Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·



Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
ALLAH’ı İDRAK

Resim

AKIL, İNSANa ALLAH’ı İDRAK ETMEK İÇİN VERİLMEMİŞTİR..

Kendin BİLmek esas OLAN
BİR BİLmece gibi ->İNSAN
->Gece gibi ->Gündüz gibi
Kare kare çözer ->her ÂN..


Gariban

İnsandaki sezgi gücü insanın ALLAH celle celâlihu’ya iman etmesinde büyük bir etmendir. İnsan aklı; çevresindeki yaşama dâir beş duyusuyla çocukluktan beri topladığı bilgileri değerlendirir ve bunlardan kendi penceresinden seyrettiği delillerden bu âlemin ve kendisinin bir yaratıcısı olduğuna dâir bir seziş yapar, uyumuyorsa!..

Bu seziş, insana verilmiş bir “Lütf-u İlahî”dir, mutlak olarak yaratıcıyı idrak değildir... Bu bir önceki cümleyi fehmedemediği için birçok insan “mır mır” edip, o dönemeçten yuvarlanır ve ne aradığını bilmeden Sünnetullah içerisinde kendisine put arar durur. Sonuçta ise inkara saplanır ve âlemin yaradılışını bilimsel olarak bilimin henüz gidebildiği ve olduğu yere kadar açıklar ve sonunda “doğa olayıdır” der.. Ve maddeyi bile bile sonunda yaratıcı kılar. Neyi aradığını dahi bilmez, ALLAH’ın kendisiyle ilgili yaptığı açıklamaları da anlamak istemez ve üzerinde kafa da yormaz. Bu ise küstahlık ve kibirdir!.. Böyle olursa insan kendi sağırlık, körlük ve akılsızlığında hayat sürdürür gider.

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ
"Ve meselullezîne keferû ke meselillezî yen’ıku bi mâ lâ yesmeû illâ duâen ve nidââ (nidâen), summun bukmun umyun fe hum lâ ya’kılûn (ya’kılûne).:
Ve o inkâr edenlerin (kâfirlerin) hali, haykırması sebebiyle bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen (anlamayan) kimsenin durumu gibidir. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden onlar akıl edemezler (idrak edemezler).” [Bakara Sûresi , (2/171)]

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فٖى هٰـذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَاَبٰى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
“Ve lekad sarrafnâ li’n- nâsi fî hâzâ’l- kur’âni min kulli meselin fe ebâ ekserun nâsi illâ kufûrâ (kufûran).: Ve andolsun ki Biz, bu Kur’ân’da bütün meselelerden (misallerden) açıklama yaptık. Buna rağmen insanların çoğu sadece inkâr ederek direndi.” [İsrâ Sûresi, (17/89)]

İnsan aklı dâima feth etmek, içten ve dıştan bilmek bulmak, duyuları ve istidadıyla öğrenmek ister. Sevgili Hocamız Kulihvani bu yönüyle akıl için “Akıl dışarıya atılan bir oktur” der. Bu ok, Eşyâ Bazarını tetkik ve daha sonra tekâmül edip; Ham Aklın, İlahî Nakle ULAŞması için gönderilmiştir. Madde (eşyâ) denilen Hedef Tahtasına saplanıp kalmak için değil!.. Onu, saplandığı yerden çıkartıp tekâmül ettirmek/kemâl bulmasını, olgunlaşmasını sağlamak ve Ergin kılmak bu Şehâdet Âleminde, İnsanoğlunun KULLuğu gereği; Muhataç, Mecbur, Me’mur ve Mahkum olduğu ASLî Görevdir..

Akıl; idrak etmelidir, fakat içi ve dışı olmayanı nasıl idrak edecek ki? ALLAH celle celâlihu ise, nakle ermemiş akıl ile idrak ve ihatası asla mümkün olmayandır.. Ancak, Sıfatullah ve Esmâlarının kulun aklı ölçüsündeki tecellî miktarınca biline bilendir..

"İdraki idrakten âcizlik idraktir..."
[Hz.Ebubekir radiyallahu anhu]

لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ
Lâ tudrikuhu’l- ebsâru ve huve yudriku’l- ebsâr (ebsâra) ve huve’l- lâtîfu’l- habîr (habîru)..
Gözler O'nu idrak edemez; O ise, bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdâr olandır. [En'âm Sûresi, (6/103)]

Hakim Senaî kaddesallahu sırrahu, Hadikatu’l- Hakikat isimli eserinde bunu şu şekilde ifâde etmektedir:

“Akıl, düşünce ve his ile yasayan hiç bir canlı ALLAH'ı idrak edemez. O'nun doğasının ihtişamı akla tecellî ettiği zaman, akıl ve nefsin ikisini de süpürür atar. Bırakalım akla emîn Cebrâil'in durduğu yerdeki rütbede bir mevki ihsan edilmiş olsun, O Majeste'nin önünde Cebrâil bile haşyetten ötürü bir serçeden daha küçüktür, oraya varan akıl başını secdeye koyar, oraya uçan can kanadını kapatır.”

“Ey sen, kendi doğasını kendisini bilmekten âciz olan, ALLAH'ı nasıl bileceksin?. Kendini bilmekten yoksun olduğun halde, her şeye kâdir olana nasıl ârif olacaksın?. O'nun bilgisine doğru ilk adımları dâhi bilmediğin halde, O'nu “O” olarak idrak edebileceğini nasıl düşünürsün?.”


İnsan da küllî şey’in yaratıcısına dâir, içinde duyduğu bu seziş ve kelime-yi şehâdet ederek iman mukavelesini tasdiki, yaratıcıya ve ilahî sistemde diğer iman edilmesi gerekenlere doğru kişide bir adım oluşturur. Sonra kişi idrak edemeyeceği yaratıcısının, kendisiyle iletişimi nasıl kurabileceğini sorgular. Bu da meleklere, kitaplara ve peşinden peygamberlere imanı getirir.

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sizden birisi Rabb’i ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzûr-u kalb ile Kur’ân okusun!.” buyurmuştur.
(Süyûtî, I, 13/360)

ALLAH bir ilim ve şey değildir ki, öğrenilip hafızalara tutsak edilebilsin.. Ama El Âlim El Alîm olan ALLAH celle celâlihudur.. Yani ilimlerin yaratıcısı ve her şeyi mutlak bilendir. Eğer Hakikati yaşamak sadece bir kitaptaki bilgileri okuyarak olsaydı, her akıl için bir okuyuşta bu iş çözülürdü. Halbuki insanın HİÇliğe doğru adımında seyr-i sülûk denilen bir süreçle; HİÇi ve HEPi, o adımları attıkça son-UÇta deneyim edecektir. Herşeyin cevâbını hemen beklememelidir. Bilinenler hazm edilirse anlam kazanırlır ve Sırat-ı Mustakîmde Hak Yol alınır.

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:“Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir.” buyurmuştur.

(Aclunî, Keşfü’l- Hâfâ)


İnsan aklını, bir bisiklet dinamosunun; artı ve eksi ucu arasına gerili bir lambanın direnci ve amel-i ihsanı ise pedala basmak diye düşünürsek, bastıkça dinamodaki (kalpteki) manyetik hareket akıl lambasını nurlandıracak ve karanlıkta yol almamızı sağlayacaktır.

Elektrikte daima elektronlar eksiden artı uca göç ederler. Bu ise, “Lâ İlâhe” Negatifinden “İLLâ ALLAH” Pozitifine doğru AKIŞın olduğunu ve TEVHİDi bize gösterir. Elektron gibi olan akıl da, bu şekilde hareket etmeli “Lâ İlâhe” Negatif Kutbundan “İLLâ ALLAH” Pozitif Kutbuna “FiRRu” etmelidir. Bisikletin gittiği yol da, “Sırat-ı Müstakîm” olmalıdır.

وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ ﴿٧٤﴾
Ve innellezîne lâ yu’minûne bi’l- âhırati ani’s- sırâtı le nâkibûn (nâkibûne).
Ve muhakkak ki âhirete inanmayanlar, mutlaka yoldan (Sırat-ı Mustakîm'den) sapanlardır (dalâlette olanlardır).” (Mu'minûn 23/74)

Bisikletin dinamosu, eğer tekerin cantı üzerine eğilip değmezse-temas etmezse, dinamonun merkez mili dönmeye başlamayacak ve içindeki direnç hiçbir şekilde ziyâ veremeyecektir. Bunu yapması için dinamonun BAŞını teker CANtına dEĞDİRmesi gerekir ki, asıl yolda yol alan tekerin yola dâir deneyimini DİNLE-SİN.

Nasıl dinamo kendi hareketini sağlayacak olan dönme miliyle ilişkisini keserse; insan aklı da, kendini nurlandıracak olan Merkez Nakil Miline baş eğmezse, kontakt kurmazsa gidilen şu Hayat Yolunda kör gidiş yapmış olur..

قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
"Kul men rabbu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kulillâh (kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ (darren), kul hel yestevi’l- a’mâ ve’l- basîru em hel testevî’z- zulumâtu ve’n- nûr (nûru), em cealû lillâhi şurakâe halakû ke halkıhî fe teşâbehe’l- halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huve’l- vâhidu’l- kahhâr (kahhâru).: De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."
[Ra’d Sûresi (13/16)]

وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ
“Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehum subulenâ ve innallâhe le mea’l- muhsinîn (muhsinîne)..
Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” [Ankebût Sûresi, (29/69)]

اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰى اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُولُوا الْاَلْبَابِ
E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbike’l- hakku ke men huve a’mâ, innemâ yetezekkeru ûlu’l- elbâb (elbâbi)..
“Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünebilirler.” [Ra'd Sûresi, (13/19)]


Emek verilmeden hiçbir şekilde sonuca ulaşılamaz, sonuca ulaşmak da, sadece emekle olmaz. Emek içinde de, tefekkür ve hazm elzemdir:

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkı’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ (bâtılan), subhâneke fekınâ azâbe’n- nâr (nârı).
“ Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru!” [Âl’i İmrân Sûresi, (3/191)]

Bu tefekkürde, insan kendi gönlündeki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle hareket etmelidir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hocası ALLAH celle celâlihu olduğu için ÜMMîdir.. Ama o da, ÜMMETi aydınlığa kavuşturan NAKİL Güneşidir. ALLAH celle celâlihu ile gönül bağlantısında; bize âyetleri okuyan, bize kitap ve hikmeti öğreten ve bilmediğimiz şeyleri öğreten ve öğrendiklerimizi tatbik ettiğimizde tezkiye eden diri bir Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i kalbinde gömülü olduğu yerden çıkaran insana İÇindeki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den NAKİL bağlantısı SALL edince kurulur, bu sâyede sorularına cevâb, lâzım ve lâyık ise muhakkak gelecektir. Allah El-Mucîb’tir!. Resûl-ALLAH mikrofonundan duyurur.

كَمَا اَرْسَلْنَا فٖيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّٖيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
“Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumu’l- kitâbe ve’l- hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn (ta’lemûne)..
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitab’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.” [Bakara Suresi, (2/151)]

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اِذْ بَعَثَ فٖيهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
“Lekad mennallâhu alâ’l- mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l- kitâbe ve’l- hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn (mubînin).:
Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur.(Ki O) Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” [Âl-i İmrân Sûresi, (3/164)]

هُوَ الَّذٖى بَعَثَ فِى الْاُمِّيّٖنَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
“Huvellezî bease fî’l- ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l- kitâbe ve’l- hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn (mubînin).
O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara âyetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler..” [Cuma Sûresi, (62/2)]

Bu yüzden Rahmeten li’l- Âlemin olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin insanın çabasıyla beraber, kendisinden ışıyan bir Rahmet Güneşi olduğunu ve o Nur olmadan sadece kendi çabasıyla gitmenin bu yolda a’mâ-kör gidişi gibi olacağını bilmelidir. Aşağıda yine Hakim Senaî kaddesallahu sırrahu’dan çevirisini yaptığımız eserden yaptığımız alıntıda rahmetten esas kasıd Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’dir:

“Akıl, O'nun Hakîkatini aradı, --randıman veremedi; O'nun yolu üzerinde süratli bir iktidarsızlık hâsıl oldu ve O'nu biliyordu. Rahmeti, “Bil Beni!.” dedi; aksi takdirde akıl ve hissiyat ile O'nu kim bilebilir ki?. Hislerin rehberliğiyle bu nasıl mümkün olabilir ki?. Bir fındık, bir kubbenin zirvesinde nasıl sâbit bir şekilde durabilir ki?. Akıl sana rehberlik edecektir, fakat sâdece kapıya kadar. Seni, O'na O'nun rahmeti götürmelidir. Aklın rehberliğiyle oraya seyr edemezsin, sapmış olan diğerleri gibi sen de bu ahmakça hatâya düşme!. Bize yolda rehberlik eden O'nun Rahmetidir; O'nun işleri O'na Rehber ve Şâhiddir.”




Gönderen : kulihvani Tarih : 07-11-2016
Okunma : 252

Yorum yazabilmek için üye girişi yapmalısınız.
Arşiv Haberler

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır