Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·



Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
Doğru Ahlâk Kuramı

Resim

Doğru Ahlâk Kuramı

Prof. Dr. Hüseyin Hatemî

Yolun doğru olduğunu, giderseniz “menzil-i maksud”a ulaşacağınızı bilmek iyi bir şeydir, fakat yola girip ilerlemezseniz; bu bilginin sorumluluğunuzu ağırlaştırmaktan başka ne etkisi olabilir?
Yola girip ilerleyebilmek için de ilahi sevgiye ihtiyaç vardır.
Bu Rahmani Cezbeye nail olabilmek için, yola çekilebilmek için de Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem ) ve O’nun Sevgisi’nin fer’i, ayrılmaz cüz’ü olan Ehl-i Beyt’e ihtiyaç vardır.
Sevgi; bir varoluş, bir yaşantıdır, kuru bilgi “yevme lâ yenfe’u” da (hiçbir şeyin fayda vermediği gün.) fayda vermez.


Sanma ey Hâce ki, senden zer-u sim isterler
Yevme lâ yenfe’u da kalb-i selim isterler…


Ahlâk Ne Olsa Gerektir?

 

Prof. Dr. Hüseyin Hatemî

 

İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

 

I. Terim Sorunu

 

Son zamanlarda nazarî ahlâka, Ahlâk Felsefesi’ne “etik” demeye başladık. “Ethos”; Yunanca’da Latince’nin “mores”ini karşılamakta idi. Latince kökenli “mores”de “ethos”un Latince karşılığı “mos”un çoğulu idi. Başlangıçta, Roma kurulduğunda, “mores”in, adabın, törelerin kötü olması düşünülemezdi. Sadece “mores” terimi vardı. Fransızca’daki “Moeurs” terimi de bundan doğmuştur. Ne var ki, bir zaman sonra Roma “civitas”ı “şehir-devlet”i büyüdü, imparatorluk oldu. “İyi töre”, “kötü töre” ayırımı doğdu. Türkler de, belki Tevrat (tara) tebliğcilerinin Hazar yöresinde Orta Asya’ya kadar uzanan tebliğleri etkisinde, belki de Yeryüzü’nde “töreyen” insanlığın ana kolu anlamında Türk ismi ile de ilgisi olarak, “mus”a “töre” dediler. Araplar da “edeb” veya doğruluğun da “uzlaşma” (consensus) sağlanmış, tanınmış, kabul edilmiş davranış kuralları anlamında “ma’ruf” veya “örf” dediler. Eski Farsça’da da belki bu davranış kurallarına “âyîn”, bunu bilmeyen ve uygulamayan görgüsüzlere de “en- âyîn” deniyordu. Bugün Türkçe’de “âyîn(n)” kelimesi “hödük” anlamından çok; “aşırı saf, aptal” anlamında kullanılmaktadır

“Ahlâk” terimi niye terkedilmektedir de “éthique”e bir eğilim ortaya çıkmıştır? “Morale” kelimesi Fransızca’da da daha çok “ahlâk” anlamında, “éthique” ise “ahlâk kuramı” anlamında kullanılır. Belki bizde de “etik” deme eğilimi altında Fransızca kullanımının dolaylı etkisi vardır. Bir de şu etken söz konusu olabilir: “Ahlâk” terimi “halk” (yaradılış) kelimesiyle aynı kökenden olan “hulk”, “huluk” teriminin çoğuludur. Bu da Türkçe de kullanılan “huy”un karşılığı olduğu düşüncesini çağrıştırır. Oysa “huy”, herhalde “gen”lerle, “yaradılış” ile ilgilidir. “Huy canın altındadır, can çıkmayınca huy çıkmaz” denmiştir. Böyle olunca da “ahlâk” terimi; “kuramsal ahlâk” için uygun görünmemiştir.

Oysa durum böyle değildir. “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” hadis-i Şerifinden de “Ahlâk” bir “gen” sorunu olarak görülmemiştir. Allah da “Haalik” olup -hâşâ- “mahluk” olmadığına göre “ahlâk” alanının temelindeki “Allah’ın ahlâkı”, “Allah’ın belirlediği, Tabiat kanunları ile uyumlu temel değer ve davranış normları” demektir. Tıpkı “Tabii Hukuk” gibi bir de Tabii Hukuk ile “onsuz-olmazlık” ilişkisi ile bağlı alan “Tabii Ahlâk” vardır. Bu da evrenseldir. Demek oluyor ki, “Ahlâk” teriminin “suyu çıkmamıştır” ve “Ethique” yerine hiç değilse “Ahlâk Kuramı”, “Ahlâk Felsefesi” diyebiliriz.

 

II. İlahî-Tabîî Hukuk ile Zorunlu Bağlantısı Olan Tabîî ve Evrensel Ahlâk

 

Yaratıcı tektir ve Allah’tır. “Allah” ve “madde” olarak iki ayrı “kadim” yoktur. Allah; mason öğretisinde yanlış olarak nitelendiği gibi “Kainatın ulu mimarı”, “Kendi yaratmadığı maddeye şekil (form) veren mimar’ değil, “Vacib-ul-vücud” alan zorunlu tek varlıktır. “Asâlet-i vücud” ilkesine göre Kadim olan sadece Allah’tır. tabiat bilimleri kanunlarının koyucusu da, toplum bilim kanunlarının koyucusu da O’dur. Ne var ki, “müsbet ilim kanunları” genel başlığı altında topladığımız tabiat bilimleri kanunları da; laboratuarı tarih olan toplumbilim kanunları da determinist anlamında kanunlar, sebep-sonuç ilişiklerini beyan eden ilkeler, tespitlerdir. “Ahlâkullah” ise Allah’ın belirlediği “norm”lardır ki, yine Allah’ın belirlediği ve “Ahlâkullah” kapsamına giren temel değerlere dayanır. Determinist anlamda kanunlar “sünnetullah”, bunlarla yakın ilişkide olan ve gelişmeyen ahlâki değerler ve normlar ise “ahlâkullah”dır. “Ahlâkullah”, “determinist” anlamda kanunları ifade etmeyip; Allah’a doğru tekamül etmek isteyen insanın serbest iradesine, seçimine hitap eden “normlar”dır. Determinist anlamda kanunlar (sünnetullah); arka görünümde “normlar”ın müeyyidesini (yaptırım, sanction) oluşturur ve sağlarlar. Ne var ki, insanlık bu “norm”ları da ayrıca güvenceye bağlamakla yükümlü kılınmıştır. İnsanlığa “Hukuk (Adalet) Devleti”ni kurma görevi verilmiştir. Hukuk Devleti düzeni; “normlar”ın -sadece bireyin tekamül etme yönündeki yararlarını değil- “Kamu düzeni”ne, herkesin hayrına ilişkin olan temel normları “yaptırım”a (sanction) bağlar. Bunlar İlahi-Tabii Hukuk ilkeleridir (Şeriat). Bu yaptırımlı ilkelerin; dar anlamda ahlâk ilkeleri ile çelişmeleri yine aklen imkansızdır. İlahi-Tabii Hukuk ile Evrensel Ahlâk arasında çelişki veya karşıtlık olamaz. Bu kurallar, “Asgari ahlâklılık” demektir. Tabii Hukuk ile Tabii Ahlâk tedahül etmektedir. Tabii Hukuk ile asla çelişmeyip sadece Hukuk Düzeni’nin zorlayıcı bir yaptırımı söz konusu değildir. “İnnallâhe ye’muru bil-adli vel-ihsân” ayet-i kerimesinde; “adl” Tabii Hukuk’un; “ihsan” ise Ahlâk’ın temel terimidir. Mesela bir kimse vermekle yükümlü olduğu mecburi Devlet Vergisi (sadaka) üzerinde daha fazlasını Beyt-ül mal’e vermekle yükümlü değildir. Fakat; başkasının daha fazla ihtiyacı olan bir şeyi, parayı vs bencilliğini yenerek başkasına vermek ve bunu Allah sevgisi uğrunda yapmak; “birr ve îsar ahlâkı”na ulaşmak, hatta yine Allah aşkı ile başkalarının kurtulması için nefsini feda etmek, yüce ahlâk belirtisidir ki, herkesin kârı değildir. Tabii Hukuk’un temel ilkelerine “Şeriat” denmiş; bu yüce Ahlâk seviyesine Allah sevgisi ile ulaşmaya ise “Tarîkat” denmiştir.

Ne var ki, insanlar terimleri de anlamlarından saptırırlar. Aralarına “ihtilaf-ı kelime” düşer. Şimdi bizim hal-i pür-melalimiz işte böyledir.

 

III. Ahlâk’ın Başka Temeli Olabilir mi?

 

Nasıl “Türk Fizik Bilimi”, “Türk Astronomi Bilimi” vs. olmaz ise, Evrensel Ahlâk’ın temel ilkeleri ve temeli tektir (Kulhuvallahu ahad). “Prineler’in berisinde doğru olan ötesinde yanlıştır” sözü; “olması gereken” ile ilgili olmayıp insanların sapmalarını gösteren bir tespit yargısıdır. Bu gibi sözlerin doğru olduğu hiçbir alan yok mudur? Vardır, fakat bu alan “ahlâk” alanı değil, “zevkler” alanıdır. Zevkler tartışılmaz ve zevkler alanında da toplumlar içinde “uzlaşmalar” oluşabilir. Giysi biçimleri, modalar vs. iklimden ve uzlaşmalardan etkilenebilir ve çağdan çağa, yöreden yöreye, toplumdan topluma değişebilir. Buna karşılık; “iyi” ve “kötü” yargısını belirleyen de Yaratıcıdır. Bu temel, evrensel ve değişmez yargıları çağdan çağa, toplumdan topluma değişebilen teknolojik seviye ve zevkler ile uyuşturabilmek, işte bugün “Etik” demek istediğimiz “Ahlâk Felsefesi” alanı “müctehid”lerinin vazifesidir.

 

IV. Ahlâk Felsefesi Kargaşası

 

“Evrensel Ahlâk” kabul edilmedikçe kargaşadan kurtulmak mümkün değildir. Evrensel Ahlâk da icad edilecek bir öğreti değil, “define” olarak asırlık molozlar altında gizli kalmış, Haggai Nebi’nin “bütün milletlerin hazinesi” diye nitelediği (Kitab-ı Mukaddes) ve “Ahmed” (sallallahu aleyhi ve sellem) ile simgelediği keşfedilecek hazinedir. Bu hedeften uzaklaşmayanı; Allah, Ahlâk’ı belirleyen Rabb; karanlıklardan Nur’a götürür. Uzaklaşanı; Ayartıcı İblis; Nur’dan karanlıklara indirir. (Bakara, 257)

Böylece; “tuz” olması gereken ahlâk kuramcıları çeşnilerini yitirir, yemeğe lezzet verecek iken yemeği bozar, dolayısıyla hiçbir işe yaramaz hale gelirler. Sartre gibi; Ahlâk’ın temelini inkar ederler. Marx gibi; ahlâkı temel olmaktan çıkartır, “üst yapı kurumu” sayarlar. Yahut oportünist olur, “ahlâkın çağdan çağa, toplumdan topluma değiştiğini” ileri sürer, örnek istenince de “senin gibiler matbaanın yurdumuza girmesini iki yüz elli yıl geciktirdi! Değişmez temel değer ve ilkeler yoktur, zaman sana uymazsa sen zamana uy!” kabilinden hezeyan ederler. Bunlar “Hüsnâ”yı, “Güzel ve Doğru ve iyi Tek İlahi Kuram”ı reddedenler, “mükezzibler”dir.

Bugün her biri kendi çöplüğünden öten kuramcı horozlar ve “örümcek evi” (beyt-i ankebut) kuramcıları karşısında Tabii Hukuk’a ve Tabii Hukuk’u çevreleyen Tabii Ahlâk’a dayanmak zorundayız. Aksi takdirde özellikle “Klonlama” (Kopyalama) gibi sorunlarda son derece tehlikeli yollara sapma eğilimi bizi helake sürükleyebilir.

Maalesef “Müslüman aydın” niteliğini benimsemek isteyen bir çok kimse de, “modernizm” veya “postmodernizm” akıntısında sersemlemiş akıntı çağanozuna dönmüş, ayartıcıların ağına veya oltasına hazır av konumundadırlar.

Temelde anlaşılamadıkça “dostlar bizi de aydınlar alışverişinde görsün!” diye birbirimize “Huntington, Feierabend, Hayek vs.” gibi isimlerle dolu yazıları karşılıklı pazarlamamızın ne yararı olur ki? Çocuk bahçesinde kova-kürek ile oynaya duran çocuklar olma çağımız ne zaman geçecek? Yahut “biz artık büyüdük” diyerek kova küreği bırakıp birbirimizi ısırmalı, saçını mı yolmalıyız? Bana bir yanıt, erenler, meded! Eğlence istemiyorum.

V. “Doğru Ahlâk Kuramı” Başlıbaşına Yeterli midir?

 

Yolun doğru olduğunu, giderseniz “menzil-i maksud”a ulaşacağınızı bilmek iyi bir şeydir, fakat yola girip ilerlemezseniz; bu bilginin sorumluluğunuzu ağırlaştırmaktan başka ne etkisi olabilir?

Yola girip ilerleyebilmek için de ilahi sevgiye ihtiyaç vardır.

Bu Rahmani Cezbeye nail olabilmek için, yola çekilebilmek için de Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun Sevgisi’nin fer’i, ayrılmaz cüz’ü olan Ehl-i Beyt’e ihtiyaç vardır.

Sevgi; bir varoluş, bir yaşantıdır, kuru bilgi “yevme lâ yenfe’u” (hiçbir şeyin fayda vermediği bün..)da fayda vermez.

 

Sanma ey Hâce ki, senden zer-u sim isterler  

Yevme lâ yenfe’u da kalb-i selim isterler…

 

Cümle eksikliklerin gitmesi için sevginin gelmesi ve Mevlana’nın deyişi ile Eflatun ve Câlînus’umuz olan Sevgi’nin, kalbimizi kalb-i selim kılması gerekir. Yine Mevlana’nın dediği gibi:

“Aşk âmedenî buved ne âmûhtenî!”

Aşk, gelen ve yaşanan bir haldir, kuru bilgi konusu değildir.

Aşk, sevgiyi yaşayan; başkasına zarar vermeyi, zulmetmeyi yasaklayan Tabii Hukuk’un temel ilkelerini ihlal etmez, kimseye zulmetmez. Tarikat’e intisabı da aşkın kalb-i selime hakim olmasını, daha doğrusu Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ve dolayısı ile Allah sevgisinin kalbini kalb-i selim kılmasını ifade eder.

 

“Gel gönül ikrardan şaşma  

Sözüm sana nasihattir

Gafilen bacadan düşme  

Evvel kapı Şeriat’dir…”

 

(Pir Sultan Abdal)

 

Bilinçli ve dirençli zalimin aşk iddiası yalandır, münafıklıktır. Doğru Ahlâk Öğretisi’nin uygulaması, “Aşk Ahlâkı” olduğunu gösterir. Resul-i Ekrem’i (sallallahu aleyhi ve sellem) devreden çıkardığını sanan Aşk Ahlâkı iddiacıları; “örümcek evi” bile kurabilmiş değildirler.

“Alisiz Alevilik” kuramları da bundan beterdir.

Hulasa Ahlâk’ın doğru kuramı; evrensel ve Tabii Ahlâk demek olan; “evrensel beyanname” hükmünde olan (zikrun li’l- âlemin) “Kur’ân Ahlâkı”dır. Bunun varoluşçu açıdan adı da Aşk (Sevgi) Ahlâkıdır. Kalb-i selim sahibi olmayan; Şeriat veya Tarikat’de “münafık” olmuş demektir. Helva demekle ağız tatlanmaz.

 

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen  

Kırk yıl orda durursa kendi dolası değil!

 

Doğru ahlâk kuramını sadece bakkal dükkanına helva malzemesi sıralamak için değil, bizzat helva yapıp yemek için arayalım. Bu dünyada sevgi helvasını tadan; ahiret hayatında da tadınca “bu bizim önceden de tattığımız şey!” diyecektir. Tüketicilere helva paketinde zehr-u zakkum süren madrabaz kuramcılar ise: “Ah ne olurdu keşke Resul ile birlikte, O’nu izleseydim, yazık bana, keşki madrabaz kuramcı filanı üstad edinmese idim!” diyeceklerdir. Herkesin filanı değişebilir. Buna da bir nevi “çoğulculuk” denir.

 

“Bizim şeyhimize Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) derler” (Âşık Yunus)

 

 

Hüseyin Hatemi Kimdir?

Hüseyin Hatemi Hocayı 1 mayıs 1970 pazar günü rahmetli Nureddin Topçu hocam ve Ezel erverdi Abimizle  birlikte orman pikniğinde tanışmıştım.

O zamanlar “Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi” çıkrılmaktaydı.

Anadoluculuk ve İslamda Soysal Adalet tezi esastı Nureddin Hocamızın.

Sanırım ilk kitabını yayınlamıştı dergi Hüseyin Hatemi Hocanın, “İslam (açısından) Sosyalizmi”..

Benim hikayelerim, şiirlerim ve bâzen de gezi  notlarım dergimizdeyayınalnırdı…

Üniversitede Anadolu Fikir Derneği Şubesini açmıştım..

Hüseyin Hatemi Hoca, Azerî  kökeni gereği çok sağlam innacı olan ciddi bir caferî idi..

çok ağır konuşmasıyla dikkat çeker. bir de Hasan  Hüsrev Hatemi isminde, dış görünüşü ve konuşma tarzı bakımından kendine aşırı benzeyen bir ikizi vardır ve değerli şairlerimizdendir.

Engin Ehl-i Beyt aleyhumu's-selâm SEVgisinde ise daiama gıbta ettiğim doğru ve derin bilgi sahibi idi.. ve saygı duyduğum CAN İNSANdı..

Ne gittim, ne geldi ne de görüşebildik…

Benim kaderimde daima “TAŞRALI”lık olmuştur..

“TAŞRALI” Nureddin Topçunun tek hikaye kitabıdır ve enfestir.. ve kafa kağıdım gibi bendir..

Kul ihvÂNi

Hüseyin Hatemi (d. 12 Aralık 1938 , İstanbul, Türkiye) Türk akademisyen, yazar ve hukuk profesörü.

1898'de İran Şahpur'da doğan Ali Asgar Hatemi Bey ile 1910'da İstanbul'da doğan Azerbaycan göçmeni Cemile hanım'ın ikiz çocuklarından biri olarak dünyaya geldi. İkiz kardeşi Hasan Hüsrev Hatemi iç hastalıkları profesörüdür.Tam adı Hüseyin Perviz olduğu halde daha sonradan, ikinci isminin Muhammed’in mektubunu yırtan İran hükümdarıyla aynı adı taşıdığını öğrenince bu ismi mahkeme kararıyla sildirdi.

Talatpaşa İlkokulu ve Şişli Ortaokuluna gitti. 1956 yılında Atatürk Erkek Lisesi'nden mezun oldu. 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk kürsüsü kadrosuna atandı. 1973 yılında avukat Kezban Hatemi ile evlendi. Çeşitli şiirleri İslam dergisinde yayımlandı. Hareket, Milli Gazete, Zaman, Yeni Gündem, Mavera, Şehir, Yeni Asya, Yeni Şafak gibi yayınlarda yazarlık ve köşe yazarlığı yaptı. İslam Hukuku hakkında dersler verdi ve çeşitli kitaplar hazırladı.

Aynı üniversitede 1973 yılında doçent, 1981 yılında profesör oldu. 1985 yılında 1402 sayılı sıkıyönetim kanunuyla üniversiteden uzaklaştırıldı. Bir süre serbest avukatlık yaptı.  1990 yılında tekrar üniversiteye döndü. 2001 yılında Kemal Alemdaroğlu ile arasında çeşitli sorunlar çıktı kendisi hakkında "olumsuz sicil" verildi.  Daha sonra bu karar İdare mahkemesince uygunsuz bulunarak iptal edildi.  Hayvansever olarak bilinen Hatemi'nin evinde adı Taliban olmak üzere, birçok kedisi vardır.  27 Ekim 2000'de üniversite bahçesinde beslediği 12 kedinin 6 ayda zehirlenerek Alemdaroğlu tarafından öldürüldüğü iddiasıyla gündeme gelmiştir. 2006 yılında yaş haddinden dolayı emekli oldu. Arapça, Farsça, Almanca ve Fransızca bilmektediR.

Humeyni'nin İslam Fıkhında Devlet ve Ali Şeriati'nin İnsanın Dört Zindanı, Muhammed İkbal'in Cavid'e Hitap, Henry Corbin'in İslam Felsefesi Tarihi - Cilt 1 gibi kitapları Türkçe'ye çevirmiştir.

Emekli olmasına rağmen, hâlen İstanbul'daki çeşitli üniversitelerin Hukuk, Siyasal Bilgiler ve İktisadi ve İdari Bilimler fakültelerinde dersler vermektedir.Yeni Şafak gazetesinde yazılar yazmaktadır.

İstanbul Üniversitesin de Yüksek Lisans ve Doktora dersleri vermektedir. Hukuk, Siyasal Bilgiler ve İktisadi ve İdari Bilimler fakültelerinde ki birçok öğrencinin tez danışmanlığını da yapmaktadır. Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olarak çalıştı. 2011 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesine geçti ve 2012 yılı itibariyle Medeni Hukuk bölümün de görev yapmaya başlayacaktır.

Gönderen : kulihvani Tarih : 15-01-2012
Okunma : 157

Yorum yazabilmek için üye girişi yapmalısınız.
Arşiv Haberler

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır