bana babam, ruhumun babası öğretti.
Şimdi de senin ruhunun babası sana öğretiyor yavrum.
Çünkü o bana ne söylediyse yaptım, böylece irfanım arttı.
Sende benim gibi ruhunun babasının her sözünü dinlersen ve ona uyarsan, sende de irfan artar anlıyor musun?


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2012, 13:22 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Resim

Soru: Allah’ın bir başlangıcı ve sonu yoksa nasıl oldu?

Bawa: Başlangıç ve son birer sınırdır.
Yaratılan herşeyin bir sınırı vardır.
Allah’ın yarattığı her şeyin; güneşin, ayın, yıldızların, bu dünyanın, senin ve benim, hep sınırımız vardır.
Bir yerde başlamak zorunda ve bir yerde de bitecek.
Belli olan sonlarına yaklaştıkça daha fazla devam edemezler.
Fakat Allah’ın kudretinin sonu yoktur. Neden?
Çünkü O’nun başlangıç ve sonu yoktur.
O, başlangıç ve sonu olan herşeyin sahibidir.
Bu alemin ve tüm diğer alemlerin sahibi ve hükümranıdır.
Ruhlar aleminin saltanatı O'nun elindedir.
Tüm ruhları yaratan, onları besleyen ve geri çağıran O’dur.
Herşeyin sahibi, efendisi, yaratıcısı O’dur.
Dilenci de, zengin de, kral da, fakir de O’dur.
Herşeyi yapan O’dur fakat görülmez.
O, kendiliğinden var olagelen hazinedir.
Bu yüzden asla yok olmayacaktır.

Allah nedir?
O, güzel sıfatlardır.
Saf irfandır.
O, güzel düşüncelerdir.
Adalettir ve gerçek adil olandır.
O, her saniye sana huzur verendir.
Eğer güzel bir dilekte bulunursan, onu cevaplayandır, kötü bir şey istesen de cevaplar.
Eğer bir yönden sorarsan, senin için faydalı olan cevabı alırsın;
yok eğer diğer yönden sorarsan, o zaman cevap seni sıkıntılara yönlendirebilir.
Alacağın cevap halinle uyum içindedir.

Allah’ın bir sınırı yoktur.
O gizemli bir kudrettir.
Herşeyin sahibidir.
İnsanlar O’nu pek çok şekilde çağırırlar.
O’nun herhangi bir formu, rengi, şekli, tonu, farkı yoktur.
İnsanlar O’na pek çok isimle hitap eder.
O’nu güneş tanrısı, ay tanrısı, su tanrısı, hava tanrısı ve sayılamayacak pek çok tanrı isimleriyle isimlendirirler.
Hatta köpekleri, inekleri, at ve eşekleri dahi ilahlaştırırlar.
Her neye tapıyorlarsa ona ‘Ey tanrım’ diyorlardı.
İnsanlar O’nu "Tanrı", "God" yahut Allah olarak çağırdılar.
Fakat sonunda, hakikat irfan sahibi olanın keşfettiğidir.
O anlayacaktır ki Allah Hakikatin ta kendisi ve büyük bir gizemin hazinesidir.
Bu gizemi ve gerçeği anladığınızda O’nu anlayacaksınız.
O kendiliğinden var olandır.
Asla yaratılmamıştır.
O’nu gördüğünüzde siz de var olacak ve asla yok olmayacaksınız.
Eğer O’na karışır ve O’nda olursanız; asla yok olmazsınız.

Allah doğal hazinedir.
Daima var olacaktır.
O’ndan gayrı herşey değişecektir.
Fakat biz O’nun ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz.
Hala öğreniyoruz.
O’nun hakkında henüz çok az biliyoruz.
Fakat eğer siz yaramazlık yapmaktan vazgeçer ve bana yakın olursanız keşfettiklerimi sizinle paylaşırım.
Eğer ben giderken peşimden ayrılır ve yoldan saparsan, kollarını yahut bacaklarını kırabilirsin ve doktora gitmen gerekebilir.
Buna bir son vermeli ve beni taklit ederek takip etmelisin.
Beni yakından takip etmelisin ki sana zarar gelmesin.
Eğer gelirsen anlayacaksın…



Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Haz 2012, 09:45 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Gençler kaç yaşında karşı cinsle çıkmaya başlamalı ve ne zaman evi terk etmeli?

Bawa: Aileniz size uygun bir eş bulduğunda evi terk edebilirsiniz.
Sonra çıkabilirsin. Onunla sinemaya gidebilirsin.
O zamana kadar çıktığın herkes sana zarar verecektir.
Değerini, yaşamını ve saygınlığını mahvedecektir. Anlıyor musun?



Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Haz 2012, 10:10 
Çevrimdışı
Admin
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Mesajlar: 921
Konum: BURSA
Soru: Kalp nasıl hareket eder? Ve neden melekleri göremiyoruz?

Bawa: Kalp altı şeyden dolayı hareketlidir; hava, ateş, su, toprak, esir ve ruh. Bunlar altı yaşamdırlar. Toprak Adem’dir, su Mikail’dir, ateş Azrail’dir, hava İsrafil’dir, hepsine selam olsun. Beşinci esir; akıldır, mayadır ve renktir. Bunlar aklın işlevleridir. Altıncısı saf ruhtur ki hakikat bilgisine sahiptir. Toprak, su, hava, ateş, kan, ısı, renkler, maya ve düşünceler ve saf ruh hep kalbinizdedir ve onu hareketli tutar.

İyi olan, Allah’ın hazinesi, insanın saf ruhudur. Hava, ateş, su, toprak ve eter saf olmayan ruhlardır. Her ikisi de hareket halindedir. Beş yaşam göğe ve yere bitişiktir fakat ruh Allah’la bitişiktir. Bu iki alanı anladığınız zaman, meleklerin orada olduğunu göreceksiniz, şeytanın da… O sizin zihninizde, zıt tarafınızdadır.

İrfan ve ruh gıdasını Allah’tan alır. İrfan, herşey için doğru bir açıklamaya sahiptir. İrfana ulaşır, Allah’ı ve ruhu keşfederseniz, irfanınızın neleri araması gerektiğini anlarsanız ve kendinizi tanırsanız, o zaman melekler ve diğer sizde olanları bilebilirsiniz. Melekler, cehennem, cennet, Allah da, siz ve ruh ve herkes oradadır. Bunu bir kere keşfederseniz, anlarsınız.

İrfan ve Allah’ın sıfatlarını araştırdığınızda ve yanlış olan tüm bağlarınızdan kurtulduğunuzda; doğru olanı alacak ve onu yapacaksınız. O zaman da gerçek bir insan olacaksınız.








Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 55 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye